Şuâlar
ŞUÂLAR

SAİD NURSİ HZ. ALİ’NİN KENDİSİNİ MÜJDELEDİĞİNİ İDDİA EDİYOR!
Madem hakikat budur. Ve madem herşey nihayet derecede hem kıymetdar (kıymetli), hem san'atlı, hem manidar (manalı), hem kuvvetli görünüyor, gözümüzle görüyoruz. Elbette tevhid yolundan başka yol yoktur ve olamaz. Eğer olsa, bütün mevcudatı değiştirmek ve dünyayı ademe boşaltıp, yeniden ehemmiyetsiz müzahrefatla (süslü şeylerle) doldurmak lâzım gelecek. Tâ ki, şirke yol açılabilsin. İşte İmam-ı Ali'nin (R.A.) tabirince Siracünnur ve Siracüssürc olan Resail-in Nur'da tevhide dair beyan ve izah edilen yüzler bürhanlardan (delillerden) birtek bürhanın icmalini (özetini) işittin, ötekileri kıyas edebilirsin.

ŞUÂLAR- 26
Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh ve Kerremallahü Vechehü, Kaside-i Celcelutiye'sinde kerametkârane (kerametli bir şekilde) Risale-i Nur'dan haber verdiği yerde Risale-i Nur'u Siracünnur ve Siracüssürc namlarıyla tesmiye (isimlendirerek) ederek, Risale-i Nur'un üç ismine iki isim ilâve etmesi cihetiyle ve bu risalede Siracünnur namı tekrarı münasebetiyle, bu risalenin âhirinde İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın en mühim bir münacatını iki derece tevsi' (genişleterek) ederek onun ulvî (yüce) lisanıyla ve dilimizi onun bir dili hesabıyla istimal (kullanıp) edip, bu gelen münacatı dergâh-ı Vâhid-i Ehad'e (tek ve bir olanın dergahına) takdim ederiz.

Münacat

اَللّٰهُمَّ اِنَّهُ لَيْسَ فِى السَّمٰوَاتِ دَوَرَاتٌ وَ نُجُومٌ مُحَرَّكَاتٌ سَيَّارَاتٌ وَ لاَ فِى الْجَوِّ سَحَابَاتٌ وَ بُرُوقٌ مُسَبِّحَاتٌ وَ رَعَدَاتٌ وَ لاَ فىِ اْلاَرْضِ غَمَرَاتٌ وَ حَيَوَانَاتٌ وَ عَجَائِبُ مَصْنُوعَاتٍ. وَ لاَ فِى الْبِحَارِ قَطَرَاتٌ وَ سَمَكَاتٌ وَ غَرَائِبُ مَخْلُوقَاتٍ. وَ لاَ فِى الْجِبَالِ حَجَرَاتٌ وَ نَبَاتَاتٌ وَ مُدَّخَرَاتُ مَعْدَنِيَّاتٍ. وَ لاَ فِى اْلاَشْجَارِ وَرَقَاتٌ وَ زَهَرَاتٌ مُزَيَّنَاتٌ وَ ثَمَرَاتٌ. وَ لاَ فِى اْلاَجْسَامِ حَرَكَاتٌ وَ آلاَتٌ وَ مُنَظَّمَاتُ جِهَازَاتٍ. وَ لاَ فِى الْقُلُوبِ خَطَرَاتٌ وَ اِلْهَامَاتٌ وَ مُنَوَّرَاتُ اِعْتِقَادَاتٍ اِلاَّ وَ هِىَ كُلُّهَا عَلَى وُجُوبِ وُجُودِكَ شَاهِدَاتٌ وَ عَلَى وَحْدَانِيَّتِكَ دَالاَّتٌ وَ فِى مُلْكِكَ مُسَخَّرَاتٌ فَبِالْقُدْرَةِ الَّتِى سَخَّرْتَ بِهَا اْلاَرَضِينَ وَ السَّمٰوَاتِ سَخِّرْلِى نَفْسِى وَ سَخِّرْلِى مَطْلُوبِى وَ سَخِّرْ لِرَسَائِلِ النُّورِ لِخِدْمَةِ الْقُرْآنِ وَ اْلاِيمَانِ قُلُوبَ عِبَادِكَ وَ قُلُوبَ الْمَخْلُوقَاتِ الرُّوحَانِيَّاتِ مِنَ الْعُلْوِيَّاتِ وَ السُّفْلِيَّاتِ يَا سَمِيعُ يَا قَرِيبُ يَا مُجِيبَ الدَّعَوَاتِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

ŞUÂLAR- 41
Medar-ı kusur (kusur nedeni) ve işkal olan bu beş sebeble beraber, bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) keramat-ı gaybiyesinde (gaybi kerametinde) bu risaleye, "Âyet-i Kübra" ve "Asâ-yı Musa" namlarını vermiş. Risale-i Nur'un risaleleri içinde buna hususî bakıp, nazar-ı dikkati celbetmiş (dikkati çekmiş). {(1): Evet İmam-ı Ali'nin (R.A) Âyet-ül Kübra hakkında verdiği haberi, tam tamına Denizli hâdisesi tasdik etti. Çünki bu risalenin gizli tab'ı (basımı) hapsimize bir vesile oldu ve onun kudsî (kutsal) ve çok kuvvetli hakikatının galebesi, beraet ve necatımıza (kurtuluşumuza) ehemmiyetli bir sebeb oldu. Ve İmam-ı Ali'nin (R.A.) keramet-i gaybiyesini (gaybi keramet) körlere de gösterdi ve hakkımızdakiوَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْduasının kabulünü isbat etti.} "El-Âyet-ül Kübra"nın bir hakikî tefsiri olan bu Âyet-ül Kübra Risalesi, Hazret-i İmam'ın (R.A.) tabirince, "Asâ-yı Musa" namında "Yedinci Şua" kitabıdır.

ŞUÂLAR 99
Cevap: Said NURSİ bu cümlelerinde yine Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’nin gaybden haber verme yoluyla kendi eserini müjdelediğini iddia ediyor ki Allah Kur’anda gaybten haber vermeyle ilgili şöyle diyor:

Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.Neml Suresi 27
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28
Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.

SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNİ VE ESERİNİ NASIL ÖVÜYOR!
İsm-i Evvel (ilk isim) ile işaret edildiği gibi: Herbir meyvedar (meyveli) ağacın menşe-i aslîsi (asli kaynağı) olan çekirdek {(Haşiye): Eski zamandan beri darb-ı mesel (atasözü) olarak umumun dilinde ve lisan-ı nâsta (insanların dilinde) gezen şu "Çekirdekten yetişme" sözü bu risalenin müellifine bir işaret-i gaybiye-i örfiye (geleneksel gaybi işaret) denilebilir. Çünki Risale-i Nur hâdimi (hizmetkarı) olan şahıs Kur'anın feyziyle, çekirdek ve çiçekte tevhid için iki mi'rac-ı marifet (bilgelik miracını) keşfederek tabiiyyunları (maddecileri) boğan aynı yerde âb-ı hayat (hayat suyu) bulmuş ve çekirdekten hakikata ve nur-u marifete (bilgi ışığına) yetişmiş ve bu iki şeyin Risale-i Nur'da ziyade tekrarları bu hikmete binaendir.} öyle bir sandukçadır ki, o ağacın proğramını ve fihristesini ve plânını.. ve öyle bir tezgahtır ki, onun cihazatını ve levazımatını (lazım gelen şeylerini) ve teşkilatını.. ve öyle bir makinedir ki, onun ibtidadaki incecik vâridatını ve latifane masarıfını ve tanzimatını taşıyor.

ŞUÂLAR – 33
Cevap : Gerçek alim bilgide derinleştikçe tevazusu artar ve bilmediklerinin ne kadarda çok olduğunun bilincine varır. Bir nevi gerçek alim bilmediklerinin çokluğuyla karşılaştığı vakit yani o mesafeye ulaştığında gerçek alim olur. Bu raddeye gelmiş ve alim olmuş bir kişi kendini övmez –zira iç dünyası, vicdanı buna müsaade etmez- tabiri caizse kendi kendine gelin güvey olmaz. Ancak Said NURSİ’de bu tersine işlemiş bir durumda, daha doğrusu ilminin yetersizliği onu cehalet cüret doğurur durumlarına sürüklemiştir. Şimdi gelin kendi kendini övmeyi yada aklayıp paklamaya Allah ne diyor bir bakalım:
Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz.Nisa Suresi: 49
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR?Necm Suresi 31.32.33.34.35


SAİD NURSİ BAKIN NASIL DUA EDİYOR VE İNSANLIĞIN RİSALE-İ NURA BOYUN EĞMESİNİ ALLAH’TAN DİLİYOR, İNSANLIK İÇİN CEHENNEME BİLE GİTMEK İSTEYEN SAİD NURSİ BAKIN CEHENNEM ATEŞİNDEN KORUNMAYI ALLAH’TAN NASIL İSTİYOR AMA ASIL KENDİNİ DİĞER PEYGAMBERLERLE NASIL BİR TUTUP ONLARA VERİLEN MUCİZELERLE RİSALE-İ NURU KARŞILAŞTIRIYOR:
Ya Rabbî ve yaRabb-es Semavatı Ve-l Aradîn(ey göklerin ve yerlerin rabbi) ! Ya Hâlıkî (yaratıcı) ve ya Hâlık-ı Külli Şey (her şeyin yaratıcısı)! Gökleri yıldızlarıyla, zemini (yeri) müştemilatıyla (içindekileriyle) ve bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla (nitelikleriyle) teshir (boyun eğdiren) eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana müsahhar (boyun eğdir) eyle! Ve matlubumu (arzumu) bana müsahhar (boyun eğdir) kıl! Kur'ana ve imana hizmet için, insanların kalblerini Risale-i Nur'a müsahhar (boyun eğdir) yap! Ve bana ve ihvanıma (kardeşlerime), iman-ı kâmil (tam iman) ve hüsn-ü hâtime (güzel sonuç) ver. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'a ateşi ve Hazret-i Davud Aleyhisselâm'a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Şems (güneşi) ve Kamer'i (ayı) teshir (boyun eğdirdiğin gibi) ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalbleri ve akılları müsahhar (boyun eğdir) kıl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!..

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

* * *
CEVAP: Said NURSİ o derece enaniyet sahibi haline gelmiş ki sanki insanlar onun yorumlarına katılmak zorundaymış gibi davranışlar sergilemeye başlamış ve peygamberlere verilen bazı mucizelerle kendisine YAZDIRILDIĞINI iddia ettiği kitapları bir tutup tüm insanların kalbini ve aklını Risale-i Nur’a boyun eğdirmesini istemiştir. Bu dua bile Said NURSİ’nin ne kadar haddini aştığının göstergesidir. Bunu söylediğimizde günümüz Nurcuları “Ne varmış bu duada Risale-i Nur Kur’an’ı müdafa ediyor ve Kur’an’ın tefsiridir Risale-i Nur’a boyun eğen Kur’an’a eğmiş olur” diyerek bu sözleriyle ne kadar büyük bir günah işlediklerinin farkında değillerdir. Böylelikle Kur’an’ın kendi müdafaa gücü olmadığı ve Allah’ın kelamında olmayan bu güç KULUNUN kelamında olduğunu iddia ederek en büyük saygısızlığı yapmışlardır Allah’da böyleleri için Kur’an’daHucurat Suresi 1.Ayette şöyle der:
“ Ey iman edenler Allah ve elçisinin ÖNÜNE geçmeyin Allah’tan sakının Allah işitendir bilendir”

SAİD NURSİ CEVŞENİ ŞEFAATÇİ EDİNİYOR!
Kur'andan ve münacat-ı Nebeviye (peygamber yakarışları) olan Cevşen-ül Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye (düşünce ibadeti) olarak, Rabb-ı Rahîmimin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem, kusurumun afvı için Kur'anı ve Cevşen-ül Kebir'i şefaatçı ederek rahmetinden afvımı niyaz ediyorum.

Said Nursî

ŞUÂLAR 58 VE 59
Cevap: Said Nursi İslami hiçbir temeli olmayan ve adeta Nurculuk inancının ritüellerinden olan Cevşen denen ve Şii kaynaklı bu duayı şefaatçi edindiğini söylüyor. Esasen daha da ileri giderek Risale-i Nur’un bile şefaat edeceğini iddia etmektedir.  Gelin bakalım Allah şefaat için neler demiş :

Ölüm vakitleri gelince Allah canları ve uykularında ölmeyenleri öldürür (canlarını alır), kendisine ölüm hükmü verilmişleri bir yerde tutar diğerlerini ise belli bir vakte kadar serbest bırakır düşünen toplumlar için bunda ayetler vardır. Yoksa Allah’ın berisinde şefaatçiler mi edindiler? Deki şefaatçi edindikleriniz hiçbir şeye sahip olmadığı halde mi böyle yaparsınız? bunlar aklını kullanmazlar. Deki şefaat toptan Allah’ındır göklerin yerin mülkü ona aittir. Sonra ona döndürüleceksiniz.Zümer Suresi 42, 43

Öyle bir günden korkun ki hiçbir nefis diğerine bir fayda vermez ve hiçbir nefisten şefaat kabul edilmez yine hiçbirinden fidyede alınmaz ve onlara yardımda edilmezBakara Suresi 48

Allah’ın izni olmaksızın onun indinde kim şefaat edebilirBakara Suresi 256

Hadi Allah’ın izin vermesiyle şefaatin mümkün olduğunu farz edelim Said NURSİ’nin Allah’tan izin aldığı ne malum? Yâda almışsa buna dair ilahi belge nerede? Ya da Said NURSİ’ye, Cevşene ve Risale-i Nur’a şefaat etme yetkisi verildiğine dair Kur’an’da hangi ayet vardır? Oysa ayetler gayet açık ve net/ oda şudur ki şefaat yetkisi tümden Allah’a aittir ve Allah kitabının hiçbir yerinde birilerine şefaat etme yetkisi verdiğine dair tek bir ayet yoktur. Said Nursi ve Nurcular yazdıkları ve Kur’an’a nazire olarak sundukları Risale-i Nur’u şefaatçi edinerek Allah’a açık açık ortak koşmaktadırlar.


SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR KUR’AN’DAN ÇIKAN BİR TEFSİRMİŞ!
Tenbih: Risale-i Nur, Kur'anın ve Kur'andan çıkan bürhani (büyük delilli) bir tefsir olduğundan, Kur'anın nükteli, hikmetli, lüzumlu usandırmayan tekraratı (tekrarları) gibi onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarurî ve maslahatlı tekraratı (tekrarları) vardır. Hem Risale-i Nur, zevk ve şevk ile dillerde usandırmayan, daima tekrar edilen kelime-i tevhidin delilleri olmasından zarurî tekraratı (tekrarları) kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı.

ŞUÂLAR 81
Cevap: Said NURSİ açık açık kendisine iradesi dışında Risâle-i Nûr’daki tekrarların Kur’andaki tekrarlar gibi yazdırıldığını söylemiştir. Said NURSİ yazdığı kitabın Kur’an’dan çıktığını iddia etmektedir eğer öyleyse Kur’an’dan çıkan bir şey yine Kur’an olması gerek, bu mantığa göre Risale-i Nur vahiy eseridir bu ise apaçık peygamberlik iddiasıdır buna karşılık ise Allah şöyle der :

Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

SAİD NURSİ’NİN EVLİYALAR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCESİ VE BU HUSUSTAKİ CEHALETİNE BAKIN!
Birinci Cihet: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm, gerçi Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a yetişmiyor. Fakat onun âli, enbiyadırlar. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın âli, evliyadırlar. Evliya ise, enbiyaya yetişemezler. Âl hakkında olan bu duanın parlak bir surette kabul olduğuna delil şudur ki:

Üçyüzelli milyon içinde Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan yalnız iki zâtın; yani Hasan (R.A.) ve Hüseyin'in (R.A.) neslinden gelen evliya, -ekser-i mutlak- hakikat mesleklerinin ve tarîkatlarının pîrleri ve mürşidleri onlar olmaları,عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائِيلَhadîsinin mazharları olduklarıdır. Başta Cafer-i Sadık (R.A.) ve Gavs-ı A'zam (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) olarak herbiri, ümmetin bir kısm-ı a'zamını (en büyük kısmını) tarîk-ı hakikata (gerçeklerin yoluna) ve hakikat-ı İslâmiyete (İslami gerçeğe) irşad edenler, bu âl hakkındaki duanın makbuliyetinin (kabul edilmişliğinin) meyveleridirler.

ŞUÂLAR 95
Cevap: Gelin önce Allah’ın kitabında “veli ve bu kelimenin çoğulu olan evliya” kelimelerini nasıl kullandığını görelim :
Allah’ın kendisini “veli” olarak nitelendirdiği ayetlerden bazıları :
Allah inananların velisidir (dostudur) onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır kafirlerin (görmezlikten gelenlerin) dostları ise (evliya) tağuttur (azgınlık içinde olanlar), onlarda onları aydınlıktan karanlığa doğru çıkarırlar, onlar ateşin yâranıdırlar orada sürekli kalacaklar. Bakara Suresi 257
Allah sizin düşmanlarınızı en iyi bilendir. Veli (dost olarak) Alla yeter ve yardımcı olarakta Allah yeter.Nisa Suresi 45
Ne sizin nede ehl-i kitabın temennileriyle değil, kim bir kötülük işlerse karşılığını görecektir ve Allah’ın berisinde ne bir dost (veli) nede bir yardımcı bulabilecektir.Nisa Suresi 123
Allah’ın şeytanları “veli” (dost) olarak nitelendirdiği ayet :
Biz şeytanları inanmayanların EVLİYASI (dostları kıldık)A’raf Sûresi 27
Allah’ın inanlar için “Evliya- Veliler” kelimesini kullandığı ayetlerden örnekler:
Şüphesiz Allah’ın dostlarına (Evliya) korku yoktur onlar üzülmeyecekler, onlar ki iman edip günahtan sakınanlardır.Yunus Suresi 62
Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar birbirlerinin Velisidirler-dostudurlar (Evliya) iyiliği teşvik eder kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, Allah ve resuluna itaat ederler. Onlar Allah’ın kendilerine rahmet vereceği kimselerdir. Allah azizdir, hikmet sahibidir. Tevbe Suresi 71

Hristiyan ve Yahudiler için kullanılan ayet:
Ey iman edenler birtakım Yahudi ve Hristiyanları dostlar (Evliya) edinmeyin onlar birbirlerinin velisidirler (Evliya), her kim onlardan birini dost edinirse oda onlardan olduğu içindir. Allah yanlış iş yapanlara doğru yolu göstermez.Maide Suresi 51

Tamda günümüz olsun geçmişte olsun tasavvuf dünyasının uydurduğu ve peygamberlerin mucizelerinden çok daha büyük olarak hikayelendirilen ve adına keramet denilen şeylerin sahibi olduğu söylenen ve daha dünyadayken “ermiş ilan edilen” ler için Allah’ın indirdiği ayet :
Rabbinizden size indirilene uyun Allah’ın berisinde bir takım evliya (dostlara) uymayın ne kadar az düşünürsünüz.A’raf Suresi 3

Not: Allah şüphesiz zamandan ve mekândan münezzehtir o yüzdende din adına insanların bir takım insanları kutsallaştırıp onlara keramet adı altında olayları namzet gösterip peşinden gideceklerinide biliyordu. Bu durum geçmiştede böyleydi şimdide böyle, gelecektede böyle olacaktı. Allah’ın elçilerine en büyük düşmanlığı içlerindeki toplumun en dindarları olduğunu iddia edenler yapmıştır. Peygamberimiz Medineye göç ettiğinde ona ilk inananların Yahudiler olması gerekirken ilk ve en katı düşmanların onların olması işte bu yüzden manidardır. Oysa peygamberimize tevhide en uzak olan putperest Medineli Araplar inanmış ve desteklemiştir. Günümüzdede Kur’an’a yapılan çağrıda en büyük düşmanlığı maalesef Nurcular, Tarikatçılar yapmakta ve özellikle hedef kitlelerini Kur’an’dan uzak tutma çabası içindedirler. O yüzden DİNİN KARŞISINDA DİNSİZLİK DEĞİL DİNİN KARŞISINDA YİNE BAŞKA BİR DİN YER ALMAKTADIR. Bu tür güruhlar insanları “evliya” dedikleri bir takım kişilerin kulu kölesi haline getirerek Allah’a en büyük başkaldırıyı yapmaktadırlar.

Evliya kelimesinin Melekler için kullanıldığı ayet :
Rabbimiz Allah deyip sonra dosdoğru olanlar varya onları üzerine melekler inişir “korkmayın hüzünlenmeyin size vaadidelen cennetten dolayı müjdeler olsun size, biz sizin hem dünyada hem ahrette dostlarınız (evliya), o cennetlerde size arzuladığınız ve çağrıda bulunduğunuz şeyler vardır ve bunlar bağışlayıcı ve merhameti bol Allah’tan bir ikramdır” derler.Fussilet Suresi 30, 31, 32
Görüldüğü üzere gerek “Veli” gerekse bu kelimenin çoğulu olan “Evliya” kelimesini Allah tarikatçı zümre ve Nurcuların kullandığından çok farklı bir anlamda kullanmıştır. Biz bu ayetleri kendilerine okuduğumuzda bize “öyle de, Allah’ın seçtiği insanlar var ve sıradan insanlar gibi değiller ve Allah’a daha yakınlar! Oysa kimin Allah’a daha yakın olduğunu Allah bize bildirmedikçe bunu bilemeyiz ve bu yüzden Allah şöyle der:
Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz.Nisa Suresi: 49
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR?Necm Suresi 31.32.33.34.35


SAİD NURSİ ABDULKADİR GEYLANİNİN ARŞI VE İSRAFİLİ GÖRDÜĞÜNÜ İDDİA EDİYOR :
Birincisi: "Eğer perde-i gayb açılsa yakînim (kesin inancım) ziyadeleşmeyecek" diyen İmam-ı Ali (Radıyallahü Anh) ve yerde iken arş-ı a'zamı (yüce arşı) ve İsrafil'in azamet-i heykelini (duruşunun büyüklüğünü) temaşa (seyreden) eden Gavs-ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar ve gaybbîn gözleri bulunan binler aktab (kutuplar) ve evliya-i azîmeyi (büyük ermişleri) câmi' (içine alan) ve Âl-i Muhammed (Muhammed’in ailesi) namıyla şöhretşiar-ı âlem (dünyaca ünlü) olan cemaat-ı nuraniyenin (nurani topluluğunun) icma' (ittifak) ile tasdikleridir.

ŞUÂLAR 132
Said NURSİ Kur’an’da ne de sahih hadislerde adı bile geçmeyen İsrafil adlı meleği ve arşı Abdulkadir Geylani’nin gördüğünü iddia edebiliyor. Yani ayaküstü bir sürü yalan konuşabiliyor! Üstüne üstelik Said NURSİ bu yalanını cahil cüretiyle söylüyor ve hiçbir kaynağa dahi dayandırma ihtiyacı bile hissetmiyor. Esasen Said NURSİ’nin ayet ve sahih rivayetlerle arası hiç iyi değil ve batıl davasını hep efsane, hurafe ve uyduruk rivayetlere dayamıştır. Evvela İsrafil adlı melekten başlayalım: Ne Kur’an’da ne sahih hadislerin hiçbirinde böyle bir melek adı geçmemektedir. İsrailiyat kokusu taşıyan İsrafil efsanesini ise geleneksel kaynaklar kıyamet günü Suru üfleyen melek yakıştırması olarak Müslümanlara kabullendirmişlerdir. Oysa buna dair bir ayet yada sahih bir rivayet yoksa otomatik olarak Abdulkadir Geylaninin olmayan birini gördüğü ortaya çıkmış olur, tabi yalan kuyruklu olunca uzadıkça uzamış ta bu yalan Said NURSİ’ye kadar gelmiş ve bu kuyruğa bir kuyrukta kendisi olmuş. Gelin önce Meleklerin insanlarla olan ilişki düzeyine Kur’an ışığında bakalım:
“Kitapta Meryemi anlat hani o halkını bırakıp doğuya bir yere çekilmişti de halkıyla arasına bir engel koymuştu. Bizde RUHUMUZU ona göndermiş o ruh ona tam bir beşer suretinde görünmüştü, oda “Senden Rahman’a sığındım ki eğer sende günahtan sakınan biriysen” dedi. Elçimiz “Ben ancak rabbinin elçisiyim sana bir tertemiz bir erkek çocuk vermeye geldim”Meryem Suresi 16, 17, 18 ve 19. Ayet
Meryem Suresinde geçen “Ruhumuz” ifadesini çoğu ülema Cebrail olarak yorumlamış çok az bir alim grubu ise “Ruh”’u ayrı bir varlık olarak değerlendirmiştir. Melek olarak algılansa bile dikkat edilirse Meryem onu bir insan zannetmiştir ve gelen şey neyse o kendisinin mahiyetini söylemediği sürece ondan korkmuş ve çekinmiştir. Meryem’in durumu Kur’an’da hep özel bir durum olarak nitelendirilmiş ve Allah onu babasız bir çocuk dünyaya getirme hususunda çağdaşı kadınlar arasından seçmiştir! Konumuza dönersek meleklerin insanlarla alakası olabilir ancak gelen melek yada melekler bunu ona açıklamadığı sürece hiçbir zaman bilemeyecektir. İsrafil adlı bir melekten ne Kur’an nede sahih hadisler bahsetmediğine göre demekki Abdulkadir GEYLANİ aslında böyle bir olay yaşamamıştır! Velev ki Abdulkadir Geylani ismi olmayan bir melekle karşılaşmış ve onunla konuşmuş olsun “Bu neyin ölçüsü olacaktır? Melek ona hangi artı değeri katmaya gelmiştir?”, düşünün bir kere diyelimki böyle bir görüşme oldu ve Abdulkadir Geylanide bu görüşme sonrası “BEN İSRAFİLİ GÖRDÜM, ONUNLA KONUŞTUM” derse ona demezler mi “DELİLİN NEDİR? BİZ BUNA NASIL İNANALIM”, Meryem’e bir meleğin geldiğini Kur’an bize haber verdiği için inanıyoruz yani ölçü Allah’ın kitabıdır peki Abdulkadir GEYLANİ elinde bir belge olmadan bunu nasıl ispat edebilecektir? Burada melek Meryem’e gelmişse Abdulkadir Geylani’ye de pekala gelebilir diye bir savunma yaparlar oysa Meryem’e gelen Meleği Allah kitabında tasdik ediyor, Ama Allah’ın kitabında İsrafil adlı bir meleğe dair tek bir ayet olmadığı gibi sahih hadislerde bile geçmiyor. O halde geriye şu kalıyor Said NURSİ açık açık yalan konuşmaktadır. Zira bu tür şarlatanlar taraftarlarına hükmetmek için tarihi şahsiyetler üzerine yalanlar üreterek bunu yaparlar, diri biri üzerine yalan üretilemez zira yaşayan kişi ortaya çıkar ve bu iddiayı yalanlayabilir o yüzden en iyisi yüzyıllar önce ölmüş birisinin ismini kullanıp uydurulabildiği kadar yalan uydurulmalı!

Melekler ve insanlar arasındaki ilişki düzeyiyle ilgili ayetlere devam edelim :
Şüphesiz biz onu (Kur’an) kadir gecesi indirdik, kadir gecesinin ne olduğunu sana ne bildirdi? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır o gün melekler ve ruh rablerinin izniyle her işten dolayı inerde iner o gece tanyeri ağarıncaya dek selamdır!Kadir Suresi
Görüldüğü gibi bu surede Melekler ve Ruh ayrımı yapılmış ve Ruh adlı ayrı bir varlıktan bahsediliyor. Bu ruh söz konusu Meryem’e gelen özel ziyaretçi olabilir. Tefsirciler “Ruh”’u Cebrail olarak yorumlasalarda Kadir gecesindeki Melekler ve Ruh diye Allah ayırmıştır ve bu kategorizeyi olduğu gibi kabul etmek lazım. Bu surede Melekler’in o gece indiğini söylüyor ancak Kur’an bir kere indiği için o gecede zaman aşımına uğramıştır ve bu yüzden Kadir gecesiyle ilgili uydurulan “Ramazanın son on gününde arayın” hadiside geçersiz olmuş oluyor. Allah’ın kitabı bir kere inmiştir ve bu gecede tek bir gecedir oda peygamberimizin yaşadığı gecedir.
Meleklerin insanlarla olan ilişki düzeyine Allah’ın ayetleriyle açıklık getirmeye devam edelim:
“            Rabbimiz Allah deyip sonra dosdoğru olanlar varya onları üzerine melekler inerde iner “korkmayın hüzünlenmeyin size vaadidelen cennetten dolayı müjdeler olsun size, biz sizin hem dünyada hem ahrette dostlarınız (evliya), o cennetlerde size arzuladığınız ve çağrıda bulunduğunuz şeyler vardır ve bunlar bağışlayıcı ve merhameti bol Allah’tan bir ikramdır” derler.Fussilet Suresi 30, 31, 32
Dikkat edilirse yukarıdaki ayetlerde hesap günü sonrası meleklerin cennetliklerle görüştüğü söyleniyor yani gözlerden perdelerin kaldırıldığı, her şeyin ortaya çıktığı mahşer günü sonrasını anlatıyor.
Meleklerin Mü’minleri savaşta desteklediklerine dair ayetler:
Siz zor durumdayken Allah size Bedirde yardım etti, Allah’tan sakınınki böylelikle belki şükretmiş olursunuz. Sen müminlere şöyle diyordun “Rabbiniz size yere inmiş 3 000 melekle yardım eder bu size yetmez mi? Evet öyle, eğer siz sabreder ve sakınırsanız, düşmanlarınız aniden size gelirse işte budur ki rabbiniz nişanlı beşbin melekle size yardım eder. Allah bu yardımı ancak size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye, Yardım ancak aziz ve hikmet sahibi olan Allah’tan olur.Al-i İmran Suresi 123, 124 ve 125
Allah size bir çok yerde yardım etti ve Huneyn gününde de, hani kalabaklığınız sizin çok hoşunuza gitmişti hâlbuki bu çokluk size hiçbir fayda vermemişti yeryüzü tüm genişliğine rağmen size dar gelmişti sonrada arkanıza dönüp bakmadan kaçmıştınız, sonra Allah sekinesini (soğuk kanlılığını) görmediğiniz askerlerle birlikte resuluna ve müminlere indirdi ve görmezlikten gelenleri sıkıntıya soktu ve bu görmezlikten gelenlerin gördüğü karşılıktır.Tevbe Suresi 25 ve 26. Ayet
Rabbinin askerlerini ondan başkası bilmez.Müddessir Suresi 31
Görüldüğü üzere dünya koşullarında inananlar dahi Allah’ın askerler olarak nitelendirdiği melekleri göremez. Ölüm sonrası insanların melekleri görmesi ise artık yaradılışın görmeye uygun hale getirilmesinden dolayıdır. Onuda Allah şöyle açıklıyor :
Andolsun ki insanı biz yarattık nefsi ona neyi fısıldar onu biliriz, biz ona şah damarından daha yakınız. Onun sağından solundan iki tespit edici melek eylemleri tespit eder durur. Sözden bir şey söylenmiş olmasın hemen onu gözetleyen ve orada hazır olan biri vardır. Ölümün sarhoşluğu gerçekten geldi bu hep kaçıp durmakta olduğun şeydi. Şimdi sendeki perdeleri kaldırdık bugün gözün pek keskinleşti.Kaf Suresi 16, 17, 18, 19. Ayetler
Tüm bu ayetlerin ışığında anlıyoruz ki Allah bize bildirmedikçe birilerinin, göklerin yerin askerleri olarak nitelendirdiği meleklerini gördüğü iddiası geçersizdir. Kim bunu söylerse kendini komik duruma düşürmekten yada insanları kandırmaktan başka bir amaç taşımadığını göstermekten öte bir işe yaramayacaktır. Melekler ilahi kimliklerini açıklamadığı sürece Peygamberler dahi onları tanıyamaz, örnek isterseniz ulu peygamberlerden olan İbrahim a.s örneğine göz atalım:
Onlara İbrahimin misafirlerini anlat, hani o melekler İbrahimin yanına girdikleri var ona Selam dediler o ise biz sizden korkuyoruz. Melekler “Korkma biz seni bir bilge çocukla müjdeliyoruz” dedi. İbrahim “bana yaşlılık dokunmuşken mi beni bununla müjdeliyorsunuz” dedi. Melekler “Seni gerçekten müjdeledik ve sakın ümit kesenlerden olma” dedi. İbrahim “Allah’ın rahmetinden ancak sapkınlar ümit keser” dedi ve “Ey elçiler geliş gayeniz nedir” dedi onlar “Biz suçlu bir toplum için gönderildik ancak Lut’un ehli bundan müstesnadır…..” dediler.Hicr Suresi 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59
Elçilerimiz büyük bir müjdeyle İbrahime geldiler ve ona “Selam” dediler, oda çok geçmedi onlara kızarmış bir buzağı önlerine koydu. Onların ete ellerinin gitmediğini görünce onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Onlar “Korkma biz Lût kavmine gönderildik” dediler…..Hud Suresi 69, 70
Peki bu melekler Lût a.s’a geldiğinde neler olmuştu birde ona bakalım :
Elçilerimiz Lut’a varınca Lût onlardan dolayı yüreği daraldı ve telaşlandı kendi kendine “Bu çok zor bir gün” dedi ve kavmi heyecanlana heyecanlara ona geldi ve bundan önce kötülükler işleyip duruyorlardı, Lût “ey kavmim işte kızlarım onlar sizin için daha temizdir Allah’tan sakının ve beni misafirlerim içinde küçük düşürmeyin, içinizde hiçmi akıllı adam yok” dedi. Onlar “Sen bizim kızlarında gözümüzün olmadığını biliyorsun ve sen istediğimizi bal gibi biliyorsun” dedi. Lût “Size karşı keşke bir gücüm olsaydı yâda güçlü bir kaleye sığınmış olsaydım” dedi. Elçiler “Ey Lût biz rabbinin elçileriyiz sana asla el uzatamayacaklar ehlini al ve gece yola çık sizden kimse arkasını dönüp bakmasın ancak karın hariç onuda diğerlerini vuran şey vuracak ve sabah söz zamanıdır ve sabah yakın değil midir?Hud Suresi 77, 78, 79, 80, 81

Görüldüğü üzere Allah’ın melekleri kimliklerini açıklamadıkları sürece peygamberler dahi kendisine gelenleri beşer zannediyor, ona göre davranıyor hatta yemek dahi sunabiliyor. Hadi bunları Allah bize açıklıyorda biz biliyoruz peki Abdulkadir GEYLANİ’nin meleklerle konuştuğu yada adı ne Kur’an’da nede sahih hadislerde geçmeyen İsrafil’i gördüğüne nasıl inanacağız?

SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNİ NASIL ÖVÜYOR !
Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle en evvel manevî i'caz-ı Kur'anînin lem'aları (pırıltıları) olan Resail-in Nur'a baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risalet-ün Nur, bu kadar muannid (katı) ve mülhid (dinsiz) bir asırda her tarafa hakaik-i Kur'aniyeyi (Kur’anın gerçeklerini) mücahidane (gayretli) neşrettiği (yaydığı) halde, karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki; onun üstadı ve menbaı (kaynağı) ve mercii (aslı) ve güneşi olan Kur'an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resail-in Nur'un yüzer hüccetlerinden (delillerinden) birtek hüccet-i Kur'aniyesi (Kur’ani delili) olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektub'un âhiri, Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüş ise değil tenkid (eleştiri) ve itiraz etmek, belki isbatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş. Kur'anın vech-i i'cazını (mucizeli tarafı) ve hak Kelâmullah olduğunu isbat etmek cihetini Risalet-ün Nur'a havale ederek yalnız bir kısa işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti:

Şualar ( 133-134 )
Cevap: Gerçek bir âlim takdiri kendinden olan değil takdiri onun ilminden istifade eden kişilerden olandır. Esasen gerçek bir alim kendisine yapılan övgü ve takdirlerdende rahatsız olur, zira kendini övme, övüşme ve övünme nefsi bir hastalık ve ahlaki bir zaaftır. Said Nursi gerçek bir alim olmadığı için kerameti kendinden menkul bir şarlatan gibi kendi kendine havalara giriyor. Oysa Allah şöyle der :
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden (topraktan) yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR?Necm Suresi 31.32.33.34.35


SAİD NURSİ TREN VE UÇAKIN KUR’AN’DA GEÇTİĞİNİ İDDİA EDİYOR !
Hem, Kur'anı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik (araştırmacı) binlerle mütefennin (bilim adamı) ülemanın, senedleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur'andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âlî manaları ve umûr-u gaybiyenin (gaybi işlerin) her nev'inden kesretli gaybî ihbarları izhar (ortaya çıkarma) ve isbat etmeleri ve bilhâssa Risale-i Nur'un yüzotuz kitabının herbiri Kur'anın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhanlarla (delillerle) isbat etmesi ve bilhâssa Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi; şimendifer (tren) ve tayyare (uçak) gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur'andan istihrac (çıkartan) eden Yirminci Söz'ün İkinci Makamı ve Risale-i Nur'a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işaratını bildiren İşarat-ı Kur'aniye namındaki Birinci Şua ve huruf-u Kur'aniye ne kadar muntazam, esrarlı ve manalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye (sekiz rumuz) namındaki sekiz küçük risaleler ve Sure-i Feth'in âhirki âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî (gaybten haber verme) cihetinde mu'cizeliğini isbat eden küçük bir risale gibi Risale-i Nur'un herbir cüz'ü, Kur'anın bir hakikatını, bir nurunu izhar (açığa vurması) etmesi; Kur'anın misli olmadığına ve mu'cize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette (görünen alemde) âlem-i gaybın (görünmez alemin) lisanı ve bir Allâm-ül Guyub'un (tüm gaybi şeyleri bilenin) kelâmı bulunduğuna bir imzadır.

Şualar ( 138 )
Cevap: Nurcular Türkiye’de Kur’an ayetleriyle teknolojik buluşlar arasında bağlantı kuran ilk cemaattir. Görünen o ki bunu başlatanda bizzat Said NURSİ’nin kendisi olsa gerek. Oysa eğer tüm teknolojik gelişmeler Kur’an’da yazıyorduysa neden o zaman sanayi devrimi İslam dünyasında değilde batı dünyasında gerçekleşti? Said NURSİ bu tarz yorumlarla ne kadar komik duruma düştüğünün farkında değil ancak en önemlisi Said NURSİ’nin analiz gücünün ne kadar aptalca olduğu ortaya çıkıyor. Bu zırva yorumlarla kitabının insanlığı etkilediğini dahi iddia edebilmiştir. Bu olsa olsa cahil cüretkarlığından başka bir şey değildir.
SAİD NURSİ’YE RİSALE-İ NUR’UN İSMİ HAKİM VE İSM-İ RAHİM’İN MAZHARI OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR !
Elhasıl: Nasılki ihatalı olan fettahiyet (feth eden özellik) hakikatıyla bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle (açık seçik) isbat eder. Öyle de herşeyi ihata eden "rahmaniyet" hakikatı dahi, vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zîhayatları (canlıları) ve bilhâssa yeni gelenleri kemal-i intizamla (tam bir sistemle) beslemesi ve levazımatını (ihtiyaçlarını) yetiştirmesi ve hiçbirini unutmaması ve aynı rahmet, her yerde, her anda ve her ferde yetişmesiyle bedahetle (saçık seçik) hem vahdeti (birliği), hem vahdet (birlik) içinde ehadiyeti (Allah’ın tekliğini) gösterir. Risale-i Nur ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm'in mazharı (yansıması) olduğundan, Risale-i Nur'un birçok yerlerinde, hakikat-ı rahmetin (rahmet gerçeğinin) nükteleri ve cilveleri izah ve isbat edildiğinden, burada bu katre (damla) ile o bahre (denize) işaret edip o pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

ŞUALAR 170
Demek herbir meyve öyle bir mühr-ü vahdettir (birliğin münrü) ki; onun ağacı olan arzın (yeryüzünün) ve onun bahçesi olan kâinat kitabının kâtibini ve sâni'ini (yapanını) bildirir ve vahdetini (birliğini) gösterir ve meyveler adedince vahdaniyet (birlik) fermanının mühürlendiğine işaret eder. Risalet-ün Nur İsm-i Rahîm ve İsm-i Hakîm'in mazharı (yansıması) olduğundan, bu rahîmiyet hakikatının çok lem'alarını (pırıltılarını) ve çok sırlarını Risalet-ün Nur çok eczalarında beyan ve isbat ettiğinden, ona havale ile bu pek büyük hazineden halimin müsaadesizliği cihetiyle bu kısa işaretle iktifa (yetinildi) edildi.

ŞUALAR 175
Cevap : Said NURSİ Allah’ın sıfat ve isimlerini dahi yazdığı kitap için özelleştiriyor ve çekinmedende direk ilişkilendiriyor. Biz bunu Nurculara söylediğimizde onlar “Ne varki bunda her şey Allah’ın isim ve sıfatlarının yansıması değil mi? Risale-i Nur’da Kur’an’ın bir tefsiri ve doğal olarak oda Allah’ın Rahim ve Hakim sıfatının bir yansımasıdır” diyerek kaçamak yanıtlar verirler. O halde sormak lazım “madem her şey Allah’ın isim ve sıfatlarının yansımasıdır o halde Said NURSİ neden sadece Risale-i Nur’la ilişkilendirerek bunu söylüyor? Oysa Said NURSİ’nin diğer iddialarıyla birlikte bu satırlar okunduğunda yazdığı kitap tamamen vahiy eseri (!) olarak nitelendirilmektedir.
Allah bu tarz haddi aşanlara şöyle seslenmektedir:
De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!”Maide Suresi 77
De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır”A’raf Suresi 33
Said NURSİ Allah’ın isim ve sıfatlarını eseriyle ilişkilendirerek Allah hakkında atıp tutmaktadır ve inanç dünyasında ise zaten “ŞİRK” olan her birey gibi haddi aşmaktadır. Zira şirk koşan biri Allah hakkındada gönlünce konuşmaktan çekinmeyecek, şahsını, yaptıklarını direk Allah’ın isimleriyle ilişkilendirebilecektir. 

SAİD NURSİ’NİN İHTAR DİYE YAZDIĞI ŞEYE BAKIN!

İhtar

Bu risalenin mahall-i zuhuru (ortaya çıkış yeri) olan şu memleket muhitinde (çevresinde) Risalet-ün Nur'un sair risaleleri bulunmadığından ve ihtiyarsız olarak burada te'lif edildiğinden, Âyet-ül Kübra gibi risalelerde, zahirî bir tekrar suretinde başka Sözlerin ve Lem'aların (pırıltıların) bir kısım mühim mes'eleleri zikredilmiş ve buralardaki şakirdlere (takipçilere) nisbeten herbiri birer küçük Risalet-ün Nur hükmüne geçmek hikmetiyle böyle yazdırılmış.
Cevap: Dikkat edilirse Said NURSİ yazdığı kitaba olağanüstülükler yüklemekten çekinmiyor ve kitabının “ZUHURU-ORTAYA ÇIKMASIN”dan söz ediyor. Yani aslında kitabı kendi ilmiyle değil onun zihin dünyasında ihtârât, sünuhât ve ilhâmât yoluyla Allah tarafından ona izhar (görünür kılınmıştır) edilmiştir. Tabi zuhur (görünür hale gelme) gelince onun bir görünür hale geldiği yer olacaktır. Hiçbir tefsir âlimi yazdığı kitap için “ZUHUR ETTİ Göründü, ya da ortaya çıktı gibi kendi ilmi kişiliğinden yazdıkları bağımsızmış gibi ifade kullanmamıştır. Said NURSİ, bu cümlesinden sonra ise Risale-i Nur’un onun iradesi dışında yazıldığını söyleyerek açık açık kitabının Allah tarafından kendisine yazdırıldığını söylemekte ve ZUHUR (ortaya çıkma) ifadesi otomatik olarak hangi anlamda kullanıldığı da gerçekten Said NURSİ’nin deyimiyle zuhur etmiş yani ortaya çıkmış oluyor!
Peki, Allah ne demektedir:
Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Bu müsveddenin birinci tebyizi (temize çekilişi) bir mübarek zât tarafından oldu. O zâtın tevafuktan (harflerin ve sayıların denklikleri) haberi yokken yazdığı nüshada, kayda lâyık şöyle latif ve manidar bir tevafuk (denk gelme) gördük ki: O nüshanın satırları başında "Elif"ler altıyüz altmışaltı olarak yazılmıştır. Bu hal ise, Hazret-i İmam-ı Ali (Radıyallahü Anh) tarafından bu hususî risaleye verilen Âyet-ül Kübra namının cifrî ve ebcedî makamı olan altıyüz altmışaltı adedine tam tamına muvafakatı (uygunluğu) ve mutabakatı (onaylaması) ile, bu risalenin bu nâma liyakatını (uygunluğunu) gösterir. Hem âyât-ı Kur'aniyenin (Kur’ani ayetleri) adedi olan altıbin altıyüz altmışaltının dört mertebesinden üç mertebesine tevafuku (uygun gelmesi) dahi, bu risalenin, âyâtın (ayetlerin) bir lem'ası (pırıltısı) olduğuna bir işarettir diye telakki ettik.

Said Nursî
Cevap: Said NURSİ yazdığı bir kitabın adını Hz. Ali’nin adlandırdığını iddia ediyor ve tabiatiyle açık açık yalan konuşmaktadır. Bu yalanına Ebced ve Cifr gibi batıl yöntemleride katarak şizofren karakterini tüm çıplaklığıyla ortaya sermektedir.
Bugünlerde, manevî bir muhaverede (diyalog) bir sual ve cevabı dinledim. Size, bir hülâsasını beyan edeyim:

Biri dedi: Risale-i Nur'un iman ve tevhid için büyük tahşidatları (birikimleri) ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid (katı) bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat (birikimler) yapıyor?

Ona cevaben dediler: "Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı (kaleyi) tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm (üst üste biriken) edilen müfsid (bozucu) âletler ile dehşetli rahnelenen (yarılan) kalb-i umumîyi (kamu vicdanını) ve efkâr-ı âmmeyi (genel kanaati) ve umumun (genelin) ve bahusus (sözkonusu) avam-ı mü'minînin (inanan sıradan insanların) istinadgâhları (dayanakları) olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin (sembollerin) kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'an'ın i'cazıyla ve geniş yaralarını Kur'anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere (gediklere) ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler (deliller), cihazlar ve bin tiryak (ilaç) hâsiyetinde (özelliğinde) mücerreb (denenmiş) ilâçlar ve hadsiz edviyeler (ilaçlar) bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden (manevi mucizesinden) çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat (ilerlemeler) ve inkişafata (açılımlara) medardır (nedendir)." diye uzun bir mükâleme (konuşma) cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.

Said Nursî
ŞUÂLAR 178-179
Cevap: Said NURSİ Risale-i Nur’un manevi tamiratlarda bulunduğunu iddia ediyor oysa yaşadığı çağ olsun ve sonraki zamanlarda olsun onun ve taraftarlarının insanların inanç dünyasını nasıl kirlettiklerinin farkında değiller ve yaptıklarını güzel zannetmektedirler. Onları Kur’an adına eleştirenleri REFORMİST olarak suçlayan Said NURSİ ve yandaşları “Yenileyici olduklarını iddia ettikleri halde” kendileri tamda DEFORMİST (şekli tümden bozan) bir zihniyete sahiptirler.

SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR DA’VA VEKİLİYMİŞ!
Ey hapis musibetinde benim yeni kardeşlerim! Sizler, benim ile beraber gelen eski kardeşlerim gibi Risale-i Nur'u görmemişsiniz. Ben onları ve onlar gibi binler şakirdleri (takipçileri) şahid göstererek derim ve isbat ederim ve isbat etmişim ki: O büyük davayı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o davanın kazancının vesikası ve senedi ve beratı olan iman-ı tahkikîyi (derinlikli iman) eline veren ve Kur'an-ı Hakîm'in mu'cize-i maneviyesinden (manevi mucizesinden) neş'et (ortaya çıkan) edip çıkan ve bu zamanın birinci bir dava vekili bulunan Risale-i Nur'dur. Bu onsekiz senedir benim düşmanlarım ve zındıklar ve maddiyyunlar (maddeciler), aleyhimde gayet gaddarane desiselerle hükûmetin bazı erkânlarını iğfal (yanıltarak) ederek bizi imha için bu defa gibi eskide dahi hapislere, zindanlara soktukları halde, Risale-i Nur'un çelik kal'asında yüzotuz parça cihazatından ancak iki-üç parçasına ilişebilmişler. Demek avukat tutmak isteyen onu elde etse yeter. Hem korkmayınız, Risale-i Nur yasak olmaz; Hükûmet-i Cumhuriyenin meb'usları (milletvekilleri) ve erkânlarının (kurmaylarının) ellerinde mühim risaleleri iki-üçü müstesna olarak serbest geziyorlardı. İnşâallah, bir zaman hapishaneleri tam bir ıslahhane yapmak için bahtiyar müdürler ve memurlar, o Nurları, mahpuslara, ekmek ve ilâç gibi tevzi (dağıtacaklar) edecekler.

ŞUALAR 203
Cevap: Bakın Allah peygamberimize ne diyor:
Allah dileseydi onlar şirk koşmazlardı biz seni onlara GÖZCÜ kılmadık ve sen onlara VEKİL’de değilsin!En’am Suresi 107
Allah peygamberine dahi vekâlet vermezken Said NURSİ eserini DA’VA vekili ilan ediyor. 

SAİD NURSİ’YE GÖRE SORGU MELEKLERİNE RİSALE-İ NUR’LA CEVAP VEREN KURTULUYOR!
Hem meleklere iman meyvesinden bir cüz'ü ve Münker ve Nekir'e ait bir nümunesi şudur: Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim diye mezarıma hayalen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps-i münferide (tek başına) bir tecrid-i mutlak içindeki tevahhuş (ürkmüş) ve me'yusiyetten (umutsuzluktan) tedehhüş (dehşete kapılırken) ederken, birden Münker ve Nekir taifesinden iki mübarek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münazaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, hararetlendiler; âlem-i ervaha (ruhlar alemine) pencereler açıldı. Ben de şimdi hayalen ve istikbalde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.

Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir'in: "Men Rabbüke"= "Senin Rabbin kimdir?" diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmi ile cevab vererek: "(Men) mübtedadır. (Rabbüke) onun haberidir; müşkil bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydır." diyerek, hem o melaikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakıayı müşahede eden orada bulunan bir keşf-el kubur (kabirlerin içini gören) velisini (dostunu) güldürdü ve rahmet-i İlahiyeyi tebessüme getirdi, azabdan kurtulduğu gibi; Risale-i Nur'un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi'ni kemal-i aşkla (tam bir aşkla) yazarken ve okurken vefat edip kabirde melaike-i suale (sorgu meleklerine) mahkemedeki gibi Meyve hakikatları ile cevab verdiği misillü; ben de ve Risale-i Nur şakirdleri de, o suallere karşı Risale-i Nur'un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle (delilleriyle) istikbalde hakikaten ve şimdi manen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inşâallah.

Hem meleklere imanın saadet-i dünyeviyeye (dünya mutluluğuna) medar (neden) cüz'î bir nümunesi şudur ki: İlmihalden iman dersini alan bir masum çocuğun, yanında ağlayan ve masum bir kardeşinin vefatı için vaveylâ (bağıran) eden diğer bir çocuğa: "Ağlama, şükreyle.. senin kardeşin meleklerle beraber Cennet'e gitti; orada gezer, bizden daha iyi keyfedecek, melekler gibi uçacak, heryeri seyredebilir." deyip, feryad edenin ağlamasını tebessüme ve sevince çevirmesidir. Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazîn kışta ve elîm bir vaziyetimde gayet elîm iki vefat haberini aldım. Biri, hem âlî mekteblerde birinciliği kazanan, hem Risale-i Nur'un hakikatlarını neşreden, biraderzadem merhum Fuad; ikincisi, hacca gidip sekerat (ölüm sarhoşluğu) içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hanım namındaki merhume hemşirem. Bu iki akrabamın ölümleri, İhtiyar Risalesi'nde yazılan merhum Abdurrahman'ın vefatı gibi beni ağlatırken; imanın nuruyla o masum Fuad, o sâliha Hanım insanlar yerinde meleklere, hurilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını manen, kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları, hem Fuad'ın pederi kardeşim Abdülmecid'i, hem kendimi tebrik ederek Erhamürrâhimîn'e şükrettim. Bu iki merhumeye rahmet duası niyetiyle buraya yazıldı, kaydedildi.

ŞUALAR 259-26
Cevap: Said NURSİ eserini o derece kutsallaştırıyor ki ölüm sonrası için bile senaryolar uydurmaktan çekinmiyor. Bunu yaparken de kabirdekilerin içini gören bir Veli-Ermiş’ten söz ediyor. Ancak bu Veli’nin adını ne hikmetse söylemiyor zira böyle bir veli yok zaten. Peki ölüm sonrasını bir kişi görebilir mi? Yada ölüm sonrası bir başkasının yaşadıklarını başkası hisseder yada müşahede edebilir mi gelin önce bununla ilgili ayetlere bir göz atalım:
“Gırtlağa ecel dayandığı zaman nice olur ve siz o an bakıyorsunuz ve biz ona sizden daha yakınızdır ama siz görmezsiniz”Vakıa Sûresi 56, 57
Yukarıdaki ayet ölüm esnasında olan durumu tasvir etmekte ve ölenle, ölenin başında olanın durumunu özetle ifade etmektedir. 57. ayetin sonunda LA TUBSİRUN yani “görmezsiniz” diyerek kimsenin bu duruma vakıf olamayacağını Allah söylüyor bu ayeti okuyan herkes muhatap alındığına göre kabirleri gördüğünü iddia eden kişi yalan konuştuğu gibi Allah’a da iftira atmaktadır. “Tubsirun” fiili “BASİRET” kökünden şimdiki zaman kipinin ikinci şahıs çoğul halidir ve aslında salt baş gözüyle görememek değil aynı zamanda derinlikli görme, vakıf olmayı anlatır. Yani bir kişinin ne kadar bilgi, tecrübe ve buna benzer yeteneği olursa olsun ölüm esnasında olan şeyleri asla tahmin dahi edemez. Hatta bu duruma peygamberlerde dâhildir, nasıl mı? İşte ayetler:
“Melekler görmezlikten gelenlerin canlarını alırken AH BİR GÖRSEN! Onların yüzlerine ve sırtlarına vururlar ve yakıcı ateşin azabını tadın derler”Enfal Sûresi 50
Ölüm esnasında onun etrafında olan ve bu sahneyi seyredenlerin hiçbir şey göremeyeceğini Allah söylediğine göre birde ölüm sonrası süreçle ilgili ayetlere bakalım:
“Ölülerle diriler bir değildir Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE İŞİTTİREMEZSİN”Fatır Suresi 22
Bir Nurcuya Fatır Suresinin bu ayetini okuduğumda “Allah orada mecaz yapmaktadır, iman etmeyenleri ölülere benzetmektedir” dediğinde bende ona “Bir kişiye Aslan gibisin dediğinde Aslanın bir yönünü o kişide gördüğün için bunu söylersin eğer Aslan güçlü, kuvvetli olmasa övmek için Aslan kelimesini kullanmazdın. Eğer ölüler duymuş olsaydı ve bize de cevap vermiş olsalardı Allah duyarsızlığa, görmezlikten gelmeye ÖLÜLER olarak mecazlandırır mıydı? Zira senin iddiana göre bazı ehl-i keşif veliler bunu görebiliyorsa o halde ÖLÜLERDE DİRİLER GİBİDİR. O zaman Allah’ın “Ölüler diriler gibi değildir” sözü hâşâ havada kalır. Mecaz yaparken dahi bir gerçekliğe dayanılır zira benzettiğin şeyde benzetilenin bir özelliği olmalı.
Gelelim bir kişinin ahirete ilişkin geleceğinin ne olup olmayacağıyla ilgili ayet ve hadise:
Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim. Ahkâf Suresi 9

Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;

Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu
Yeri gelmişken ölüm ilgili meselede peygamberlere “seçme hakkı verilip verilmemesi” meselesine değinelim. Gelenekte, peygamberlere ölümleri esnasında Allah’ın, dünyada kalmak ya da ahirete göç etmek hususunda kendilerine “tercih hakkı” verildiği iddia edilir oysa bakın Sebe Suresinde peygamberimize dahi verilmeyen bir mülke sahip olan Suleyman a.s için ne deniliyor:
“Süleyman üzerine ölümün hükmünü yerine getirince onun ölümünü oturduğu iskemlesini yiyen bir güveden başka bir şey göstermedi. Süleyman yere düşünce Cinlere “gaybı bilmeyecekleri” ayan beyan oldu…”Sebe Suresi 14
Eğer peygamberlere seçme hakkı verilmiş olsaydı hiç olmadık bir yerde NİYE CANININ ALINMASINA RAZI OLSUN? Hem de oturduğu iskemle üzerinde. Kendisine seçme hakkı verilmiş olsa oda ÖLÜMÜ seçse bile en azından SÜRPRİZ bir ölüm şeklini seçmez. Oysa bu hususlarda Allah kimseye seçme hürriyeti vermemiştir. Seçme hürriyeti yaşantımız boyunca YAŞAMANIN BİZZAT KENDİSİYLE OLANIDIR ancak dünyaya gelmek ve dünyadan göçüp gitmekle ilgili bize ait bir SEÇME HÜRRİYETİ yoktur bunu da şu ayet ifade etmektedir:
“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer, ONLARIN SEÇME HÜRRİYETİ YOKTUR Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir”Kasas Sûresi 68

BAKIN SAİD NURSİ AYETLER ÜZERİNDE CANLI AMELİYATLAR YAPARAK NASILDA BATIL ÇIKARSAMALAR YAPMAKTA!

Meselâ: Baştaقُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِcümlesi, bin üçyüz elliiki veya dört (1352-1354) tarihine hesab-ı ebcedî ve cifrîyle tevafuk edip nev'-i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukua gelmeye hazırlanan ikinci harb-i umumîye işaret eder. Ve ümmet-i Muhammediyeye (A.S.M.) manen der: "Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz." Ve bir mana-yı remziyle (imalı anlam), Kur'an'ın hizmetkârlarından olan Risale-i Nur şakirdlerine (takipçilerine) hususî bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm (sonuçsuz) bırakılmasına remzen (imalı olarak) haber verir; manen "İstiaze (sığınma) ediniz" emreder gibi bir remz (ima) verir.

Hem meselâمِنْ شَرِّ مَا خَلَقَcümlesi -şedde sayılmaz- bin üçyüz altmış bir (1361) ederek bu emsalsiz harbin merhametsiz ve zalimane tahribatına rumi ve hicri tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'anın hizmetine çalışan Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir beladan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına tevafukla (uygun düşmesiyle), bir mana-yı remzî (imalı mana) ile onlara da bakar. "Halk'ın şerrinden kendinizi koruyunuz" gizli bir îma ile der.

Hem meselâ:اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِcümlesi -şeddeler sayılmaz- bin üçyüz yirmisekiz (1328); eğer şeddedeki (lâm) sayılsa, bin üçyüz ellisekiz (1358) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebi gaddarların, hırs ve hased ile bizdeki Hürriyet İnkılabı'nın Kur'an lehindeki neticelerini bozmak fikri ile tebeddül-ü saltanat (yönetimin değişmesi) ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve Birinci Harb-i Umumî'nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerini, siyasî diplomatların radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin (insanlığın kaderinin) düğme ve ukdelerine (düğümlerine) gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını (gelişmişliklerini) vahşiyane mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevafuk ederek,اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِin tam manasına tetabuk (uygun gelir) eder.

Hem meselâ:وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَcümlesi -şedde ve tenvin sayılmaz- yine bin üçyüz kırkyedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebi (yabancı) muahedelerin (anlaşmaların) icbarıyla (zorlamasıyla) bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller (değişimler) vücuda gelmesine ve aynı tarihte, devletlerde ikinci harb-i umumîyi (dünya savaşı) ihzar (hazırlayan) eden dehşetli hasedler (kıskançlıklar) ve rekabetlerin çarpışmaları tarihine bu mana-yı işarî (işari anlam) ile tam tamına tevafuku (denk gelmesi) ve manen tetabuku (uyumu), elbette bu kudsî surenin bir lem'a-i i'caz-ı gaybîsidir (mucizeli gaybi ışıltısı).

Bir İhtar (uyarı): Herbir âyetin müteaddid (çeşitli) manaları vardır. Hem herbir mana küllîdir (geneldir). Her asırda efradı (tekil anlamları) bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan yalnız mana-yı işarî (dolaylı anlamı) tabakasıdır (türüdür). Hem o küllî (genel) manada, asrımız bir ferdir (ayrı bir örnektir). Fakat hususiyet (özellik) kesbetmiş ki, ona tarihiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahatını (aşamalarını) ve ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu kudsî surenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işareti var diye daha onun kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede daha çok esrar (sırlar) var olduğu; Risale-i Nur'un eczalarında (parçalarında), hususan Rumuzat-ı Semaniye (sekiz işaret) Risalelerinde beyan ve isbat edildiğinden onlara havale edip kısa kesiyorum.

Hatıra gelebilen bir sualin cevabıdır:

Bu lem'a-i i'caziyede (mucizeli ışıltıda), baştakiمِنْ شَرِّ مَا خَلَقَda hemمِنْhemشَرِّkelimeleri hesaba girmesi ve âhirdeوَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَyalnızشَرِّkelimesi girmesi,وَمِنْgirmemesi veوَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِikisi de hesab edilmemesi gayet ince ve latif bir münasebete îma ve remz içindir. Çünki, halklarda şerden başka hayırlar da var. Hem bütün şer herkese gelmez. Buna remzen, bazıyeti ifade edenمِنْveشَرِّgirmişler. Hâsid (kıskanan) hased ettiği zaman bütün şerdir, bazıyete lüzum yoktur. Veاَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِremziyle, kendi menfaatleri için küre-i arza (yeryüzünü) ateş atan üfleyicilerin ve sihirbaz o diplomatların tahribata ait bütün işleri ayn-ı şerdir (bizzat kötülüğün kendisidir) diye, dahaشَرِّkelimesine lüzum kalmadı.

Şualar ( 267- 268 )
Said NURSİ’nin istediği tarihe ulaşmak için ayetler üzerinde yaptığı canlı ameliyatlardan önce Rumi takvimle ilgili kısa bir açıklama yapalım;

Rumi Takvim,Hicret'i (Miladi 622) başlangıç kabul eden güneş yılı esasına dayalı birtakvim. Dünya'nın Güneş etrafında dolanımını esas alanŞemsi Takvimdüzeninde, 13 Mart 1840'ta uygulanmaya başladı. Kameri takvim sisteminde 1 yıl 354 gün, Şemsi takvim sisteminde ise Dünya'nın Güneş etrafında dolanımı esas alındığından bir yıl 365 gün olarak hesaplanır.

Rumi Takvime Geçiş
Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı Devleti'nde hicrî takvim her sahada resmî takvim olarak kullanılıyordu, yılbaşı 1 Muharrem'diTanzimat Dönemi'nde 13 Mart 1840 miladî tarihi 1 Mart 1256 cuma günü olarak Rumî takvimin yılbaşı kabul edildi. Bu tarihten sonra çift takvim uygulaması başladı, aynı anda hem hicrî takvim hem de Rumî takvim 1870 miladî yılına kadar birlikte uygulandı. Hicrî takvim ay yılına göre Rumi takvim ise güneş yılı esaslı hesaplandığı için hicri takvimde senenin son günü Rumî takvimin çakışan senesinden her yıl 11 gün daha geriye düşüyordu. İkiliğin önlenmesi için o tarihten sonra artık sadece Rumî takvim kullanılmaya başlandı. Rumî takvim, batının kullandığı Gregoryen miladî takvimden 13 gün gerideydi. Rumi ile miladi arasında -her iki takvim de güneş yılı esasına göre düzenlendiği için- aradaki 13 günlük fark sabitti, böylece hicrî takvimin aksine mevsimlerin hep aynı aylara denk gelmesi temin edilmiş oldu, yıl farkı da takvimin başladığı zamanki fark olan 584 yıla sabitlenmiş oldu. Bu fark; Rumi Takvim'in Julyen Takvimi'ni, miladi takvimin ise Gregoryen Takvimi'ni esas almasından ileri gelir. 8 Şubat 1332 tarih ve 125 sayılı kanunla Julyen esaslı Rumî takvim yürürlükten kaldırılarak Gregoryen esaslı Rumî takvime geçildi. Bu değişiklik miladî takvimde 1917 senesine denk gelir.
Görüldüğü üzere Rumi takvim Kur’an’ın inişinden yüzyıllar sonra Osmanlı devletinin birazda batı ülkeleriyle takvimsel uyumu gerçekleştirmek için devlet kararıyla oluşturduğu yeni bir takvimdir. Yani EBCED ve CİFR gibi batıl yöntemin oluşmasından çok sonra olan bir hadisedir. Dünyada yaşayan çeşitli medeniyetlerin kendi kültürel geçmişlerine uygun takvimleri vardır, Müslümanlar ayın hareketlerinden yola çıkarak Hicri takvimi kullanmış ve başlangıç tarihi olarak Hz. Peygamberin Medine’ye hicretinin gerçekleştiği günü temel almışlardır. Batılılar ise kendilerince başlangıç tarihini Hz. İsa’nın doğum tarihi olarak seçmişlerdir. Eğer EBCED VE CİFR matematik gibi MUTLAK prensiplere sahipse tüm takvimsel ölçülere uyması gerek ancak Said NURSİ batıl yorumlarına ulaşmada çoğunlukla Rumi takvimi kullanmış ve bunu yaparken de dünyada olan tüm hadiselerin MERKEZİNE KENDİNİ oturtuyor ve sanki dünyada olup biten ne varsa Said NURSİ’yle ilgiliymiş gibi konuşuyor. Hicri takvimi ise istediği rakama kolaylıkla ulaştığında kullanan Said NURSİ çoğu zaman Hicri Takvimden özenle uzak durmuştur. Oysa eğer Ebced ve Cifr hesabının İslami bir temeli olduğunu iddia ediyorsa bunu yine İslam’ın temel takvimsel ölçüsü olan Ay’ın hareketlerine göre düzenlenen Hicri takvime göre yapması gerekti. Kur’an’da belli bir takvime işaret edilmez ancak ayın hareketleriyle zamanın belirlenmesiyle ilgili Allah şöyle demiştir:
“Sana hilallerden sorarlar, deki ayın o halleri insanlar ve hacc için vakit tayinleridir…”Bakara Suresi 189
Yukarıdaki ayetten anlaşılan odur ki Müslümanların özellikle ibadetleri hususunda zaman ölçüsü Ay’ın hareketleridir. Said NURSİ güya Kur’anı tefsir ediyor ve kullandığı ölçü Kur’ani bile değil, tam tersine 1840’larda Osmanlı Devlet Yönetiminin belirlediği ve tamamen o zamanki koşulların gereği –özellikle batı dünyasıyla uyumu gerçekleştirmek için- kabul edilen bir takvimi ölçü alıyor. Nurcular EBCED ve CİFR hesabını peygamberimize ise şu hadisle bağlarlar:

Abdullah b. Abbas'ın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiği hadiste şöyle diyor :

Resulullah Bakara suresinin girişi olan Zalikelkitabü Lareybe fin" âyetlerini okurken Ebu Ya-sir b. Ahtab onun yanından geçti ve Yahudilerle beraber bulunan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanma vardı ve onlara
-"Biliyormusunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın, ona indirdiklerinden zali-kel kitabü âyetlerini okuduğunu işittim. Onlar,
-"Bizzat işittin mi?" diye sordu¬lar,
Ebu Yasir
-"Evet" dedi. Bunun üzerine Huyey b. Ahtab, oradaki Yahudilerle birlikte Resulullah'a gitti ve ona:
-"Ey Muhammed, sana indirilenler içinde zalikel kitabü, okuduğun anlatılıyor doğru mu?" diye sordular. Resu¬lullah: .
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?" dediler. Resulullah:
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir Peygambere, iktidarının ve ümmetinin ecelinin ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildir¬miş." dediler.
Huyey b. Ahtab, arkadaşlarına yönelerek:
-"Elif (1) Lam (30) Mim ise (40) demektir. Bunlann hepsi (71) senedir. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir Peygambaerin dinine mi gire¬ceksiniz?" diye sordu. Sonra da Resulullah'a dönerek:
-"Ey Muhammed, bu za¬mana ilave olarak başka bir şey var mı?" diye sordu. Resuluilah: -"Evet." diye cevap verdi. Huyey:
-"O nedir?" dedi. Resulullah:
-Elif, Lam, Mim, sa'd dir" dedi. Huvey:
-"Bu daha uzun." dedi. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Sa'd (90)'dır. Hepsi (161) senedir. Bunun dışında başka bir şey var mıdır?" dedi. Resulullah:
-"Evet" dedi. Huyey:
-"Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Râ (200)dür. Bunla¬nn hepsi, (231) senedir.
-"Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır?" de¬di.
-Resulullah: "Evet" (,1 ) Elif, Lam, mim, Râ'dır." dedi. Huyey :
-" Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Ra (200) dür. Bunların hepsi (271) yıl¬dır." dedi. Sonra şunları söyIedi:
-"Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz."
Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebu Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ve onunla birlikte olan Yahudi hahamlarına şöyle dedi:
-"Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bun¬ların toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161+231+271= 734 yıl eder." Onlar da şu cevabı verdiler:
-"Onun durumu bize karışık geldi."

Dikkat ederseniz rivayet edilen bu hadiste peygamberimiz bu Yahudi’nin hesaplama yöntemini onayladığına dair tek bir kelime bir şey söylememiş ve büyük ihtimalle de Yahudi’yle dalga geçmiştir. Böyle olduğu halde Said NURSİ farkında olarak ya da olmayarak söz konusu Yahudi’nin konumuna düşmüştür. Zira böyle saçma sapan bir hesaplama yöntemiyle ne bir toplumun nede bir bireyin ömrü belirlenir. Esasen bu gaybi bir konu olduğu için bunu Allah’tan başkası da bilemez. Bu tamamen zanna uymaktır Allah ise bizden zannın çoğundan kaçınmamızı ister zira zan ve tahminler gerçeklikten bir şey taşımazlar.
Ancak çağlar boyu insanlar kendi koydukları takvimve zaman ölçüleri üzerinde de çıkarları ölçüsünde oynamalar yapmışlardır. Bu tarz “ZAMAN, TAKVİM” gibi ölçümlemeler üzerindeki keyfi oynamalara ise Allah “NESİE” ayetiyle karşı çıkmıştır. Nesie’nin anlamı “bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek anlamına gelir” Cahiliye Arapları haram aylarla ilgili kendilerince oynamalar yaparak Ay’ın hareketlerine göre olan takvimi allak bullak etmişler ve bunun üzerine Allah;

“Göklerin ve yerin yaratıldığı gün! Şüphesiz, Allah’ın kitabında Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir, onun dördü haram aydır. İşte bu sağlam dindir o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa sizde o Allah’a ortak koşanlarla topyekûn savaşın, bilin ki Allah muttakilerle beraberdir.”Tevbe Suresi 36

“Nesie (Ayları aylara ekleyerek takvimi bozma) küfürde ziyadeleşmektir. Böyle yapmakla o görmezlikten gelenler saptırılır. Bir yılı helal bir yılı haram kılarlar. Allah’ın haram kıldığı sayıları çiğnemek için böyle yaptılar ve Allah’ın haram kıldığını helalleştirdiler. Eylemleri onlara süslü gösterildi. Allah tanımazlık edenlere doğru yolu göstermez.Tevbe Suresi 37

Said Nursi ve ekibi tamda bu müşriklerin durumuna düşmüştür zira onlarda kendi cemaatlerinin çıkarları için Allah’ın ayetleri üzerinde oynamakla kalmayıp takvimler üzerinde de oynayıp istedikleri tarihe ulaşmak için maksatlı yalanlar üretmişlerdir. Özellikle Ebced hesabıyla ilgili verilen örneklerdeki hesaplama yöntemlerine bakıldığında bu keyfi oynamalar hemen fark edilecektir.


SAİD NURSİ AYNI ANDA BİR ÇOK TAKVİMİ KULLANARAK BAKIN METAMATİĞİN CANINA NASIL OKUYOR!
Bu Sureye Ait Bir Nükte-i İ'caziyenin (mucizeli nüktenin) Haşiyesidir (ekidir):

Nasıl bu sure, beş cümlesinden dört cümlesi ile bu asrımızın dört büyük şerli inkılablarına ve fırtınalarına mana-yı işarî (anlamsal gösterge) ile bakar; aynen öyle de, dört defa tekrarenمِنْ شَرِّ-şedde sayılmaz- kelimesiyle âlem-i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbasi Devleti'nin inkıraz (yıkılması) zamanının asrına, dört defa mana-yı işarî (anlamsal gösterge) ile ve makam-ı cifrî ile bakar ve parmak basar. Evet -şeddesiz-شَرِّbeşyüz (500) eder;مِنْdoksan (90)dır. İstikbale (geleceğe) bakan çok âyetler, hem bu asrımıza hem o asırlara işaret etmeleri cihetinde, istikbalden (gelecekten) haber veren İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam (K.S.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler.غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَkelimeleri bu zamana değil, belkiغَاسِقٍbinyüz altmışbir (1161) veاِذَا وَقَبَsekizyüzon (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere işaret eder. Eğer beraber olsa, Miladi bin dokuzyüz yetmişbir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.

ŞUÂLAR 269
Said NURSİ’nin istediği tarihe ulaşmak için ayetler üzerinde yaptığı canlı ameliyatlardan önce Rumi takvimle ilgili kısa bir açıklama yapalım ;

Rumi Takvim,Hicret'i (Miladi 622) başlangıç kabul eden güneş yılı esasına dayalı birtakvim. Dünya'nın Güneş etrafında dolanımını esas alanŞemsi Takvimdüzeninde, 13 Mart 1840'ta uygulanmaya başladı. Kameri takvim sisteminde 1 yıl 354 gün, Şemsi takvim sisteminde ise Dünya'nın Güneş etrafında dolanımı esas alındığından bir yıl 365 gün olarak hesaplanır.

Rumi Takvime Geçiş
Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı Devleti'nde hicrî takvim her sahada resmî takvim olarak kullanılıyordu, yılbaşı 1 Muharrem'diTanzimat Dönemi'nde 13 Mart 1840 miladî tarihi 1 Mart 1256 cuma günü olarak Rumî takvimin yılbaşı kabul edildi. Bu tarihten sonra çift takvim uygulaması başladı, aynı anda hem hicrî takvim hem de Rumî takvim 1870 miladî yılına kadar birlikte uygulandı. Hicrî takvim ay yılına göre Rumi takvim ise güneş yılı esaslı hesaplandığı için hicri takvimde senenin son günü Rumî takvimin çakışan senesinden her yıl 11 gün daha geriye düşüyordu. İkiliğin önlenmesi için o tarihten sonra artık sadece Rumî takvim kullanılmaya başlandı. Rumî takvim, batının kullandığı Gregoryen miladî takvimden 13 gün gerideydi. Rumi ile miladi arasında -her iki takvim de güneş yılı esasına göre düzenlendiği için- aradaki 13 günlük fark sabitti, böylece hicrî takvimin aksine mevsimlerin hep aynı aylara denk gelmesi temin edilmiş oldu, yıl farkı da takvimin başladığı zamanki fark olan 584 yıla sabitlenmiş oldu. Bu fark; Rumi Takvim'in Julyen Takvimi'ni, miladi takvimin ise Gregoryen Takvimi'ni esas almasından ileri gelir. 8 Şubat 1332 tarih ve 125 sayılı kanunla Julyen esaslı Rumî takvim yürürlükten kaldırılarak Gregoryen esaslı Rumî takvime geçildi. Bu değişiklik miladî takvimde 1917 senesine denk gelir.
Görüldüğü üzere Rumi takvim Kur’an’ın inişinden yüzyıllar sonra Osmanlı devletinin birazda batı ülkeleriyle takvimsel uyumu gerçekleştirmek için devlet kararıyla oluşturduğu yeni bir takvimdir. Yani EBCED ve CİFR gibi batıl yöntemin oluşmasından çok sonra olan bir hadisedir. Dünyada yaşayan çeşitli medeniyetlerin kendi kültürel geçmişlerine uygun takvimleri vardır, Müslümanlar ayın hareketlerinden yola çıkarak Hicri takvimi kullanmış ve başlangıç tarihi olarak Hz. Peygamberin Medine’ye hicretinin gerçekleştiği günü temel almışlardır. Batılılar ise kendilerince başlangıç tarihini Hz. İsa’nın doğum tarihi olarak belirlemişlerdir. Eğer EBCED VE CİFR matematik gibi MUTLAK prensiplere sahipse tüm takvimsel ölçülere uyması gerek ancak Said NURSİ batıl yorumlarına ulaşmada çoğunlukla Rumi takvimi kullanmış ve bunu yaparken de dünyada olan tüm hadiselerin MERKEZİNE KENDİNİ oturtuyor ve sanki dünyada olup biten ne varsa Said NURSİ’yle ilgiliymiş gibi konuşuyor. Hicri takvimi ise istediği rakama kolaylıkla ulaştığında kullanan Said NURSİ çoğu zaman Hicri Takvimden özenle uzak durmuştur. Oysa eğer Ebced ve Cifr hesabının İslami bir temeli olduğunu iddia ediyorsa bunu yine İslam’ın temel takvimsel ölçüsü olan Ay’ın hareketlerine göre düzenlenen Hicri takvime göre yapması gerekti. Kur’an’da belli bir takvime işaret etmez ancak ayın hareketleriyle zamanın belirlenmesiyle ilgili Allah şöyle demiştir:
“Sana hilallerden sorarlar, deki ayın o halleri insanlar ve hacc için vakit tayinleridir…”Bakara Suresi 189
Yukarıdaki ayetten anlaşılan odur ki Müslümanların özellikle ibadetleri hususunda zaman ölçüsü Ay’ın hareketleridir. Said NURSİ güya Kur’anı tefsir ediyor ve kullandığı ölçü Kur’ani bile değil, tam tersine 1840’larda Osmanlı Devlet Yönetiminin belirlediği ve tamamen o zamanki koşulların gereği –özellikle batı dünyasıyla uyumu gerçekleştirmek için- kabul edilen bir takvimi ölçü alıyor. Nurcular EBCED ve CİFR hesabını peygamberimize ise şu hadisle bağlarlar:

Abdullah b. Abbas'ın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiği hadiste şöyle diyor :

Resulullah Bakara suresinin girişi olan Zalikelkitabü Lareybe fin" âyetlerini okurken Ebu Ya-sir b. Ahtab onun yanından geçti ve Yahudilerle beraber bulunan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanma vardı ve onlara
-"Biliyormusunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın, ona indirdiklerinden zali-kel kitabü âyetlerini okuduğunu işittim. Onlar,
-"Bizzat işittin mi?" diye sordu¬lar,
Ebu Yasir
-"Evet" dedi. Bunun üzerine Huyey b. Ahtab, oradaki Yahudilerle birlikte Resulullah'a gitti ve ona:
-"Ey Muhammed, sana indirilenler içinde zalikel kitabü, okuduğun anlatılıyor doğru mu?" diye sordular. Resu¬lullah: .
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?" dediler. Resulullah:
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir Peygambere, iktidarının ve ümmetinin ecelinin ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildir¬miş." dediler.
Huyey b. Ahtab, arkadaşlarına yönelerek:
-"Elif (1) Lam (30) Mim ise (40) demektir. Bunlann hepsi (71) senedir. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir Peygambaerin dinine mi gire¬ceksiniz?" diye sordu. Sonra da Resulullah'a dönerek:
-"Ey Muhammed, bu za¬mana ilave olarak başka bir şey var mı?" diye sordu. Resuluilah: -"Evet." diye cevap verdi. Huyey:
-"O nedir?" dedi. Resulullah:
-Elif, Lam, Mim, sa'd dir" dedi. Huvey:
-"Bu daha uzun." dedi. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Sa'd (90)'dır. Hepsi (161) senedir. Bunun dışında başka bir şey var mıdır?" dedi. Resulullah:
-"Evet" dedi. Huyey:
-"Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Râ (200)dür. Bunla¬nn hepsi, (231) senedir.
-"Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır?" de¬di.
-Resulullah: "Evet" (,1 ) Elif, Lam, mim, Râ'dır." dedi. Huyey :
-" Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Ra (200) dür. Bunların hepsi (271) yıl¬dır." dedi. Sonra şunları söyIedi:
-"Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz."
Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebu Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ve onunla birlikte olan Yahudi hahamlarına şöyle dedi:
-"Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bun¬ların toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161+231+271= 734 yıl eder." Onlar da şu cevabı verdiler:
-"Onun durumu bize karışık geldi."

Dikkat ederseniz rivayet edilen bu hadiste peygamberimiz bu Yahudi’nin hesaplama yöntemini onayladığına dair tek bir kelime bir şey söylememiş ve büyük ihtimalle de Yahudi’yle dalga geçmiştir. Böyle olduğu halde Said NURSİ farkında olarak ya da olmayarak söz konusu Yahudi’nin konumuna düşmüştür. Zira böyle saçma sapan bir hesaplama yöntemiyle ne bir toplumun nede bir bireyin ömrü belirlenir. Esasen bu gaybi bir konu olduğu için bunu Allah’tan başkası da bilemez. Bu tamamen zanna uymaktır Allah ise bizden zannın çoğundan kaçınmamızı ister zira zan ve tahminler gerçeklikten bir şey taşımazlar.
Ancak çağlar boyu insanlar kendi koydukları takvimler ve zaman ölçüleri üzerinde de çıkarları ölçüsünde oynamalar yapmışlardır. Bu tarz “ZAMAN, TAKVİM” gibi ölçümlemeler üzerindeki keyfi oynamalara ise Allah “NESİE” ayetiyle karşı çıkmıştır. Nesie’nin anlamı “bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek anlamına gelir” Cahiliye Arapları haram aylarla ilgili kendilerince oynamalar yaparak Ay’ın hareketlerine göre olan takvimi allak bullak etmişler ve bunun üzerine Allah;

“Göklerin ve yerin yaratıldığı gün! Şüphesiz, Allah’ın kitabında Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir, onun dördü haram aydır. İşte bu sağlam dindir o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa sizde o Allah’a ortak koşanlarla topyekûn savaşın, bilin ki Allah muttakilerle beraberdir.”Tevbe Suresi 36

“Nesie (Ayları aylara ekleyerek takvimi bozma) küfürde ziyadeleşmektir. Böyle yapmakla o görmezlikten gelenler saptırılır. Bir yılı helal bir yılı haram kılarlar. Allah’ın haram kıldığı sayıları çiğnemek için böyle yaptılar ve Allah’ın haram kıldığını helalleştirdiler. Eylemleri onlara süslü gösterildi. Allah tanımazlık edenlere doğru yolu göstermez.Tevbe Suresi 37

Said Nursi ve ekibi tamda bu müşriklerin durumuna düşmüştür zira onlarda kendi cemaatlerinin çıkarları için Allah’ın ayetleri üzerinde oynamakla kalmayıp takvimler üzerinde de oynayıp istedikleri tarihe ulaşmak için maksatlı yalanlar üretmişlerdir. Özellikle Ebced hesabıyla ilgili verilen örneklerdeki hesaplama yöntemlerine bakıldığında bu keyfi oynamalar hemen fark edilecektir.


SAİD NURSİ KUR’AN AYETLERİNİ KULLANARAK BAKIN ESERİNİ, KENDİSİNİ VE DAVASINI NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR!
Onbirinci Mes'elenin Haşiyesinin (ekinin) Bir Lâhikasıdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Âyet-ül Kürsî'nin tetimmesi (tamamlayıcısı) olanلاَ اِكْرَاهَ فِى (الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ) مِنَ الْغَىِّbin üçyüz elli (1350);فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِbin dokuzyüz yirmidokuz (1929) veya (1928)وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَdokuzyüz kırkaltı (946) "Risalet-ün Nur ismine muvafık (denk düşüyor)";بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىbin üçyüz kırkyedi (1347);لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ٭ (اَللّٰهُ) (وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُوا) -eğer beraber olsa- bin oniki (1012); -eğer beraber olmazsa- dokuzyüz kırkbeş (945) (bir şedde sayılmaz);يُخْرِجُهُمْ مِنَ (الظُّلُمَاتِ) اِلَى النُّورِbin üçyüz yetmişiki (1372) -şeddesiz-وَالَّذِينَ كَفَرُوا اَوْلِيَاؤُهُمُ (الطَّاغُوتُ) bin dörtyüz onyedi (1417) (يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى) الظُّلُمَاتِbin üçyüz otuzsekiz (1338) -şedde sayılmaz-;اُولئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَbin ikiyüz doksanbeş (1295) -şedde sayılır- eder. Risalet-ün Nur'un hem iki kerre ismine, hem suret-i mücahedesine (çalışma şekline), hem tahakkukuna (gerçekleşmesine) ve te'lif ve tekemmül (tamamlanma) zamanına tam tamına tevafukuyla (uygun gelmesiyle) beraber ehl-i küfrün bin ikiyüz doksanüç (1293) harbiyle âlem-i İslâm'ın (İslam aleminin) nurunu söndürmeye çalışması tarihine ve Birinci Harb-i Umumî'den (birinci dünya savaşı) istifade ile bin üçyüz otuzsekiz (1338)de bil'fiil nurdan zulümata (karanlıklara) atmak için yapılan dehşetli muahedeler (anlaşmalar) tarihine tam tamına tevafuku (uygun gelmesi) ve içinde mükerreren (tekrarlı olarak) nur ve zulümat (karanlıklar) karşılaştırılması ve bu mücahede-i maneviyede (manevi çaba) Kur'anın nurundan gelen bir nur, ehl-i imana bir nokta-i istinad (dayanak noktası) olacağını mana-yı işarî (anlamsal gösterge) ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki; manasının münasebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevafuk (uygun gelme) emaresi (işareti) olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mana-yı işarî ile bizimle de konuşuyor kanaatım geldi.
Yayıncının notu: Dikkat edilirse Said NURSİ istediği tarihe ulaşabilmek için işine geldiğinde “Şedde” yi sayarken rakam tutmadığında ise “Şedde” yi devre dışı bırakmakta. Bu durumda gösteriyor ki Said NURSİ bilinçli bir saptırıcı ve tahrifcidir. Öyleki dahada ileri gitmekte yazdığı eseri Kur’an’dan gelen bir Nur olarak sıfatlandırarak yazdığı bu kitabın kaynağının vahiy (!) olduğunu ikrar etmiş olmaktadır.
Evet evvelâ: Baştaلاَ اِكْرَاهَ فِى الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُcümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mana-yı işarî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik (ayırma) ile dinde ikraha (zorlama) ve icbara (mecbur etme) ve mücahede-i diniyeye (dini çalışma) ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî (anayasa), bir düstur-u siyasî (siyasi ilke) oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil manevî bir cihad-ı dinî (dinsel çaba), iman-ı tahkikî (derinlikli inanç) kılıncıyla olacak. Çünki dindeki rüşd ü irşad (olgunluk ve yönlendirme) ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları (delilleri) izhar (açığa vurup) edip teybin (açıklar) ve tebeyyün (açıklığa kavuşturan) eden bir nur Kur'an'dan çıkacak diye haber verip, bir lem'a-i i'caz (mucize parıltı) gösterir.
Yayıncının notu: Said Nursi Kur’an’dan bir nur çıkacak diyerek kendi kendini gaybden müjdelemektedir.
Hem tâخَالِدُونَkelimesine kadar Risale-i Nur'daki bütün müvazenelerin aslı, menbaı (kaynağı) olarak aynen o müvazeneler (ölçüler) gibi mükerreren (tekrarlı olarak) nur ve zulümat (karanlıklar) ve iman ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emaredir (işarettir) ki, o tarihte bulunan cihad-ı manevî mübarezesinde (karşılaşmasında) büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur'dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.
Yayıncının notu: Tılsım sözlükte “Herkesin bilip çözemediği gizli sır” anlamına gelir. Eğer Kur’an’da tılsım olsaydı bunu Allah bize bildirmedikçe buna bilemeyecektik. Biri çıkıp bunu bilebildiğini söylerse aslında “Allah’ın ona bildirdiğini de” söylemiş olacaktır, bu ise Allah’tan vahiy alma iddiasından başka bir şey değildir. Esasen Said NURSİ’de ihtiyarı haricinde bu kitapların kendisine yazdırıldığını söyleyerekte bunu itiraf etmektedir. Peygamberimizin döneminde Müşrikler Kur’an için “sihir, büyü” diyerek insanların onu dinlemesini önlemeye çalışırken, Said NURSİ gibiler dahada ileri gidip “Kur’an tılsımlıdır herkes çözemez, bilemez” diyerek insanları çok daha sinsi bir yöntemle Kur’an’dan uzaklaştırmıştır.

Evet hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale-i Nur bu ihbar-ı gaybı (gaybi haber vermeyle) ve lem'a-i i'cazı (mucizeli ışıltıyı) bil'fiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm (büyük gizem) içindir ki; Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakikî şakirdleri (takipçileri) en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecavüzüne karşı ona der:

"Ey bedbaht! Ben seni i'dam-ı ebedîden kurtarmaya ve fâni hayvaniyetin en süflî (alçak) ve elîm (acı) derecesinden bir bâki (sürekli) insaniyet saadetine çıkarmaya çalışıyorum. Sen benim ölümüme ve i'damıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette ceza ve belaların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi defol; senin ile uğraşmam, ne yaparsan yap." der. O zalim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, keşki kurtulsa idi diyerek ıslahına çalışır.

Sâniyen (ikinci olarak): (وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ) (بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى) Bu iki kudsî (kutsal) cümleler, kuvvetli münasebet-i maneviye (anlamsal ilgi) ile beraber makam-ı cifrî ve ebcedî hesabıyla, birincisi Risalet-ün Nur'un ismine, ikincisi onun tahakkukuna (gerçekleşmesine) ve tekemmülüne (tamamlanmasına) ve parlak fütuhatına manen ve cifren tam tamına tetabukları (uygun gelmesi) bir emaredir (işarettir) ki; Risalet-ün Nur bu asırda, bu tarihte bir "urvet-ül vüska" (kopmayan kulptur) dır. Yani çok muhkem (sağlam), kopmaz bir zincir ve bir "hablullah" (Allah’ın ipidir) tır. Ona elini atan, yapışan necat (kurtuluş) bulur diye mana-yı remziyle (imalı anlam) haber verir.


Sâlisen (üçüncü olarak): اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُواcümlesi hem mana, hem cifr ile Risalet-ün Nur'a bir remzi (işareti) var. Şöyle ki:.........

(Bu makamda perde indi. Yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te'hir edildi.)
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

(Haşiye (ek)): Bu nüktenin bâki (sürekli) kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz (yasaklıyız). Evetاِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَىbu taguta bakar ve baktırır.

Said Nursî

* * *
ŞUÂLAR 272
Yayıncının notu: Said NURSİ bu makamda perde indi ve yazmaya izin verilmedi diyor, peki sormak lazım bu izni vermeyen kim? Kitabını kutsal ilan ettiğine göre bu izni vermeyen ya Allah olmalı ya da onun bir meleği? Melekler Allah’ın izniyle inmeyeceğine göre demekki aslında izin vermeyen Allah olmakta ki eğer böyleyse demekki Allah’ın izin verdiği anlar var(!) Buda gösteriyor ki Said NURSİ vahiy aldığını ucu açık ifadeler kullanarak ikrar etmekte ve böylece İslam dairesinden çıkmaktadır, esasen İslam dairesine gerçekten girmiş olsaydı zaten bu sözleri söylemeyecekti.
Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93


Said NURSİ’nin istediği tarihe ulaşmak için ayetler üzerinde yaptığı canlı ameliyatlardan önce Rumi takvimle ilgili kısa bir açıklama yapalım ;

Rumi Takvim,Hicret'i (Miladi 622) başlangıç kabul eden güneş yılı esasına dayalı birtakvim. Dünya'nın Güneş etrafında dolanımını esas alanŞemsi Takvimdüzeninde, 13 Mart 1840'ta uygulanmaya başladı. Kameri takvim sisteminde 1 yıl 354 gün, Şemsi takvim sisteminde ise Dünya'nın Güneş etrafında dolanımı esas alındığından bir yıl 365 gün olarak hesaplanır.

Rumi Takvime Geçiş
Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı Devleti'nde hicrî takvim her sahada resmî takvim olarak kullanılıyordu, yılbaşı 1 Muharrem'diTanzimat Dönemi'nde 13 Mart 1840 miladî tarihi 1 Mart 1256 cuma günü olarak Rumî takvimin yılbaşı kabul edildi. Bu tarihten sonra çift takvim uygulaması başladı, aynı anda hem hicrî takvim hem de Rumî takvim 1870 miladî yılına kadar birlikte uygulandı. Hicrî takvim ay yılına göre Rumi takvim ise güneş yılı esaslı hesaplandığı için hicri takvimde senenin son günü Rumî takvimin çakışan senesinden her yıl 11 gün daha geriye düşüyordu. İkiliğin önlenmesi için o tarihten sonra artık sadece Rumî takvim kullanılmaya başlandı. Rumî takvim, batının kullandığı Gregoryen miladî takvimden 13 gün gerideydi. Rumi ile miladi arasında -her iki takvim de güneş yılı esasına göre düzenlendiği için- aradaki 13 günlük fark sabitti, böylece hicrî takvimin aksine mevsimlerin hep aynı aylara denk gelmesi temin edilmiş oldu, yıl farkı da takvimin başladığı zamanki fark olan 584 yıla sabitlenmiş oldu. Bu fark; Rumi Takvim'in Julyen Takvimi'ni, miladi takvimin ise Gregoryen Takvimi'ni esas almasından ileri gelir. 8 Şubat 1332 tarih ve 125 sayılı kanunla Julyen esaslı Rumî takvim yürürlükten kaldırılarak Gregoryen esaslı Rumî takvime geçildi. Bu değişiklik miladî takvimde 1917 senesine denk gelir.
Görüldüğü üzere Rumi takvim Kur’an’ın inişinden yüzyıllar sonra Osmanlı devletinin birazda batı ülkeleriyle takvimsel uyumu gerçekleştirmek için devlet kararıyla oluşturduğu yeni bir takvimdir. Yani EBCED ve CİFR gibi batıl yöntemin oluşmasından çok sonra olan bir hadisedir. Dünyada yaşayan çeşitli medeniyetlerin kendi kültürel geçmişlerine uygun takvimleri vardır, Müslümanlar ayın hareketlerinden yola çıkarak Hicri takvimi kullanmış ve başlangıç tarihi olarak Hz. Peygamberin Medine’ye hicretinin gerçekleştiği günü temel almışlardır. Batılılar ise kendilerince başlangıç tarihini Hz. İsa’nın doğum tarihi olarak belirlemişlerdir. Eğer EBCED VE CİFR matematik gibi MUTLAK prensiplere sahipse tüm takvimsel ölçülere uyması gerek ancak Said NURSİ batıl yorumlarına ulaşmada çoğunlukla Rumi takvimi kullanmış ve bunu yaparken de dünyada olan tüm hadiselerin MERKEZİNE KENDİNİ oturtuyor ve sanki dünyada olup biten ne varsa Said NURSİ’yle ilgiliymiş gibi konuşuyor. Hicri takvimi ise istediği rakama kolaylıkla ulaştığında kullanan Said NURSİ çoğu zaman Hicri Takvimden özenle uzak durmuştur. Oysa eğer Ebced ve Cifr hesabının İslami bir temeli olduğunu iddia ediyorsa bunu yine İslam’ın temel takvimsel ölçüsü olan Ay’ın hareketlerine göre düzenlenen Hicri takvime göre yapması gerekti. Kur’an’da belli bir takvime işaret etmez ancak ayın hareketleriyle zamanın belirlenmesiyle ilgili Allah şöyle demiştir:
“Sana hilallerden sorarlar, deki ayın o halleri insanlar ve hacc için vakit tayinleridir…”Bakara Suresi 189
Yukarıdaki ayetten anlaşılan odur ki Müslümanların özellikle ibadetleri hususunda zaman ölçüsü Ay’ın hareketleridir. Said NURSİ güya Kur’anı tefsir ediyor ve kullandığı ölçü Kur’ani bile değil, tam tersine 1840’larda Osmanlı Devlet Yönetiminin belirlediği ve tamamen o zamanki koşulların gereği –özellikle batı dünyasıyla uyumu gerçekleştirmek için- kabul edilen bir takvimi ölçü alıyor. Nurcular EBCED ve CİFR hesabını peygamberimize ise şu hadisle bağlarlar:

Abdullah b. Abbas'ın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiği hadiste şöyle diyor :

Resulullah Bakara suresinin girişi olan Zalikelkitabü Lareybe fin" âyetlerini okurken Ebu Ya-sir b. Ahtab onun yanından geçti ve Yahudilerle beraber bulunan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanma vardı ve onlara
-"Biliyormusunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın, ona indirdiklerinden zali-kel kitabü âyetlerini okuduğunu işittim. Onlar,
-"Bizzat işittin mi?" diye sordu¬lar,
Ebu Yasir
-"Evet" dedi. Bunun üzerine Huyey b. Ahtab, oradaki Yahudilerle birlikte Resulullah'a gitti ve ona:
-"Ey Muhammed, sana indirilenler içinde zalikel kitabü, okuduğun anlatılıyor doğru mu?" diye sordular. Resu¬lullah: .
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?" dediler. Resulullah:
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir Peygambere, iktidarının ve ümmetinin ecelinin ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildir¬miş." dediler.
Huyey b. Ahtab, arkadaşlarına yönelerek:
-"Elif (1) Lam (30) Mim ise (40) demektir. Bunlann hepsi (71) senedir. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir Peygambaerin dinine mi gire¬ceksiniz?" diye sordu. Sonra da Resulullah'a dönerek:
-"Ey Muhammed, bu za¬mana ilave olarak başka bir şey var mı?" diye sordu. Resuluilah: -"Evet." diye cevap verdi. Huyey:
-"O nedir?" dedi. Resulullah:
-Elif, Lam, Mim, sa'd dir" dedi. Huvey:
-"Bu daha uzun." dedi. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Sa'd (90)'dır. Hepsi (161) senedir. Bunun dışında başka bir şey var mıdır?" dedi. Resulullah:
-"Evet" dedi. Huyey:
-"Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Râ (200)dür. Bunla¬nn hepsi, (231) senedir.
-"Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır?" de¬di.
-Resulullah: "Evet" (,1 ) Elif, Lam, mim, Râ'dır." dedi. Huyey :
-" Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Ra (200) dür. Bunların hepsi (271) yıl¬dır." dedi. Sonra şunları söyIedi:
-"Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz."
Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebu Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ve onunla birlikte olan Yahudi hahamlarına şöyle dedi:
-"Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bun¬ların toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161+231+271= 734 yıl eder." Onlar da şu cevabı verdiler:
-"Onun durumu bize karışık geldi."

Dikkat ederseniz rivayet edilen bu hadiste peygamberimiz bu Yahudi’nin hesaplama yöntemini onayladığına dair tek bir kelime bir şey söylememiş ve büyük ihtimalle de Yahudi’yle dalga geçmiştir. Böyle olduğu halde Said NURSİ farkında olarak ya da olmayarak söz konusu Yahudi’nin konumuna düşmüştür. Zira böyle saçma sapan bir hesaplama yöntemiyle ne bir toplumun nede bir bireyin ömrü belirlenir. Esasen bu gaybi bir konu olduğu için bunu Allah’tan başkası da bilemez. Bu tamamen zanna uymaktır Allah ise bizden zannın çoğundan kaçınmamızı ister zira zan ve tahminler gerçeklikten bir şey taşımazlar.
Ancak çağlar boyu insanlar kendi koydukları takvimler ve zaman ölçüleri üzerinde de çıkarları ölçüsünde oynamalar yapmışlardır. Bu tarz “ZAMAN, TAKVİM” gibi ölçümlemeler üzerindeki keyfi oynamalara ise Allah “NESİE” ayetiyle karşı çıkmıştır. Nesie’nin anlamı “bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek anlamına gelir” Cahiliye Arapları haram aylarla ilgili kendilerince oynamalar yaparak Ay’ın hareketlerine göre olan takvimi allak bullak etmişler ve bunun üzerine Allah;

“Göklerin ve yerin yaratıldığı gün! Şüphesiz, Allah’ın kitabında Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir, onun dördü haram aydır. İşte bu sağlam dindir o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa sizde o Allah’a ortak koşanlarla topyekûn savaşın, bilin ki Allah muttakilerle beraberdir.”Tevbe Suresi 36

“Nesie (Ayları aylara ekleyerek takvimi bozma) küfürde ziyadeleşmektir. Böyle yapmakla o görmezlikten gelenler saptırılır. Bir yılı helal bir yılı haram kılarlar. Allah’ın haram kıldığı sayıları çiğnemek için böyle yaptılar ve Allah’ın haram kıldığını helalleştirdiler. Eylemleri onlara süslü gösterildi. Allah tanımazlık edenlere doğru yolu göstermez.Tevbe Suresi 37

Said Nursi ve ekibi tamda bu müşriklerin durumuna düşmüştür zira onlarda kendi cemaatlerinin çıkarları için Allah’ın ayetleri üzerinde oynamakla kalmayıp takvimler üzerinde de oynayıp istedikleri tarihe ulaşmak için maksatlı yalanlar üretmişlerdir. Özellikle Ebced hesabıyla ilgili verilen örneklerdeki hesaplama yöntemlerine bakıldığında bu keyfi oynamalar hemen fark edilecektir.


SAİD NURSİ’YE GÖRE KUR’AN RİSALE-İ NUR’UN HAKK OLDUĞUNA ŞAHİTLİK EDİYORMUŞ!
[Isparta'daki umum Risale-i Nur talebeleri namına ramazan tebriki münasebetiyle yazılmış ve onüç fıkra ile ta'dil (değiştirilmiş) edilmiş bir mektubdur.]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Ey âlem-i İslâmın dünya ve âhirette selâmeti için Kur'anın feyziyle ve Risale-i Nur'un hakikatıyla ve sadık şakirdlerin (takipçilerin) himmetiyle mübarek gözlerinden yaş yerine kan akıtan ve ey fitne-i âhirzamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanında Hazret-i Eyüb Aleyhisselâm'dan ziyade hastalıklara, dertlere giriftar olan ve Kur'anın nuruyla ve Risale-i Nur'un bürhanlarıyla (delilleriyle) ve şakirdlerin (takipçilerin) gayretiyle âlem-i İslâmın maddî ve manevî hastalıklarını Hakîm-i Lokman gibi tedaviye çalışan ve ey mübarek ellerinde mevcud olan Nur parçalarının hak ve hakikat olduğunu Kur'anın otuzüç âyetiyle ve keramet-i Aleviye (HZ. Ali’nin kerametiyle) ve Gavsiye ile isbat eden ve ey kendisi hasta ve ihtiyar ve zaîf ve gayet acınacak bir halde olduğuna göre herkesten ziyade âlem-i İslâm'a can feda eder derecesinde acıyarak kendine fenalık etmek isteyenlere Kur'a’nın hakikatıyla ve Risale-i Nur'un hüccetleriyle (delilleriyle), Nur talebelerinin sadakatlarıyla hayırlı dualar ve iyilik etmek ile karşılayan ve yazdığı mühim eserlerinden Âyet-ül Kübra'nın tab'ıyla kendi zâtına ve talebelerine gelen musibette hapishanelere düşen ve o zindanları Kur'anın irşadıyla ve Risale-i Nur'un dersiyle ve şakirdlerin (takipçilerin) iştiyakıle bir medrese-i Yusufiyeye çeviren ve bir dershane yapan ve içimizde bulunan cahil olanların hepsini Kur'anı o dershenede hatmettirerek çıkaran; ve o musibette Kur'anın kuvve-i kudsiyesiyle (kutsal gücüyle) ve Risale-i Nur'un tesellisiyle ve kardeşlerin tahammülleriyle ihtiyar ve`zaîf olduğu halde bütün ağırlıklarımızı ve yüklerimizi üzerine alan ve yazdığı Meyve ve Müdafaaname risaleleriyle Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'cazıyla ve Risale-i Nur'un kuvvetli bürhanlarıyla (delilleriyle) ve şakirdlerin (takipçilerin) ihlası ile, izn-i İlahî ile o zindan kapılarını açtırıp beraet kazandıran ve o günde bize ve âlem-i İslâma bayram yaptıran ve hakikaten Risale-i Nur'ları"Nurun alâ nur"olduğunu isbat ederek kıyamete kadar serbest okunup ve yazılmasına hak kazandıran ve âlem-i İslâmın Kur'an-ı Azîmüşşan'ın gıda-i kudsîsiyle (Kutsal gıdasıyla) veNur'un uhrevî taamıyla ve şakirdlerinin iştihasıyla ekmek, su ve hava gibi buNurlara pek çok ihtiyacıolduğunu ve bu Nurları okuyup yazanlardanbinler kişi imanla kabre girdiğiniisbat eden ve kendisine mensub talebelerini hiçbir yerde mağlub ve mahcub etmeyen ve elyevm (Bugün) Kur'anın semavî dersleriyle ve Risale-i Nur'un esasatıyla (esaslarıyla) ve şakirdlerinin (takipçilerinin) zekâvetleriyle (zekilikleriyle) ve Meyve'nin Onuncu ve Onbirinci Mes'ele ve çiçekleriyle firak (ayrılık) ateşiyle gece-gündüz yanan kalblerimizi âb-ı hayat (hayat suyu) ve şarab-ı kevser gibi o mübarek "Mes'ele" ve "Çiçekler" ile kalblerimizin ateşini söndürüp sürur ve feraha sevkeden ve ey âlemin (Kur'an-ı Azîmüşşan'ın kat'î va'diyle ve tehdidi ile ve Risale-i Nur'un keşf-i kat'îsiyle(kesin keşfiyle)ve merhum şakirdlerinin (takipçilerinin) müşahedesiyle ve onlardaki keşf-el kubur (kabirdekileri keşf) sahiblerinin görmesiyle) en çok korktuğu ölümü ehl-i iman için i'dam-ı ebedîden kurtarıp bir terhis tezkeresine çeviren veâlem-i Nur'agitmek için güzel bir yolculuk olduğunu isbat eden ve kâfir ve münafıklar için i'dam-ı ebedî olduğunu bildiren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın, bin mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve kırk vech-i i'cazının (mucizelik özelliğini) tasdiki altında ihbarat-ı kat'iyyesiyle(kesin haber vermesiyle), ondan çıkan Risale-i Nur'unen muannid (inatçı) düşmanlarını mağlub eden hüccetleriyle (delilleriyle) ve Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) çok emarelerin (işaretlerin) ve tecrübelerin ve kanaatlarının teslimi ile o korkunç, karanlık, soğuk ve dar kabri, ehl-i iman için Cennet çukurundan bir çukur ve Cennet bahçesinin bir kapısı olduğunu isbat eden ve kâfir ve münafık zındıklar için Cehennem çukurundan yılan ve akreplerle dolu bir çukur olduğunu isbat eden ve oraya gelecek olan Münker Nekir isminde melaikeleri ehl-i hak ve hakikat yolunda gidenler için birer munis arkadaş yapan ve Risale-i Nur'un şakirdlerini (takipçilerini)talebe-i ulûm sınıfına dâhil edip Münker Nekir suallerine Risale-i Nur ile cevab verdiklerini merhum kahraman şehid Hâfız Ali'nin vefatıyla keşfeden vehayatta bulunanlarımızın da yine Risale-i Nur'la cevab vermemizi rahmet-i İlahiyeden dua ve niyaz eden ve Hazret-i Kur'anı, Kur'an-ı Azîmüşşan'ın kırk tabakadan her tabakaya göre bir nevi i'caz-ı manevîsini göstermesiyle ve umum kâinata bakan kelâm-ı ezelî olmasıyla vetefsiri olan Risale-i Nur'unMu'cizat-ı Kur'aniye (Kur’ani mucizeleri) ve Rumuzat-ı Semaniye (sekiz işaret) risaleleriyle ve Risale-i Nur gül fabrikasının serkâtibi (başyazarı) gibi kahraman kardeşlerin ve şakirdlerin (takipçilerin) fevkalâde gayretleriyle asr-ı saadetten beri böyle hârika bir surette mu'cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risale-i Nur'un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev'e "Yaz" emir buyurulmasıyla, Levh-i Mahfuz'daki yazılan Kur'an gibi yazılması ve Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hak kelâmullah olduğunu ve bütün semavî kitabların en büyüğü ve en efdali ve bir Fatiha içinde binler Fatiha ve bir İhlas içinde binler İhlas ve hurufatının (harflerinin) birden on ve yüz ve bin ve binler sevab ve hasene verdiklerini hiç görülmedik ve işitilmedik pek güzel ve hârika bir surette tarif ve isbat eden ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın binüçyüz seneden beri i'cazını göstermesiyle ve muarızlarını durdurmasıyla ve Nur'un gözlere gösterir derecede zahir delilleri ile ve Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) elmas kalemleriyle bu zamana kadar misli görülmedik Risale-i Nur'un dünyaya ferman okuyan ve en mütemerrid (isyankar) ve muannidleri (inatçıları) susturan Yirmibeşinci Söz ve zeyilleri (ekleri) kırk vecihle (açıdan) i'caz-ı Kur'anî (Kur’ani bir mucize) olduğunu isbat eden ve ey Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hak peygamber olduğuna ve umum yüzyirmidört bin peygamberlerin efdali ve seyyidi olduğuna dair binler mu'cizelerini "Mu'cizat-ı Ahmediye" (A.S.M.) namındaki Risale-i Nur'u ile güzel bir surette isbat eden ve Kur'an-ı Azîmüşşan'ın Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın rahmeten-lil-âlemîn olduğunu kâinatta ilân etmesiyle veNur'unbaştan nihayete kadar onun rahmeten-lil-âlemîn olduğunu bürhanlarla (delilleriyle) isbat etmesiyle ve o resulün ef'al (eylemleri) ve ahvali (halleri), kâinatta nümune-i iktida (uyulacak örnek) olacak en sağlam, en güzel rehber olduğunu hattâ körlere de göstermesiyle ve Anadolu ve hususî memleketlerdeNur'unintişarı (yayılması) zamanında belaların ref'i ve susturulmasıyla musibetlerin gelmesi şehadetiyle ve Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) gayet ağır müşkilâtlar (problemler) içinde kemal-i metanetle (tam bir dayanıklıkla) hizmet ve irtibatlarıyla o zâtın (A.S.M.) sünnet-i seniyesine ittiba (uymak) etmek ne kadar kârlı olduğunu ve bir sünnete bu zamanda ittiba'da (uymada) yüz şehidin ecrini kazandığını bildiren ve sadaka, kaza ve belayı nasıl def'ediyorsaRisale-i Nur'un da Anadolu'ya gelecek kazayı, belayı, yirmi senedir def'ettiğini aynelyakîn (gözle görülür) isbat eden üstad-ı ekremimiz efendimiz hazretleri!..

Şimdi şu Risale-i Nur'un beraeti, başta siz sevgili Üstadımızı, sonra biz âciz kusurlu talebelerinizi, sonra âlem-i İslâmı sürura (sevince) sevk ederek, ikinci büyük bir bayram yaptırdığından siz mübarek Üstadımızın bu büyük bayram-ı şerifinizi tebrik ile ve yine üçüncü bayram olan ramazan-ı şerifinizi ve leyle-i Kadrinizi tebrik, emsal-i kesîresiyle (bol bol nice benzerlerine) müşerref olmaklığımızı niyaz ve biz kusurluların kusurlarımızın affını rica ederek umumen selâm ile mübarek ellerinizden öper ve dualarınızı temenni ederiz, efendimiz hazretleri.

Isparta ve havalisinde bulunan Nur Talebeleri

* * *

Haddimden yüz derece ziyade olan bu mektub muhteviyatını tevazu ile reddetmek bir küfran-ı nimet (nimete nankörlük) ve umum (tüm) şakirdlerin (takipçilerin) hüsn-ü zanlarına (iyi niyetlerine) karşı bir ihanet olması ve aynen kabul etmek bir gurur, bir enaniyet ve benlik bulunması cihetiyle, umum (herkes) namına Risale-i Nur kâtibinin yazdığı bu uzun mektubu -onüç fıkraları ilâve edip- hem bir şükr-ü manevî, hem gururdan, hem küfran-ı nimetten (nimete nankörlükten) kurtulmak için size bir suretini gönderiyorum ki: Meyve'nin Onbirinci Mes'elesinin âhirinde "Risale-i Nur'un Isparta ve civarı talebelerinin bir mektubudur" diye ilhak (eklensin) edilsin. Ben bu mektubu, bu ta'dilât (değişikliklerle) ile yazdığımız halde iki defa bir güvercin yanımızdaki pencereye geldi. İçeriye girecekti, Ceylan'ın başını gördü girmedi. Birkaç dakika sonra başkası aynen geldi. Yine yazanı gördü girmedi. Ben dedim: Herhalde evvelki serçe ve kuddüs kuşu gibi müjdecilerdir. Veyahut bu mektub gibi müteaddid (birçok) mektubları yazdığımızdan, mübarek mektubun ta'dili (değişkilği) ile mübarekiyetini (mübarekiyetini) tebrik için gelmişler kanaatımız geldi.
Said Nursî
ŞUÂLAR 274, 275, 276,277
Cevap: Said NURSİ eserini o derece kutsallaştırıyor ki ölüm sonrası için bile senaryolar uydurmaktan çekinmiyor. Bunu yaparken de kabirdekilerin içini gören bir Veli-Ermiş’ten söz ediyor. Ancak bu Veli’nin adını ne hikmetse söylemiyor zira böyle bir veli yok zaten. Peki ölüm sonrasını bir kişi görebilir mi? Yada ölüm sonrası bir başkasının yaşadıklarını başkası hisseder yada müşahede edebilir mi gelin önce bununla ilgili ayetlere bir göz atalım:
“Gırtlağa ecel dayandığı zaman nice olur ve siz o an bakıyorsunuz ve biz ona sizden daha yakınızdır ama siz görmezsiniz”Vakıa Sûresi 56, 57
Yukarıdaki ayet ölüm esnasında olan durumu tasvir etmekte ve ölenle, ölenin başında olanın durumunu özetle ifade etmektedir. 57. ayetin sonunda LA TUBSİRUN yani “görmezsiniz” diyerek kimsenin bu duruma vakıf olamayacağını Allah söylüyor bu ayeti okuyan herkes muhatap alındığına göre kabirleri gördüğünü iddia eden kişi yalan konuştuğu gibi Allah’a da iftira atmaktadır. “Tubsirun” fiili “BASİRET” kökünden şimdiki zaman kipinin ikinci şahıs çoğul halidir ve aslında salt baş gözüyle görememek değil aynı zamanda derinlikli görme, vakıf olmayı anlatır. Yani bir kişinin ne kadar bilgi, tecrübe ve buna benzer yeteneği olursa olsun ölüm esnasında olan şeyleri asla tahmin dahi edemez. Hatta bu duruma peygamberlerde dâhildir, nasıl mı? İşte ayetler:
“Melekler görmezlikten gelenlerin canlarını alırken AH BİR GÖRSEN! Onların yüzlerine ve sırtlarına vururlar ve yakıcı ateşin azabını tadın derler”Enfal Sûresi 50
Ölüm esnasında onun etrafında olan ve bu sahneyi seyredenlerin hiçbir şey göremeyeceğini Allah söylediğine göre birde ölüm sonrası süreçle ilgili ayetlere bakalım:
“Ölülerle diriler bir değildir Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE İŞİTTİREMEZSİN”Fatır Suresi 22
Bir Nurcuya Fatır Suresinin bu ayetini okuduğumda “Allah orada mecaz yapmaktadır, iman etmeyenleri ölülere benzetmektedir” dediğinde bende ona “Bir kişiye Aslan gibisin dendiğinde Aslanın bir yönünü o kişide gördüğün için bunu söylersin eğer Aslan güçlü, kuvvetli olmasa övmek için Aslan kelimesini kullanmazdın. Eğer ölüler duymuş olsaydı ve bize de cevap vermiş olsalardı Allah duyarsızlığa, görmezlikten gelmeye ÖLÜLER olarak mecazlandırır mıydı? Zira senin iddiana göre bazı ehl-i keşif veliler bunu görebiliyorsa o halde ÖLÜLERDE DİRİLER GİBİDİR. O zaman Allah’ın “Ölüler diriler gibi değildir” sözü hâşâ havada kalır. Mecaz yaparken dahi bir gerçekliğe dayanılır zira benzettiğin şeyde benzetilenin bir özelliği olmalı.
Gelelim bir kişinin ahirete ilişkin geleceğinin ne olup olmayacağı ilgili ayet ve hadise:
Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim. Ahkâf Suresi 9

Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;

Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu
Yeri gelmişken ölüm ilgili meselede peygamberlere “seçme hakkı verilip verilmemesi” meselesine değinelim. Gelenekte peygamberlere ölümleri esnasında Allah’ın, dünyada kalmak ya da ahrete göç etmek hususunda kendilerine “tercih hakkı” verildiği iddia edilir oysa bakın Sebe Suresinde peygamberimize dahi verilmeyen bir mülke sahip olan Suleyman a.s için ne deniliyor:
“Süleyman üzerine ölümün hükmünü yerine getirince onun ölümünü oturduğu iskemlesini yiyen bir güveden başka bir şey göstermedi. Süleyman yere düşünce Cinlere “gaybı bilmeyecekleri” ayan beyan oldu…”Sebe Suresi 14
Eğer peygamberlere seçme hakkı verilmiş olsaydı hiç olmadık bir yerde NİYE CANININ ALINMASINA RAZI OLSUN? Hem de oturduğu iskemle üzerinde. Kendisine seçme hakkı verilmiş olsa oda ÖLÜMÜ seçse bile en azından SÜRPRİZ bir ölüm şeklini seçmez. Oysa bu hususlarda Allah kimseye seçme hürriyeti vermemiştir. Seçme hürriyeti yaşantımız boyunca YAŞAMANIN BİZZAT KENDİSİYLE OLANIDIR ancak dünyaya gelmek ve dünyadan göçüp gitmekle ilgili bize ait bir SEÇME HÜRRİYETİ yoktur bunu da şu ayet ifade etmektedir:
“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer, ONLARIN SEÇME HÜRRİYETİ YOKTUR Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir”Kasas Sûresi 68

SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİNİ YARGILAYANLARI NASIL TEHDİT EDİYOR!
Onikinci Şua

[Denizli Mahkemesi Müdafaatından]
{(13*): Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Denizli Mahkemesi Müdafaanamesine bazı lüzumlu tayy (üzerinden geçme) ve ilâveleri yaparak Afyon Mahkemesine -vahdet-i mes'ele münasebetiyle- aynı müdafaanameyi ibraz ettiğinden, bu Denizli Müdafaanamesinin büyük bir kısmını, Afyon Mahkemesi Müdafaanamesiyle birleştirmiş ve Ondördüncü Şua namını vermiştir.}

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Efendiler!

Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zâtların, bizimle ve Risale-i Nur'la münasebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakikî kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatlı arkadaşlarım var. Biz Risale-i Nur'un keşfiyat-ı kat'iyyesiyle (kesin olarak ortaya çıkarmasıyla) iki kerre iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanaatla bilmişiz ki; ölüm bizim için sırr-ı Kur'an ile, i'dam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş; ve bize muhalif ve dalalette gidenler için o kat'î ölüm, ya i'dam-ı ebedîdir (eğer âhirete kat'î imanı yoksa) veya ebedî ve karanlıklı haps-i münferiddir (tek başına hapis) (eğer âhirete inansa ve sefahet ve dalalette gitmiş ise). Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Madem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemal-i metanetle (tam bir dayanmayla) bekliyoruz.
#279
Fakat bizi reddedip, dalalet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, i'dam-ı ebedî ile ve haps-i münferidle (tek başına) mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşahede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz; onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz. Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikatı isbat etmeye ve en mütemerridleri (isyankarları) dahi ilzam (bağlamaya) etmeye hazırım! Değil vukufsuz (acemice), garazkâr, maneviyatta behresiz (nasipsiz) ehl-i vukufa (uzmanlara) karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbat etmezsem, her cezaya razıyım!

İşte yalnız bir nümune olarak, iki cuma gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risale-i Nur'un umdelerini (prensiplerini) ve hülâsa ve esaslarını beyan ederek Risale-i Nur'un bir müdafaanamesi hükmüne geçen Meyve Risalesi'ni ibraz ediyorum ve Ankara makamatına (makamlarına) vermek için, yeni harflerle yazdırmaya müşkilâtlar (sorunlar) içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid-i mutlak içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim!

Elhasıl: Ya Risale-i Nur'u tam serbest bırakınız veyahut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikatı elinizden gelirse kırınız! Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim, fakat mecbur ettiniz; belki de sizi ikaz etmek lâzım idi ki, kader-i İlahî bizi bu yola sevketti. Biz deمَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِdüstur-u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntılarınızı sabır ile karşılayacağız, diye azmettik.

Mevkuf
Said Nursî

* * *
ŞUÂLAR 278-279

SAİD NURSİ BAKIN CEHALETİNİ NASIL İTİRAF EDİYOR!
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricam var.Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır;hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid-i mutlak içindeyim. Hattâ iddianame, onbeş dakikadan sonra benden alındı.
ŞUÂLAR 281
Cevap: Said NURSİ burada tevazu yapmıyor tam tersine kendisine Risale-i Nur’un yazdırıldığını iddia ettiğinden peygamberimize öykünerek “Ben Ümmi biriyim ve Risale-i Nur benim eserim değil Allah’ın yazdırmasıyla olan şeydir” demeye getiriyor. Esasen başka yerlerde kendisine ihtiyarı haricinde bu şeylerin yazdırıldığını ve yine bunların kendisine niye tekrar ettirildiğini de anlamadığını söyleyerek fazlasıyla peygamberlik iddiasında bulunmaktadır.

SAİD NURSİ’NİN BATIL YORUMLARINA KATILMAYANLARI SAİD NURSİ BEDBAHT İLAN EDİYOR!
"Hey bedbaht! Otuzüç âyât-ı Kur'aniye işaratının (işaretlerinin) takdirine mazhar (nail)ve İmam-ı Ali'nin (R.A.) üç kerametinin ihbar-ı gaybîsiyle (gaybi haber vermesiyle) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet-i diniyesi (dini değeri) tahakkuk (gerçekleşen) eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir (aydınlatan) ve irşad eden ve imanlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzeltenRisale-i Nur'un irşadlarına "ifsad" diyorsun. Allah'tan korkmuyorsun, dilin kurusun!" demiş.
ŞUÂLAR 285
Cevap: Belliki Said NURSİ’nin bozguncu fikirlerini çağdaşı bazı insanlarda görmüş ve eleştirmiş olsa gerek ki feveran edip bu eleştiriyi yapanlara beddua ediyor. Oysa ciddi bir ilim adamı yaptığı hiçbir yorumu mutlak doğru olarak görmez ve kendisine katılmayanlarada bu şekil davranmaz. Ancak Said NURSİ cehaleti ve kabalığının eseri olarak böyle davranmasından öte o yazdıklarını kutsal metinler olarak gördüğü için tabiatiyle eleştirilere tahammülü olmuyor ve tepkiside ona göre oluyor. Yoksa yazdıklarını kendi kişisel kanaatleri olarak görmüş olsaydı insanlara bu şekil davranmayacak ve beddua etmeyecekti.
BAKIN SAİD NURSİ SAYILARI DAHİ BİLMİYOR BÖYLE BİRİNİN YAPMIŞ OLDUĞU EBCED HESAPININ HALİNİ ARTIK SİZ DÜŞÜNÜN!
Son Sözün Bir Mühim Parçası

Efendiler! Reis bey, dikkat ediniz! Risale-i Nur'u ve şakirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-ü mutlak (tam kafirlik) hesabına, hakikat-ı Kur'aniye ve hakaik-i imaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle; binüçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüz milyar müslümanların hakikata ve saadet-i dâreyne (iki cihandaki mutluluğuna) giden cadde-i Kübralarını (büyük caddeyi) kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve itirazlarını kendinize celbetmektir (çekmektir). Çünki o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere dualar ve hasenatlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübarek vatanın başına bir kıyamet kopmaya vesile olmaktır.
Acaba mahkeme-i kübrada, bu üçyüz milyar davacıların karşısında sizden sorulsa ki: "Doktor Duzi'nin, baştan nihayete kadar serapa İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve firenkçe "Tarih-i İslâm" namındaki eseri gibi, zındıkların kütübhanelerinizdeki eserlerine, kitablarına ve serbest okumalarına ve o kitabların şakirdleri (takipçileri) kanununuzca cem'iyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî (olumsuz) Turancılık gibi siyasetinize muhalif cem'iyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız iman ve Kur'an cadde-i kübrasında (büyük yolunda) giden ve kendilerini ve vatandaşlarını i'dam-ı ebedîden ve haps-i münferidden kurtarmak için Kur'anın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cem'iyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet namı verip ilişmişsiniz. Onları pek acib bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz." dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.

Ve sizi iğfal (kandıran) eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle, vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka (katı diktatörlük) "cumhuriyet" namı vermekle, irtidad-ı mutlakı (tam dinden dönüşü) rejim altına almakla sefahet-i mutlaka (tam bir bozulma) "medeniyet" ismini vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye (keyfi zorba kafirlik) "kanun" ismini takmakla hem sizi iğfal (kandırma), hem hükûmeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.

Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler (depremler), tam tamına dört defa Risale-i Nur şakirdlerine (takipçilerine) şiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarına tevafuku (denk gelmesi) ve herbir zelzele (deprem) dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin (depremin) durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semavî ve arzî belalardan siz mes'ulsünüz!

Denizli Hapishanesinde tecrid-i mutlak ve haps-i münferide (tek başına) mevkuf (tutuklu)
Said Nursî
ŞUÂLAR 286-287
Cevap: Dikkat ettinizmi Said NURSİ her sene 300 milyon Müslümandan bahsediyor sonra bunu üç yüz milyara çıkarıyor. Bu derece sayıların canına okuyan biri kendini birde MÜCEDDİD (dini yenileyen olarak) ilan ediyor. Her sene üçyüz milyon Müslüman nasıl oluyor? Bu sonra üçyüz milyara nasıl çıkıyor bu hususta Nurcular buna nasıl cevap verecek doğrusu merak konusu?

SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’UN İMAN KURTARDIĞINI İDDİA EDİYOR!
Mühim Bir Suale Hakikatlı Bir Cevabdır.

Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: "Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan'a ve vilayat-ı şarkıyeye (doğu illerine), Şeyh Sünusî yerine vaiz-i umumî (baş vaiz) yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun!" dediler.

Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî (ahrete dair) hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi' olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara'ya gönderilen Risale-i Nur'un şiddetli tokatları için beni i'dama mahkûm eden zâtlar, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp i'dam-ı ebedîden (sonsuz idam) necat (kurtuluş) bulsalar, siz şahid olunuz, ben onları da ruh u canımla helâl ederim!
Cevap : Bakın Allap peygamberimize ne diyor :
“Sen mi ateştekileri kurtaracaksın?” Zümer Suresi 19
Peygamberler dahi kurtarıcı değilken ve onlara dahi böyle bir yetki ve özellik verilmezken demekki Said NURSİ ve eseri peygamberler ve onlara verilen kitaplardan haşa daha yüce ki “iman kurtarıyor (!)”
Beraetimizden sonra Denizli'de beni tarassudla (gözlem altına alma) taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale-i Nur'un kabil-i inkâr (inkar edilir) olmayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektublarımda ve binler şakirdlerde (takipçilerde) hiçbir cereyan (akım), hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî (iç) ve haricî (dış) hiçbir komite ile hiçbir vesika (belge), hiçbir alâka, dokuz ay tedkikatta (incelemelerde) bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin. Birtek adamın, birkaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa, elbette onu mes'ul ve mahcub edecek yirmi madde bulunacak. Madem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: "Pek hârika ve mağlub olmaz bir deha bu işi çeviriyor." veya diyeceksiniz: "Gayet inayetkârane (yardım eder şekilde) bir hıfz-ı İlahîdir (ilahi korumadır)." Elbette böyle bir deha ile mübareze (uğraşmak) etmek hatadır, millete ve vatana büyük bir zarardır. Ve böyle bir hıfz-ı İlahî (ilahi koruma) ve inayet-i Rabbaniyeye (rabbani yardımlara) karşı gelmek; firavunane bir temerrüdür (başkaldırıdır).
Şualar ( 289 - 290 )
RİSALE-İ NUR SAİD NURSİ’Yİ SİYASETTEN BİLE MEN EDİYORMUŞ!
Risale-i Nur'daki şefkat, vicdan, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünki masumlar belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunun izahını istediler. Ben de dedim:
Şualar ( 292 )
İşte Kur'anın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem madem herşey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zor ile, icbar (zorbalıkla) ile sükûtumuzu (sessizliğimizi) bozdurmak ise; insafa, adalete, gayret-i vataniyeye (vatani çabaya) ve hamiyet-i milliyeye (milli korumaya) bütün bütün zıddır, muhaliftir.
Şualar ( 292 )
Cevap: Kur’an’da bırakın siyasetten meneden ayeti, Siyaset kelimesi bile yer almazken Said NURSİ dönemin düzenine karşı mücadele etmek yerine tüm uzlaşı çabalarına rağmen rejim tarafından belkide bu kişiliksizliğin bedeli olarak İskilipli Atıf Hoca gibi tutarlı âlimleri astığı gibi Nursi’yi asmayıp Anadolu insanının başına bela etmiştir. Esasen Siyasetten uzak olduğunu iddia etsede Risale-i Nur’un bir çok yerinde Said NURSİ Demokrat Parti’ye akıllar vermiş ve Kemal Atatürk’ün Anadolu insanına karşı acımasızca uyguladığı sindirme hareketinin uygulayıcılarından olan Celal BAYAR’a ise övgüler dizmiştir. Esasen çıkarına uyduğunda özellikle kurduğu Nurculuk dinine zemin hazırlamak adına tıpkı “zaman tarikat zamanı” değildir dediği halde tasavvuf ve tarikatlerin jargonlarını, kavramlarını ve esaslarını tepe tepe kullandığı gibi siyaseti dahi tepe tepe kullanmıştır. Onun günümüzdeki takipçileride ince ayar bir üslupla iktidara en yakın partiye yaklaşmış ve oy zamanı onlara oylarını atarakta ihya etmişlerdir. Bu omurgasız duruşları nedeniyle omurgalı düşmanları haklı olarak onlardan nefret etmiştir.
SAİD NURSİ CELCELUTİYE DENİLEN UYDURMA BİR KASİDEDEN SÖZ EDEREK KENDİNE BAKIN NASIL PAYLAR ÇIKARIYOR!

Bu hâdise tesiriyle ben kendimi masum kardeşlerime rıza-yı kalb (gönül rızası) ile feda etmeye kat'î azm u cezmettiğim (kastederek arzuladığım) ve çaresini fikren aradığım vakitte, Celcelutiye'yi okudum. Birden hatıra geldi ki, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh: "Ya Rab! Eman ver!" diye dua etmiş; inşâallah, o duanın sırrıyla selâmete çıkarsınız.

Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, Kaside-i Celcelutiye'de iki suretle Risale-i Nur'dan haber verdiği gibi, Âyet-ül Kübra Risalesine işaretenوَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْder. Bu işarette ima eder ki: Âyet-ül Kübra yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve Âyet-ül Kübra hakkı için o fecet ve musibetten şakirdlerine (takipçilerine) eman (güven) ver, diye niyaz eder, o risaleyi ve menbaını (kaynağını) şefaatçı yapar. Evet Âyet-ül Kübra Risalesinin tab'ı (basılması) bahanesiyle gelen musibet, aynen o remz-i gaybîyi (gaybi imayı) tasdik etti.
Hem o kasidede Risale-i Nur'un mühim eczalarına tertibiyle işaretlerin hâtimesinde (bitişinde), mukabil (karşısındaki) sahifede der:
وَ تِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا ٭ وَ حَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ

Yani: "İşte Risale-i Nur'un sözleri harfleri ki, onlara işaretler eyledik. Sen onların hâssalarını (özelliklerini) topla ve manalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur." der. "Harflerin manalarını tahkik et." karinesiyle manayı ifade etmeyen hecaî harfler murad olmayıp, belki kelimeler manasındaki "Sözler" namıyla risaleler muraddır.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

Said Nursî


Şualar ( 297-298 )
Cevap: Nurcular’a bu Celcelutiye’nin kaynağını sorduğumuzda getirdikleri delil şu:
İmam Gazalî, hocası İmam Nureddin el-Isfahanî, İmam Ahmed el-Bunî ve Şeyh Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’ye göre, Celcelutiye kasidesinin aslı vahiydir.
   Zahir ve Batın ilimlerinin ünlü üstadları olan bu alimlerin kanaatlerine iştirak etmek ve onların bilgi ve beyanlarına itimat etmekte –ilmen ve dinen- bir sakınca görmemekteyiz. Ancak bu kasidenin aslının vahiy olduğuna inanmamak da, inanmak da, kişiyi dinen bir sorumluluk altına sokmaz. (Niyazi Beki, Sorularla Risaleler)
Dikkat edilirse getirdikleri deliller “Falanca alim şöyle dedi, filanca alime göre böyledir” tarzında aslı esası olmayan şeylerdir. İlginçtir birde kalkıp “Falanca alime göre bunun aslı vahiydir” diyerekte hatalarında ısrar etmektedirler, zira bir şeyin “Vahiy” olup olmadığına bir alim değil ancak Allah karar verir ve onuda kitabında açıklamıştır. Celcelutiye’nin Süryanice olarak yazıldığını söyleyerekte aslında kaynaklarının nereye dayandığını da itiraf etmiş oluyorlar! Zira Süryaniler bundan dört bin yıl önce ortadoğuya hakim olan Asurluların soyundan gelen ve Arami dilini konuşan bir Hristiyan topluluktur ve tek tük Süryani hariç tarihte hiçbir zaman topluluk halinde Müslüman Süryani toplumu olmamıştır. Nurcular ideolojik temellerini Hristiyan bir toplumun efsunlu sözlerine dayandırarakta Kur’an’la ilişkileri olmadıklarını da ispatlamış olmaktadırlar. Nurcuların güya akademislenleri vahyi “sarih ve zımni vahiy” diye delilsiz kategorize ederek vahiy alacakların hem sayısını hem sahasını genişletmektedir. Sormak lazım “vahyin, zımni ve sarih olarak ayırmakta sizin ölçünüz nedir? Bunu size kim bildirdi?”, İmam Gazali, yada Ahmet El-Buni Celcelutiye’nin aslı vahiydir demelerinin dayanağı ne, bunu onlara kim bildirdi? Aslı vahiy olan şeyden Allah neden bize haber vermedi yada güvenilir hadis kitaplarında niye hiçbir veri yok?”
Peki, Ahmet El Buni kimdir:
Asıl adı Ebu’l Abbas Ahmet bin Ali bin Yusuf El-Kureşi El-Bûni olan bu şahıs Cezayir sahilinde Konstantin vilayetinin Bûne kasabasında doğdu. Mısır’da yaşadığı, Kahire’de vefat ettiği ve Karâfe Mezarlığı’nda defnedildiği dışında hakkında bilgi yoktur. Ölüm tarihi ise 1225 yılıdır. Daha çok tılsım, gaybi bilgiler, hurûf, sihir gibi gizeme dair bilgilerin peşinde koşmuş ve kırka yakın kendince eser yazmıştır. Söz konusu şahıs özellikle Mezopotamya kültüründe hayli kıdeme sahip Süryanilerden etkilenerek garip iddialarda bulunmuş ve cahil halk kitlesi bu şahsın sözlerini ciddiye almıştır. Yazdığı eserlerin tamamı bu gizemlerle ilgilidir ve ciddi hiçbir İslam alimi bunları kaale almamış ancak Nurcular gibi gizemcilikte ve hurafede hayli ileri giden sapkın fıkralar bu tür şeylerin peşinden koşmuştur. Daha sonra yazılan birçok bu tür gizemciliğe ait verilerde Ahmet b. Ali El-Buniye nispet edilmiş ancak hakkında doğru dürüst bilgi dahi olmayan bu şahsa nispet edilenlerin aslı esası yoktur.


Görüldüğü gibi bunların hiçbirinin aslı esası yok ve tamamen Hz. Ali’ye peygamberimize ve en önemlisi Allah’a açık iftiradan başka bir şey değildir! Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez ve gelin bununla ilgili ayetleri tekrar bir hatırlayalım:
Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.Neml Suresi 27
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28
Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.


BAKIN SIRADAN BİR OLAYI SAİD NURSİ KENDİSİNE NASIL PAY ÇIKARAK ÇARPITIYOR!

Bir Latife: Bu sabah, yanımdaki jandarma koğuşundan biri beni çağırdı, pencereye çıktım. Dedi: "Bizim kapımız kendi kendine kapandı, ne yapıyoruz açılmıyor." Ben de dedim: "Size işarettir ki; nöbetdar (nöbetçi) olduğunuz ve üstlerinden kapı kapattığınız adamlar içinde sizin gibi masumlar var. Hattâ on seneden beri görmediğim bir kardeşimle bir dakika görüşmek bahanesiyle bana ihanet ve başka bahane ile dış kapımızın ikincisini dahi kapadılar. Onun cezası olarak, sizin kapınız dahi kapandı."

Said Nursî

* * *

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Size dün yazdığım latifenin üç zarafeti (inceliği) var:

Birincisi: İstikbalde gelecek mübarek heyetin şahs-ı manevîsinin bir mümessili (temsilcisi) olmasından, o şahs-ı manevînin sırrıyla ve bereketiyle sürgülü kapı kendi kendine açıldığı gibi; yine o tahakkuk (gerçekleşip) edip vücuda gelmiş mübarek heyetin bir mümessilinin on sene sonra yarım dakika benimle görüşmesi sebebiyle bana hiddet edildi. Ben de hiddet ettim, "Kapıları kapansın" tekrar eyledim. Aynı günün gecesinin sabahında -hiç vuku bulmamış- kendi kendine nöbetçilerin kapıları kapandı, iki saat açılmadı.

İkinci Zarafeti (inceliği): Ben bir pusla müddeiumuma (başsavcı) müdürle göndermiştim, içinde demiştim: Ben tecriddeyim, kimse ile görüşemiyorum, görüşsem de bu şehirde kimseyi tanımıyorum. Buranın belediyesi birisiyle ilâ âhir... Sonra müddeiumumî (başsavcı) demiş: "O tecridde mi?" Müdür demiş: "Yok." İkisi bana itiraz etmişler. Aynı gün, yarım meczub (deli) ve yarım akraba biri yarım dakika benim ile görüşmesi yüzünden öyle bir vaziyet gösterildi ki, hiçbir tecridde olmamış. Bana itirazları yüzlerine çarptı.

Üçüncüsü: Komşudaki haylaz gençlerin kapıda gürültüleri akşam yatsı ortasında bana zarar ederdi, fakat az idi. O kapıyı da aynı gün bir bahane ile kapattılar. Hem fena koku menzilimde ziyadeleşti, hem o haylazların kapıma yakın gürültüleri ziyade bana zarar verdi. Ben de yine: "Kapıları kapansın, neden böyle yapıyorlar?" dedim. Aynı sabah o hâdise oldu.

* * *
Şualar ( 302 - 303 )
Cevap: Dikkat edilirse Said NURSİ kapının açılmamasını direk kendisiyle ilişkilendirmekte. Oysa eğer kendisiyle ilgili bir şey olmuş olsa o hapse hiç girmemesi gerekirdi. Said NURSİ yaşadığı her olumlu yada olumsuzluğu mutlaka şahsiyetiyle ilişkilendirip kendisini ÖZEL olarak insanlara lanse ettirmiştir. Eğer acı çekmişse bunu seçilmiş bir kişi oluşuna bağlarken eğer onun lehine iyi bir şey gerçekleşmişse bunu yine seçilmişliğine bağlıyor. Oysa bu kapının açılmamasının onlarca nedeni olabilir ve Said NURSİ bu nedenler üzerinde hiç durmayıp olayı direk şahsiyetiyle ilişkilendirerek ŞİZOFREN karakterini bir kez daha göstermiştir. Bu sosyal şizofreni olgusu toplumlarada sirayet ediyor ve yaşanılan acı, tatlı ne varsa bu olaylardaki neden sonuç ilişkisi üzerinde düşünülmeden hurafeler, kerametler ve mucizeler uydurulmuştur.
Eğer Said NURSİ ve yazdığı eser bu derece etkiliyse ama en önemlisi Allah tarafından korunmuşsa o halde neden yıllarca zindanda sıkıntı çekmek zorunda kaldı? Yâda sürgünlere gönderildi? Yahudiler ve Hristiyanlarda geçmişte benzer iddialarda bulunmuş ve Allah kitabında şöyle diyor:

Yahudiler ve Hristiyanlar “biz Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz. Deki o halde size niye sıkıntı çektiriyor? Bilakis sizde onun yarattığı beşersiniz. Dileyeni bağışlar dileyenede sıkıntı verir. Göklerin, yerin ve onun ikisinin arasındakilerin mülkü ona ait ve dönüşüm ona doğrudur.Maide Suresi 18

Öte yandan Allah peygamberine dahi insanları maddi olsun ya da manevi anlamda olsun inanç bağlamında zorlayamayacağını böyle bir yetkisinin olmadığını kitabında söylerken En’am suresinin 35. ayetinde ise şöyle der:

“Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma” 

İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.Âl-i İmran Suresi 129

Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
“Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:

İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.

Elbette Said NURSİ bu ayetleri biliyordu ve Kur’an’ın içinden maksatlarına uygun 33 ayeti özellikle seçerek NURCULUK inancına payanda olsun diye bunları yazdıklarına göre Allah’ın kitabı üzerinde kafada yormuşlar ancak bununla Allah’ın kitabına değil Risale-i Nur’a hizmet etmek istemişlerdir. Bu saçmalıkları ileri sürerken Said NURSİ takipçilerini kınaması gerekirken EVET DOĞRUDUR BU SÖYLENENLER ONAYLIYORUM diyerek Bozacının şahidi Şıracı durumuna düşmüştür. Allah bu tarz tahrifciler için şöyle diyor:

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Tarih boyunca Allah’ın yalın mesajı insanların çoğunun işine gelmemiştir ve bu yüzden en etkili yol olan bu ilâhi mesajlara uymak yerine bu mesajların kapalı olduğu ve ancak yorumla anlaşılabileceği söylenerek insanlar ilâhi kitaplardan uzaklaştırılmıştır. Said NURSİ ve ekibi çağımızın tahrifcilerinden olarak aynı metodu uygulamışlar ancak enteresandır bir kat daha ileri giderek yazdığı ipe sapa gelmez bâtıl yorumların kendisine Allah tarafından bildirildiğini dahi söyleyebilmiştir. Tahrif kelimesinin Arapça karşılığı “bir şeyi uç noktaya taşımak” demektir ve Allah’ın kelamı yerine onu uç noktalarda yorumlayarak insanları bunlara çağıranlar tamda bu tanıma güzelce uymaktadır.


SAİD NURSİ PARANOYAKÇA BAKIN NASIL HESAPLAMALAR YAPIYOR!
İki gün evvel sorgu hâkimi beni çağırdığı vakit, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken, İmam-ı Gazalî'nin "Hizb-ül Masun"unu açtım. Birden bu âyetler nazarıma göründü:

اِنَّ اللّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا
يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ
اَللّٰهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ
طُوبَى لَهُمْ

Baktım ki: Birinci âyet, -şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa,آمَنُواdeki "vav" dahi meddedir- makam-ı cifrîsi ve ebcedîsi binüçyüz altmışiki (1362) eder ki, tam tamına bu senenin aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz zamana, hem manası, hem makamı tevafuk (denk geliyor) ediyor. Elhamdülillah dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor. Sonra hatırıma geldi ki: "Acaba netice ne olacak?" diye merak ettim. Gördüm:اَللّٰهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ ٭ طُوبَى لَهُمْdeki iki cümle, tenvin sayılmak şartıyla, makam-ı cifrîsi aynen binüçyüz altmışiki, (eğer bir med (uzatma) sayılmazsa, iki; eğer sayılsa, üç eder) tam tamına hıfz-ı İlahiyeye (ilahi korumaya) pek çok muhtaç olduğumuz bu zamanın, bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihine tevafuk (denk gelme) ederek, bir seneden beri büyük bir dairede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfuziyetimize (korunmuşluğumuza) teminat ile teselli veriyor.

Risale-i Nur bu hâdisede daha parlak fütuhatı (fetihleri) hâkim dairelerde bulunmasından şimdiki muvakkat (geçici) tevakkuf (durma) bizi me'yus (umutsuz) etmez ve etmemeli. Ve Âyet-ül Kübra'nın (en büyük ayet) tab'ı (basımı) sebebiyle müsaderesi (el konulması), onun parlak makamına nazar-ı dikkati her taraftan ona celbetmesine (çekmesine) bir ilânname telakki ediyorum.

رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَاâyetini şimdi okudum.اِغْفِرْلَنَاcümlesi tam tamına binüçyüz altmışiki eder. Bu senenin aynı tarihine tevafuk (denk gelir) eder ve bizi çok istiğfara davet ve emreder ki, nurunuz tamam olsun ve Risale-i Nur noksan kalmasın.

* * *
Şualar ( 304 - 305 )
Cevap : Said NURSİ’nin bu safsatasına aşağıdaki ayetler yeter :
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78



SAİD NURSİ KENDİNDEN YÜZYILI AŞKIN ÖNCE YAŞAMIŞ VE ÖLMÜŞ MEVLANA HALİT’İN KENDİSİNE CÜBBE GİYDİRDİĞİNİ İDDİA EDİYOR!

Yüzyirmi yaşında bulunan Mevlâna Hâlid'in (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât onu bana giydirdiği gibi, ben de onun namına sizin herbirinize teberrüken (mübarek olsun) giydirmek için hangi vakit isterseniz göndereceğim.
Şualar ( 306 )
Cevap: Kendisinden çok önce yaşamış ve ölmüş biri Said NURSİ’ye cübbeyi nasıl giydirmiştir? Nurculara bu sorulsa onlar “Burada mecaz yapılmıştır, elbette Mevlana Halid mezarından kalkıp gelerek Said NURSİ’ye elbise falan giydirmemiştir, ancak silsile yoluyla, o cübbe kendisine kerameten ulaşmıştır” derler. Hadi Said NURSİ burada mecaz yaptı diyelim iyide mecaz yaparkende yine İslam’ın özüne aykırı konuşmakta ve Mevlana Halit denen şahsiyetin gelecekte Said NURSİ namında birinin geleceğini bilmiş olması gerek yani gaybden haberdar olması lazım ki bu cübbeyi miras ve silsile yoluyla Said NURSİ’ye ulaştırmış olsun. Eğer gaybı bildiği iddia ediliyorsa –Ki Said NURSİ gaybten haberdar olduğuna göre Mevlana Halit içinde bu hadi hadi mümkün olmalı- o halde bu safsataya Allah’ın şu ayetleriyle cevap verelim:
Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntıdokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.A’raf Suresi 188
Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar.Neml Suresi 27
Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28


RİSALE-İ NUR SAİD NURSİYE GÖRE BELALARI DEF EDİYOR BEREKETLERE VESİLE OLUYOR!
Sabri'nin tabiri ve istihracıyla, Sure-i Ve'l-Asr işaretine muvafık (uygun) olarak Risale-i Nur, Anadolu'yu Cebel-i Cudi'de sefine (gemi) gibi ve Isparta ve Kastamonu'yu âfât-ı semaviye (gökyüzü felakelerinden) ve arziyeden (yeryüzü felaketlerinden) muhafazalarına bir vesile olduğunu ve "Risale-i Nur'a ilişmesinler, yoksa yakından bekleyen âfetler geleceklerini bilsinler, akıllarını başlarına alsınlar." bu musibetten biraz evvel tekrar ile söylüyordum ve size de o mektublar gönderilmişti. Şimdi aldığım haber: Kastamonu, civarı, kal'ası, Risale-i Nur'un matemini tutmuş gibi ağlamış ve zelzele (deprem) ile sıtma tutmuş, inşâallah yine Risale-i Nur'a kavuşacak ve gülecek ve şükredecek.
Size evvelki gün iki kıymetli kazancımızı yazmıştım. İkincide yüzer lisanla dua ve tesbihat, ilâ âhir demiştim. Noksan var. Sahihi: Her birimiz derecesine göre yüzer lisanla, ilâ âhir...

Hem ben pek çok alâkadar olduğum Sava köyünden çok muhterem bir ihtiyar ile ellerimiz birbiriyle kelepçe edilip geldiğimiz, beni pek çok memnun edip, bununla o mübarek köyün bana şiddet-i alâkasını anladım. O kardeşime ayrıca selâm ederim.

* * *

Aziz kardeşim!

وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَbu âyet dahiوَ الْعَصْرِ اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍişaretine işaret eder ki; kâfirlerin bu kadar tahribatları ve harbleri faidesiz ve hasarat (hasarlar) içerisinde ayn-ı zarar (tam zarar) oldu.وَ الْعَصْرِişaretinde Risale-i Nur'a bir îma bulunması remziyle, bu âyet dahi remzen binüçyüz altmış (1360) Rumi tarihi olan bu senede münafıklar ve küfre düşenler Risale-i Nur'a ilişecekler, fakat hasarat (hasarlar) ederler. Çünki zelzele (deprem) ve harb gibi belaların ref'ine (kalkmasına) bir sebeb Risale-i Nur'dur. Onun ta'tili (durdurmak) belaları celbeder (çeker) diye bir gizli îma olabilir.

Said Nursî

Şualar ( 308 - 309 ) 
CEVAP : Allah’ın şu ayetleri Said NURSİ ve taraftarlarına cevap olarak yeter :
Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz” 

BAKIN SAİD NURSİ KENDİ DÜŞÜNCE DÜNYASINA SADAKATI NE ŞEKİLDE VURGULUYOR! 
Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bize karşı bu geniş ve ehemmiyetli (önemli) hücum ve tecavüzün hakikî sebebi Beşinci Şua olmadığını, belki Hizb-ün Nurî ve Miftah-ül İman Hüccet-ül Baliğa olduğunu bu fecirde (şafakta) bir ihtar-ı manevî (manevi uyarı) ile hissettim. Dikkatle Hizb-ün Nurî'yi kısmen okudum, Miftah'ı da düşündüm, bildim ki: Zındıklar (inançsızlar), küfr-ü mutlak (tam kafirlik) mesleğini bu iki keskin elmas kılınçların darbelerine karşı muhafaza edemediklerinden, bir parça az siyasetle münasebeti bulunan Beşinci Şua'ı zahirî bir sebeb gösterdiler, hükûmeti iğfal (kandırıp) edip aleyhimize sevkettiler. Aynen bu ihtar ile beraber hatıra geldi ki: "Bir kısım zaîf kardeşlerimiz muvakkaten (geçici olarak) vazgeçseler, belki kendileri bu beladan kurtarılır." diye izin vermek istedim. Birden ihtar edildi ki: Bu derece alâkası devam eden ve iki defa bu imtihana giren ve mukabilinde bu kadar zahmet çektikten sonra faidesiz, zararlı kalben vazgeçmek değil, belki yalnız onları aldatmak için sırf zahirî bir içtinab (çekinme) gösterebilir. Yoksa hem kendine, hem bizlere, hem kudsî mesleğimize zararı dokunur, cezası olarak aksi maksadıyla tokat yer.

Şualar ( 316 )  
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntıdokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.A’raf Suresi 188
“Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma” 

İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.Âl-i İmran Suresi 129

Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
“Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:

İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.

RİSALELERİ YAZMAK VE OKUMAK SIKINTILARI GİDERİYORMUŞ!
Çok tecrübelerle ve bilhâssa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste kat'î kanaatım gelmiş ki: Risale-i Nur ile kıraeten (okuyarak) ve kitabeten (yazarak) iştigal (uğraşma), sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman o musibet tezauf (katlanır) edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir (etkiler) eder. Bazı esbaba binaen, ben en ziyade Hüsrev'i ve Hâfız Ali, Tahirî'yi sıkıntıda tahmin ettiğim halde, en ziyade temkin ve teslim ve rahat-ı kalb (gönül rahatlığı), onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. "Acaba neden?" der idim. Şimdi anladım ki; onlar hakikî vazifelerini yapıyorlar, malayani (boş) şeylerle iştigal (uğraşma) etmediklerinden ve kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enaniyetten (bencillikten) gelen hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) ve tenkid ve telaş etmediklerinden, temkinleriyle ve metanet (sağlamlık) ve itminan-ı kalbleriyle (yürek tatminliği) Risale-i Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) yüzlerini ak ettiler, zındıkaya (dilsize) karşı Risale-i Nur'un manevî kuvvetini gösterdiler. Cenab-ı Hak, onlardaki nihayet tevazu ve mahviyette (yok olmada) tam izzet ve kahramanlık seciyesini (özelliğini) umum kardeşlerimize teşmil (hepsini kapsasın) ettirsin, âmîn!
Şualar ( 318 )
Cevap : Bu saçma iddialara karşı Allah’ın şu ayetleri yeter :
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntıdokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.A’raf Suresi 188

RİSALE-İ NUR’U BIRAKMAK SAİD NURSİ’YE GÖRE BÜYÜK BİR KAYIPMIŞ! 
İkincisi: Aleyhimize çevrilen dolaptan kurtulmak imkânı bulmadık. Ben hissetmiştim, fakat çare yoktu. Bîçare merhum Şeyh Abdülhakîm, Şeyh Abdülbâki kurtulamadılar. Demek bu musibette biz birbirimizden şekva (şikayet) etmek; hem haksız, hem manasız, hem zararlı, hem Risale-i Nur'dan bir nevi küsmektir. Sakın sakın, has rükünlerin gösterdikleri faaliyeti bu musibete bir sebeb görüp onlardan gücenmek ise, Risale-i Nur'dan çekilmek ve hakaik-i imaniyeyi (inanç gerçeklerini) öğrenmekten pişman olmaktır. Bu ise, maddî musibetten daha büyük bir manevî musibettir. Ben kasem (yemin) ile temin ederim ki: Sizin herbirinizden yirmi-otuz derece ziyade bu musibette hissedar olduğum halde, niyet-i hâlise (samimi niyet) ile faaliyet göstermelerinde ihtiyatsızlığı yüzünden gelen bu musibet on defa daha fazla olsa da yine onlardan gücenmem. Hem geçmiş şeylere itiraz etmek manasızdır. Çünki tamiri kabil değil.
Şualar ( 322 - 323 )    
SAİD NURSİ’YE GÖRE DEPREMLER FAY HATLARININ HAREKETLERİNE GÖRE DEĞİL RİSALE-İ NURA KARŞI İZLENEN TAKİBATLARLA ALAKALI!
……. Zelzele (deprem) hakkında tafsilen (detaylı) yazdığı keramet-i Nuriyeyi tasdik ederim ve kanaatım da o merkezdedir. Çünki Risale-i Nur ve şakirdlerine (takipçilerine) dört defa şiddetli taarruzların aynı zamanında dört defa dehşetli zelzelenin (depremin) hücumu tam tamına tevafukları (denk gelmeleri) tesadüfî olmadığı gibi; Risale-i Nur'un iki merkez-i intişarı (yayılma merkezi) olan Isparta ve Kastamonu'nun sair (diğer) yerlere nisbeten âfâttan (afetlerden) mahfuz kalmaları ve Sure-i Ve'l-Asr işaretiyle, âhirzamanın en büyük bir hasaret-i insaniyesi olan bu ikinci harb-i umumîden çare-i necat ise iman ve amel-i sâlih olmasından, Risale-i Nur'un Anadolu'nun her tarafında iman-ı tahkikîyi neşri zamanına Anadolu'nun fevkalâde olarak bu hasaret-i azîme-i harbiyeden kurtulması tam tamına tevafuku dahi tesadüfî olamaz. Hem Risale-i Nur'un hizmetine zarar veren veya hizmette kusur edenlere aynı zamanında gelen şefkat veya hiddet tokatlarının yüzer vukuatları tam tamına tevafukları tesadüfî olmadığı gibi, Risale-i Nur'a hüsn-ü hizmet edenlerin hemen hemen bilâistisna maişetinde vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin binler hâdiseleri dahi tesadüfî olamaz.
Şualar ( 324 )
“Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma” 

İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.Âl-i İmran Suresi 129

Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
“Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:

İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.

Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz” 


SAİD NURSİ FEDAKARLIK ŞOVU YAPARAK İMANINI BİLE FEDA ETMEYE HAZIR!
Sizin tahliyeniz bu hakikata zarar vermez; fakat benim beraetim, zarardır. Umum âlem-i İslâmı (İslam dünyasını) alâkadar eden bir hakikatın hatırı için değil yalnız dünya hayatını, belki lüzum olsa uhrevî (ahret) hayatımı ve saadetimi (mutluluğumu) dahi ehl-i imanın Risale-i Nur ile saadetleri (mutlulukları) için feda etmeyi nefsim de kabul ediyor.

* * *

Burada başı yazılmayan zelzele (deprem) hâdisesinin mâba'di (sonrasında) Hüsrev'in mektubunda:

Daha sonra başka bir gazetede, tamamlayıcı ve hayret verici şu malûmatları gördüm: Zelzeleden (depremden) evvel kediler, köpekler üçer beşer olarak toplanmışlar, sessiz olarak, düşünceli gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele (deprem) olurken ve gerekse olmadan evvel veya olduktan sonra bu hayvanlardan hiçbiri görülmemiş; kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler. Bir garibi de şudur ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid (kaynaklanan) olan başımıza gelecek felâketleri lisan-ı halleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da biz anlamıyoruz diyerek taaccüb (şaşırıyorlar) ediyorlar.

İşte Bedîüzzaman'ın uzun senelerden beri "Zındıklar (dinsizler) Risale-i Nur'a dokunmasınlar ve şakirdlerine (takipçilerine) ilişmesinler. Eğer dokunurlarsa ve ilişirlerse yakınında bekleyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek." diye Risale-i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisat (olaylar) içinde işte zelzele (deprem) eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felâket daha... Cenab-ı Hak bize ve Risale-i Nur'a taarruz edenlerin kalblerine iman, başlarına hakikatı görecek akıl ihsan etsin. Bizi bu zindanlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın, âmîn!

Hüsrev

* * *
Şualar ( 325 ) 
Tâ, Sîn, mîm Bu apaçık kitabın âyetleridir. İnanmıyorlar diye neredeyse kendini paralayacaksın. Biz dileseydik gökyüzünden onların üzerine bir âyet (mu’cize) indirirdik onlarında o mu’cizeye karşı boyunları eğik hale gelirdi.Şuârâ Sûresi 1,2,3,4

Rabbin dileseydi yeryüzünde ne kadar kişi varsa hepsi iman ederdi o halde sen mi insanları müminler olmaları için zorlayacaksın?Yunus Sûresi 99
“Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma”En’am Sûresi 35  


SAİD NURSİ BİR ÖLÜYÜ TAZİYE EDER GİBİ RİSALE-İ NURADA TAZİYE VERİYOR! 
[Güzel ve tam yerinde bir ta'ziyename]

Aziz, sıddık kardeşlerim!

لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَBen hem kendimi, hem sizi, hem Risale-i Nur'u ta'ziye ve merhum Hâfız Ali'yi ve Denizli Mezaristanını (mezarlığını) tebrik ediyorum. Meyve Risalesi'nin hakikatını ilmelyakîn (yakın bilgi) ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn (gözle görülür) ve hakkalyakîn (gerçeklik derecesinde yakınlık) makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda, âlem-i ervahta (ruhlar dünyasında) seyahata gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahata çekildi. Cenab-ı Erhamürrâhimîn, Risale-i Nur'un bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a'maline (ameller defterine) hasenat (güzellikler) yazdırsın. Âmîn! Ve onların sayısınca onun ruhuna rahmetler yağdırsın, âmîn! Ve kabrinde Kur'anı, Risale-i Nur'u ona şirin ve enîs (cana yakın) arkadaş eylesin. Âmîn! Ve Nur fabrikasına onun yerine on kahramanı ihsan edip çalıştırsın. Âmîn! Âmîn! Âmîn! Siz dahi benim gibi dualarınızda onu yâdediniz. Bin lisan onun lisanı yerine istimal (kullanıp) edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde manevî bin hayat kazandı diye rahmet-i İlahiyeden ümidvarız.

Şualar ( 328 - 329 )
Cevap: Said NURSİ için Risale-i Nur, o derece kutsalki sanki canlı bir varlıkmış gibi ona matemini bile bildiriyor. Bu etrafındaki eşyayla konuşan ruh hastası tiplerin ameline benziyor. Buda gösteriyor ki Said NURSİ’nin şizofren dünyası sorunlu bir dünyadır.
BAKIN RİSALE-İ NUR NASIL İNSANLAR ÜZERİNDE FİZİKİ ETKİLER BIRAKIYOR!
Risale-i Nur'un Gençlik Rehberi'nde ve Meyve Risalesi'ndeki beş mes'elesinin haylaz gençlerde dokuz tokadı Risale-i Nur'un bir latif kerameti olduğunu o gençler dahi tasdik ediyorlar.

Birincisi: Bana hizmet eden Feyzi. Ona bidayette dedim: "Sen Meyve'nin bir dersinde bulundun, haylazlık yapma." O yaptı, birden tokat yedi, bir hafta eli bağlı kaldı.

Evet, doğrudur.
Feyzi

İkincisi: Bana hizmet eden ve "Meyve"yi yazan Ali Rıza. Bir gün yazdığını ona ders verecektim. O haylazlığından yemek pişirmek bahanesi ile gelmedi, birden tokat yedi. O vakit onun tenceresi sağlam iken, dibi, yemeği ile beraber tamamen düştü.

Evet, doğrudur.
Ali Rıza

Üçüncüsü: Ziya. "Meyve"nin gençliğe ve namaza dair mes'elelerini kendine yazdı, namaza başladı. Fakat haylazlık yaptı, namazı ve yazıyı bıraktı. Birden, o vakitte tokat yedi. Hilaf-ı âdet (alışılmışın dışında) ve sebebsiz, başı üstündeki sepeti ve elbiseleri yandı. O kadar kalabalık içinde yanıncaya kadar kimse farkında olmaması, kasdî bir şefkat tokadı olduğunu gösterdi.

Evet, doğrudur.
Ziya

Dördüncüsü: Mahmud. Ona "Meyve"den gençlik ve namaz mes'elelerini okudum ve dedim: "Kumar oynama, namaz kıl." Kabul etti. Fakat haylazlık galebe etti, namaz kılmadı ve kumar oynadı. Birden, hiddet tokatını yedi. Üç-dört defada daima mağlub olup fakir haliyle beraber kırk lira ve sakosunu ve pantolonunu kumara verdi, daha aklı başına gelmedi.

Evet, doğrudur.
Mahmud
Beşincisi: Ondört yaşında Süleyman namında bir çocuk, ziyade haylazlık yapıp başkalarının da iştihalarını açıyordu. Ona dedim: "Uslu dur, namazını kıl. Senden büyük haylazların içinde bu halin, sana tehlike getirir." O, namaza başladı, fakat yine namazı terk ve haylazlığa girdi. Birden tokat yedi. Uyuz illetine (hastalığına) mübtela (yakalandı) oldu, yirmi gündür yatağında yatmağa mecbur oldu.

Evet, doğrudur.
Süleyman

Altıncısı: Bana bidayette (başlangıçta) hizmet eden Ömer, namaza başladı, şarkıları bıraktı. Fakat bir akşam, kapıya yakın bir şarkı kulağıma geldi, evrad (zikirler) ile meşguliyetime zarar verdi. Ben hiddet ettim, çıktım gördüm ki; hilaf-ı âdet (adet dışı olarak gelen) Ömer'dir. Ben de hilaf-ı âdet (adet dışı olarak) bir tokat vurdum. Birden, sabahleyin hilaf-ı âdet (adet dışı) olarak Ömer, başka hapse gönderildi.

Yedincisi: Hamza namında onaltı yaşında sesi güzel olmasından şarkı söylüyor, başkalarının da iştihalarını açıyor, haylazlık ediyordu. Ona dedim: "Böyle yapma, tokat yiyeceksin." Birden, ikinci gün bir eli yerinden çıktı, iki hafta azabını çekti.

Evet, doğrudur.
Hamza

Bu gibi tokatlar var; fakat kâğıt bitti, mana da bitti.
Şualar ( 333 - 334 )
Cevap: Dikkat edilirse yaşanan sıradan hadiseler direk Said NURSİ ve eseriyle ilişkilendiriliyor ve yazılanların sonunda ise EVET DOĞRUDUR denilerek onaylanmaktadır. Oysa eğer böyle bir şey olmuş olsaydı peygamberimize karşı gelen herkesin taş kesilmesi gerekti ve bakın Allah Said NURSİ’yi nasıl yalanlıyor:
İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.Âl-i İmran Suresi 129

Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
“Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:

İnsanların tövbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileyeni bağışlar dileyene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.



RİSALE-İ NUR BİR YERDEN ÇEKİLİRSE MUSİBETLER BAŞLARMIŞ!
Eğer Ankara'da hâkim olan Halk Partisi, oraya giden Risale-i Nur'un kuvvetli kitablarına karşı inad etse ve musalaha (anlaşma) niyetiyle himayesine çalışmazsa, bizim en rahat yerimiz hapistir ve mülhidler (dinsizler), bolşevizmi zındıka (dinsiz) ile birleştirdiğine alâmettir ve hükûmet onları dinlemeğe mecbur olur. O zaman Risale-i Nur çekilir, tevakkuf (durur) eder, maddî ve manevî musibetler hücuma başlarlar.
Şualar ( 337 )
Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz” 



BAKIN SAİD NURSİ KENDİ KENDİSİYLE NASIL ÇELİŞİYOR!
Hakikaten senin bu sualinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risale-i Nur'un en ehemmiyetli (önemli) vazifesi, beşeri dalaletten (sapıklık) ve küfr-ü mutlaktan (tam kafirlikten) kurtarmak olmasından, bu çeşit mes'elelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef-i Sâlihîn (Salih öncüler) dahi çok bahsetmemişler. Çünki öyle gaybî ve görünmeyen işlerde sû'-i istimal düşer. Hem şarlatanlar, hodfüruşluklarına (kendini beğenmişliklerine) bir vesile yapabilirler. Nasılki şimdi ispirtizmacılar (hipnotizmacılar) "cinler ile muhabere" namıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medar-ı bahs (bahse neden) edilmez. Hem Hâtem-ül Enbiya'dan (peygamberlerin sonuncusu) sonra, cinlerde peygamber gelmemiş. Hem Risale-i Nur bu zamanda bir taun-u beşerî (beşeri veba) olan maddiyyunluk (maddecilik) fikrini ibtal (iptal) etmek için cinnî ve ruhanîlerin vücudlarını kat'î hüccetler ile isbat etmeye çalışmış, bu mes'eleye üçüncü derecede bakmış, tafsilini başkalara bırakmış. Belki inşâallah Risale-i Nur'un bir şakirdi, Sure-i Rahman'ı tefsir edip bu mes'eleyi de halleder.
Şualar ( 337 - 338 )
Cevap: Said NURSİ Ruhaniler diye bir takım göze görünmezlerden söz ediyor ve Ruhani diye varlıklar hakkında ne Kur’an’da nede Sahih Hadislerde hiçbir veri bulunmadığı halde bunun varlığını kesin deillerle ıspatlayabileceğini iddia edebilmiştir. Kendi kitabının bütün ilimleri kapsadığını başka yerde iddia ederken burada ise açıklayamadıklarını takipçilerinin yazacağı tefsire havale etmiştir. Üstüne üstelik yalanını o kadar ileri götürmüştür ki peygamberimizden sonra Cinlere peygamber gelmediğini iddia ederek Cinlerin dünyasındanda haberdar olduğunu iddia etmiştir. Gelin önce Cinlerle ilgili ayetlere ve bununla ilgili hadislere bakalım:
“De ki bana vahyolundu ki cinlerden bir grup dinleyerek şöyle dediler “biz şaşırtıcı okunan bir şey dinledik, o erdemliğe yol gösteriyor ve bunun üzerine bizde ona iman ettik. Biz rabbimize kimseyi ortak koşmayacaz. Rabbimizin şanı çok yücedir ve ne eş nede çocuk edinmiştir. Bizim ahmağımız Allah hakkında saçman sapan konuşuyordu ve biz ne insan ne de cinler Allah adına yalan konuşmaz zannediyorduk. İnsanlardan bir takıp adamlar var ki cinlerden bir takım kişilere sığınıyor ancak o cinler onların azgınlıklarını artırıyordu. Onlarda tıpkı sizin gibi Allah’ın kimseyi tekrar diriltmeyeceğini zannediyorlardı” Cin Suresi 1,2,3,4,5,6,7
İbni Abbas şöyle dedi
Allah’ın elçisi ne cinlere Kur’an okudu nede onları gördü. Allah’ın elçisi arkadaşlarından birkaç kişiyle birlikte Ukaz pazarına doğru yürüyorlardı ki o tarihte şeytanlar gökten haber almaktan men edilmiş üzerlerine ateşten toplar atılmaya başlamış bulunuyordu. Şeytanlar toplumlarının yanına döndüklerinde kendilerine “ne oluyorsunuz?” onlar da “Gökten haber almaktan men edildik. Üzerimize ateşten toplar gönderildi dediler. Bunun üzerine onlarda “sizin haber almanıza engel olan her halde yeni bir olay olmuş bir şeydir. Yeryüzünün doğu ve batı taraflarını dolaşın da gökten haber almanıza engel bu yeni şey ne imiş denildi. Akabinde bunlar yerin doğu ve batı taraflarına dolaşmaya gittiler. İşte bunların içinden Tihame tarafını almış olan takım Ukaz panayırına gitmek üzere Nahle denilen yerde bulunan Peygamberin bulunduğu yere uğradılar. O sırada Peygamber ashabına sabah namazı kıldırıyordu, Kur’an’ı işitince bunlar kulak verdiler ve birbirine Gökten haber almaktan sizi men’ eden vallahi işte budur, dediler. İşte o zaman bu haberciler kendi kavimleri nezdine döndüklerinde “Ey toplumumuz, “Biz gerçekten hayranlık veren bir Kur’an dinledik. Ki o erdemliğe çağırıyor ve bundan dolayı biz ona iman ettik. Rabbimize hiçbir kimseyi asla ortak koşmayacaz” dediler. (Muslim, Kitabussalat (33. bab) 149)
Dikkat edilirse söz konusu hadis Kur’an’daki anlatımla yüzde yüz örtüşüyor ve Peygamberimizin dahi cinleri görmediğini söylüyor. Esasen Allah A’raf Suresi 27. Ayetinde şöyle der :
“Ey Ademoğlu şeytan sizi anne babanızı şaşırtıp cennetten çıkardığı gibi sizide fitnelemesin o onların elbiselerini çıkartıp onlara avret yerlerini göstermiştir, o şeytan ve adamları SİZİ GÖRMEDİĞİNİZ YERDEN GÖRÜR ŞÜPHESİZ BİZ ŞEYTANLARI İNANMAYANLARIN EVLİYASI (DOSTLARI) KILDIK”
Esasen insanların cinleri görmemesi gayet doğal zira “Cinn” kelimesinin anlamı bile “örtünen, gizlenen” demektir ve duyu organlarının algılamayacağı mahluklar olarak anlaşılması lazım. Tabi tam tersi hadislerde söz konusudur ve bu hadislerde ise Peygamberin bu cinn taifesinin lideriyle görüştüğüde söylensede biz doğal olarak Kur’an’la örtüşen rivayetleri doğru kabul edeceğiz. Ancak Said NURSİ cinlerden o derece haberdar ki peygamberimizden sonra onlara henüz peygamber dahi gönderilmediğini söyleyebilmiştir! Peygamberimizin dahi görüp konuşmadığı ve Allah’ın ona bunu haber vermesiyle haberdar olduğu bir durumla ilgili Said NURSİ çok daha ileri gidip yalanlarını söyleyebilmiştir. Oysa Allah A’raf suresinde onların bizi görebileceklerini ancak bizim onları görmediğimizi açık açık söylemektedir.
Ruhani kelimesine gelince, bu kelime “Ruh” kelimesinden türetilmiş ve “Ruh gibi, ruha benzer” anlamı taşırken Said NURSİ bunlarla ilgili ne ayetlerde ne de hadislerde hiçbir şey olmadığı halde haklarında sözler söyleyip hatta onların varlığını ilmi bir şekilde ispat edebileceğini bile iddia edebilmiştir. Oysa olmayan bir şey İSPATLANAMAZ ve buda gösteriyor ki Said NURSİ bu gizemci iddialarıyla şakirtleri üzerinde bir otorite kurmuş ve onları bir gizem bağımlısı haline getirmiştir. Said NURSİ bu Ruhanilere bazen Mübarekler Heyeti demiş ve bununlada kendisinden önce ölüp gitmiş bir takım âlimlerin ruhlarını kastetmiştir.

SAİD NURSİ BAKIN ALLAH’IN BİR AYETİNİ NASIL KENDİSİ VE ARKADAŞLARINA YONTARAK KONUŞUYOR!
Aziz, sıddık kardeşlerim!

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِâyeti hem Risale-i Nur'a, hemمَيْتًاkelimesiyle üç kuvvetli emare (iz) ve münasebetler ile Risale-i Nur'un bu bîçare (çaresiz) şakirdine (takipçisine) işareti Birinci Şua'da izah edilmiş. Şimdi bu hâdisede, o emarelerden (izlerden) birisi
Şualar ( 339 )
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79


BAKIN HÜSREV ADLI BİR NURCU NASIL SAÇMALIYOR!
Risale-i Nur'un kerametlerindendir ki; Üstadımız Hazretleri: "Ey mülhidler (dinsizler) ve ey zındıklar (dinsizler)! Risale-i Nur'a ilişmeyiniz! Risale-i Nur, âfâtın (afetlerin) def'ine sadaka gibi vesile olmasından, ona karşı olan hücum ve onun ta'tili (ortadan kaldırması), âfâta (afetlere) karşı olan müdafaasını zaîfleştirir. Eğer ilişirseniz, yakından bekleyen belalar, sel gibi üstünüze yağacaktır." diye, on senedir kerratla (çok kere) söylüyordu. Bu hususta şahid olduğumuz felâketler pek çoktur. Dört seneden beri Risale-i Nur'a ve şakirdlerine (takipçilerine) her ne vakit ilişilmiş ise; bir felâket, bir musibet takib etmiş ve Risale-i Nur'un ehemmiyetini (önemini) ve âfâtın (afetlerin) def'ine vesile olduğunu göstermiştir. İşte Üstadımız Bedîüzzaman'ın Risale-i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisat (olaylar) içinde felâketler zelzele (deprem) eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört felâket, Risale-i Nur'un bir vesile-i def'-i bela (belayı defetme nedeni) olduğunu gösterdi. Cenab-ı Hak, bize ve Risale-i Nur'a taarruz edenlerin kalblerine iman ve başlarına hakikatı görecek akıl ve göz ihsan etsin; bizi bu zindanlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın, âmîn!

Hüsrev
Şualar ( 341 )
“Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma” 

İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur ki onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.Âl-i İmran Suresi 129

Yukarıda yazdığımız Âl-i İmran suresindeki ayet için İbni Hişam’ın siretinde şu ifadeler geçer
“Peygamber Uhutta yaralanıpta yanağından kan aktığında şöyle dedi “Peygamberinin yanağını kanatan bir toplum nasıl iflah olur?” bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti:

İnsanların tevbelerini kabul etme ya da onlara azap etme noktasında senin elinde bir şey yoktur onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Dileğeni bağışlar dileğene sıkıntı verir Allah bağışlayıcı ve rahmeti boldur.

Elbette Said NURSİ bu ayetleri biliyordu ve Kur’an’ın içinden maksatlarına uygun 33 ayeti özellikle seçerek NURCULUK inancına payanda olsun diye bunları yazdıklarına göre Allah’ın kitabı üzerinde kafada yormuşlar ancak bununla Allah’ın kitabına değil Risale-i Nur’a hizmet etmek istemişlerdir. Bu saçmalıkları ileri sürerken Said NURSİ takipçilerini kınaması gerekirken EVET DOĞRUDUR BU SÖYLENENLER ONAYLIYORUM diyerek Bozacının şahidi Şıracı durumuna düşmüştür. Allah bu tarz tahrifciler için şöyle diyor:

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Tarih boyunca Allah’ın yalın mesajı insanların çoğunun işine gelmemiştir ve bu yüzden en etkili yol olan bu ilâhi mesajlara uymak yerine bu mesajların kapalı olduğu ve ancak yorumla anlaşılabileceği söylenerek insanlar ilâhi kitaplardan uzaklaştırılmıştır. Said NURSİ ve ekibi çağımızın tahrifcilerinden olarak aynı metodu uygulamışlar ancak enteresandır bir kat daha ileri giderek yazdığı ipe sapa gelmez bâtıl yorumların kendisine Allah tarafından bildirildiğini dahi söyleyebilmiştir. Tahrif kelimesinin Arapça karşılığı “bir şeyi uç noktaya taşımak” demektir ve Allah’ın kelamı yerine onu uç noktalarda yorumlayarak insanları bunlara çağıranlar tamda bu tanıma güzelce uymaktadır.



SAİD NURSİ ZIMNEN KENDİSİNDEKİ PARANOYAK HALLERİ BAKIN NASIL İTİRAF EDİYOR!
Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bir cilve-i inayet-i Rabbaniye (Tanrısal yardımın bir özelliği) ve bir himayet-i hıfz-ı İlahiyedir (tanrısal bir koruyup kollama) ki; Ankara'da ehl-i vukuf (uzmanlar) heyeti, Risale-i Nur'un hakikatlarına karşı mağlub olup, şiddetli tenkid ve itirazın çok esbabı (nedenleri) var iken âdeta beraetine karar verdiklerini işittim. Halbuki mahremlerin şedid (şiddetli) ifadeleri ve müdafaatın dokunaklı meydan okumaları ve Maarif Vekilinin dehşetli hücumu ve ehl-i vukufun (uzman ehlin) heyetinde maarif dairesine mensub ehemmiyetli iki maddî feylesofların ve yeni icadlara tarafdar büyük bir âlimin bulunması ve bir seneden beri gizli zındıka (dinsiz) komitesi aleyhimize Halk Fırkası'nı ve Maarif'i sevketmesi cihetiyle, ehl-i vukufun (uzmaların) pek şiddetli itirazları ve bizi ağır cezalarla ittiham (suçlama) etmelerini beklerken, himayet (kollama) ve inayet-i Rahmaniye (rahmani yardım) imdada (yardım) yetişip onlara Risale-i Nur'un yüksek makamını göstererek, şiddetli tenkidlerden (eleştirilerinden) vazgeçirmiş. Hattâ bizi cezalardan kurtarmak fikriyle ve Eskişehir Mes'elesi ve 31 Mart hâdise-i meşhuresiyle (ünlü olayıyla) beni sâbıkalı bir mücrim-i siyasî (siyasi suçlu) nazarıyla baktırmamak ve sırf din ve iman için hareket ettiğimizi ve siyaset fikri bulunmadığını göstermek fikriyle demişler ki: "Said Nursî, eskiden beri arasıra peygambere verasetlik davasında bulunur. Kur'an ve iman hizmetinde müceddidlik (yenileyicilik) tavrını alır, yani bazan bir nevi cezbeye mağlub olup meczubane (delicesine) hareket eder." İşte bu fıkra ile feylesofların dinsizce tabirler ile, kim olursa olsun din lehinde kuvvetli hareket edenlere: Vazifesi, müceddidlik (yenileyicilik) irsiyetiyle yapıyor diye, hem bir kısım kardeşlerimizin haddimden çok ziyade hüsn-ü zanlarını tenkid etmek, hem bana bir cezbe (coşkunluk hissi) isnad ile şiddetlerimde beni siyasetten ve cezadan tebrie (beraet) etmek ve bize muarız ve düşman olanlarını bir derece okşamak ve işarat-ı Kur'aniye (Kur’ani işaretler) ve keramat-ı Aleviye (Hz. Aliye ait kerametler) ve Gavsiye (Abdulkadir Geylani’ye ait) hakikat ve kuvvetli olduklarını göstermek ve herkese kıyasen bende dahi bulunması tahminlerince muhakkak olan hubb-u câh (şöhret sevdası) ve enaniyet (bencillik) ve hodfüruşluğu (kendini beğenmişliği) kırmak için, o dinsizce feylesofane tabirini istimal (kullanmışlar) etmişler. O tabire karşı, Risale-i Nur baştan nihayetine kadar güneş gibi bir cevabdır. Ve mesleğimiz, terk-i enaniyet (bencilliği terk) ve uhuvvet (kardeşlik) olmasından, bizde hodfüruşane (kendini beğenmişcesine) şatahat (saçmalamalar) bulunmadığından, Yeni Said'in Risale-i Nur zamanındaki mahviyetkârane hayatı ve mübarek kardeşlerinin ifratkârane (aşırıya gider şekilde) hüsn-ü zanlarını (iyi niyetlerini) hatıra bakmayarak mükerrer derslerle ta'dil (değiştirmesi) etmesi, o tabir ile işmam (hissetirilen) edilen manayı tam çürütüyor, izale eder.



* * *

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bize ihbar edene ve yazana zarar gelmemek için, şimdilik ehl-i vukufun (uzmanların- bilir kişilerin) ittifakıyla kararlarını size göndermeyeceğim. Bu son ehl-i vukuf (bilir kişiler), bütün kuvvetiyle bizi kurtarmak ve ehl-i dalalet (sapıklık ehli) ve bid'iyyatın (bidatçıların) şerrinden muhafaza etmek için çalışmışlar. Bize isnad edilen bütün suçlardan tebrie ediyorlar. Ve Risale-i Nur'dan tam ders aldıklarını ihsas (hissedip) edip, Risale-i Nur'un ilmî ve imanî kısmının ekseriyet-i mutlaka (genel itibariyle) ile vâkıfane (vakıf olarak) yazıldığını ve Said ise hem samimî, hem ciddî kanaatlerini beyan ederek ondaki kuvvet ve iktidar; isnad edildiği gibi tarîkat icadı veya cem'iyet kurmak veya hükûmet ile mübareze (çatışma) etmek değildir, belki yalnız Kur'anın hakikatlarını muhtaçlara bildirmek kuvvet ve iktidarıdır diye müttefikan karar vermişler.

Ve gayr-ı ilmî (ilim dışı) tabir ettikleri mahremlere karşı demişler ki: "Bazan cezbeye (coşkunluğa) ve şuurun (bilincin) heyecanına ve ihtilâl-i ruhiyeye (ruhi düzensizlik) kapılmasından, bu eserler ile mes'ul olmamak lâzım geliyor." manasını ifham (anlatmaya) ediyorlar. Ve "Eski Said", "Yeni Said" tabirinde, iki şahsiyet ve ikincisinde fevkalâde bir kuvvet-i imaniye ve ilm-i hakaik-i Kur'aniye (Kur’ani gerçeklerin bilgisi) manasını, feylesofların hatırı için "Bir nevi cezbe (coşkunluk) ve ihtilâl-i dimağiye (düşünsel düzensizlik) ihtimali var." diye hem bizi şiddetli tabiratın (yorumların) mes'uliyetinden (yükümlülüğünden) kurtarmak, hem muarızlarımızı (karşı çıkanlar) okşamak için "Sem u basar (görme ve işitme) cihetinde hallüsinasyon hastalığı ihtimali nazar-ı dikkate alınabilir." demişler. Onların bu ihtimalini esasıyla çürüten, ellerine geçen ve bütün akılları geri bırakan Nur Risaleleri ve bütün avukatlara hayret veren Müdafaa ve Meyve Risaleleri kâfi ve vâfi (yerine getiren) bir cevabdır. Ben çok şükrediyorum ki, bir hadîs-i şerifin mazhariyeti (yansıması) bu ihtimal ile bana verilmiş.

Hem o ehl-i vukuf (bilirkişi), bütün kardeşlerimizi ve beni tam tebrie (temize çıkarıp) edip derler: "Said'in âlimane (bilgince) ve vâkıfane (uzmanca) eserlerine iman ve âhiretleri için bağlanmışlar; hiçbir cihette hükûmete karşı bir sû'-i kasdlarına dair bir sarahat (net) ve bir emare (işaret), ne muhaberelerinde ve ne de kitab ve risalelerinde bulmadık." diye o heyetin ittifakıyla karar verip biri feylesof Necati, biri Yusuf Ziya (âlim), biri de feylesof Yusuf namlarında imza etmişler.

Latif bir tevafuktur (denk gelmedir) ki; biz bu hapse kendimiz hakkında bir medrese-i Yusufiye ve Meyve Risalesi onun meyvesidir dediğimiz gibi, bu iki Yusuf dahi perde altında "Biz dahi o Medrese-i Yusufiye'deki derse hissedarız" lisan-ı halleriyle ifade etmeleridir. Hem cezbeye (coşkunluğa) latif (ince) bir delilleridir ki: "Otuzüçüncü Söz ve otuzüç pencereli Otuzüçüncü Mektub" gibi tabirleri, hem kendi kedisinin "Ya Rahîm! Ya Rahîm!" tesbihini işitmesi, hem kendini bir mezar taşı görmesi, cezbe (coşkunluk) ve hallüsinasyon ihtimaline delil göstermeleridir.

Said Nursî

Şualar ( 342 - 344 )
Cevap: Belliki Said NURSİ’nin bu şizofrenik karakterini dönemindeki bilirkişi, alanındaki uzmanlar fark etmiş ve kendi haline bırakılmasını salık vermişler. Tabi eğer bunlar bir mahkeme tutanağına işlenmişse bu tutanaklara ulaşmak gerek, zira gerçekten Said NURSİ yazdıklarıyla şizofren bir karakter arz etmektedir. Öyleki bu şizofreni bir topluluk geni haline dönüşmüş ve takipçilerine de sirayet etmiştir. Ruhani dediği mübarekler heyetinden bahseden, cinlere peygamber gönderilip gönderilmediğini dahi iddia eden gerçek dünyadan ziyade bir hayal aleminde yaşayan ve gördüğü halusinasyonları keramet zanneden bir akıl hastası karşımızda durmaktadır.

BAKIN SAİD NURSİ HAYATTAN NASIL USANMIŞ BİRDE TÜM İNSANLARIN YERİNE CEHENNEME GİRMEYİ BİLE İSTEDİĞİNİ SÖYLEYEBİLİYOR!
Benim hakkımda adalet eden o mahkemelerin haysiyetini muhafaza için mahkemenizden rica ederim; o aynı mes'ele olan "Risale-i Nur" ve "cem'iyetçilik" ve "tarîkatçılık" ve "ihlâl-i emniyet (güvenliği ihlal) ve asayişi bozmak" ihtimalinden başka bir sebeb, bir mes'ele bulunuz, beni onunla muahaze (sorumlu tutmak) ediniz. Benim kusurlarım çoktur. Ben de size mes'uliyetime (yükümlülüğüme) dair yardım edeceğime dair karar verdim. Çünki hapsin haricinde hapisten çok ziyade azab çektim. Şimdi benim için medar-ı rahat (rahat sebebi); ya kabir, ya hapistir. Hakikaten hayattan usandım. Bu yirmi sene haps-i münferiddeki (tek başına hapis) tazib (sıkıntı) ve işkenceli tarassudlar (gözaltılar), ihanetler artık yeter. Sonra gayretullaha (Allah’ın zoruna gitmesi) dokunur, bu vatana yazık olur. Sizlere hatırlatıyorum. Bizim en metin melce' (sığınak) ve siperimiz:حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ٭ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
Şualar ( 347 - 348 )
Dikkat edilirse Said NURSİ büyük bir çelişki yaşıyor ve Allah için yaşadığını iddia ettiği sıkıntıya isyan ediyor oysa kitabının başka yerlerinde insanlık için Cehenneme bile gitmeye razı olabileceğini söylüyor ve böylece söylediklerinde samimiyetsiz olduğu ortaya çıkıyor.
RİSALE-İ NUR’UN MAĞLUB OLMAYACAĞINI SAİD NURSİ BAKIN NASIL SÖYLÜYOR!
Eğer iman gelse kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. "Biz ölmemişiz, mahvolmamışız" lisan-ı halleriyle diyerek, o cehennemî halet, cennet lezzetine çevrilir. Madem hakikat budur, size ihtar ediyorum: Kur'ana dayanan Risale-i Nur ile mübareze (mücadele) etmeyiniz. O mağlub olmaz, bu memlekete yazık olur. {(Haşiye): Dört defa mübareze (mücadele) zamanında gelen dehşetli zelzeleler (depremler), "Yazık olur" hükmünü isbat ettiler.} O başka yere gider, yine tenvir (aydınlatır) eder. Hem eğer başımdaki saçlarım
Şualar ( 351 )
Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?Ra’d Sûresi 31
Hiçbir İslam âlimi yazdıklarını Said NURSİ gibi yenilmez, güç yetirilmez olarak ilan etmemiş ve bu derece kendini beğenmiş tavırlar sergilememiştir. Esasen ilim sahibi olmak aynı zamanda haddini bilmektir. İlim sahibi bir alim ilminde ilerledikçe bilmediklerinin bildiklerinden kat be kat fazla olduğunu görür ve ona görede acizliğini itiraf eder zira Allah şöyle der:
“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem denizlerde mürekkep ve bu denizlere ilave yediden yetmişe ne kadar deniz varsa onlarda eklense Allah’ın kelimeleri tükenmeden önce bu denizler tükenir Allah aziz ve hakimdir”Lokman Suresi 27
BAKIN RİSALE-İ NUR NEREYE DAYANIYORMUŞ VE BUNUDA İSPAT ETMEYE HAZIRLARMIŞ!
Elhasıl: Hayat-ı ebediyeyi (sonsuz yaşamı) mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi (dünya hayatını) dehşetli bir zehire çeviren ve lezzetini imha eden küfr-ü mutlakı (mutlak kafirliği) otuz seneden beri köküyle kesen ve tabiiyyunun (doğa felsefecileri) dehşetli bir fikr-i küfrîlerini (kafir fikir) öldürmeğe muvaffak olan ve bu milletin iki hayatının saadet düsturlarını (prensiplerini) hârika hüccetleriyle (delilleriyle) parlak bir surette isbat eden veKur'anın hakikat-ı arşiyesine (arştan geldiği hakikatına) dayanan Risale-iNur, böyle küçük bir risalenin bir-iki maddesiyle değil, belki bin kusuru dahi olsa onun binler büyük haseneleri (iyilikleri) onları affettirir diye dava ediyoruz ve isbatına da hazırız.
Şualar ( 354 )

RİSALE-İ NUR’U BAKIN NELER MÜJDELİYORMUŞ!
Altıncı Esas: Bu mes'elede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale-i Nur'a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ana bağlanmış ve Kur'an dahi arş-ı a'zamla (en yüce arşa) bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün. Hem bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç âyât-ı Kur'aniyenin işaratıyla (işaretleriyle) ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın üç keramet-i gaybiyesi (gaybi kerametine) ile ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ul (sorumlu) olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telafi edilmeyecek derecede zarar olacak.
Şualar ( 362 )
Cevap: Yukarıdaki satırlardan Said NURSİ’nin eserinin vahiy kaynaklı olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Öyleki bunun Kur’an’ın otuz üç ayetinin işaret etmesi ve tarihsel şahsiyetlerden olan Hz. Ali ve Abdulkadir Geylani tarafındanda müjdelendiğini iddia etmektedir. Peki Allah Said NURSİ’nin bu iddiasına ne diyor:
Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79


BAKIN SAİD NURSİ’NİN KENDİ ÇAĞINDAKİ AKL-I SELİM İNSANLAR BİLE ONUN PEYGAMBERLİK İDDİASINDA BULUNDUĞUNU NASIL SÖYLÜYOR!
Hem hiçbir münasebeti olmadığı halde, bir adam Risale-i Nur'un ikinci bir ismi olan Risalet-ün Nur tabirinden, "Kur'anın nurundan bir risalettir (peygamberliktir), yani bir ilhamdır ve risaletin şeriat vazifesini yapan bir vâristir." demiş. Bir iddianamede başka yerin verdiği yanlış mana ile, güya "Risale-i Nur bir resuldür" diye benim için bir sebeb-i ittiham (suçlama nedeni) tutulmuş.

Hem müdafaatımda (savunmalarımda) yirmi yerde kat'î bir surette hüccetlerle (delilleriyle) isbat etmişiz ki, bütün dünyaya karşı da olsa dini ve Kur'anı ve Risale-i Nur'u âlet edemeyiz ve edilmez ve biz onların bir hakikatını dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz. Ve bu davanın emareleri yirmi senede binlerdir. Halbuki şimdi Afyon sorgusunun gidişatında ve iddianamede, başka zabıtnamelere binaen, güya bizim maksadımız ve sa'yimiz dünya entrikalarını çevirmek ve dünya garazlarına koşmak ve dini hasis şeylere âlet etmek ve kudsiyetini (kutsallığına) düşürtmektir diye bizi ittiham (suçluyor) ediyor. Madem öyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz: "Hasbünallahü ve ni'melvekil"

Said Nursî
Şualar ( 367 - 368 )
Cevap: Görünen o ki Said NURSİ’nin iddialarına karşı akl-ı selim bazı insanlar itiraz etmiş ve onun apaçık vahiy aldığı iddialarına cevaplar vermişler Said NURSİ bunları yine kelime oyunlarıyla geçiştirmeye çalışmıştır. Said NURSİ eserine sadece Risale-i Nur vermekle kalmamış bunu Kur’an’a, Hz. Ali’ye ait olduğunu iddia ettiği ve aslının vahiy olduğunu söylediği Celcelutiye denen uyduruk bir kasideye bile dayadığını açık açık söylemiştir. Buna rağmen kendisine yapılan itirazları iftira olarak nitelendirebilmiştir. Said Nursi’nin iddialarına bakıldığında gerçekten kitabına verdiği “Risale-i Nur” ismi “Nur peygamberliği” anlamındadır ki esasen iddialarının tümünü alt alta koyduğumuzda bu sonuca çıkıyor.

SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR KUR’AN’IN TEFSİRİYMİŞ!
Altıncısı: Bundan otuz sene evvel, Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle (yardımıyla) dünyanın muvakkat (geçici) şan u şerefinin ve enaniyetli (bencil) hodfüruşluğunun (kendini beğenmişliğin), şöhretperestliğinin ne kadar faidesiz ve manasız olduğunu hadsiz şükür olsun ki Kur'anın feyziyle anlamış bir adamın, o zamandan beri bütün kuvvetiyle nefs-i emaresiyle (kötülüğü emreden) mücadele edip, mahviyet (yok etmek) etmek, benliğini bırakmak, tasannu (yapmacık) ve riyakârlık (iki yüzlülük) yapmamak için, elden geldiği kadar çalıştığına ona hizmet eden veya arkadaşlık edenler kat'î bildikleri ve şehadet ettikleri halde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyade hüsn-ü zan (iyi niyet) ve teveccüh-ü nâs (insanların teveccühü) ve şahsını medh ü senadan (övmek) ve kendini manevî makam sahibi olduğunu bilmekten herkese muhalif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı ve hem has kardeşlerinin onun hakkındaki hüsn-ü zanlarını (iyi niyetlerini) reddedip o hâlis kardeşlerinin hatırını kırması ve yazdığı cevabî mektublarında onun hakkındaki medihlerini (övgülerini) ve ziyade hüsn-ü zanlarını (iyi niyetlerini) kabul etmemesi ve kendini faziletten mahrum gösterip bütün fazileti Kur'anın tefsiri olan Risale-i Nur'a ve dolayısıyla Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) şahs-ı manevîsine (manevi kişiliğine) verip kendini âdi (sıradan) bir hizmetkâr bilmesi kat'î isbat ediyor ki, şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve reddettiği halde, onun rızası olmadan bazı dostları uzak bir yerden onun hakkında ziyade hüsn-ü zan (iyi niyet) edip medhetmeleri, bir makam vermeleri ve Kütahya havalisinde tanımadığı bir vaizin bazı sözleriyle ve Kütahya'ya hiç mektub göndermediğim ve benim imzamı taklid ile yazılan ve medar-ı mes'uliyet (yükümlülük nedeni) tevehhüm (evhamlanma) edilen
Şualar ( 373 )

İkincisi: Kur'an-ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i müfekkiresidir (düşündüren gücüdür). Eğer el'iyazü billah (Allah’a sığınarak), Kur'an küre-i arzın başından çıksa, arz divane olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye (gezegene) çarpması, bir kıyamet kopmasına sebeb olması akıldan uzak değildir. Evet Kur'an arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullahtır (Allah’ın ipidir). Cazibe-i umumiyeden (genel çekimden) ziyade, zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hakikî ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur; bu asırda bu vatanda bu millete, yirmi seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu'cize-i Kur'aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ondan ürkütüp vazgeçirmek değil, belki himaye etmek ve okunmasına teşvik etmek gerektir.
Şualar ( 376 )
Cevap: Basit bir okuyucu bile Şualar adlı bu kitabı okuduğunda Kur’an tefsiriyle bu kitapın zerre kadar alakasının olmadığını görecektir. Bu sadece Şualar adlı kitap için geçerli değil tüm Risale-i Nur mecmuaları incelendiğinde bu açıkca görülecektir. Şualar kitabını örnek olarak alırsak, bu kitabın yarısı neredeyse mahkeme savunmalarıyla dolu ve hiçbir müfessirin yazdığı tefsirde bu tarz şahsi unsurlara rastlanmaz zira mahkeme savunmalarının tefsirle bir alakası yoktur. Said Nursi utanmadan birde yazdıklarının kuvvetli ve gerçek bir Kur’an tefsiri olduğunu iddia edebilmiştir.

SAİD NURSİ RİSALE-İ NURA HİZMETİ BAKIN NASIL ÖNCELİYOR!
Altıncısı: Benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurlarıyla beni çürütmek ve ihanetlerle nazar-ı âmmeden (Genel görüşten) düşürmek; Risale-i Nur'a zarar vermez, belki bir cihette kuvvet verir. Çünki benim bir fâni dilime bedel Risale-i Nur'un yüzbin nüshalarının bâki dilleri susmaz, konuşur. Ve hâlis talebeleri, binler kuvvetli lisanlar ile o kudsî (kutsal) ve küllî vazife-i Nuriyeyi (ışıklı görevi) şimdiye kadar olduğu gibi, inşâallah kıyamete kadar devam ettirecekler.
Şualar ( 377 )
Cevap: Dikkat edilirse Said NURSİ Kur’an’a hizmet demiyor ve hizmeti yazdığı eserine odaklıyor ki esasen bunu kasten yapıyor ve bunu o derece tekrarlamışki bu tekrarlar en sonunda taraftarlarında şartlanmaya neden olmuş ve kalıplaşmış bir kafaya sahip bir dinsel fraksiyona dönüşmüşlerdir. Öyleki onlara Kur’an ayetleri bile okunsa fayda vermez hale gelmiştir. Bizde bu tekrarın gücüne inandığımızdan bizde tekrar tekrar Kur’an ayetlerini Nurcuların başına çarpmağa devam edeceğiz.
SAİD NURSİ YİNE MATEMATİK KATLİAMI YAPIYOR!
İşte onbeş sene zarfında altı mahkeme, yirmi sene Nur risalelerini ve mektublarımızı tedkik edip, beşi bize her cihetle beraet vermek manasıyla ilişmediler. Yalnız Eskişehir Mahkemesi tek bir mes'ele olan tesettür-ü nisa (kadınların örtünmesi) hakkındaki bir küçük risalenin beş-on kelimesini bahane ederek lastikli bir kanun ile hafif bir ceza verdiği zaman Mahkeme-i Temyiz'den sonra layiha-yı tashihimde (düzeltme taslağında) kanunsuzluğun yalnız tek bir nümunesi olarak resmen Ankara'ya yazdım ki: Bin üçyüz elli senede, üçyüzelli milyonun kudsî (kutsal) bir düsturuyla (ilkesiyle) daimî ve kuvvetli bir âdet-i İslâmiyeyi (İslami gelenek) ders veren ve emreden tesettür (örtünme) âyetini, eskide bir zındığın Kur'anın bu âyetine itirazına ve medeniyetin tenkidine karşı müdafaa için üçyüzelli bin tefsirin icmaına ve hükümlerine ittiba (uyarak) ederek o âyeti tefsir edip bin üçyüzelli senede geçen ecdadımızın mesleğine iktida (uyan) eden bir adama, o tefsiri (yorumu) için verilen ceza ve mahkûmiyeti, dünyada adalet varsa elbette o hükmü nakzedecek (geçersiz kılacak) ve bu acib lekeyi bu hükûmet-i İslâmiyedeki (İslami hükmetmede) adliyeden silecek diye layiha-yı tashihimde (düzletme taslağımda) yazdım, oranın müddeiumumîsine (baş savcı) gösterdim. Ondan dehşet aldı, dedi: "Aman buna lüzum kalmadı. Cezanız az, hem pek az kaldı. Bunu vermeğe lüzum kalmadı."
Şualar ( 381 )
Said NURSİ’nin sayılarla arası bir tuhaftır ve 1350 yılda 350 milyon birilerinden bahsederken bu rakamı 350 bin olarak tekrar kullanıp bu adette tefsirden söz etmektedir. Bu rakamlarla neyi kastettiği belli değildir ancak o zaten sayıları istediği şekilde kullanıp bir SAYILAR KATLİAMI YAPMAKTADIR.

SAİD NURSİ ESERİNİN BAŞKA YERİNDEKİNİN AKSİNE MEHDİ OLDUĞUNU İNKAR EDİYOR!
Birinci Esas: Güya bende tefahur (övünme) ve hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) var ve kendimi müceddid (yenileyici) biliyorum.

Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem Mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli'deki ehl-i vukuf (uzman ehli), "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri (takipçileri) kabul edecek" dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: "Ben seyyid değilim. Mehdi seyyid olacak." diye onları reddetmiş.
Şualar ( 383 )
Oysa başka yerlerde neredeyse kendisini Mehdi ilan ediyor burada ise tersini söylemektedir. Buda Said NURSİ’nin ne kadarda çelişik bir ruh haletine sahip olduğunu göstermektedir.
SAİD NURSİ BAKIN DOĞAL AFETLERİ NASIL KENDİSİYLE İLİŞKİLENDİRİYOR!
{(Haşiye): İddianamede yanlış bir mana verip, Nur'un kerametlerinden tokat tarzındaki bir kısmını, medar-ı ittiham (suçlama nedeni) saymış. Güya Nurlara hücum zamanında gelen zelzele (deprem) gibi belalar Nur'un tokatlarıdır. Hâşâ sümme hâşâ!.. Biz öyle dememişiz ve yazmamışız. Belki mükerrer (tekrar tekrar) yerlerde hüccetleriyle (delilleriyle) demişiz ki: Nurlar makbul sadaka gibi belaların def'ine vesiledir. Ne vakit Nurlara hücum edilse, Nurlar gizlenir; musibetler fırsat bulup, başımıza geliyorlar. Evet Nur'un binler şakirdlerinin (takipçilerinin) tasdik (onay) ve müşahedeleriyle (gözlemleriyle), yüzler vukuat (olaylar) ve hâdisat (olaylar) ile tesadüf ihtimali olmayan o hâdisatın tevafukları (denk gelmeleri) ve Kur'anın müteaddid (çeşitli) işarat (işaretler) ve tevafukatıyla (uygun gelmeleriyle), hattâ mahkemelerde kısmen gösterildiği cihetle kat'î kanaatımız var ki; o tevafukat (uygun gelmeler) Risale-i Nur'un makbuliyetine bir ikram-ı İlahîdir ve Kur'an hesabına Nurlara bir nevi kerametlerdir.}
Şualar ( 384 )
Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz” 


SAİD NURSİ’NİN CENNET VE CEHENNEM İNANIŞININ SAHTELİĞİNE VE CİDDİYETSİZLİĞİNE BAKIN!
Evet Nur şakirdleri (takipçileri) biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini (delillerini) göstermişim ki; şahsıma değil bir makam-ı şan u şeref ve şöhret vermek ve uhrevî (ahrete ilişkin) ve manevî bir mertebe kazandırmak, belki bütün kanaat ve kuvvetimle ehl-i imana bir hizmet-i imaniye (inanca hizmet) yapmak için, değil yalnız dünya hayatımı ve fâni makamatımı (makamlarımı), belki -lüzum olsa- âhiret hayatımı ve herkesin aradığı uhrevî (ahrete ilişkin) bâki mertebeleri feda etmeyi; hattâ Cehennem'den bazı bîçareleri kurtarmağa vesile olmak için -lüzum olsa- Cennet'i bırakıp Cehennem'e girmeyi kabul ettiğimi hakikî kardeşlerim bildikleri gibi, mahkemelerde dahi bir cihette isbat ettiğim halde, beni bu ittihamla (suçlamayla) Nur ve iman hizmetime bir ihlassızlık isnad etmekle ve Nurların kıymetlerini tenzil (düşürmek) etmekle milleti onun büyük hakikatlarından mahrum etmektir.
Şualar ( 387 )
Cevap: Allah Kur’an’da peygamberimize şöyle hitap ediyor :
“Sen mi ateştekileri kurtaracaksın?” Zümer Suresi 19
Allah peygamberleri dahil hiç kimseye cehenneme gidecekleri kurtarma yetkisi vermediği gibi bizden cehennemden sakınmamızı istemiştir. Ancak Said NURSİ insanlığa kendini feda ettiğini söylerken samimi değildir zira başka yerlerdede Allah için çektiği sıkıntılardan dert yanıyor ve tahammülünün kalmadığını iddia ediyor.
Dikkat edilirse Said NURSİ’in nasıl çelişik bir ruh haleti içinde olduğu açık açık görülür. Bir yandan çektiği sıkıntılardan dolayı serzenişte bulunurken diğer yandan bu dünyevi sıkıntıya katlanamadığı halde Cehenneme gitmeyi bile göze aldığını söylüyor. Said NURSİ dünyevi sıkıntıyla Cehennem azabını bir tutarak farkında olarak ya da olmayarak Cehennem azabını hafife alıyor. İlginçtir çektiği sıkıntıları KUTSALLAŞTIRIYOR ve bunun Allah tarafından kendisinin ve eserinin kabul edildiğinin delili sayarken öte yandan bu sıkıntılara isyan edebiliyor. Önce Allah için çekilen sıkıntılarla ilgili Allah’ın şu ayetlerine bakalım:

Elif, Lâm, mîm İnsanlar inandık demekle hiç denenmeden bırakılacaklarını mı sandılar, biz onlardan öncekileri de denedik böylelikle Allah yalancılarla doğrucuları ortaya çıkardı.Ankebût Sûresi 1, 2,3

Sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi zannettiniz. Onlara öyle sıkıntı ve darlık dokundu ki elçi ve beraberindekiler şöyle diyesi oldular “Allah’ın yardımı ne zaman” dikkat edin Allah’ın yardımı yakındır.Bakara Sûresi 216

Bir kişinin çektiği sıkıntıdan dolayı – Velev ki din uğruna dahi olsa- sıkılması ve sabırsızlık göstermesi gayet doğaldır ve Said NURSİ bu şekil söylemiş olsaydı bu anlaşılabilirdi ancak hemen arkasından Cehennemde bile yanmayı göze alabileceğini söylediği için ister istemez samimiyeti sorgulanır hale gelir. Peki, Cehennemle ilgili Allah ne demiş bir bakalım:

O insanlardan bazılarda şöyle der Rabbimiz bize hem dünyada hem âhirette güzel olanı ver ve bizi ATEŞİN AZABINDAN koru!Bakara Sûresi 201

Cehennem ve Cennet arasında bir perde bulunur ve A’raf’ta bir takım kişiler vardır ki herkesi simasından tanır henüz girmedikleri ama girmeyi bekledikleri cennetin sakinlerine “selam sizin üzerinize olsun” diye seslenirler. Bakışları ateşe doğru çevrildiği vakit “Rabbimiz bizi zalim toplulukla beraber kılma” derler.A’raf Sûresi 46, 47

Mü’min bir kişi cehenneme gitmeyecek zira cehenneme zalimler girecektir. Bir mü’min bir başkası için bile cehenneme gitmek istemez. Zira Cehennem hafife alınabilecek bir yer değildir. Said NURSİ insanların selameti için Cehenneme bile gidebileceğini iddia ederken Allah’tan daha merhametli olduğunu iddia ettiğinin farkında değildir oysa bakın bu tür samimiyet yoksunu insanlar için Allah ne diyor:

Bir takım insanlar vardır ki şöyle der : “Allah’a iman ettim” ancak Allah için bir sıkıntıya maruz kalsa insanların ona verdiği sıkıntıyı Allah’ın azabıyla bir tutar. Ancak rabbinden bir zafer gelse derler ki biz sizle beraberdik. Allah insanların göğüslerindekini en iyi bilen değil midir? Allah iman edenlerle münafıkları mutlaka ortaya çıkartacaktır. Görmezlikten gelenler iman edenlere der ki bizim yolumuza uyun sizin günahlarınızı yükleniriz hiç kimsenin günahını yüklenecek değillerdir gerçekten onlar yalancının tekidirler.Ankebût Sûresi 10,11,12


Ey iman edenler kendinizi ve ehlinizi öyle bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır, o ateşin üzerinde öfke dolu şiddetli melekler vardır ki onlar Allah’ın emrettiği şey hususunda ona isyan etmezler ve emredileni de hemen yerine getirirler.Tahrim Sûresi 6

Not: Tahrim suresindeki âyette Cehennem bekçisi olan meleklerin Allah’ın emrine isyan etmemelerinin vurgulanmasının nedeni oraya girecek olan insanların meleklerin aracılığına dahi sığınmamaları gerektiğini anlamaları içindir. Bununla ilgili bir başka âyette şu :

Göklerde nice melekler var ki hiçbirinin şefaati fayda vermeyecek aksi olsa bile Allah’in izin vermesinden sonra onun razı olacağı kişiler için olabilir.Necm Sûresi 26

Melekler şüphesiz insanoğlundan Allah’a daha yakındır ve Allah meleklerin bile aracılık yapamayacağını söylerken kendisini Allah ile kullar arasında aracı gören beşer cinsi bir takım insanlara ne oluyor ki kendisini daha hayattayken kurtulmuş ilan etmekle kalmayıp takipçilerini de kurtaracağını iddia edebiliyor?


SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’A İTİRAZ EDENLERE BAKIN NASIL CEVAP VERİYOR!
Bu eserleri hakkında makam-ı iddia (iddia makamı) iddianamesinde yüz yanlışından sekseninci yanlışında demiş ki: "Beşinci Şua'daki teviller (yorumlar) yanlıştır." Elcevab: Beşinci Şua'da "Allahu a'lem (en iyi bilir) bir tevili (yorumu) budur" cümlesi denildiğinden manası budur ki: "Bu hadîsin bir ihtimal ile manası bu olmak mümkündür" demektir. Bu ise mantıkça tekzibi (yalanlanması) kabil değil. Yalnız muhaliyetini (imkansızlığını) isbat ile tekzib edilebilir. Sâniyen (ikinci olarak): Yirmi seneden beri belki kırk seneden beri benim muarızlarım ve Risale-i Nur'a itiraza çalışanlar, hiçbir tevilimizi (yorumumuzu) ilmen, mantıkan reddetmedikleri ve o muarız ülemalarla beraber Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) binler âlimleri tasdik edip, "fîhi nazarun (onda bir görüş vardır)" demedikleri halde; Kur'anın kaç sure olduğunu bilmeyen, bunu inkâr ile karşılasa ne kadar insaf haricinde olduğunu, insafınıza havale ediyorum. Elhasıl tevilin (yorumun) manası, hadîsin veyahut âyetin birçok manalarından bir mümkün ve muhtemel manası demektir.}
Şualar ( 386 )
Cevap: Said NURSİ ve ekibi ayetlerin birçok manasının olduğunu iddia ederek ayetlerin te’vil edilebileceğini ve kendisinin bu te’vil edenlerden birisi olduğunu iddia etmektedir. Oysa Allah kitabını kendisi açıklamıştır.
“Elif, lam, ra ayetleri sağlamlaştırılmış bir kitap ki sonra o her şeyden haberdar ve hikmet sahibi olan tarafından açıklanmıştır ki böylelikle Allah’tan başkasına kul olmayasınız..”Hud Suresi 1, 2, 3
Allah kendi kitabını son derece duru ve sade dille açıklamış ve kullarına sağlam bir rehber indirmiştir, ancak Said NURSİ gibiler inananları Kur’andan uzaklaştırmak için “onda binlerce mana gizli, bir ayet üzerine kırk deve yükü kitap yazılır, Kur’an işte böyle bir hazinedir” gibi laflar söylemiş ve sonra insanları kendi elleriyle yazdıkları yorumlara çağırmışlardır. Böylelikle onlara kanalize edilen kitleler aslında onların kulu kölesi haline gelmiştir. Bu yüzden Allah “Başkalarına değil sadece Allah’a kul olasınız diye ayetlerini detaylı bir şekilde açıklamıştır” diye kitabında belirtmiştir.
Önce gelin Allah’ın kitabının her şeyi açıkladığına dair ayetlere bir bakalım:
“O Kur’an’la acele işlere kalkışmak için dilini hareket ettirip durma şüphesiz onun toplanması ve okunmasıda bize düşer, o yüzden onu okuduğumuzda okunuşu takip et sonra onun AÇIKLAMASIDA bize düşer”Kıyamet Suresi 16,17, 18 ve 19. ayet
Sana, kitabı HERŞEYİ AÇIKLAR şekilde ve Müslümanlar içinde rahmet, müjde ve rehber olsun diye indirdik.Nahl Suresi 89. ayet
Elif, lâm, ra İşte bunlar kitabın, açık ve açıklayıcı olan Kur’an’ın ayetleridir.Hicr Suresi 1
Yukarıdaki ayetler Allah’ın kitabının kendisinin her şeyi açıkladığını söylüyor ve buna benzer onlarca ayet daha vardır ve biz yukarıdakilerle iktifa ediyoruz. Allah “Tefsir” kelimesini kullanarakta şöyle demektedir:
Onlar sana herhangi bir örnek vermeye dursunlar biz de ancak gerçek olanı ve en güzel TEFSİRİ getiririz.Furkan suresi 33
Dikkat edilirse Allah bu ayetiyle kitabını bizzat TEFSİR olarak nitelendirmektedir. Tefsir kelimesi hadislerde geçmezken ünlü müfessir Taberi’ye kadarda hemen hemen hiç kullanılmamış, bu müfessirden sonra İslam alimleri arasında rağbet görmüştür. Oysa Allah’ın ayetleri açık ve açıklayıcı olarak yettiği halde bir süre sonra alimler, entelektüeller sanki anlaşılmaz bir kitapmış gibi bunu bir uzmanlık alanı gibi görüp ciltler dolusu kitaplar yazarak insanların gözlerini korkutmuşlardır. Çağımız inşallah Kur’an’ın bizzat kendisinin tefsir olduğunu anlama çağı olacaktır.Öyleki insanların yaptıkları tefsirlerin bizzat kendisi TEFSİR olan Kur’an’la yıkanacak ve tıpkı peygamberimizin dönemindeki gibi sadece uzmanlar değil herkesin elinden düşürmeyeceği ve herkesin okuyup hayatına kolaylıkla tatbik edecektir. Kendisi tefsir olan Kur’an vesilesiyle Said NURSİ gibi batıl davaların sahibi olanlarında maskesi düşecektir.
Yeri gelmişken Kur’an’da geçen Te’vil kelimesi üzerinde duralım ve bu hususta Allah’ın ne dediğine bir bakalım:
Te’vil kelimesinin kökü “Evl”’ye dayanır ve bir şeyin aslına rücu etmesi dönmesi demektir. Aynı kökten olan “Evvel” bir şeyin ilki anlamını içerir. Te’vil Ragıp El İsfahaninin El-Müfredat kitabında şöyle tanımlanmıştır:
“Te’vil, bir şeyin aslına rücu anlamında “Evl” dendir. Bu kökten “Mev’il” ise kendisine döndürülen şeyin konulduğu yer anlamına gelir. Bu o şeyin istenilen hedefe doğru çevrilmesidir, ister bu ilmi bir şey için olsun ister eylemsel bir şey için olsun, bilgiyle alakalı olarak örnek verilirse Al-i İmran Suresi 7. Ayetinde Allah şöyle der “Onun Te’vilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez”
Bir şeyin eylemsel olarak te’viline örnek olarak verilirse A’raf Suresi 53. Ayetinde ise Allah şöyle der “Onlar o kıyamet gününün TE’VİLİNİMİ beklerler onun TE’VİLİNİN geldiği gün daha önce bu günü unutanlar derlerki gerçekten bize rabbimizin elçileri geldi şimdi bize ŞEFAAT EDECEK ŞEFAATÇİLERİMİZ VARMI, ya da tekrar dünyaya döndürülürmüyüz böylece bizde yaptığımız onca kötü şey yerine salih ameller işlesek. Kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeylerde onlardan uzaklaşıp gitti” Burada aslında beklenilen şeyin bir an evvel gerçekleşmesi anlamındadır ki Evvel kelimesininde anlamı “ilk, önce” dir, bir nevi bütün her şeyden önce olunması murad edilen şeydir. Kıyamet gününe inanmayanlar akl-ı evvellik edip “Madem dediğin doğruysa hadi o zaman şimdi kopsun” diyerek tuzak sorularla Allah’ın elçilerini köşeye sıkıştırmaya çalışırlar. Te’vil burada bir şeyin İLKLEŞMESİ, ÖNCELENEREK NETİCEYE ULAŞMASI anlamında kullanılmıştır. Allah Nisa Suresi 59. Ayetinde ise şöyle der :
Ey iman edenler Allah’a, resulune ve sizden söz sahibi olanlara itaat edin bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz eğer Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız bunu Allah’a ve elçisine götürün! Bu TE’VİL için –neticeye varılma noktasında- daha hayırlı ve daha güzeldir.
Sözlük anlamı ve ayetlerden anlaşılan odur ki Te’vil, bilgisel ve eylemsel olarak sonuca ulaşmak, bir şeyin aslına uygun hale getirmektir. Buradan yola çıkarak Al-i İmran Suresinin 7. Ayetini tekrar bir hatırlayalım :
“O ki sana kitabı indirendir o kitaptan hikmetlendirilmiş ayetler vardır ki bunlar kitabın anası diğerleri ise bu ayetlerin benzerleridir. Kalplerinde saptırma eğilimi olanlar sonuca ulaşmak adına bu benzeşenlerin peşine düşerler, oysa onun te’vilini Allah ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez, o ilimde derinleşenler “Hepsi Allah’tandır ona iman ettik” derler, akıl sahibi olanlardan başkası anlamaz”
Şimdi Kur’an’ın hangi dilde meali olursa olsun sıradan bir kişi okuduğunda kolaylıkla anlar ve gizli kapalı hiçbir şey olduğu hissine de kapılmaz. Ancak burada kastedilen ve Allah ile ilimde derinleşenlerden başkasının bilmeyeceği TE’VİL nedir? Kaldıki Te’vil kelimesinin sonundaki “Hu” birleşik zamiri neyi kasteder? Ayetin gelişinden bu zamirin Allah’ın indirdiği kitap anlaşılması gerekir. O halde Allah’ın kitabının Te’vili nedir? Yüzyıllar boyunca özellikle müfessirler arasında bu mevzu hep tartışılmış ve çoğunlukla Kur’an’dan bağımsız anlayışlar ortaya konmuş ve en sonunda Said NURSİ gibi gizemci tipler Kur’an’ı anlaşılmaz, içinde binbir hazine olan ve herkesin kolay kolay anlayamacağı bir kitap olarak ilan edilerek kitleler bu duru mesaja sahip kitaptan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Oysa ayet ilimde derinleşenlerin bu kitabın te’vilini bilme aşamasına gelebileceğini söyler, Kur’an’daki “İlim” kelimesinin özel anlamı Allah’tan peygamberlerine gelen mesaj anlamındadır ve bu gelen mesajlar üzerinde uzun süre kafa yoran bir kişi derinleşerek kutsal mesajın “te’vilini (murad edilen hedefini)” anlayacaktır. Eğer bir kişi Allah’ın mesajı üzerinde derinleşmezse o bilgi ona doğal olarak gizli kalacaktır yani aslında kutsal mesajın kendisi gizli değil onunla muhatap olanın üzerinde kafa yormaması, dinlememesi sonucunda ona GİZLİ görünmesinden başka bir şey değil. Allah’ın kendi kitabıyla ilgili “Te’vili (Murad edilen hedef)” bilmesi ise gayet doğaldır zira onu indiren odur.
Said NURSİ ve benzerleri Te’vil kelimesini ise doğal mecrasından çıkarıp Allah’ın açık ve net mesajını kul yorumuyla ancak anlaşılabileceği anlamına sokmuşlardır. Oysa Te’vil hiçbir surette “yorum anlamına” gelmez tam tersine zaten Allah’ın kitabında mevcut olan bilgisel ve eylemsel hakikatlerdir. Bu hakikatlerin ayrıca içkin manaları olmaz, bunu iddia eden kişi esasen te’vil kelimesine yeni manalar yükleyerek yaptığı batıl yorumlarla yeni bir din icat etme peşindedir ve Said NURSİ ve Nurcular tamda buna örnektirler.
Pekala, neden bunca tefsir kitabı var ve bunların faydası nedir? Kur’an son derece duru ve anlaşılır bir dile sahipken neden tarih boyunca bir takım alimler ciltler dolusu kitap yazma gereği duymuşlardır? Evvela şunu söyleyelim ki yazılan tefsirler Kur’an’ın yorumları değil o tefsiri yazan kişinin Kur’an’dan ANLADIĞI DAHİ DEĞİL, ANLAMAK İSTEDİĞİ ŞEYDİR…Zira Kur’an anlaşılmaz bir kitap değilki ondan ANLAŞILMASI GEREKEN ŞEYLER olsun. Esasen Kur’an kendisinin okunmasını, üzerinde kafa yorulmasını ve kendisine uyulmasını istemektedir, yani Kur’an kendi üzerinde akademik gevezelikler yapılsın diye inmedi. İşte bu yüzden Allah Taha Suresi 2 ve 3. Ayetinde şöyle der :
“Taha, bu kitabı sen SIKINTI ÇEKESİN diye indirmedik ancak korkanlar için bir hatırlatmadır”
Maalesef İbnu Cerir Et-Taberi (d.838 ö. 923)’den sonra “Tefsir” yazmak bir geleneğe dönüşmüş ve adeta entelektüel zevkler için DAHA KALIN TEFSİR yazmak adına yarışlara girilmiştir. Bir süre sonra bizzat Kur’an üzerinde kafa yormak yerine bu sefer tefsirler üzerinde kafa yorulmaya başlanılmış ancak bu kafa yoranlar ise yine o entelektüel halkadaki insanlar olmuştur, sıradan insanlar ise artık Kur’an’ı okuyup ancak üzerinde düşünmez hale gelmiş ve bunu bu entelektüel gevezelere havale etmişlerdir. Yani bir nevi Kur’an’ı anlamayı birilerine havale ederek onu DUA KİTABI haline getirmişlerdir. Bu bir evrensel hastalıktır ve peygamberimizden önceki ümmetlerinde başına aynı şey gelmiştir. Allah bununla ilgili Mu’minun Suresi 54. Ayetinde şöyle der :
“Sonra işi aralarında paramparça edip kalın kitaplar haline getirdiler ve her grup yanındaki kitaplarla şımarıklık içindedir”
Bu kalın kitaplar edinme hastalığı bir süre sonra boyutları parçalanarak dahada ileri gidilmiş her mezhebin ayrı fıkıh kitabı, her kelam ekolünün ayrı başvuru kaynağı olacak şekilde bu ayrılık derinleşmiştir. Günümüzdeki İslami Cemaatlere bakıldığındada bu görülecektir, her bir cemaatin okuduğu belli bir kitap uyduğu belli bir fıkıh kitabı yer almakta ve ilginçtir ancak bu şekilde İslam’ın yaşanabileceğini düşünerekte inandıkları şey hususundada güvenleri tam görünmektedirler.
Kur’an gönüllüleri ise anlamayı zorlaştıran onca şeyleri bir kenara koyarak insanları direk bu kutsal mesajla muhatap etmeli ve bunun için çaba sarfetmelidir. Yani “Tüm kitaplar bir KİTABIN ANLAŞILMASI İÇİN OKUNUR” diyerek Kur’an’ı anlaşılmaz ilan edip onu kendimizden uzaklaştırmak yerine TÜM KİTAPLARI KUR’AN IŞIĞINDA OKUYUP ONLARDAN ÖYLE İSTİFADE ETMELİYİZ tarzında bir eğilim sahibi olmalıyız. Yani YORUMLARLA KUR’AN’A DEĞİL KUR’AN’LA YORUMLARA YAKLAŞMALIYIZ.
Yazılan tefsirler elbette okunmalı ve bununla tefsiri yazan kişinin algılamasının Kur’an’la ne kadar örtüştüğü üzerinde düşünülmeli. Keşke bu derece ciltler dolusu kitap yazmak yerine bu alimler Allah’ın kitabını yaymak ve okutmak üzerine çalışsalardı, yada başka dillere çevirip o dillerin konuşulduğu ülkelere gidip Allah’ın elçileri olsalardı.

SAİD NURSİ BAKIN YANDAŞLARININ AŞIRI OLDUĞUNU KENDİSİNİN BİLE İTİRAF ETTİĞİ ÖVGÜLERİNİ NASIL TEMİZE ÇIKARIYOR!
Risale-i Nur'dan aldıkları fevkalâde kuvve-i imaniyeye (inanç gücüne) mukabil (karşılık) onun tercümanı olan o bîçareye -tercümanlık münasebetiyle- Nurların bazı faziletlerini hususî mektublarında ona isnad etmeleri ve hiç bir siyaset hatırlarına gelmeyerek âdete binaen, insanlar sevdiği âdi bir adama da: "Sultanımsın, velinimetimsin" demeleri nev'inden (türünden) yüksek makam vermeleri ve haddinden bin derece ziyade hüsn-ü zan etmeleri ve eskiden beri üstad ve talebeler mabeyninde cari ve itiraz edilmeyen makbul bir âdet ile teşekkür manasında pek fazla medh ü sena (övgü) etmeleri ve eskiden beri makbul kitabların âhirlerinde mübalağa ile medhiyeler (övgüler) ve takrizler (referans yazıları) yazılmasına binaen, hiç bir cihetle suç sayılabilir mi? Gerçi mübalağa (abartma) itibariyle hakikata bir cihette muhaliftir; fakat kimsesiz, garib ve düşmanları pekçok ve onun yardımcılarını kaçıracak çok esbab (nedenler) varken, insafsız çok mu'terizlere (itiraz edenlere) karşı sırf yardımcılarının kuvve-i maneviyelerini (manevi güçlerini) takviye (güçlendirme) etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübalağalı (abartılı) medhedenlerin (övenlerin) şevklerini kırmamak için onların bir kısım medihlerini (övgülerini) Nurlara çevirip bütün bütün reddetmediği halde onun bu yaşta ve kabir kapısındaki hizmet-i imaniyesini (inanca hizmetini) dünya cihetine çevirmeğe çalışan bazı resmî memurların ne derece haktan, kanundan, insaftan uzak düştükleri anlaşılır. Son sözüm:لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَdur.

Said Nursî
Şualar ( 388 )
Cevap: Esasen Said NURSİ’yi bu derece şizofreniye sürükleyen unsurlar tek kendinden kaynaklanmaz. Aynı zamanda onun etrafındakilerde “şeyh uçmaz mürit uçurur” tarzında davranarak Said NURSİ’yi kendi deyimiyle hodfuruş (kendini beğenmiş) biri haline getirmiştir. Tarihtede bu böyle olmuştur ve bu aşırı hareketler bir süre sonra bu tür sözde alimlerin rabb ve ilah edinilmesine neden olmuştur. Esasen Nurcular nezdinde Said NURSİ tamda böyle bir tiptir, öyleki bazı Nurcular onun her şeyini taklid ederek hatta evlenmekten dahi imtina etmekte ve peygamberin sünneti yerine Said NURSİ’nin nevzuhur sünnetine ittiba etmişlerdir. Gelin bununla ilgili birkaç ayeti bir hatırlayalım :
“Yahudiler alimlerini Hristiyanlarda rahiplerini ve Mermeyin oğlu Mesih’i Allah’ın berisinde rabler edindiler. Oysa onlara tek bir ilaha kul olunmaları emredilmişti ki ondan başka ilah yoktur. O onların ortak koştuklarından münezzehtir”Tevbe Suresi 31. Ayet
Alimlerine bu aşırılıklarını yapan zümrenin ise hesap günündeki tavrı ise aynen şöyle :
Allah görmezlikten gelenleri lanetlemiştir ve onlar için çılgın bir ateş hazırlamıştır. Yüzleri ateşte çevrilirken derler ki KEŞKE ALLAH’A VE RESULUNE İTAAT etseydik. “Rabbimiz biz SEYYİTLERİMİZE (EFENDİ EDİNDİKLERİMİZE) VE ULULARIMIZA itaat ettik onlarda bizi yoldan saptırdı. Rabbimiz onlara azabın iki katını ver ve büyük bir lanetle onları lanetle” dediler. Ahzap Suresi 63, 64. 65
RİSALE-İ NUR’U BÜTÜN İSLAM ALİMLERİ TASDİK ETMİŞMİŞ!
Sâdisen: Risale-i Nur ile mübareze (mücadele) edilmez. Onu gören bütün ülema-i İslâm (İslam alimleri), Kur'anın gayet hakikatlı bir tefsiri, yani hakikatlarının kuvvetli hüccetleri (delilleri) ve bu asırda bir mu'cize-i maneviyesi (manevi mucizesi) ve şimalden (kuzeyden) gelen tehlikelere karşı bu millet ve bu vatanın bir kuvvetli seddi olduğunu tasdik ettiklerinden, mahkemeniz bunun talebelerini bundan ürkütmek değil, belki hukuk-u âmme (genel hukuka) noktasında tergib (rağbetlendirmek) etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz. Millete, vatana, asayişe muzır dinsizlerin ve bazı siyasî zındıkların (dinsizlerin) kitablarına ve mecmualarına hürriyet-i ilmiye serbestiyetiyle ilişilmediği halde; masum ve muhtaç bir gencin imanını kurtarmak ve sû'-i ahlâktan (kötü ahlaktan) kurtulmak için Nur'a talebe olması elbette değil bir suç, belki hükûmet ve maarif dairesi teşvik ve takdir edecek bir halettir.
Şualar ( 396 )
Cevap: Said NURSİ yazdığı ve tefsirle alakası olmayan bu kitaplar topluluğunu İslam âlimlerinin onayladığını söylüyor ancak ne hikmetse bunların bir tanesinin dahi ismini söylememektedir. Zira aslında yalan konuşmaktadır. Ancak burada ayrı bir çelişki var oda kendisine eleştiriler yapıldığını ve bu eleştiri yapanları ise beddualarla vs tehdit etmektedir. Enteresandır Said NURSİ kendisine eleştiri yapanların isimlerini de zikretmiyor ki aslında onların varlığını da tahammülü yok. Buda onun ne kadar özgür düşünce düşmanı olduğunu gösteriyor. Şizofren karaktere sahip olanların zaten tavırları budur ve bu onları paranoya sonrada saçmalamaya götürür.
SAİD NURSİ YİNE TARİHİ ŞAHSİYETLER OLAN HZ. ALİ VE ABDULKADİR GEYLANİ’YE İFTİRA ATIYOR!
Risale-i Nur'un hakikatı ve şakirdlerinin (takipçilerinin) şahs-ı manevîsi, bu zaman ve bu zeminde o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendine çevirmiş. Benim şahsımı -hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduğu halde- o hârika hakikatın ve o hâlis muhlis şahsiyetin bir mümessili zannedip o teveccühü gösteriyorlar. Gerçi bu teveccüh hem bana zarar, hem ağır geliyor. Hem de hakkım olmadığı halde hakikat-ı Nuriyenin ve şahsiyet-i maneviyesinin hesabına sükût (susup) edip o manevî zararlara razı oluyorum. Hattâ İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam (K.S.) gibi bazı evliyanın (velilerin) ilham-ı İlahî (ilahi ilham) ile bu zamanımızda Kur'an-ı Hakîm'in mu'cize-i maneviyesinin bir âyinesi olan Risale-i Nur'un hakikatına ve hâlis talebelerinin şahs-ı manevîsine işaret-i gaybiye (gaybi işaret) ile haber verdikleri içinde benim ehemmiyetsiz şahsımı o hakikata hizmetim cihetiyle nazara almışlar. Ben hata etmişim ki; onların şahsıma ait bir parçacık iltifatlarını bazı yerde tevil (yorumlayıp) edip Risale-i Nur'a çevirmemişim. Bu hatamın sebebi de, za'fiyetim ve yardımcılarımı ürkütecek esbabın çoğaltılmaması ve sözlerime itimadı kazanmak için zahiren şahsıma bir kısmını kabul etmiştim.

Size ihtar ediyorum: Fâni ve kabir kapısındaki çürük şahsımı çürütmeğe ihtiyaç yok ve bu kadar ehemmiyet vermeğe de lüzum yok. Fakat Risale-i Nur'la mübareze (mücadele) edemezsiniz ve etmeyiniz. Onu mağlub edemezsiniz. Mübarezede (mücadelede) millet ve vatana büyük zarar edersiniz. Fakat şakirdlerini (takipçilerini) dağıtamazsınız. Çünki hakikat-ı Kur'aniyenin (Kur’ani hakikatin) muhafazası yolunda kırk-elli milyon şehid veren bu vatandaki geçmiş ecdadlarımızın (atalarımızın) ahfadlarına (torunlarına) bu zamanda hakikat-ı Kur'aniyenin muhafazası ve âlem-i İslâmın nazarında eskisi gibi dindarane (dindar bir şekilde) kahramanlıkları terk ettirilmeyecek. Zahiren çekilseler de, o hâlis şakirdler (takipçiler) ruh u canıyla o hakikata bağlıdırlar. Ve o hakikatın bir âyinesi olan Risale-i Nur'u terkedip, o terk ile vatan ve millet ve asayişe zarar vermeyeceklerdir. Son sözüm:فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
Şualar ( 398 )
Cevap: Said NURSİ bu cümlelerinde yine Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’nin gaybden haber verme yoluyla kendi eserini müjdelediğini iddia ediyor ki Allah Kur’anda gaybten haber vermeyle ilgili şöyle diyor:

Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.Neml Suresi 27
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28
Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.


SAİD NURSİNİN BAKIN HADİSLERE BAKIŞ AÇISI NASIL! BU ARADA ISRARLA ÇAĞINDA OLAN DEPREMLERİ VS KENDİSİYLE İLİŞKİLENDİRMEYE DEVAM EDİYOR!
İkinci Vecih (ikinci yön): Mevzu'dur manası; bu rivayet an'aneli, senedli hadîs değil demektir. Yoksa manası yanlıştır demek değildir. Madem ümmette, hususan (özellikle) ehl-i hakikat ve keşf ve bir kısım ehl-i hadîs ve ehl-i içtihad kabul edip manalarının vuku'larını beklemişler. Elbette o rivayetlerin durub-u emsal (misaller getirme) gibi umuma (genele) bakan hakikatları vardır.

Üçüncü Vecih (üçüncü yön): Hangi mes'ele veya rivayet var ki; meşrebleri, mezhebleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona itiraz edilmesin. Meselâ: İslâm içinde birkaç deccal geleceğine dair rivayetlerden birisi bu hadîs-i şerif, sarih bir surette Cengiz ve Hülâgu fitnesinden haber verir.لَنْ تَزَالَ الْخِلاَفَةُ فِى وِلْدِ عَمِّى صِنْوِ اَبِى الْعَبَّاسِ حَتَّى يُسَلِّمُهَا اِلَى الدَّجَّالِYani "Uzun zaman hilafet-i Abbasiye devam edecek, sonra o saltanat deccal eline geçecek" diye beşyüz seneden sonra İslâm içine bir deccal gelecek, o hilafeti bozacak gibi ki; eşhas-ı âhirzamandan çok rivayetler haber verdikleri halde, mezhebi ayrı veya fikri müfrit bir kısım ehl-i içtihad kabul etmemişler, mevzu (uydurma) veya zaîftir demişler. Her ne ise.. şimdi bu uzun kıssayı kısa kesmeme sebeb, Risale-i Nur ile alâkadar ve Nurlara hücumun aynı zamanında zeminin hiddetini gösteren dört büyük zelzelenin (depremin) tevafuku (uygun gelmesi) gibi bu cevabı yazdığım aynı saatte burada iki şiddetli zelzele (deprem) vuku (gerçekleşti) buldu. Şöyle ki:

Akşamda elime verilen ehl-i vukufun (bilir kişilerin) raporundaki ameliyat-ı cerrahiyenin (cerrahi operasyonun) yaralarından elîm (acı) bir teessür (etki) ve temassızlıktan hazîn (üzücü) bir zahmetle kendim perişan kalemimle yazmaktan teellüm (elem duyma) hissederken, iki zelzelenin (depremin) tevafukudur (denk gelmesidir). Evet sekiz ay tecrid ve sıkıntılar içinde en ziyade güvendiğim ve raporlarıyla imdadıma yetişmelerini beklediğim Diyanet Riyaseti dairesinden gelen raporu akşamdan aldım. Bu sabah bildim ki; pek ehemmiyetsiz şeylerle imdadıma değil, belki iddiacıya yardım ederek: "Geçen dört zelzeleler (depremler) Nur'un kerametlerindendir, Said demiş." dediklerini gördüm. Cedvelde yazdığım gibi: Nurlar, sadaka-i makbule misillü (gibi) belaların def'ine bir vesiledir, ne vakit Nurlara hücum edilse, musibetler fırsat bulup gelirler ve bazan da zemin hiddet eder, diye yazmağa niyet ederken burada iki şiddetli zelzele (deprem) {(Haşiye): Bu iki zelzele (deprem) 18.9.1948 tarihine müsadif (denk geliyor), cum'a günü kuşluk vakti olmuştur. Afyon hapsinde Risale-i Nur talebeleri namına Halil, Mustafa, Mehmed Feyzi, Hüsrev} beni o bahsi yazmaktan vazgeçirdi. Onu bırakıp üçüncü noktaya geçiyorum.

Üçüncü Nokta: Ey müdakkik (araştırmacı) ve hakikatlı ve insaflı ehl-i vukuf (bilirkişilerin) âlimlerimiz! Eskiden beri ehl-i ilim mabeyninde bir makbul âdet-i müstemirreye (devam eden adete) binaen yeni te'lif edilen güzel kitabların âhirlerinde başkaların o kitaba medhiyeleri (övgüleri) ve takrizleri (referans yazıları) ve mübalağane (abartılı bir şekilde) ve bazan müfritane (haddi aşar şekilde) senaları (övgüler) yazılıp neşredildiği (yayınlandığı) ve müellif kemal-i memnuniyetle (tam bir memnuniyetle) o takrizcilere (referans yazanlara) minnettar olduğu ve rakibleri dahi onu hodfüruşlukla (kendini beğenmişlikle) ittiham (suçlama) etmedikleri halde, Nur'un bir kısım has ve hâlis şakirdlerinin (takipçilerinin) ve merhum Hasan Feyzi ve şehid Hâfız Ali tarzında yazdıkları takrizleriyle (referans yazılarıyla) aleyhime şiddetli hücum eden pekçok insafsız muarızlara karşı aczime, za'fıma, garibliğime, kimsesizliğime yardım ve Nurlara muhtaçları teşvik fikriyle olan medhiyelerini (övgülerini) bütün bütün reddetmediğimi ve şahsıma ait kısmını Nurlara çevirdiğimi bir hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) telakki etmenizi kemal-i dikkatinize (tam dikkatinize) ve tahkikî ilminize ve şefkatkârane (şefkatli bir şekilde) muavenetinize (yardımınıza) ve insafınıza yakıştıramadığımdan müteessir oldum. Ve o medhiyeleri (övgüleri) yazan sâfi (temiz) arkadaşlarımın hiç siyaseti düşünmeyerek riyazî (matematiksel) bir hesabla: "Mana-yı işarî (işari mana) külliyetinin (bütünlüğünün) bir mâsadakı (doğrulaması) ve cüz'î bir ferdi bu zamanda Risale-i Nur'dur." demelerine hata denilmez. Çünki, zaman tasdik ediyor. Haydi çok mübalağa veya hata dahi olsa, ilmî bir hatadır. Herkes kendi kanaatını yazabilir. Acaba Şeriatta oniki mezheb; hususan Hanefî, Mâlikî, Şafiî, Hanbelî Mezheblerinde ve yetmişe yakın ilm-i kelâm ve usûl-üd din dairesindeki allâmelerin fırkalarında ne kadar ayrı ayrı kanaatlar ve fikirler kitablara yazılmış bilirsiniz. Halbuki bu zaman kadar, hiç bir zaman, din âlimlerinin ittifakına ve münakaşa etmemesine muhtaç olmamış. Şimdilik teferruattaki ihtilafı bırakmağa ve medar-ı münakaşa etmemeğe mecburuz.
Şualar ( 401 - 403 )
Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz” 

SAİD NURSİ’NİN HAKLI OLARAK İDDİALARINA KARŞILIK İTHAM EDİLMESİ VE ONUN VERDİĞİ CEVAPLAR İLE BİZİM KENDİSİNE VERECEĞİMİZ CEVAPLAR!
1. Dini âlet ederek..
C: Reddedilmemiş müdafaatımdaki (savunmalar) hüccetler (deliller), bu yanlışı herkese gösterir.
BİZİM CEVAP: Dine karşı özellikle laik, seküler kesimin ağızlarındaki sakız olan “DİNİ ALET ETMEK” tabiri esasen biz Müslümanların kullanması gereken tabirdir, zira DİNE tümden düşmanlık ederek onu yok etmeye çalışan seküler ve laik kesimin birilerinin “Dini alet etmelerinden” şikayeçi olmaları çelişkidir. Bu Laik ve Seküler kesimin İslamı düşünmelerinden değil tamamen kendi iktidarlarının selameti için bu kavramı icat etmiş, dini alet etmenin ölçülerinide yine kendileri koymuştur. Laik ve seküler kesim direk din ve dindarlara savaş açarken renklerini mertçe bellettirmiş Said NURSİ ve ekibi ise bunu suret-i haktan görünüp din kisvesi altında düşmanlıklarını sergilemişlerdir. Gerçektende Said NURSİ ve ekibi DİNİ DEĞERLERİ KULLANARAK insanların dini duygularını sömürmüşlerdir ve Allah böyleleri için şöyle der:
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Peki, Said NURSİ ve ekibi İslamın değerlerini nasıl kullanmışlardır? Risale-i Nur incelendiğinde gerek Said NURSİ’nin kendisi ve gerekse ekibi aslında Kur’an’ın özünden son derece haberdardırlar, öyleki özenle ayetlerin seçilip iddialarına mesnet olması için bilinçli bir tasarımla yazılan bu kitabın uygun noktalarına yerleştirilmiştir. Özellikle Allah’ın kitabında geçen “Nur” kelimesini ideolojilerine dayanak yapmışlardır. Buda gösteriyor ki Said NURSİ ve ekibi ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı ve kendilerine yapılan eleştirilere karşılık “Bu bir İşari Tefsirdir, mutlak değildir eleştirilebilir” denilerek savunmaya geçmişlerdir. Bu savunma pozisyonuna girişleri bile onların bilinçli hareket ettiklerinin göstergesidir. Allah’ın kitabı yaradılışımıza seslendiği için onu yanlış anlamaya zorladığımızda zihnimiz ve vicdanımız bizi uyarır, buna rağmen saptırmada ısrar edersek kendimizi İNANMAYA değil artık BİR ŞEYE İNANDIRMA başlarız, sonrasında ise artık bu zorlama dinsel şizofreniye dönüşecek ve YAPTIKLARIMIZI DOĞRU zannetmeye başlarız. Said NURSİ ve ekibi bile bile dini alet ederek insanların inançlarını sömürmüş, laik ve seküler rejim ise onun ve ekibinin yaptıklarının gerçekten İslam’a asıl düşmanlığın bu olduğunu görünce onu mahkemelerden BERAAT ettirmiş ancak bu arada ona yapılan baskılar onu meşhur edip, insanların etrafında kümelenmesine neden olmuştur. Laik ve Seküler kesim aslında İslam’ı kendilerince yok etmenin yolunu bulmuşlar ve Said NURSİ’yle ekibinin bu işi zaten layıkıyla yaptığını görmüş ve bu taifeye artık bir şey dememiştir. Yani Laik ve Seküler kesimde aslında ne yaptığının bilincinde ve en az Said NURSİ ve Nurcular kadar istismarcı bir karakter taşımakta ve ahiretlerini dünyalık iktidarlar karşılığında satmışlardır.


2. Emniyeti bozabilecek.
C: Yirmi senede bir vukuatı (olayları) altı mahkeme göstermemesiyle bu yanlışını isbat eder.
BİZİM CEVAP: Nurcular son derece senkretist (bağdaştırmacı) bir karaktere sahiptirler ve her türlü protesto, yürüyüş gibi en doğal insan haklarından olan bu hakları kullanmadıkları gibi kullananlarıda teröristlikle suçlayabilmişlerdir. Said NURSİ yazdığı kitabın bir çok yerinde İslamı yok etmeye yeminli Kemalist ve Laik rejime uzlaşma teklifinde bulunmuş ve Kemal ATATÜRK’i dahi eleştirirken onu Süfyan olarak adlandırarak gerçek ismini kullanmamıştır. Muhtemelen bununla baskı ve tazyiklere kapılmamayı hedeflemiştir. Günümüz Nurcularıda tıpkı izinden gittikleri şahıs gibi daima iktidarda kim varsa ona yanaşarak hayatiyetlerini sürdürmüşlerdir. Yeri geldiğinde kendilerine zulmeden akımlarla bile uzlaşmaya kalkışmışlardır. Öyleki günümüzde “HOŞGÖRÜ” adı altında Allah’ın dinini dahi pazarlık konusu yapabilmişlerdir. Yani dönemin İslam düşmanı Laik yönetimi İslam adına ne varsa her şeyi emniyet bozucu olarak gördüğünden Said NURSİ ve ekibinide bununla suçlamış ancak Said NURSİ verdiği cevapta bunu reddetmiştir ve bir çok mahkemenin onu beraat ettirdiğini söylemiştir. Said NURSİ bu mahkemelerin BERAAT hükmünü ise HAKK VE HAKİKAT olarakta görüyor. Said NURSİ gizli cemiyet kurmayı reddetsede övünerek “NURCULUK” adlı bir fırkayı oluşturduğunu açık açık söyler ve dinin yasakladığı “TEFRİK (fırka kurma) ve TEFERRUK (fırkalaşma)” günahını işlemekten imtina etmediğini fazlasıyla göstermiştir. Elbette Laik yönetim dine düşmanlığından dolayı bununla ilgilenmemiş hatta Müslümanların kafalarının bulanması açısından bu duruma bir süre sonra göz yummuştur.
3. Gizli bir cem'iyet kurmak.
C: Üç mahkemenin bu noktada beraet vermesi bu yanlışını isbat eder.
BİZİM CEVAP: Dönemin Laik mahkemesi gizli cemiyetten kasıt örgütlü bir suç işlemek olarak nitelendirmektedir. Dönemin laik idaresi iktidarının selameti için takrir-i sükun gibi sindirme yasalarıyla kendisine düşman ne kadar akım, fikir ve hareket varsa yok etmeye çalışmış ama ne hikmetse Said NURSİ ve ekibi mahkemelerden beraat etmiştir. İskilipli Atıp hoca Şapka Kanunundan çok önce Frenk Mukallitliği adlı kitaptan dolayı kanunlar geriye yürütelerek katledilirken, heryerde sarığı ve cübbesiyle dolaşan Said NURSİ’ye ne hikmetse dokunmamıştır. Said Nursi söz konusu zulüm mahkemelerinin beraatini ise marifet olarak nitelendirmiştir. Sanki verilen Beraat hükmü ADİL BİR MAHKEMENİN’miş gibi konuşmuştur. Oysa Risale-i Nur’un hiçbir yerinde dönemin zalim rejimi tarafından katledilen insanlara değinilmediği gibi bu rejime karşı mücadele edilmesi gerektiğine dair tek bir kelime geçmez. Sadece Said NURSİ’nin yargılandığı mahkemelere yaptığı serzenişler, beddualar ve trajikomik kendisinden ÇARPILMA tehditleri yer almaktadır.
4. Gizli cem'iyete girmek.
C: Bu defa yirmiüç adamı makam-ı iddia (iddia makamı) tahliyesiyle kendi yanlışını kendi gösteriyor.

5. Hiç bir iş ile meşgul olmayan.
C: Risale-i Nur'un te'lifi ve tashihi ile olan büyük meşgaleyi görmemesi, bu yanlışını herkese gösteriyor.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ’nin verdiği cevap gerçekten çok komik ve aslında gerçekten hiçbir geliri olmayan Said NURSİ’nin hangi yollardan öğrencilerini, misafirlerini ve hareketini finanse etmiştir mutlaka bunun araştırılması gerek. Said NURSİ bu soruya “Allah bizi rızıklandırdı, yaptığımız çalışmaların bereketiyle” diyerek cerbeze yapmaktadır. HZ. İsa’nın annesi Meryem’e verilen göksel sofra sanki kendisine gelmiş gibi konuşmaktadır. Doğrusu Said NURSİ ve ekibinin dönemindeki finans kaynakları, destekçileri mutlaka araştırılmalı zira böylelikle bir çok husus daha vuzuha kavuşacaktır.
6.7. Devletin emniyetini ihlâle teşvik edecek hareketlerde bulunduğundan ve gizli cem'iyet kurduğundan..
C: Eskişehir Mahkemesinin yalnız tesettür ve şapka mes'elesini esas tutması ve cem'iyet ve emniyeti ihlâle ehemmiyet vermemesi bu yanlışını gösteriyor.
BİZİM CEVAP: Dünyanın hiçbir ülkesinin tarihinde kıyafet devrimi nedeniyle insanlar yargılanıp öldürülmemiştir. Bu şekil hüküm veren mahkemelerin kendisi için bu hükmü vermediğini söyleyerek lehine verilen kararı referans gösteren Said NURSİ samimiyetsizliğini gördüğünüz gibi açık seçik ortaya koyuyor. Yaşasın zalimler için Cehennem diyen Said NURSİ’deki bu sloganik halet-i ruhiyeye burada göremiyoruz ve başka bir mahkemenin lehine verdiği hükmü referans olarak gösteriyor. Oysa bakın Allah ne diyor:
“Haksızlık yapanlara meyletmeyin aksi halde ateş sizede dokunur size Allah’ın berisindede dostlar olmayacaktır sonra size yardımda edilmeyecek”Hûd Suresi 113
Said NURSİ’nin bu iki yüzlü siyasetini devam ettiren Nurcular ondan sonra daima Türkiye’de iktidara yakın siyasete yakın durmuş ve takiyyelerini sürdürmüşler ve kendilerine dokunulmadığı sürece BAŞKALARINA YAPILAN haksızlıkları görmezlikten gelmişlerdir. Oysa Allah şöyle der:
“Konuştuğunuzda adil olun velevki yakınınız dahi olsa Allah’ın sözünü yerine getirin…”En’am Suresi 152

Nurcular takiyye içinde hareket ettikleri için asla doğruları tam konuşmamış ve bu eylemlerinede yansımış ve adalet kendileri için olduğunda dile getirmişler ama başkalarına bunu çok görmüşlerdir. Sinsi hareketleri yüzünden hiçbir inanç ve fikir mensupları tarafından sevilmemişlerdir. Bu takiyye ahlaksızlığını ise “HER DOĞRU HERYERDE SÖYLENMEZ” diyerek ilkeleştirerek mensuplarını bu sloganla şartlandırmışlardır.

8. Kanunun 163 üncü maddesi..
C: Zahiren o madde-i kanunî ile, fakat hakikaten Eskişehir Mahkemesi kanaat-ı vicdaniye ile hüküm vermesi, Tesettür Risalesi'nin eskiden yazıldığını anlamasıyla, mecburiyetle kanaat-ı vicdaniyeye (vicdani kanaatle) müracaat etmesi, bu yanlışını gösteriyor.
Bizim Cevap: Dikkat ederseniz Eskişehir mahkemesinin verdiği hükmü vicdani bulmanın yanında tesettür risalesinin ESKİDEN yazıldığını –yani suç kabul edildiği tarihten önce- ve bundan dolayı itham edilemeyeceğini söylüyor. Said Nursi tesettürle ilgili SÖZLERİNİN arkasında durmak yerine “BUNU ESKİDEN SÖYLEMİŞTİK VE MAHKEMEYE KONU OLAMAZ” diyerek çark ediyor. Tıpkı onun takipçisi Fethullah GÜLEN’in başörtülelerin yoğun bir şekilde devlet tarafından takibe uğradığı 1990’lardaki tavrına benziyor ve Fethullah GÜLEN o vakit başörtüsünü dinin asıllarından değil teferruattan saymak gerektiğini söylemişti. Nurcuların baskılardan vs kurtulmak için bu yöntemi hep kullanmışlar ve mahkemeler ya onları beraat etmiş yada hapse atmamıştır. Esasen bu yüzden Said NURSİ’nin hapis hayatı yaşayıp yaşamadığının dahi araştırılması gerekir. Zira bu derece uzlaşmacı bir karaktere sahip birinin dönemin rejimi tarafından kovuşturulduğu şüphe taşımaktadır.
9. Dinen mukaddes tanılan şeyleri âlet etmesi..
C: Bu otuz seneki hayatım ve bütün benim ile görüşenler ve mahiyetimi bilenler, bu hükmü tekzib (yalanlama) ediyorlar.
BİZİM CEVAP: Dini alet etmenin ölçüsünü elbette yine o dinin kendisi koyar, dine düşman olan Laik bir yönetim “dini alet etmenin ölçüleri” koyması ALET ETMENİN en güzel örneği olabilir. Zira hem dine karşı savaş açılıp hemde onu istismar edeni yargılamak büyük bir çelişkidir. Esasen dinin birileri tarafından istismar edilmesi Laik yönetimi memnun etmeli ve galiba bu bir süre sonra fark ediliyor ve Said NURSİ ve ekibi özellikle 1950 sonrası bu sefer el üstünde tutulmaya başlanıyor. Özellikle Demokrat Parti döneminde halkın oylarını alma noktasında bu hareket fazlasıyla kullanılıyor hatta bu kullanılma şekli ta günümüze kadar devam ettirilmiştir. Yani dini istismar etmeye daha sonra Laik rejimde katılmış ve istismarın en kalleşcesini yapmıştır. Peki dini istismar yada alet etmenin ölçüleri nedir ve Allah kitabında bunlar için neler diyor :

“İnsanlara iyi olanı emredip kendinizi unutuyormusunuz üstüne üstelik bunu Allah’ın kitabını okuyarak yapıyorsunuz, akıllanmayacak mısınız?”Bakara Suresi 44


“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını tanımazlıkmı ediyorsunuz, böyle yapanın dünya hayatında hali ancak alçaklık, kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine uğratılmasından başka bir şey olamaz Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir”Bakara Suresi 85

“Vay o namaz kılanların haline kıldıkları namazdan habersizdirler, gösteriş yaparlar ve aralarındaki en ufak yardımlaşmaya bile engel olurlar”Maun Suresi
İstismarcılar aslında dinden haberdar olanlar hatta o dine kendini nispet edip sonra dinin emrettiğinin tersini yapıp ya da tersinin yapılmasına çalışanlardır. Şimdi hem dine karşı savaş açıp hemde İslam adına Said NURSİ’yi sorgulayan Laik-Kemalist kesimin samimiyetinden söz edilebilir mi? Yâda Kur’an’a açık açık ters iddiaları söyleyip sonra bunun İslam olduğunu söyleyebilecek kadar ileri giden Said NURSİ istismarcı değilde nedir!

10. Devletin emniyetini bozacak hareketlere halkı teşvik ve tergib (özendirme) ederek..
C: Yirmi senede hiç bir Nur şakirdi (takipçisi) böyle bir vukuata (olaylara) sebeb olmadığı ve on vilayetin zabıtaları kaydetmemeleri, bunun hata olduğunu gösteriyor.
BİZİM NOT : Said NURSİ aynı cümleleri yukarıdada söylemiş belliki alttada tekrarlayarak şartlandırma hedeflemekte!

Bizde aynı cevabı tekrar yazıyoruz:
BİZİM CEVAP: Dünyanın hiçbir ülkesinin tarihinde kıyafet devrimi nedeniyle insanlar yargılanıp öldürülmemiştir. Bu şekil hüküm veren mahkemelerin kendisi için bu hükmü vermediğini söyleyerek lehine verilen kararı referans gösteren Said NURSİ samimiyetsizliğini gördüğünüz gibi açık seçik ortaya koyuyor. Yaşasın zalimler için Cehennem diyen Said NURSİ’deki bu sloganik halet-i ruhiyeye burada göremiyoruz ve başka bir mahkemenin lehine verdiği hükmü referans olarak gösteriyor. Oysa bakın Allah ne diyor:
“Haksızlık yapanlara meyletmeyin aksi halde ateş sizede dokunur size Allah’ın berisindede dostlar olmayacaktır sonra size yardımda edilmeyecek”Hûd Suresi 113
Said NURSİ’nin bu ikiyüzlü siyasetini devam ettiren Nurcular ondan sonra daima Türkiye’de iktidara yakın durmuş ve takiyyelerini sürdürmüşler ve kendilerine dokunulmadığı sürece BAŞKALARINA YAPILAN haksızlıkları görmezlikten gelmişlerdir. Oysa Allah şöyle der:
“Konuştuğunuzda adil olun velevki yakınınız dahi olsa Allah’ın sözünü yerine getirin…”En’am Suresi 152

Nurcular takiyye içinde hareket ettikleri için asla doğruları tam konuşmamış ve bu eylemlerinede yansımış ve adalet kendileri için olduğunda dile getirmişler ama başkalarına bunu çok görmüşlerdir. Sinsi hareketleri yüzünden hiçbir inanç ve fikir mensupları tarafından sevilmemişlerdir. Bu takiyye ahlaksızlığını ise “HER DOĞRU HERYERDE SÖYLENMEZ” diyerek ilkeleştirerek mensuplarını bu sloganla şartlandırmışlardır.

11. Gizli cem'iyet kurmak.
C: Üç mahkemenin o noktada beraet vermesi ve yirmi senedir siyaseti terk etmekliğim, bu hatanın ne kadar açık bir iftira olduğunu gösteriyor.
BİZİM NOT: Said NURSİ aynı cümleleri yukarıdada söylemiş belliki alttada tekrarlayarak şartlandırma hedeflemekte!

BİZİM CEVAP: Dönemin Laik mahkemesi gizli cemiyetten kasıt örgütlü bir suç işlemek olarak nitelendirmektedir. Dönemin laik idaresi iktidarının selameti için takrir-i sükun gibi sindirme yasalarıyla kendisine düşman ne kadar akım, fikir ve hareket varsa yok etmeye çalışmış ama ne hikmetse Said NURSİ ve ekibi mahkemelerden beraat etmiştir. İskilipli Atıp hoca Şapka Kanunundan çok önce Frenk Mukallitliği adlı kitaptan dolayı kanunlar geriye yürütelerek katledilirken, heryerde sarığı ve cübbesiyle dolaşan Said NURSİ’ye ne hikmetse dokunmamıştır. Said Nursi söz konusu zulüm mahkemelerinin beraatini ise marifet olarak nitelendirmiştir. Sanki verilen Beraat hükmü ADİL BİR MAHKEMENİN’miş gibi konuşmuştur. Oysa Risale-i Nur’un hiçbir yerinde dönemin zalim rejimi tarafından katledilen insanlara değinilmediği gibi bu rejime karşı mücadele edilmesi gerektiğine dair tek bir kelime geçmez. Sadece Said NURSİ’nin yargılandığı mahkemeler yaptığı serzenişler, beddualar ve trajikomik kendisinden ÇARPILMA tehditleri yer almaktadır.

12. Gizli neşriyatta (yayınlarda) bulunmak.
C: Âlem-i İslâm'ın mühim merkezlerinde ve burada merkez-i hükûmette ve dâr-ül fünunda yazdıkları Nur mecmuaları ellerde gezmesiyle bu yanlışını gösteriyor.
Bizim Cevap: Said NURSİ yazdıklarının İslam dünyasında yayıldığını ve elden ele dolaştığını iddia etmektedir. Eğer bu böyleyse kendi yaşadığı ülkede takibata uğrayan biri nasıl oluyorda aynı dönemde dünyanın çeşitli yerlerinde yazdıkları yayılmaktadır? O dönemin şartlarında iletişimin kıt olduğu ulaşımında yetersiz olduğu düşünülerse ve tüm bu olumsuzluklara rağmen Risale-i Nur dünyanın bazı yerlerinde yayılmışsa o zaman ortaya şu çıkıyor: Kendi ülkesinde sıkı takibe uğrayan ve baskısı, yayımı yasaklanan bir kitap nasıl oluyorda yurt dışına çıkıyor? Ya yurt dışından birileri bundan haberdar olmalı ve gelip bu yazılanları alıp ülkesine götürmüş olmalı, yada Nurcu gönüllüler o ülkelere gidip bunları yaymış olmalı, eğer yerli Nurcular, Nurculuk ihracıyla çalışmışlarsa o halde ya dönemin Laik yönetimi Nurcuları aslında hiçte takip etmemiş yada buna kasıtlı göz yummuşlardır. Eğer tüm dünyada bu yayılma söz konusuysa ve gerçekten böyleyse o halde Nurculuk hareketi uluslar arası düzeyde İslam’a karşı tertiplenmiş bir harekettir. Risalelerin bazı yerlerinde Amerika ve Misyonerlere karşı sempatik cümlelerin belkide hikmeti bu olsa gerek. O yüzden Said NURSİ’nin bu cümlesi dikkate alınmalı ve dönemindeki ilişkiler ağı inceden inceye irdelenmeli.

13. Gençlik Rehberi, Nurcular cem'iyeti arasında gizli satılmasına..
C: Cerh (eleştiri) edilmeyen müdafaatta, yedi makamata gönderilen itiraznamede kat'î hüccetler ile ki, Nur talebeleri hiç bir vecihle siyasî cem'iyet olmazlar. Hem Eskişehir Emniyet Müdürlüğü müsaadesiyle resmen tab'edilen Gençlik Rehberi, değil yalnızNurcular arasında, herkese alenen satıldığı bu hatasını isbat eder.
Bizim Cevap: Said NURSİ kendi ağzıyla yazdıklarının serbestçe satıldığını söylemekte ve buda gösteriyor ki rejim pekte onları kovuşturmaya tabi tutmamış. Zira Said NURSİ’nin yargılanma nedeni yazdıklarıysa Said NURSİ’nin “Sadece NURCULAR değil herkese satılıyor” diyerekte merd-i Kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler” durumuna düşmüştür. Bu arada Said NURSİ ve ekibinin neyle geçindiğide ortaya çıkmış oluyor, zira açık açık yazılanları SATTIKLARINI söylüyorlar. Allah’ın kitabına açık açık sözler söyleyerek insanların akıllarını bulandıran bu ekip için Allah şöyle der :

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Nurcular esasen dinin sırtından geçinen gruplardan biridir, zira direk Kur’an’a çağırmak yerine onu halktan uzaklaştırıp yazdıkları sözde tefsire çağırmış ve o günden bu yana dinsel bir yayın sektörü kurmuşlardır. Yani Allah’ın ayetlerini ucuza satarak bir kazanç kapısı oluşturmuşlardır. Öyleki Risalelerin cilt kapağı yada sayfa yapısı hiç değiştirilmemiş, bir nevi kitabın kabuğu, kağıdı bile kutsallaştırılmıştır. Nurcuların sohbet evlerine gidildiğinde odaların duvarlarında kırmızı kaplı Risaleler hemen göze çarpacaktır ve işin ilginç yani tüm sohbet evleri aynı manzaraya sahiptir.
14. Zülfikar ve Asâ-yı Musa'nın gizli satılmasına..
C: Doğrudan doğruya Diyanet Riyasetine bera-yı malûmat (malumat için) bu mecmuaların gönderilmesi, hem alenen İstanbul'da cildlenmesi ve İstanbul'daki mühim zâtlara, hattâ bazı kitabçılara ki Hindistan'a kadar gönderilmek için gönderilmesi, gizli satılmadığını belki ilânatla (reklamlarla) teşhir edilmekle satıldığı bu hatasını gösteriyor.
BİZİM CEVAP: Bundanda anlaşılıyorki dönemin diyanet işleri başkanlığına onaylanması için gönderilmesi ve hatta Hindistan’a bile yollanması Nurcuların hiçte özgürlük kısıtlanmasına uğramadığını gösteriyor.
15. "Yüzkırk sure Kur'an" demesine..
C: Kur'an yüzondört sure olduğunu, Kur'anı okuyan herkes bildiği halde, sathîliği (yüzeyselliği) ve aceleliği bu acib yanlışa sevketmiş.

16. Kur'an-ı Kerim'e âdeta bir nazire..
C: Bin defa hâşâ! Risale-i Nur Kur'anın bu asırda bir mu'cize-i maneviyesinin (manevi mucizesinin) bir âyinesi ve ondan tereşşuh (sızan) etmişbir tefsiri olduğuna bütün Nurcuların ve Risale-i Nur'daki yazıları görenlerin kanaatları, bu yanlışı tekzib (yalanlıyor) ediyor.
BİZİM CEVAP: Belliki dönemin Laik mahkemesi Said NURSİ’nin Kur’an’a nazire yaptığını fark etmiş ve bunu yargılama gerekçelerinden saymıştır. Ama işin ilginç yanı Said NURSİ “bin defa haşa” diyerek bu iddiayı reddeder gibi yapıp ardından “Hayır öyle değil ama Risale-i Nur, Kur’an’dan sızan şeydir (!)” diyerek kelime oyunuyla kitabının vahiy eseri olduğu iddiasını sürdürmüştür. Oysa Kur’an’dan sızan şey yine Kur’an olması gerek, yok bununla mecaz kastetmişse bu tarz bir mecazı neden kendisinden önceki hiçbir tefsir alimi yapmamıştır. Oysa başka iddialarıyla alt alta konulduğunda Said NURSİ’nin kastı apaçık ortaya çıkıyor ve Risale-i Nur onun ve takipçilerinin nazarında kutsal bir kitap olarak nitelendiriliyor.
17. Risale-i Nur yüzkırk parçadan ibaret olan..
C: Müdafaatımda (savunmalarımda) belki pekçok defalar lüzumu için yüzotuz parça diye tekrarımız bu yanlışını gösteriyor.

18. Risale-i Nur'un te'lifi yirmiüç senede tamamlandığı bildirilen..
C: İmam-ı Ali'nin (R.A.) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) işarat-ı gaybiyeleriyle (gaybi işaretleriyle) ve mana-yı işarîsiyle (dolaylı anlamıyla), bir vakit yirmidört senede Risale-i Nur tamam olacak denilmesi, o yanlışı tashih eder.
BİZİM CEVAP : Oysa Bakın Said NURSİ’nin hayatı anlatılan Tarihçe-i hayatta ne yazıyor :
{(Haşiye): Yirmiüç senede te'lifi tamamlanan ve yüz otuz kitabdan müteşekkil "Risale-i Nur" adlı eserleriyle, İlm-i Kelâm sahasında bir teceddüd yaptığı görülmüştür. Evet kendisi onbeş sene tahsili lâzım gelen ilmi üç ayda elde etmesi, gaybî bir işarettir ki: "Bir zaman gelecek, onbeş sene değil, bir sene bile ilm-i iman dersini alacak medreseler ele geçmeyecek. İşte

Tarihçe-i Hayat ( 33 )

Görüldüğü üzere Said Nursi’yi Tarihçe-i Hayatını kim hazırlamışsa resmen yalanlamakta ve peygamberimize Kur’an’ın indiriliş süresiyle aynı sürede risalelerin yazıldığı iddia edilerek Kur’an’a NAZİRE olduğunu itiraf etmiş oluyorlar. Said NURSİ 24 yıl diyerek bunu yalanlasada Tarihçe-i hayattaki cümlede onu yalanlıyor. Esasen yalancıların huyu böyledir bir süre sonra yalanlarını yalanlayan başka yalanlar üretmek zorunda kalırlar, zira YALAN ESASEN KUYRUKLU BİR ŞEYDİR….

19. Üç kitabda toplanan Nur Risalelerinin..
C: Belki yalnız Yirmiyedinci Mektub, Lâhikasıyla beraber o üç mecmua kadar büyük olduğu gibi, onlardaki Nur'un Risaleleri o üç mecmuada ancak beşten birisi olması; dikkatsizlikten gelen bu yanlışını gösteriyor.
BİZİM CEVAP : Dikkat edilirse Said NURSİ cümlesini özenle kurmuş ve NUR’UN RİSALELERİ diye bir tabir kullanıyor. NUR nedir ve onun RİSALELERİ ne oluyor? Nur kelimesi Said NURSİ ve ekibinin inanç dünyalarını üzerine kurdukları kelimedir. Bu kelime öyle böyle basit bir kelime olmayıp dinsel ideolojilerini adeta bu kelimeyle özdeşleştirmişlerdir öyleki bu cemaatin kurduğu kolejlerin dahi adı “IŞIK KOLEJLERİDİR”…NUR’un Risaleleri cümlesiyle Said NURSİ yazdığı kitabın kaynağı olarak kendini NUR olarak nitelendirmektedir. Bu günümüzde yaşayan sahte peygamber İskender EVRENESOĞLU’nun kurduğu “NUR” adlı televizyonuna benzemektedir. Esasen ne hikmetse sahte peygamberler bu NUR kelimesini hep kullanmış ve yaşadıkları her şeyi anlamı IŞIK olan Nur’la özdeşleştirmişlerdir… NURYÜZLÜ, YÜZÜNDEN NUR AKAN, BAŞINA NUR YAĞDI tabirleri bu tür sahte peygamberlerde darb-ı mesellerin ÖZNE’si olmuştur. Said NURSİ Nur’un Risaleleri tabirini kullanarak niyetini tümüyle açık etmiştir. Demekki aslında Risale-i Nur değil, NUR’UN RİSALESİ söz konusudur, Nur Said NURSİ olmakta Risalelerde ondan sadır olan vahiydir… Ki başka bir yerdede Risale-i Nur için NURUN ALE NUR “Nur üstüne Nurdur” diyerek açık açık şeytani sayıklamalarda bulunmuştur.

20. Perakende halinde bulunan Nur Risaleleri..
C: Şimdi, Nurları yazan kalemlerin yüzbinler ve güzel itina ile tevafukla yazan yüzler kâtibin aşk-ı imanî ve ilmî ile yazdıkları Nur Risalelerine perakende, ehemmiyetsiz parçalar namı verilmesi zahir bir yanlıştır.
BİZİM CEVAP: Dikkat ediyormusunuz Said NURSİ yazdıklarına “NURLAR” sıfatı vermekte ve bu NURLAR’ın yazımıyla ilgili özenden bahsetmekte. İlginçtir Said NURSİ Risale-i Nur’un hiçbir yerinde kitabını kendi eliyle yazdığını hatta karaladığını dahi söylememekte, hep birilerinin YAZMASINDAN, ONLARA YAZDIRILMASINDAN söz etmekte ve kendisinin yarı ümmi olduğunu belirterekte adeta kendini peygamberimizle özdeşleştirmektedir. Yani onun şakirtleri esasen KİRAMEN KATİBİN –Kutsal yazıcılar- olmakta ve ondan sadır olan NUR’ları itina ile hatta TEVAFUKLA –kelimelerin, harflerin yerlerinin önceden belirlenmiş yerlerine denk gelecek şekilde- yazmışlardır. Burada tevafuk kelimesinin anlamı şudur: Risale-i Nur sıradan bir tefsir değil onun harf ve kelimeleri dahi ilahidir ve tıpkı Kur’an gibi hangi ayetin hangi surede hangi surenin hangi sureyi takip edeceği gibi Cebrail tarafından peygamberimize dikte ettiriliş şekline benzemektedir. Kur’an’daki ayetlerin, surelerin diziliş şekli, ayetlerin inişi sırasında belirlenmiş ve iniş süreci bittiğinde ise Cebrail iki kez baştan sona peygamberimize okuyup karşılıklı teyitleşilmiştir. Surelerin, ayetlerin dizilişindeki bu Standard ta başından Allah tarafından belirlenmiş ve Kıyamet Suresinde “O kitabın toplamasıda bize aittir” denilerek bunu peygamberimizin dahi inisiyatifine bırakılmayacağını açık açık Allah kitabında belirtmiştir. Said NURSİ yazdığı pardon yazdırdığı kitabı için tamda bunu iddia etmektedir.

21. Bazı kısmında mevzu ve gaye ile hiç ilgisi olmadığı..
C: Eski zamanda mantıkta en derin âlimleri ilzam eden ve şimdiye kadar müdakkik (araştırmacı) âlimlerin Risale-i Nur'u o cihette tenkid edememeleri bu hatayı söyleyene iade eder.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ güya cevap vermekte ancak Risaleler incelendiğinde gerçekten tefsirle alakası olmayan ipe sapa gelmez bir sürü şey bu kitapta yer almakta. Mesela Lahikalar kitabı neredeyse Said NURSİ ve eserine yapılan övgüler, mektuplarla doludur. En başta bu soru cevapların tefsirle hiçbir ilgisi olmadığı gibi Şualar adlı bu kitabın yarısı ise yine tefsirle uzaktan yakından alakası olmayan MAHKEME SAVUNMALARINDAN ibarettir. Risaleler baştan sona incelendiğinde koca bir SÖZCÜK ISRAFIYLA okuyucu karşılaşmakta ancak baştan bu batıl davaya senkronize edilenler Risalelerdeki bu kasıtlı tekrarlar sonucu beyni şartlanmakta ve bu batıl davanın taraftarı haline getirilmektedir.

22, 23. Risale-i Nur'un bir kısmında okuyanlara birşey öğretme bakımından, ilmî mahiyet taşımadığı..
C: Yirmi seneden beri hükûmetin iğfal olunmuş bazı rükünleri ve aldanmış bazı mutaassıb (bağnaz) hocalar Risale-i Nur'un aleyhinde hücum ettikleri ve herkesi ürküttükleri halde, hiçbir esere müyesser olmayan yüzbinler her sınıftan muhtac-ı ilm-i hakikat (gerçeğin bilgisine muhtaç) ona talib olup istifadeleri, bu iftirayı pek çirkin gösteriyor.
BİZİM CEVAP: Gerçekten Risale-i Nur adlı bu sözcük israfından ibaret kitaplar topluluğu asla ilmi bir değer taşımadığı gibi bilgi namına insanlara bir şey sunmamakta ve bu kitaplar topluluğu özellikle ve adeta bu güruha kapılan insanları TECHİL’le (Cahilleştirmeyle) görevlidir. Kitap baştan sona incelendiğinde Said NURSİ’nin saçma sapan analizlerine ciddi hiçbir ilim adamı muhatap olmak istemeyecek ve bu nedenle Said NURSİ’nin bu saçma iddialarına itiraz edenlere karşı yine CİDDİ BİR İLMİ VE ANALİZ YETENEĞİNE sahip bir Nurcunun çıkmaması bu durumu fazlasıyla ispat etmektedir. Zira eğer bu kitaplar topluluğu insanlara BİLGİ namına bir şey vermiş olsaydı bu kitapları hergün okuyup hatta bu kitaplarla yatıp kalkan insanlar kendilerine yapılan itirazlara cevap verme gücüne sahip olurlardı. Oysa bu kitaplar topluluğu özellikle insanları TECHİL –cahilleştirme- üzerine yazılmıştır ve bir ekip çalışmasının ürünüdür.

24. Şimalden (kuzey) gelecek büyük kızıl tehlikeye karşı bir sed olduğunu iddia ve zannetmektedir.
C: Nurları okuyan bütün zâtlar; değil zan ve tahmin, belki kat'î ve yakînî bir surette, Risale-i Nur'un şimalden (kuzeyden) gelen tehlikeye bir sed olduğunu söylemeleri bu hatayı gösteriyor.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ’in bu herzeleri bırakın Kızıl Tehlikeyi Afrıkanın ormanlarında yaşayan ilkel bir kabile dininin verilerine karşı dahi derman olamaz. Ciddi bir ilim adamı Kızıl Tehlike denilen Sosyalizmin manifestosu sayılan Karl Marks’ın Kapital adlı kitapıyla Said NURSİ’nin kitabını karşılaştırarak okusa aradaki farkı kolaylıkla anlar ve Said NURSİ’nin nasıl bir şarlatan olduğunun hemen farkına varır. Zira Said NURSİ dinsel paranoyayla doğa olaylarını dahi kendi kitapıyla ilişkilendirecek kadar cehalet örneği sergilerken Kapital adlı kitapta uzun uzadıya iktisadi analizler yapılarak insanlığa çare öneriler üzerine kafa yorulduğu görülür. Buna rağmen Kızıl Tehlike denilen Sosyalist blok çökmüştür zira Karl MARKS’ın son derece gerçekçi analizlerine karşılık insan fıtratına aykırı olan davranışları nedeniyle bu olmuştur. Ancak Nurcular bunun nedenini dahi SAİD NURSİ’ye bağlamışlardır. Oysa Sosyalist blokun çöküş nedenleri hiçte Nurcuların öne sürdüğü nedenler değildir. Ama en önemlisi onların iddiası Sosyalizmden sonra İslamın oralara hakim olacağıydı ve hiçte böyle olmamış ve Rusya hızla kapitalistleşmiş yani daha beter bir ideolojiye kaymıştır. Said NURSİ ve ekibi dünyada olan olaylarıda doğru okuyamamıştır yada okumak istememiştir esasen özellikle TECHİL edilmiş bir topluluk zaten bu yetenekten baştan mahrum edilmiştir.
25. Devletin emniyetini ihlâl etmiş..
C: Üç mahkemede üç müdafaatımda (savunmalarımda) bu iftiranın asılsız olduğunu isbat ettiğim gibi yirmi senede, bulunduğum beş-altı vilayet zabıtaları, emniyeti ihlâle dair hiçbir emareyi (işareti) ne Said'in ve ne de arkadaşlarının hakkında kaydetmemesi bu iftirayı tamamıyla reddeder.

26. Nurcuların zanları hilafına (tersine) olarak, Nur Risaleleri yegâne okunacak tefsir değildir.
C: Nur Risalelerinde ve talebelerinin lisanında her vakit söylenen "Bu zamanda en kuvvetli bir tefsir-i Kur'anîdir" cümlesidir. Yoksa hiçbir vakit başka tefsirlere ilişmek hatırlarına gelmediği, bu acib hatanın ne kadar çirkin olduğunu gösterir.
BİZİM CEVAP: Oysa bu kitaplar topluluğunun birçok yerinde Risale-i Nur’un ilim elde etmek için yeterli olduğu başkada kitaplar okumanın gerek olmadığı defaatle söylenmektedir.

27. Nurcular adı verilen talebelerin de yekdiğerleriyle görüşmeleri gizli olduğu..
C: Isparta vilayetinde ve bütün köylerinde, zabıtanın ve hükûmetin taht-ı nezaretinde (kontrolu altında) aşikâre (açık bir şekilde) surette görüşmeleri ve bazı köylerde yüz kalemle yazıları neşretmeleri, gizlilik isnadını kırıyor.
Bizim Cevap: Eskilerin bir sözü var “Merd-i kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” yani “Kıpti adam yiğitliğini arzederken hırsızlığını söyler”, Said NURSİ eserlerinin gizli saklı yayılmadığını alenen bu şeyleri yapabildiğini söylüyor, buda gösteriyor ki NURSİ’nin yaşadığı dönemdeki adli takipat hiçte eserlerinde abarttığı gibi değildi ya da daha doğrusu bu dönemin mahkeme tutanakları incelenerek Said NURSİ’nin gerçekten hapis yatıp yatmadığı ya da adli kovuşturmanın boyutunun ne olduğu mutlaka araştırılmalı. Said NURSİ Kur’an’ın anlaşılması için bir çaba içinde değil ve Kur’an’ın mealini yazarak yayma çabası içindede değil o tamamen kendi eserini yayma gayreti içinde ve belliki bazı mahkemelerin dürüst yargıçları bu ipe sapa gelmez iddiaları sorgulama ihtiyacı hissetmiş olmalı!

28. Teksir makinesiyle çoğaltılması ve alanların bulunduğu yerlere götürülmesi, gizli yapılmaktadır.
C: Bu ifadede bir dirhem doğruluk varsa, üç dirhem yanlış var. Evet insafsız gizli düşmanlarımız bahane bulmamak için dörtte bir gizli yapılmıştı. Yoksa şimdi buldukları bahane ile bizi daha evvelden adliyeye sürüklemeleri ihtimaline binaen bir parça gizli idi. Yoksa herbirisi üçyüz-dörtyüz sahifeli mecmualardan binbeşyüze yakın mikdarı memleketin her tarafına mümanaatsız (engelsiz) gitmesi, bu hatayı tam gösterir.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ’nin verdiği bu cevaptan anlaşılan odur ki döneminde Müslüman Dindarlara karşı son derece zalimane davranan rejim ne hikmetse Said NURSİ ve ekibine dokunmuyor ve Said NURSİ engelleme olmaksızın üçyüz dörtyüz sayfalı yazılı metinlerin memleketin her tarafında dolaştığını itiraf ediyor. Eğer bu böyleyse o halde Said NURSİ niye yargılandı yada hapis yattı bu bir çelişki değil mi?

29. Ve nitekim mektubların, mürsillerin (göndericilerin) bulunduğu yerden değil başka yer postahanesinden verilerek gönderilmekte olduğu..
C: Yirmisekizinci yanlışta zikri geçtiği gibi, onda biri doğru ise dokuzu yanlıştır. Mektublar, pek nâdir olarak postahaneye mürsillerin (göndericilerin) bulundukları yerlerden verilmemiştir.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ bu satırlarla hangi mahkemeye savunma vermişse belliki mahkeme maksatlı bir yargı uzatması içinde ve maalesef sorulan sorular ise tamamen dönemin iktidarının selameti için sorulan sorulara benziyor ve bunlar ciddi bir mahkemenin soracağı türden sorular değil! Böyle istisnai olarak özellikle kovuşturma yapan yada öküz altında buzağı arar tarzında davranan mahkemeler ise tamamen bu mahkemelerin savcı ve yargıçlarının özel kinlerinden yada belkide Said NURSİ’yi kahramanlaştırma gayretiyle yapılmış bilinçli teşebbüslerdir.
30. Cem'iyet mensubîninden Ali Savran tarafından gönderildiği..
C: Makam-ı iddianın (iddia makamının) o Ali Savran'ı tahliye etmesi ve sonra da bu mahkemede yine tevkif (tutuklama) etmeyip memleketine gitmesine izin vermesi, cem'iyetçilik olmadığını makam-ı iddia (iddia makamı) kendi kalemiyle isbat etmiştir.

31. Yine gizlice bazı vatandaşların mensub oldukları gizli cem'iyete..
C: Böyle asılsız bir hatayı tekrar etmek de büyük bir hata olduğu malûmdur.

32. Herkese okunmasının dahi sevab olduğunu söyleyerek iğfale çalıştıkları..
C: Otuzüç âyât-ı Kur'aniyenin işaratına (işaretlerine) mazhar (nail) ve şimdiye kadar yüzbinler adama iman cihetinde tesirli hizmet eden ve pek çok gençleri ıslah eden Risale-i Nur'la iğfal (kandırılmış) edilmiş diyen, elbette nefs-i emarenin (kötülüğü emreden nefis) iğfaline (kandırılmasına) kapılmış ki, böyle hata ediyor.
BİZİM CEVAP: Dönemin mahkemesi ne hikmetse “sevabı” düşünerek bu kelimeyi eserinin mükâfatı olarak gören Said NURSİ’yi itham için kullanıyor ve bunu sorguluyor! Said NURSİ ise özrü kabahatinden büyük laflarla cevap veriyor. Söz konusu ettiği 33 ayet’i açıklama yerine tezlerine destek için kullanan Said NURSİ Risale-i Nur adlı kitaplar topluluğunu bu vesileyle kutsallaştırmıştır. Bunu eleştirenleride kötü niyetli olarak itham ediyor oysa tamda nefs-i emmare sahibi kendisidir, zira Kur’an ayetlerini Kur’an’ın özüne ters bir şekilde yorumlayıp kitleleri gerçekten kandırmıştır. Oysa kandırma bilinçli bir harekettir. Gençlerin islah edildiğini iddia ederekte her din ve ideolojinin salık verdiği ahlaki erdemle İslamın temel akidevi değerlerine ters düşüncelerini perdelemiştir. Ahlaki anlamda bir kişinin kötü alışkanlıklarını bırakıp düzgün insan olması çabası övgüye değer bir şey olabilir ancak bu yeterli değildir. Zira Allah şirk günahını affetmeyeceğini söylerken öte yandan Said NURSİ tamda bu tevhit ilkesine taban tabana zıt yüzlerce iddialarını din diye kitlelere sunmuştur. Dönemin mahkemesi ise esasen gerekçe bulmak adına güya İSLAMI düşünür gibi davranmış oysa aynı dönemde İslam adına hareket eden ne kadar kişi varsa yok etme peşinde koşmuş ve bu uğurda İstiklal mahkemelerini kurmuştur ancak ne hikmetse bu İstiklal mahkemeleri Said NURSİ ve ekibini ya sadece sürgün yada hapisle cezalandırmıştır.

33. Bundan başka gizli maksad görünmüyorsa bu gizliliğe mahal görünmezdi.
C: Kırk seneden beri bana sû'-i kasda çalışan gizli düşmanlarımın desiseleriyle şahsıma karşı eşedd-i zulmü (en şiddetli zulmü) yapanlardan çekinmek için gizlenmiştir.
BİZİM CEVAP: Oysa Said NURSİ eserinin sayesinde yağmurların yağdığını, bir yangında Risale-i Nur haricinde herşeyin yandığını, Sakaryada deprem olduğunu zira orada Risale-i Nur okunmadığını vs iddia ederek Risale-i Nur’a ilahi güçler yüklediği halde ne hikmetse kendini eşedd-i zulm dediği şeyden korumuyor ve Said NURSİ bu yüzden bazı şeylerini gizlemek zorunda kalıyor! Bu satırlar Said NURSİ’nin ne kadar karanlık ve çelişkili bir şahsiyet olduğunu ayan beyan ortaya koymaktadır.

34, 35. Dinî hissiyatı âlet ederek, devletin emniyetini bozmağa halkı teşvik eden hareketlerinin..
C: Hiç aslı olmayan uzak bir imkânı vukuat yerinde sarfederek bu kadar tekrar etmek yalnız garazkârane (kin duyar şekilde) bir iftiradır.
BİZİM CEVAP: Müslümanlara zulmeden dönemin Laik-Kemalist rejimi “dini alet etmekten” söz ederken ne hikmetse bunun ölçüsünü söylemiyor. Sormak gerekir ki “DİNİ ALET ETMENİN ÖLÇÜSÜ NEDİR VE BU ÖLÇÜYÜ KİM KOYMUŞTUR” Laik-Kemalist rejim bu ölçüyüde kendisi koyarak “gözünün üstünde kaşın var” türünden bahanelerle dönemin dindarlarına yapmadıkları zulüm kalmamıştır. Oysa Laik bir yönetimde dini bir kurum olmaması gerekirken Diyanet İşleri başkanlığını kurarak en büyük dini istismarı kendisi yapmıştır ve bununlada dini kontrol altına almayı amaçlamıştır. Said NURSİ dini değerleri kendi kurduğu dinsel ideolojiyi yaymak için kullandığı doğrudur ancak dini değerleri kullanmanın ölçüsünü yine o din belirlediği için Laik KEMALİST yönetim bizzat dinin kendi değerlerini İSTİSMARIN kendisi olarak gördüğünden bunu gerekçe olarak görmüyor. Said NURSİ’nin İslami değerleri kullandığı yüzde yüz doğrudur ancak İslami değerleri yok etmek isteyen bir mahkemenin bu gerekçeye sarılması samimiyetten uzak ve büyük bir aldatmacadır. Said NURSİ’nin İslami değerleri kullandığını yine İslamın kendi değerleriyle fazlasıyla ispat edilebilir. Zira en büyük istismar Kur’anın deyimiyle Allah’a yalanla iftira atmaktır. Said NURSİ Allah’ın ayetlerini kullanarak eserini kutsallaştırmaya çalışmış ve Allah’ta böylelerine kitabında fazlasıyla cevap vermiştir. Ancak bu tür yalancıların cezası hapse atılmak vs değil onlara karşı ilimle ve irfanla cevap vermektir. Zira Allah İnsan Suresinde şöyle der “BİZ O İNSANA YOLU GÖSTERDİK İSTER KÜFREDER İSTER ŞÜKREDER”, böyle bir seçme hürriyetine sahip bir insanı hapisle cezalandırmak yada sürgüne göndermek ya böyle bir tipi iyice kahramanlaştırıp Müslümanları yanlışa maksatlı kanalize etmek gayesi güdülmüştür yada bu güruhu hakikaten islam sanarak o dönemin şartlarına uygun olarak kendilerince mahkum etmek istemişlerdir. Ancak Said NURSİ ve ekibi, ve de ideolojilerinin temeli kitapları Risale-i Nur söz konusu rejimin mahkemesi tarafından BERAAT ettirilecek ve bu kahramanlaştırma süreci tamamlanmış olacaktır.

36. Kanunî ve zarurî olarak takib edilmesine, münafıklık, zındıklık, dinsizlik ve zulüm olarak tavsif eden..
C: Bizi kanunsuz hapislere sokmak ve gizli düşmanlarımızın desiseleriyle bizi perişan etmek sırasında o gizli düşmanlarımıza münafıklık, zındıklık, dinsizlik söylediğimizi, iğfallerine (aldatmalarına) kapılmış memurlara atfetmesi hatadır.

37, 38. Kimseyle görüşmediğini ileri sürdüğü halde, gizli olarak vilayet ve kaza ve köylerden gelenleri kabul edip görüşmüş.
C: Bu yazıda bir doğru varsa, yirmisi yanlış. Çünki yirmi ve otuz ziyaretçiden ancak bir tanesini kabul ettiğimi, mahallî zabıtası ve ahali bildiği halde böyle küllî (genel) ve daimî bir surette isnad etmek iftiradır.
39. Sureten (dıştan) bu inziva hali, yakınları olan talebeleri tarafından birçok kerametlerin mevcudiyetinin kabulüne ve bütün Nurculara inandırılmasına yol açmış.
C: Bu inziva, böyle kanunsuz belalara düşmemek ve tasannu (yapmacıklık) ve hodfüruşluktan (kendini beğenmişlikten) kurtulmak için olduğu ve Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) bu inzivayı beğenmedikleri halde, bundan kendimi keramet sahibi göstermek ve dostları da onunla onu kerametli bilmek manasız bir iftiradır.
BİZİM CEVAP : Oysa Said NURSİ özellikle Lahikalar kitabında Risale-i Nur’la ilgili ipe sapa gelmez keramet hikayeleri uydurmuştur. Eserinin sayesinde yağmurlar yağıyor, eserinin okunmadığı yerlerde depremler oluyor, ya da eserini okumayı bırakan birilerinin başına olmadık işler geliyor hatta kimisi sakat kalıyor kimisi tedavi edilmez hastalığa yakalanıyor vs. Üstüne üstelik Said NURSİ bunu kendini beğenmişlik olarak görmüyor! Bunları yazıp eserini göklere çıkaran Said NURSİ tüm bu iddialarına rağmen “kendimi beğenmem” diyerek aslında “kendini beğenmenin” en etkili cümlesini de kurmuş oluyor.

40. Kerametleri ve veliliği hakkındaki söylenenleri ve yazıları red ve cerhetmiyor (eleştirmiyor).
C: Bu pek zahir (açık) bir hatadır. Yüz yerde kardeşlerime yazmışım ki; şahsımda hiç bir ehemmiyet yok. Bana karşı hüsn-ü zannınız yanlıştır. Sizin ihlasınız var. Ben belki ihlasa muvaffak olamıyorum. Hizmette de size yetişemiyorum dediğim ve hiç bir defa nefsimi medhetmediğim (övmediğim) halde bu isnad büyük bir iftiradır.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ açık açık yalan konuşmakta ve özellikle Lahikalar adlı kitaplarda yazdığı onca kendini ve eserini öven şeyleri bir kenara iterek çelişkili kişiliğini bir kere daha ortaya koymaktadır. Buda gösteriyor ki o ya hapishane korkusuyla bunu söylemekte yada takiyye yaparak mahkemeyi kandırmaya çalışmaktadır.

41. Ve bu yolda öğünmesine bir sebeb olmuştur.
C: İddianameyi yazan, sathîlik (yüzeysellik) ve garazla (kinle) baktığı için, Risale-i Nur'un senasını (övgüsünü) benim şahsımın senası (övgüsü) zannetmiş, bu hataya düşmüş. Ve çok yerlerde böyle hataya düşüyor.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ kendisini değil yazdığı eseri övdüğünü söyleyerek şark kurnazlığı yapmakta. Oysa bir kişi kendi yaptığı işi övmesi demek zaten kendi kendini övmesidir. Bir kişi güzel bir şey ortaya koyduğunda bundan dolayı kendisini övebilir ve bu bir haktır ancak yaptığı şeyi KUTSALLAŞTIRMA ve insanları kandırma şekline soktuğu anda o kişi artık yalancı ve sahtekardır. Said NURSİ kitabının çoğu yerinde Risale-i Nur’u kendisine asla nispet etmemekte ve daima “BENİM ESERİM DEĞİL, KUR’AN’DAN GELİYOR, BENİM MAHARETİMLE OLACAK ŞEY DEĞİL BU” diyerek zaten ilahi kaynaklı olduğunu iddia etmektedir ve bu basit bir övgü değil tamamen bu şahsın inandığı gerçeklerdir. Bu inanç ise Muhammed a.s ile vahiy yolunun kapandığı inancıyla çelişmekte ve alenen peyamberlik iddiasıdır, yani bu basit bir kendi kendini pohpohlama değildir.

42. Said tefahura (övünmeye) düşkündür.
C: Bu otuz senelik yeni hayatım ve bütün beni tanıyanlar onun bu iftirasını tekzib (yalanlar) eder.

BİZİM CEVAP: Oysa kitaplarının önemli kısmı Said NURSİ’nin kendi kendisini, öğrencilerinin onu övmesi ya da bu övgülere teşekkürlerini sunarak onaylaması ama önemlisi bu karşılıklı övünmenin ötesinde bu durumu KUTSALLAŞTIRMA gerçeğiyle doludur.

43. Bunu eserlerinin muhtelif yerlerinde görmek mümkündür.
C: İddiacının bu dediği tefahur (övünme) benim şahsıma değil, bütün o tefahuru (övünmeyi) hatırına getiren senalar (övgüler), Risale-i Nur'a aittir. Risale-i Nur da Kur'anın tefsiridir.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ kendisini değil yazdığı eseri övdüğünü söyleyerek şark kurnazlığı yapmakta. Oysa bir kişi kendi yaptığı işi övmesi demek zaten kendi kendini övmesidir. Bir kişi güzel bir şey ortaya koyduğunda bundan dolayı kendisini övebilir ve bu bir haktır ancak yaptığı şeyi KUTSALLAŞTIRMA ve insanları kandırma şekline soktuğu anda o kişi artık yalancı ve sahtekardır. Said NURSİ kitabının çoğu yerinde Risale-i Nur’u kendisine asla nispet etmemekte ve daima “BENİM ESERİM DEĞİL, KUR’AN’DAN GELİYOR, BENİM MAHARETİMLE OLACAK ŞEY DEĞİL BU” diyerek zaten ilahi kaynaklı olduğunu iddia etmektedir ve bu basit bir övgü değil tamamen bu şahsın inandığı gerçeklerdir. Bu inanç ise Muhammed a.s ile vahiy yolunun kapandığı inancıyla çelişmekte ve alenen peyamberlik iddiasıdır, yani bu basit bir kendi kendini pohpohlama değildir.

44. Siracünnur kitabında, eserin dörtbuçuk saat zarfında yazıldığı kaydedilmiştir.
C: Bu yazısında iki hatası var. Birisi: Siracünnur dörtbuçuk saatte te'lif edilmiş değil, onun içinde onbeş-yirmi sahifeden ibaret Hastalık Risalesi'ne aittir. Orada imzaları bulunan iki kâtibin arzularıyla bir tahdis-i nimet (nimeti anlatmak) olarak yazılmıştır. Bunda hiçbir kimsenin hatırına tefahur (övünme) gelmez, ancak bir şükürdür.
45. İlminin vüs'atini (genişliğini) ve karihasının (zihin gücünün) genişliğini ve zekâsının feyzini ve yüksekliğini anlatmak istemiştir.
C: Elli-altmış senelik hayat-ı ilmiyesi (ilmi hayatı) böyle temeddühlere (övünmeler) ihtiyaç bırakmadığı gibi, âhir ömründe şahsını temeddühten (övünme) bütün bütün çekindiği, yalnız hakaik-i imaniyenin (inanç gerçeklerinin) beyanında yanlış etmediği ve sırf Kur'anın feyzinden iktibas ettiğine dair beyanatı, böyle hodfüruşane (kendini beğenir bir şekilde) bir surete çevirmek büyük bir iftiradır. Hattâ o yanlış, doğru da olsa meşhur Abdülvehhab-ı Şiranî ve Muhyiddin-i Arabî gibi pekçok ehl-i hakikat ülema (alimler) tahdis-i nimet (nimeti anlatmak) nev'inde bu tarz ihsanat-ı İlahiyeyi (ilahi ihsanları) çok defa kitablarında zikretmişler.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ kendisini değil yazdığı eseri övdüğünü söyleyerek şark kurnazlığı yapmakta. Oysa bir kişi kendi yaptığı işi övmesi demek zaten kendi kendini övmesidir. Bir kişi güzel bir şey ortaya koyduğunda bundan dolayı kendisini övebilir ve bu bir haktır ancak yaptığı şeyi KUTSALLAŞTIRMA ve insanları kandırma şekline soktuğu anda o kişi artık yalancı ve sahtekardır. Said NURSİ kitabının çoğu yerinde Risale-i Nur’u kendisine asla nispet etmemekte ve daima “BENİM ESERİM DEĞİL, KUR’AN’DAN GELİYOR, BENİM MAHARETİMLE OLACAK ŞEY DEĞİL BU” diyerek zaten ilahi kaynaklı olduğunu iddia etmektedir ve bu basit bir övgü değil tamamen bu şahsın inandığı gerçeklerdir. Bu inanç ise Muhammed a.s ile vahiy yolunun kapandığı inancıyla çelişmekte ve alenen peyamberlik iddiasıdır, yani bu basit bir kendi kendini pohpohlama değildir.
46, 47. Kendi kerametine o kadar inanmıştır ki, İlahî ve tabiî olan birçok hâdiseleri, kendisinin ve Risale-i Nur'un kerametidir der.
C: Bu hatasında birkaç vecihle (yönden) yanlışı var. İlahî ve tabiî olarak iki kısma ayırmak ve tabiata da bir hisse-i icad vermek, dinde bir yanlış olduğu gibi; Risale-i Nur'a ve şakirdlerine (takipçilerine) gelen zulmün aynı zamanında zelzele (deprem) gibi müteaddid (çeşitli) hâdiselerin tevafukları (denk gelmeleri), Risale-i Nur'un makbuliyetine (kabul edildiğine) ve bir sadaka-i makbule hükmüne geçtiğine bir işaret-i gaybiyedir (gaybi işarettir) demesini tefahur (övünmek) zannetmek, iftira olduğunu herkes bilir.
BİZİM CEVAP: Açıkça görülüyorki Said NURSİ’ye göre Risalelerin sayesinde yağmurların yağması, depremlerin vuku bulması gibi şeylerin övünme değil GERÇEKTEN OLDUĞUNA DAİR bir inançtır. Yani aslında kendi kendini övme yada övünme değil çok daha beter bir durum yani bu şarlatana göre BU BİR GERÇEKTİR. Said NURSİ tefahür (övünme)’den öte büyük bir günah işlemekte ve eserinin kutsiyedini mahkeme huzurunda ilan etmiş olmakta. Ve bittabi bu mahkemeler daha sonra bu sahte peygamberi eserleriyle birlikte beraat edecektir.
48. Risale-i Nur'un tokadı olarak vasıflandırmaktadır.
C: Bunu müdafaatımda (savunmalarımda) pek zahir (açık) bir hata olduğunu isbat ettiğimiz gibi Risale-i Nur'un tokadıdır denilmemiş, belki Risale-i Nur sadaka-i makbule (kabul edildiğine dair sadaka) gibi belaların def'ine vesile olmasından o gizlendiği ve müsadere (el konulduğu) edildiği zamanda bazı belalar fırsat bulup başımıza gelir denilmiş. Bu ise, adalet-i İlahiyenin bir tokadıdır.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ yine kelime oyunlarıyla yine yazdığı kitapla ilişkilendirerek getirilen eleştiriyi savmaya çalışmıştır. Oysa kitabının önemli kısmı Risalelerin kerametleri ve Risalelere ilişenlerin başlarına gelen kötü şeyleri anlatmalarla doludur ve Said NURSİ ara ara “kesin kanaatimdir ki” diyerek bunların basit bir övünme değil bir inanç olduğunu haykırmaktadır. Said Nursi tefsirle hiç alakası olmayan bu mahkeme savunmalarında kendi kendisiyle çelişkiye düşmekte ve kendi kendini yalanlamaktadır. Bunu yaparkende kaş yapıyım derken göz çıkarmak durumlarınada düşmekten geri kalmamıştır.

49. Muhtelif yerlerde olan zelzeleler (depremler) ve seylablar (su baskınları), Risale-i Nur'un şiddetli birer tokadı olarak vuku bulmuştur.
C: Cevabı mükerrer verilmiş bir hatayı tekrar etmek, garazkârane (kindar) bir yanlıştır.
50, 51. Bu seylâb (su baskını) ve zelzelelerden (depremlerden) Risale-i Nur'un ve binnetice kendisinin kerametiyle kurtulmuşlardır. Ve masumlar ve çocuklar o belalardan zarar görmüşler. Said bunu izah etmemiş ve edememiştir.
C: Risale-i Nur'un mükerrer yerlerinde yazılmış ki, zalimlere gelen musibetlerde masumların telef olan malları sadaka ve vefat edenler de şehid hükmünde olduğunu beyan, bu yanlışını ve sathîliğini (yüzeyselliğini) gösterir.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ bu cevabıyla nasıl kelime oyunu yapmaya çalıştığı ayan beyan görülmekte. Oysa bu sel ve depremleri Said NURSİ bizzat Risale-i Nur’la ilişkilendirmiş ve bu o kadar ortadadırki tüm bunlara rağmen Nurcular bunu görmezlikten geliyor ve tevillerle sahte peygamberlerini temize çıkarma çabasına girmektedirler.

52. Hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu inkâr yoluna sapmak gibi bir tezada düşmüştür.
C: Risale-i Nur'dan Kader Risalesi olan Yirmialtıncı Söz'ün sırr-ı kaderi (kader sırrını) emsalsiz bir surette beyanı ve imanın erkânlarını Risale-i Nur'un hârika bir tarzda isbatı meydanda iken böyle bir iftira, garazkârlıktan (kincilikten) başka bir şey değildir.

53. Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) bazıları ona bir mehdilik de tevcih (yöneltmişlerdir) etmişlerdir.
C: İtiraznamemde kat'î hüccetlerle (delillerle) onun bu hatası reddedilmiş. Hem hiç bir vakit, değil böyle büyük makamları belki küçük medih (övgü) ve hüsn-ü zan ile nefs-i emaresine (kötülüğü emreden) bir benlik vermemek için reddettiği mahkemelerde de görülmüştür.
BİZİM CEVAP: Oysa Risale-i Nur’un birçok yerinde Said NURSİ seyyidliğini iddia ederek neredeyse kendini Mehdi ilan etmiştir. Bunuda dolaylı olarak söylemeye çalışmış ancak DOLAYLANDIRMA’yıda dahi becerememiştir.

54. Müceddidlik ve büyük makamlar veren şakirdlerinin (takipçilerinin) hitabelerine, enaniyet (bencillik) ve tefahura (övünme) olan meyli îcabı itiraz etmeyerek, bu teveccühleri (eğilimleri) kabul ettiği göz önündedir.
C: Bu hatasında kaç vecihle iftira var olduğu itiraznamemde ve bu cedvelde kaç yerde isbat edilmiştir.
55. Hazret-i Ali'nin (R.A.) ilm-i hakikat itibariyle şakirdi (takipçi) olduğumdan, manevî evlâdı olabilirim, demesiyle kendine atfedilen makamlara liyakatını kabul etmiş görülmektedir.
C: Bedî' manasında olan Celcelutiye kasidesinde İmam-ı Ali'nin (R.A.) çok cihetlerle Risale-i Nur'a sarahat (açıklık) derecesine yakın işaratı (işaretleri) içinde; Bedîüzzaman ismini Risale-i Nur'a vermesinden bana emaneten verilen o ismi, Risale-i Nur'a iade ettiğimi yazmışım. Bununla beraber ben de manevî Âl-i Beyt'ten sayılabilirim demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerinوَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِduasında, "Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duada dâhildirler" dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârane (umar bir şekilde) bir tevildir (yorumdur). Yoksa o hatakârane (hatalı bir şekilde) mana hiç hatırıma gelmemiş.

56. Ahmed Feyzi'nin risaleciğinin başında Said'in ikibuçuk sahifelik yazısı ileيَا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُâyet-i kerimesinden ebced hesabıyla "Kürdî" kelimesi çıkarılmış.
C: Burada benim iki sahifecik yazıma, Ahmed Feyzi'nin hakkımda mübalağakârane (abartılı bir şekilde) medihlerini (övgülerini) kabul ettiğim manası verilmiş, hata etmiş. Çünki benim o mektubum, Ahmed Feyzi'nin dikkatini ve ilmini takdir ile beraber hakkımdaki haddimden ziyade hüsn-ü zanlarını cerh (eleştirmek) ve ta'dil (düzeltmek) için yazılmıştır. Hem âyetin mana-yı işarî tabakasından riyazî ve ebcedî bir tevafukla üstadına karşı bir mana çıkarıp, hizmetine bir makbuliyet alâmeti olarak yazmış. Böyle şeylere yanlış denilmez ki, medar-ı mes'uliyet (sorumluluk nedeni) olsun. Olsa olsa ilmî bir hatadır. Siyasete teması yoktur. Yine Ahmed Feyzi'nin Risale-i Nur'un müsellem (teslim edilen) faziletinin bir parçasını kendi üstadına isnad etmesi ve bu zamanın bir hidayet vasıtası olduğunu demesini, medar-ı mes'uliyet (sorumluluk nedeni) görüyor. Halbuki herkes sevdiği bir adam hakkında mübalağakârane (abartılı bir şekilde) ve ifratkârane (aşırıya gider bir şekilde) medh ü sena etmekte, örfen, âdeten, ilmen dahi hata olmadığı halde, hiç münasebeti olmayan bir sözdür.
BİZİM CEVAP: Oysa Said NURSİ bu tür desteksiz atma tarzındaki övgülere başım gözüm üstünde diyerek kabul etmiş hatta bu övgüleri kabul etmemeyi nimete karşı nankörlük olarak görmüştür. Ahmet Feyzi denen meczup Nurcu çok daha ileri sözler söylemiş hatta “EY AFFI BÜYÜK LÜTFU BÜYÜK RİSALE-İ NUR BENİ AFFET” diyebilmiştir. Esasen Said NURSİ kadar onun fanatik takipçilerinide araştırmalı ve bu şahısların yaptığı tahribatlar Kur’an’la tamirata dönüştürülmelidir.
57. Böyle acib davalarla belki bir zaman peygamberliğini dava ile hezeyan hali başlamış oluyor.
C: Bunun bu iftira ve isnad ve hatasından el'iyazü billah derim. Böyle hiç kimsenin hatırına gelmeyen ve bizi bilen hiç kimseyi kandırmayan isnadları, elbette kanun, siyaset ve idarenin haricinde bunda dehşetli bir mana hükmediyor ki; şeytanın da kimseyi inandıramadığı iftirayı ediyor.
BİZİM CEVAP: Oysa Said NURSİ kitabının ilhamat, sünuhat ve ihtarat şeklinde kendisine iradesi dışında yazdırıldığını ve Risale-i Nur’un kendi eseri olmadığını ve Kur’an’dan sızan bir Mucize olduğunu açıkça söylemektedir. Bu ise tam tamına peygamberlik iddiasıdır. Allah’ta kitabında şöyle demektedir:

•         Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

58. İhtiyar Risalesi'nde "Yedinci Rica" gibi bazı risaleleri halkı devletin aleyhine teşvik edecek harekette ve mahiyette görülüp, Eskişehir Mahkemesinde mahkûmiyetine karar verilmiş.
C: Bu da zahir (açık) bir hatadır. Yedinci Rica ve İhtiyarlar Risalesi, değil sebeb-i mahkûmiyet (mahkumiyet nedeni) ve emniyeti ihlâl etmek, belki çok cihetlerle beni zulümden kurtardığı gibi; Eskişehir'deki kanaat-ı vicdaniye ile verilen hafif ceza da, Tesettür Risalesi'nin bir mes'elesi içindir. Makam-ı iddianın dikkatsizliği ve sathîliği (yüzeyselliği) ile böyle yanlışlar oluyor.

59. Hüsrev Altunbaş, Türk harfleri kanununa aykırı olarak Asâ-yı Musa ve Zülfikar gibi mecmuaları Arab harfleriyle yazmış.
C: Şimdiye kadar Kur'an harfleri ve hattı, Türk milletinin hatt-ı kadîmi (eski yazısı) olduğu halde; latin harflerini, Türk harfleri deyip Kur'an harfleriyle Asâ-yı Musa'yı yazan Hüsrev'i mes'ul etmek birkaç vecihte (yönden) yanlış olduğunu ehl-i insaf anlar.


60, 61, 62, 63. İstinad ettiği hadîsler zaîf ve hattâ mevzu olmakla beraber, tevilleri (yorumları) yanlış ve aslı yoktur.
C: Bütün ümmet bin seneden beri telakki-i bilkabul ettiği ve âlem-i İslâm içinde az bir kısım ülemanın (alimlerinin) başka tevillerle bir derece za'fiyetine hükmettiklerine mukabil, cumhur-u muhaddisîn (hadis alimlerin çoğunluğu) ve ümmet-i Muhammediye kabul ettiği; âhirzamanda gelen bazı hâdiseler hakkındaki muhtelif rivayetleri tevil (yorum), yani mümkün bir ihtimal manasıyla bu zamanda vukua gelen ve gözle görülen hâdiselere tam mutabık çıkmasını beyana, dünyada hiçbir ehl-i ilim yanlış diyemez. Faraza o hadîslerden birisi mevzu da olsa; mevzuun manası, hadîs değil demektir. Yoksa manası yanlıştır demek değildir ki, darb-ı mesel (atasözü) nev'inde ümmet o rivayeti kabul etmiş. Bu nevi tevilata (yorumlara) yanlış diyenler, kaç cihette yanlış olduğu gibi, ümmetin telakkisine ihanet ve hadîsleri inkârdır. Ve "Süfyan'a dair hiç bir hadîs yoktur, varsa mevzudur." diyen müddeî (iddia eden-Savcı) hiç hadîs kitablarını okumadığı, belki Kur'anın surelerinin ne kadar olduğunu bilmediği halde; biri bir milyon, diğeri beşyüz bin hadîsi hıfzına alan İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve İmam-ı Buharî gibi müçtehidlerin, böyle küllî ve umumî bir tarzda cesaret edemedikleri halde, o müddeî (Savcı) küllî (genel) bir surette ve umumî bir tarzda "Süfyan hakkında hiçbir hadîs yoktur, varsa mevzu'dur (uydurmadır)." demesiyle haddinden binler defa tecavüz edip büyük bir hatayı irtikâb (işlemiş) etmiş. Farz-ı muhal olarak hadîs de olmasa, ümmet-i İslâmiyede bir hakikat-ı içtimaiye (sosyal gerçeklik) ve müteaddid (çeşitli) defalar eseri görülmüş vaki' ve hak bir hâdise-i istikbaliyedir (geleceğe dair olay).
BİZİM CEVAP: Said NURSİ uydurma hadis olabileceğini ancak uydurma olmasının söz konusu metnin DOĞRU olmadığı manasına gelmeyeceğini söylüyor. Yani uydurmada olsa kendi savunduğu şeylere uyuyorsa SAİD NURSİ’ye göre bu doğrudur ve bunu kullanmakta beis görmez. Oysa eğer manayı önceleyerek bir metni kabul etmeyi ilke edinmişse o halde neden peygamberden şöyle rivayet edilmiştir diyerek hadisliğini vurgulamaktadır? Said NURSİ açık açık dinsel metinleri kendi düşünce dünyasına uyduğu ölçüde kullanmış ve bunların zayıflığı ve uydurmalığı dile getirildiğinde ise “uydurma olup olmaması önemli değil önemli olan manasıdır manası uyduğu için doğrudur” diyerek daha büyük bir günah işlemiştir. Esasen bu tarz bir yorum peygambere ama en önemlisi yalanı haram sayan Allah’a iftiradır.

64. İrsiyette (Mirasta) kadın ve erkeğin müsavatı (eşitlik) aleyhinde olduğu gibi medenî kanunları kabul etmediğinden inkılab (devrim) aleyhindedir.
C: Otuz sene evvel medenî kanunlara istinad edip Kur'anın bir-iki âyetini tenkid eden ve Doktor Duzi'nin kitabını ifsad için neşreden bir-iki münafığa karşı bazı âyetlerin cerhedilmez (eleştirilemez) bir tarzda tefsirini şimdi yazılmış gibi telakki edip medar-ı mes'uliyet (sorumluluk nedeni) etmek, Kur'anın o âyetlerini inkâr etmek hükmünde bir hatadır.
65. Süfyan ve bir İslâm Deccalı, Mustafa Kemal olduğu Beşinci Şua'da anlaşılıyor.
C: Beşinci Şua, küllî (genel) bir surette çok zaman evvel müteşabih (yoruma açık) bir hadîsin bir tevilini beyan etmesi ve itiraznamemde kat'î cevabı verilmesi; bu zahir yanlışı ve medar-ı mes'uliyet (sorumluluk nedeni) olması büyük hata olduğunu gösteriyor. Eğer mes'uliyet varsa bu ince, küllî (genel) manayı böyle cüz'î bir şahsa tatbik edip mahkemede teşhir eden kimse mes'ul ve suçlu olur.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ takiyyeyi adeta bir hareket yöntemi olarak kullanıyor ve yine dini değerleri kullanarak dönemin zalim idarecilerine sıfatlar yakıştırmaktadır. Oysa ne Süfyan ile ilgili nede Deccalle ilgili hiçbir sahih veri bulunmamakta ve özellikle Deccalle ilgili olan hadisler ise Hristiyan yada Yahudi kaynaklardan İsrailliyat şeklinde Müslümanlara geçmiştir. Said NURSİ bu mistik uydurma hadisleri Mustafa Kemal için kullanmakta ve yine açık açık eleştirmek yerine insanlar için Cehenneme gitmeyi göz aldığını söylediği halde ne hikmetse burada rümuzlar kullanarak şark kurnazlığı yapmakta ve mahkemeye karşıda yine uzun uzun kelime oyunları yapmakta, ama en önemlisi bu kelime oyunlarını ve mahkemenin itirazlarını TEFSİR diye kitabına yerleştiriyor. Oysa bu soru cevapların tefsirle hiçbir surette alakası yoktur ve Şualar adlı bu kitabın önemli bir kısmı bu tür savunmalarla doludur. Tefsir tarihinde hiçbir müfessirin kitabında böyle şahsileştirmelere yer yoktur. Hatta bu şahsileştirmelere Said NURSİ’nin üstad kabul ettiği Muhyiddin İbni Arabi ve benzeri sapkın müfessirlerde bile rastlanmaz.

66. Şapka fes gibidir. İman ile hiç alâkası yoktur. İman ise tamamen vicdanî ve kalbî olduğunu Said bilmekten âcizdir.
C: İslâm üleması (alimler) ve müçtehidleri ve şeyhülislâmlar, hususan (özellikle) İmam-ı A'zam, imanı zedeleyen çok alâmetleri ve harekâtları (hareketleri) kaydettikleri halde; hususan (özellikle) şapka ve zünnarın (bel bağı) (kütüb-ü kelâmiyede (felsefe kitaplarında) dahi) ülemanın (alimlerin), imanın muktezasına (gereğine) münafî (ters) olduğunun ittifaklarına karşı böyle sözleri yazan ne kadar hata ve yanlış olduğunu divaneler de anlar. Şapka hakkında itiraznamemdeki beyanat (açıklamalar) ve Risale-i Nur'daki iman-ı tahkikînin (derin imanın) hârika hüccetleri (delilleri), Said'in idrakinde âcizdir demesini yüzüne çarpar.
BİZİM CEVAP: Kur’an’da ya da sahih hadislerin hiçbir yerinde sarık ya da cübbeyle ilgili giyilmesi hususunda ne vacip, ne farz ya da sünnet olduğuna dair veri bulunmazken Said NURSİ ve benzeri tipler bu kıyafetleri kutsallaştırarak dinden saymışlardır. Öyleki bu tür kıyafetleri adeta dinsel Showlarına alet etmişlerdir. Öte yandan Şapka giydirerek milleti zorla Avrupalılaştırma eylemi ise tamda sarığı kutsallaştıranların tersi ameliyesi olmuş ve bir başka maskaralığa neden olmuştur. Kemal Atatürk ve avaneleri ve dahi takipçileri ŞAPKA giydirerek milletin gelişmesini sağlayacağı inancına kapılırken berikilerde sarıkla cennete daha çabuk gidilecektir inancıyla insanları kandırmışlardır. Adeta bu dönemde GARDROPLARIN savaşı söz konusudur, bir nevi BENİM SARIĞIM SENİN ŞAPKANI DÖVER saçmalığı hakim olmuştur. Said NURSİ giydiği ve günümüze kadar gelen fotoğraflardan hayli özentisiz görünen sarığı ve cübbesini adeta kendini farklılaştırma ve direnişinin sembolü olarak kullanmıştır. Ne hikmetse ŞAPKA yüzünden onlarca insanı asan rejim ise Said NURSİ’nin bırakın kılına sarığının ipliğine dahi dokunmamıştır. Nurcular Said NURSİ’yi o derece kutsallaştırmıştır ki onun giydiği cübbeye benzer cübbe giymeye ve onun sardığı ve peygamberin döneminde kullanılan sarıkla uzaktan yakından alakası olmayan sarığı sarmaya dikkat etmektedirler. Yani Nurcular Said NURSİ’nin salt düşüncelerini takip etmezler onun GARDROBUNU’da taklit etmektedirler. Oysa peygamberimizden gelen sahih rivayetlere bakıldığında bir elbise yada gardrop kutsanmasına rastlanmaz.

67, 68. Şapkanın küfür alâmeti ve devam-ı ısrarı da dinsizlik olması üzerinde çok durmaktadır. Şapkanın giyilmemesi için propagandaya ve kendi tabirlerince mücadele ve mücahedeye (çabaya) giriştikleri görülmektedir.
C: İtiraznamemde dört-beş yerinde gayet kat'î bir surette bu yanlışın ne kadar manasız olduğunu gösterir.
69. Nur talebelerinin şapka giymeyerek bere giydikleri müşahede edilmiştir.
C: Nur talebelerinin umumu değil, ehl-i takva olanlar, hususan hayat-ı içtimaiye (sosyal hayat) ile alâkası az olanlar lüzumsuz, manasız, secdeye mani olan şapkayı giymediklerini medar-ı mes'uliyet (sorumluluk nedeni) zanneden, kendisi hakikat ve adalet ve maslahat-ı millet (millet yararına) nazarında mes'uldür.

70. Şapkanın küfür alâmeti olması ve sayılması bir iman haline geldiği gibi..
C: Kırk sene evvel İstanbul ülemasına (alimlerine) verdiğim cevabı, mahkemede beyan ettiğim gibi; bütün ülema-i İslâmın (İslam alimlerinin) istimal (kullandığı) ettiği bir tabiri, yalnız bana isnad etmek ve bunu da bir iman haline geldiği ile tabir etmek, hem İslâmiyete, hem ehl-i ilme, hem bana karşı bir ittiham (suçlama) değil, divanecesine bir ihanettir. Ona iade ediyorum.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ burada mertçe inandıkları ve inatla giydiği elbisesini savunmak yerine adeta ipe un sermekte ve mertçe “ŞAPKA’NIN ÇAĞDAŞLIKLA NE ALAKASI VAR, SİZ BU DEVRİMLE İNSANLARIN ÖZEL HAYATINA KARIŞIYORSUNUZ, SİZ İNSANLARIN NASIL VE NE GİYECEKLERİNE KARAR VEREMEZSİNİZ” demiyor ve bunu sadece kendisinin değil onlarca âlimin söylediğini söyleyerek tabiri caizse paçasını kurtarmaya çalışıyor. Elbette böyle diyecek zira oda DİN ADINA başka bir kıyafet dayatarak insanlara aslı astarı olmayan şeyler söylemekte ki zaten ŞAPKA İNKİLABI’da bunlara karşı yapılmıştır. Dünya tarihinde ŞAPKA İNKİLABI diye bir devrim görülmemiş hatta dahada korkuncu olan böyle saçma sapan bir devrim uğruna insan asılmamıştır.

71. Medreselerin ve tekyelerin kapanmasından, ezan ve kamette "Allahü Ekber" denilmemesinden, bunlar âhirzaman alâmetlerinden sayıldığından, inkılab hareketlerine karşı bir kışkırtmak istediği anlaşılmıştır.
C: Kırk sene evvel bir-iki hadîsin tevilini beyan ettiğimi ve Diyanet Riyasetinin ülemasının yeni icadlarının fetvasına karşı onbeş sene evvel yazdığım bir risaleyi reddetmeyip bana ilişmedikleri halde, bu mes'eleyi şimdi medar-ı bahsetmek (bahis konusu) adliye kanunuyla hiç bir münasebeti yok. Makam-ı iddia (iddia makamı) eski nakaratı tekrar edip, bin dereden su toplamak nev'inde isnad etmesi; hem yanlış, hem hata, hem de idareye bir zararı muhtemeldir.

72. Beşinci Şua'ın mes'elelerini herkese göstermek caiz değildir, mahremdir ihtarını yapmayı unutmamıştır.
C: Her bahane ile bizi perişan etmek isteyen gizli düşmanlarımızın şerlerinden tahaffuz (korunma) ve müddeî (savcı) gibi sathîce (yüzeysel) manalar verilmemek için (Bu mahremdir, herkese gösterilmesin) denilmesini bir suç sayıp ve suçunu ikrar ediyor manasına çevirmek zahir bir yanlıştır.
BİZİM CEVAP: Oysa Said NURSİ kitabının birkaç yerinde “BU KISIM YAZILMASINA MÜSAADE EDİLMEDİ, GİZLİ BIRAKILDI” diyerek bunun Allah tarafından kendisine bu şekil yazdırıldığını dolaylı olarak söylemiştir. Esasen dolaylı bir ifadede değil açık açık Said NURSİ kendisine Allah tarafından bazı şeylerin yazdırılmayıp gizli bırakıldığını iddia etmiştir, buradaki satırlarında ise bu sözlerine kendince açıklama getirmektedir yani özür kabahatinden büyük durumlarına düşmektedir.

73. Ahmed Feyzi Bedîüzzaman-ül Kürdî kelimesini bulmak için iki kerre Muhammed kelimesinin tevafukunu göstermiş. Acaba Said-ül Kürdî Peygamberimiz Muhammed Mustafa'ya (A.S.M.) benzetilmek mi istenilmiştir.
C: Ahmed Feyzi'nin, Risale-i Nur Kur'anın bir tefsiri olmasından ve her vakit nübüvvetin (peygamberliğin) şeriatını tatbik eden ve veraset-i nübüvvet (peygamberlik mirasını) veاَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَاءِhadîsine istinaden bîçare Said'i o irsiyette (mirascılıkta), o Kur'an hizmetinde, değil bir benzemek belki sünnete ittiba (uyma) etmek manasındaki ilmî ve ebcedî istihracını (çıkarsamayı) medar-ı mes'uliyet (sorumluluk nedeni) gören, hemتَخَلَّقُوا بِاَخْلاَقِ رَسُولِ اللّٰهِmanasını anlamayan elbette üç cihette yanlış etmiş. Zât-ı Ahmediyenin (A.S.M.) güneşinden tereşşuh (sızan) eden bir zerrecik nuruna mazhariyetini (nail olmasını) büyük bir saadet telakki eden Said'in elbette yüzbin derece kendi haddinden tecavüz edip ona kendini benzetmeğe çalıştığını söyleyen divanedir. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a ittibaı (uyması) ve sünnetine iktida (izinden gitme) manasını anlamamış.
BİZİM CEVAP: Oysa Said NURSİ Ahmet Feyzi denen bu meczup Nurcu’nun övgülerini Lahikalar kitabında başım gözüm üstünde diyerek kabul etmiş ve bu övgüleri kabul etmemeyi ise nimete nankörlük olarak görmüştür. Yani Said NURSİ yine kendisiyle çelişmekte ancak buda göstermektedirki yapılan bu övgülerin Said NURSİ’de farkında ve bilerek vede kastederek bu övgüleri kabul edip eserini, hareketini kutsallaştırmada hiçbir beis görmemiştir. Buda gösteriyor ki Said NURSİ tüm bunları bilinçli yapmakta ve insanların selameti için girmekten çekinmeyeceği Cehenneme kendisini fazlasıyla yaklaştırmaktadır.

74. İslâm tarihinde hiç bir din âliminin Kur'an-ı Kerim'i ve hadîsleri böyle şahsî fikirlere ve maksadlara âlet ettiği görülmemiş ve işitilmemiştir.
C: Bunun bu yanlışında beş vecihle (yönden) hata var. Hem kitabları, ülemayı (alimleri), tefsirleri görmediğine ve mana-yı sarihî (açık mana) ile, mana-yı işarî (dolaylı anlam) ve mana-yı küllî (genel anlamı) ile hususî ferdlerin farkını anlamayan bir cehalettir. Necmeddin-i Kübra ile Muhyiddin-i Arabî gibi binler ülemaların (alimlerin) küllî (genel) hâdiselerine, hattâ nefsin cüz'î ahvaline (durumlarına) dair âyâtın (ayetlerin) mana-yı sarihi (açık anlamı) değil, işarî manalarını beyan sadedinde çok yazıları var olduğu malûmdur. Hem âyâtın (ayetlerin) mana-yı işarî-i küllîsinde (genel dolaylı anlam) her asırda efradı (bireyleri) bulunduğu gibi bir ferdi bu zamanda ve bu asırda Risale-i Nur ve bazı şakirdleri (takipçileri) de bulunduğuna eskiden beri ülema (alimler) mabeyninde (arasında) makbul (kabul edilen) bir riyazî düsturu olan ebced ve cifir hesabıyla bir tevafuk göstermek, elbette hiç bir cihetle âyâtı (ayetleri) şahsî fikirlere âlet ediyor denilmez. Ve böyle diyen büyük bir hata eder ve dekaik-i ilmiyeye (ilmi inceliklere) ihanet eder.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ Necmettin Kübra ve Muhyiddin İbni Arabi’yi referans göstererek yazdığı ipe sapa gelmez iddiaları meşrulaştırmaya çalışıyor. Oysa İslami olarak iddia edilen bir şeyi değerlendirirken ölçümüz falanca alim yada filanca bilgin kişi olamaz. Said NURSİ ayetlerin İşari anlamları var ve bu anlamları Necmettin Kübra ve Muhyiddin İbni Arabide yazmıştır diyerek yazdıklarını temize çıkarma gayretine girmiştir. İşari tefsir denilen tefsir ise çoğunlukla ayetlerin açık ve net anlamlarını orasından burasından çekiştirerek istenilen yoruma ulaşmak için kullanılan batıl bir yoldur. İşari tefsirleri yapanlar ise genelde Batıni yani gizemci gruplar yapmıştır ve işari yorumlarda aşırıya gitmişler ve bir süre sonrada İslam dairesinden tamamen çıkmışlardır. Gelin önce tefsir üzerinde biraz duralım :

Onlar sana herhangi bir örnek vermeye dursunlar biz de ancak gerçek olan ve en güzel TEFSİRİ getiririz.Furkan suresi 33
Dikkat edilirse Allah bu ayetiyle kitabını bizzat TEFSİR olarak nitelendirmektedir. Tefsir kelimesi hadislerde geçmezken ünlü müfessir Taberi’ye kadarda hemen hemen hiç kullanılmamış, bu müfessirden sonra İslam alimleri arasında rağbet görmüştür. Oysa Allah’ın ayetleri açık ve açıklayıcı olarak yettiği halde bir süre sonra alimler, entelektüeller sanki anlaşılmaz bir kitapmış gibi bunu bir uzmanlık alanı gibi görüp ciltler dolusu kitaplar yazarak insanların gözlerini korkutmuşlardır. Çağımız inşallah Kur’an’ın bizzat kendisinin tefsir olduğunu anlama çağı olacaktır. Öyleki insanların yaptıkları tefsirlerin bizzat kendisi TEFSİR olan Kur’an’la yıkanacak ve tıpkı peygamberimizin dönemindeki gibi sadece uzmanlar değil sıradan herkesin elinden düşürmeyeceği ve herkesin okuyup hayatına kolaylıkla tatbik edecektir. Kendisi tefsir olan Kur’an vesilesiyle Said NURSİ gibi batıl davaların sahibi olanlarında maskesi düşecektir.
Yeri gelmişken Kur’an’da geçen Te’vil kelimesi üzerinde duralım ve bu hususta Allah’ın ne dediğine bir bakalım :
Te’vil kelimesinin kökü “Evl”’ye dayanır ve bir şeyin aslına rücu etmesi dönmesi demektir. Aynı kökten olan “Evvel” bir şeyin ilki anlamını içerir. Te’vil Ragıp El İsfahaninin El-Müfredat kitabında şöyle tanımlanmıştır :
“Te’vil, bir şeyin aslına rücu anlamında “Evl” dendir. Bu kökten “Mev’il” ise kendisine döndürülen şeyin konulduğu yer anlamına gelir. Bu o şeyin istenilen hedefe doğru çevrilmesidir ister bu ilmi bir şey için olsun ister eylemsel bir şey için olsun, bilgiyle alakalı olarak örnek verilirse Al-i İmran Suresi 7. Ayetinde Allah şöyle der “Onun Te’vilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez”
Bir şeyin eylemsel olarak te’viline örnek olarak verilirse A’raf Suresi 53. Ayetinde ise Allah şöyle der “Onlar o kıyamet gününün TE’VİLİNİMİ beklerler onun TE’VİLİNİN geldiği gün daha önce bu günü unutanlar derlerki gerçekten bize rabbimizin elçileri geldi şimdi bize ŞEFAAT EDECEK ŞEFAATÇİLERİMİZ VARMI, ya da tekrar dünyaya döndürülürmüyüz böylece bizde yaptığımız onca kötü şey yerine salih ameller işlesek kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeylerde onlardan uzaklaşıp gitti” Burada aslında beklenilen şeyin bir an evvel gerçekleşmesi anlamındadır ki Evvel kelimesininde anlamı “ilk, önce” dir, bir nevi bütün her şeyden önce olunması murad edilen şeydir. Kıyamet gününe inanmayanlar akl-ı evvellik edip “Madem dediğin doğruysa hadi o zaman şimdi kopsun” diyerek tuzak sorularla Allah’ın elçilerini köşeye sıkıştırmaya çalışırlar. Te’vil burada bir şeyin İLKLEŞMESİ, ÖNCELENEREK NETİCEYE ULAŞMASI anlamında kullanılmıştır. Allah Nisa Suresi 59. Ayetinde ise şöyle der :
Ey iman edenler Allah’a, resulune ve sizden söz sahibi olanlara itaat edin bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz eğer Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız bunu Allah’a ve elçisine götürün! Bu TE’VİL için –neticeye varılma noktasında- daha hayırlı ve daha güzeldir.
Sözlük anlamı ve ayetlerden anlaşılan odur ki Te’vil, bilgisel ve eylemsel olarak sonuca ulaşmak, bir şeyin aslına uygun hale getirmektir. Buradan yola çıkarak Al-i İmran Suresinin 7. Ayetini tekrar bir hatırlayalım:
“O ki sana kitabı indirendir o kitaptan hikmetlendirilmiş ayetler vardır ki bunlar kitabın anası diğerleri ise bu ayetlerin benzerleridir. Kalplerinde saptırma eğilimi olanlar sonuca ulaşmak adına bu benzeşenlerin peşine düşerler, oysa onun te’vilini Allah ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez, o ilimde derinleşenler “Hepsi Allah’tandır ona iman ettik” derler, akıl sahibi olanlardan başkası anlamaz”
Şimdi Kur’an’ın hangi dilde meali olursa olsun sıradan bir kişi okuduğunda kolaylıkla anlar ve gizli kapalı hiçbir şey olduğu hissine de kapılmaz. Ancak burada kastedilen ve Allah ile ilimde derinleşenlerden başkasının bilmeyeceği TE’VİL nedir? Kaldıki Te’vil kelimesinin sonundaki “Hu” birleşik zamiri neyi kasteder? Ayetin gelişinden bu zamirin Allah’ın indirdiği kitap anlaşılması gerekir. O halde Allah’ın kitabının Te’vili nedir? Yüzyıllar boyunca özellikle müfessirler arasında bu mevzu hep tartışılmış ve çoğunlukla Kur’an’dan bağımsız anlayışlar ortaya konmuş ve en sonunda Said NURSİ gibi gizemci tipler Kur’an’ı anlaşılmaz, içinde binbir hazine olan ve herkesin kolay kolay anlayamacağı bir kitap olarak ilan edilerek kitleler bu duru mesaja sahip kitaptan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Oysa ayet ilimde derinleşenlerin bu kitabın te’vilini bilme aşamasına gelebileceğini söyler, Kur’an’daki “İlim” kelimesinin özel anlamı Allah’tan peygamberlerine gelen mesaj anlamındadır ve bu gelen mesajlar üzerinde uzun süre kafa yoran bir kişi derinleşerek kutsal mesajın “te’vilini (murad edilen hedefini)” anlayacaktır. Eğer bir kişi Allah’ın mesajı üzerinde derinleşmezse o bilgi ona doğal olarak gizli kalacaktır yani aslında kutsal mesajın kendisi gizli değil onunla muhatap olanın üzerinde kafa yormaması, dinlememesi sonucunda ona GİZLİ görünmesinden başka bir şey değil. Allah’ın kendi kitabıyla ilgili “Te’vili (Murad edilen hedef)” bilmesi ise gayet doğaldır zira onu indiren odur.
Said NURSİ ve benzerleri Te’vil kelimesini ise doğal mecrasından çıkarıp Allah’ın açık ve net mesajını kul yorumuyla ancak anlaşılabileceği anlamına sokmuşlardır. Oysa Te’vil hiçbir surette “yorum anlamına” gelmez tam tersine zaten Allah’ın kitabında mevcut olan bilgisel ve eylemsel hakikatlerdir. Bu hakikatlerin ayrıca içkin manaları olmaz, bunu iddia eden kişi esasen te’vil kelimesine yeni manalar yükleyerek yaptığı batıl yorumlarla yeni bir din icat etme peşindedir ve Said NURSİ ve Nurcular tamda buna örnektirler.
Pekala, neden bunca tefsir kitabı var ve bunların faydası nedir? Kur’an son derece duru ve anlaşılır bir dile sahipken neden tarih boyunca bir takım alimler ciltler dolusu kitap yazma gereği duymuşlardır? Evvela şunu söyleyelim ki yazılan tefsirler Kur’an’ın yorumları değil o tefsiri yazan kişinin Kur’an’dan ANLADIĞI DAHİ DEĞİL, ANLAMAK İSTEDİĞİ ŞEYDİR… Zira Kur’an anlaşılmaz bir kitap değilki ondan KUL MARİFETİYLE ANLAŞILMASI GEREKEN ŞEYLER olsun. Esasen Kur’an kendisinin okunmasını, üzerinde kafa yorulmasını ve kendisine uyulmasını istemektedir, yani Kur’an kendi üzerinde akademik gevezelikler yapılsın diye inmedi. İşte bu yüzden Allah Taha Suresi 2 ve 3. Ayetinde şöyle der:
“Taha, bu kitabı sen SIKINTI ÇEKESİN diye indirmedik ancak korkanlar için bir hatırlatmadır”
Maalesef İbnu Cerir Et-Taberi (d.838 ö. 923)’den sonra “Tefsir” yazmak bir geleneğe dönüşmüş ve adeta entelektüel zevkler için DAHA KALIN TEFSİR yazmak adına yarışlara girilmiştir. Bir süre sonra bizzat Kur’an üzerinde kafa yormak yerine bu sefer tefsirler üzerinde kafa yorulmaya başlanılmış ancak bu kafa yoranlar ise yine o entelektüel halkadaki insanlar olmuştur, sıradan insanlar ise Kur’an’ı okuyup ancak üzerinde düşünmez hale gelmiş ve bunları bu entelektüel gevezelere havale etmişlerdir. Yani bir nevi Kur’an’ı anlamayı birilerine havale ederek onu DUA KİTABI haline getirmişlerdir. Bu bir evrensel hastalıktır ve peygamberimizden önceki ümmetlerinde başına aynı şey gelmiş ve Allah bununla ilgiliMu’minun Suresi 54.Ayetinde şöyle der :
“Sonra işi aralarında paramparça edip kalın kitaplar haline getirdiler ve her grup yanındaki kitaplarla şımarıklık içindedir”
Bu kalın kitaplar edinme hastalığı bir süre sonra boyutları parçalanarak dahada ileri gidilmiş her mezhebin ayrı fıkıh kitabı, her kelam ekolünün ayrı başvuru kaynağı olacak şekilde bu ayrılık derinleşmiştir. Günümüzdeki İslami Cemaatlere bakıldığındada bu görülecektir, her bir cemaatin okuduğu belli bir kitap uyduğu belli bir fıkıh kitabı yer almakta ve ilginçtir ancak bu şekilde İslam’ın yaşanabileceğini düşünerekte inandıkları şey hususundada güvenleri tam görünmektedirler.
Kur’an gönüllüleri ise anlamayı zorlaştıran onca şeyleri bir kenara koyarak insanları direk bu kutsal mesajla muhatap etmeli ve bunun için çaba sarfetmelidir. Yani “Tüm kitaplar bir KİTABIN ANLAŞILMASI İÇİN OKUNUR” diyerek Kur’an’ı anlaşılmaz ilan edip onu kendimizden uzaklaştırmak yerine TÜM KİTAPLARI KUR’AN IŞIĞINDA OKUYUP ONLARDAN ÖYLE İSTİFADE ETMELİYİZ tarzında bir eğilim sahibi olmalıyız. Yani YORUMLARLA KUR’AN’A DEĞİL KUR’AN’LA YORUMLARA YAKLAŞMALIYIZ.
Yazılan tefsirler elbette okunmalı ve bununla tefsiri yazan kişinin algılamasının Kur’an’la ne kadar örtüştüğü üzerinde düşünülmeli. Keşke bu derece ciltler dolusu kitap yazmak yerine bu alimler Allah’ın kitabını yaymak ve okutmak üzerine çalışsalardı, yada başka dillere çevirip o dillerin konuşulduğu ülkelere gidip Allah’ın elçileri olsalardı.
75. Ehl-i Sünnet'e göre, İmam-ı Mahfî (saklı imam) ve İmam-ı Muntazır (beklenen imam) akidesi (inancı) bâtıldır.
C: Mehdi hakkında Şîaların oniki imamdan birisi, hayatta iken gizlenmiş, âhirzamanda çıkacak demelerine mukabil Ehl-i Sünnet'in bir kısmı, İmam-ı Muntazır akidesi bâtıldır demişler. Az bir kısım Hanefî üleması da,لاَ مَهْدِى اِلاَّ عِيسَىdemişler. Bunda hem Denizli'deki ehl-i vukufun (uzmanların) bir kısmı, hem makam-ı iddia (savcılık) yanlış mana vermişler. Her asırda mehdi manasına ümmetin fıtrî bir ihtiyacına binaen beklemişler. Ve birkaç vecihte (yönde) rivayetlerin delaletiyle birkaç mehdi, belki her asırda bir nevi mehdi sâdât-ı Ehl-i Beyt'ten (ehl-i bey seyitlerinden) geleceği ümmetçe kabul edilmiş. Buna hata diyen, birkaç cihette yanlış eder.

BİZİM CEVAP: Mehdi ile ilgili rivayetler maalesef ya zayıf veyahut uydurma olduğu halde Said NURSİ bunuda mutlak bir gerçeklik gibi kabul ediyor ve kitabının başka yerlerinde adeta kendisini Mehdi ilan ediyor. Oysa bu tür rivayetlerin aslı esası olmadığı gibi muhtemelen bu rivayetler İsrailiyat yada Şia kaynaklı uydurmalardır. Said NURSİ kitabını yazarken ayetleri kendi eserini kutsallaştırdığı gibi zayıf ve uydurma hadisleride takviye için kitabında bol bol kullanmıştır. Said NURSİ mahkemenin ithamına karşılık yine ipe un serer misali cevaplar vermiştir.

76. Bir kitabda Mehdi'ye dair hadîslerin kâffesi (tamamı) zaîftir denilmiş.
C: Hangi mes'ele var ki, bazı kitablarda ona ilişilmesin. Hattâ İbn-i Cevzî gibi büyük bir muhaddis bazı sahih ehadîsi (hadisleri) mevzu' (uydurma) dediğini, ülemalar (alimler) taaccüble (şaşırarak) nakletmişler. Hem her zaîf veya mevzu' hadîsin manası yanlıştır demek değildir. Belki an'aneli sened ile hadîsiyeti (hadisliği) kat'î değildir demektir. Yoksa manası hak ve hakikat olabilir.

77. Bunların zaîf ve muzdarib (sıkıntılı) olduğunda ittifak vardır. İmam-ı Şafiî değil mevzuu (uydurmayı), mürseli (rivayet zinciri kopuk) de kabul etmediği halde, Said Şafiî iken bunları kabul etmesinin hikmeti anlaşılamamıştır.
C: İttifak olmadığına bin seneden beri ehl-i hadîs ve ümmetçe bu hakikatın devamı kat'î bir delildir. Bu da hata içinde bir hatadır. Hem İmam-ı Şafiî mürsel (rivayet edenlerin isimlerinin tam olmadığı hadis) ve zaîf hadîsleri ahkâm-ı şer'iyede (şer’i hükümlerde) hüküm çıkarmak için hüccet (delil) tutmuyor. Yoksa (hâşâ) ümmetçe kabul edilen hakikatlı hadîsleri ahkâmda (hükümlerde) değil, fezail-i a'malde (amellerin faziletlerinde) ve hâdisat-ı İslâmiyede (İslami olaylarda) hüccetlerini (gerekçelerini) ve delaletlerini kabul etmiştir.
BİZİM CEVAP: Mahkeme Said NURSİ’nin İmam Şafii ile olan çatışmasını öne sürmüş oysa Said NURSİ mezheb imamından önce Kur’an’la taban tabana zıt iddialara sahiptir, kaldıki İslamı algılarken İmam Şafii dahi ölçü olamaz bizim ölçümüz Allah’ın kitabıdır. Ancak Said NURSİ ve ekibi Allah’ın yalın mesajından özenle kaçmışlar ve bu açık ve açıklayıcı mesajları dahi gizli kapaklı ilan edip batıl bir şekilde yorumlayarak insanları bu yorumlara çağırmışlardır.
           78. İlm-i gayb (gaybın bilgisi) Allah'a mahsustur. Hiç bir veli (ermiş) tasarrufat (tasarruflarda) yapamaz ve gaybı bilemez. Hattâ Peygamber de bilmez. Halbuki bir risalede işarat-ı hadîsiye (hadis işaretlerinde) ile hilafetin mebde' (başlangıç) ve müntehasını (bitişini) göstermiş.
C: Evet herkes bizzât gaybı bilmez. Fakat i'lam (bildirme) ve ilham-ı İlahî (ilahi ilham) ile bilinebilir ki, bütün mu'cizat (mucizeler) ve keramat (kerametler) ona dayanır. Hazret-i İmam-ı Ali'nin işarat-ı gaybiyesiyle (Hz. Ali’nin gaybi işaretleriyle) Risale-i Nur'a işaratına (işaretlerine) dair bir risalenin âhirinde (sonunda)اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةًhadîs-i şerifinin işaratından (işaretlerinden) birkaç lem'a-yı i'caziyeyi (mucizeli parıltıyı) tam vakıa (olaya) mutabık (uygun) güzel bir tarzda ve görenlerin takdirine mazhar olmuş bir beyanı çürük görmek ve itiraz etmek bir cehalet, bir hata eseridir.
Bizim Cevap: Said NURSİ bazı insanların gaybı bileceğini iddia ederek açık açık Allah’ın kitabına muhalefet etmiştir. Gelin bununla ilgili Allah ne demiş bir bakalım:

Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
•         Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
•         De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
•         De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.A’raf Suresi 188
•         Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
•         Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
•         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.Hûd Suresi 123
•         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
•         De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar.Neml Suresi 27
•         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
•         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
•         O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28

79, 80. Gizli cem'iyet kurduğu ve din perdesi altında emniyeti bozmak maksadıyla kitab ve mektubların vasıtalarla gönderilmiş olması.
C: Üç mahkeme gizli cem'iyet noktasında beraet vermesi ve beş-on vilayetin zabıtaları hiç ilişmemesi ve itiraznamemde reddine dair yüz hüccet (gerekçe) gösterilmesiyle beraber böyle onbeş sahifede onbeş defa tekrarı on vecihte (yönden) hatadır.

81. Beşinci Şua'nın tevilleri (yorumları) yanlıştır.
C: Bunun ve sair bütün tenkid (eleştiri) ve itirazlarının cevabları itiraznamemin âhirinde (sonunda) kat'î bir surette zikredilmesinden kısa kesiyoruz.

* * * Hata-Savab Cedvelinin Zeylidir

82. Gizli cem'iyeti var ve Emirdağı'nda onunla meşgul olmuş.
C: Bu ittihamı (suçlamayı) hiç bir cihetle isbat edilemeyeceğine ve iftira olduğuna kat'î delili; şiddetli tarassud (gözlem altına alma) ve tam bir inziva ve dünya hâdisatına hiç kulak vermeyecek derecede bir tecerrüd (soyutlanma) ve ihtiyarlık ve za'fiyet ve hastalık içinde bulunmasıdır. Haftada yalnız bir tek mektub, birtek yere göndermekten başka hiç muhabere etmeyen ve te'lifi dahi bırakan ve serbestiyet verildiği halde, hadsiz dostları ve onu dinleyecek hemşehrileri bulunan memleketine gitmeyen ve hizmeti için bir-iki terzi çırağından başka kimseyi istemeyen ve ziyaret için gelenlerden kırktan birisini birkaç dakikadan ziyade yanında durdurmayan bir garib ve kabir kapısında ve beraet etmiş ve otuz seneden beri siyaseti terketmiş bir bîçare hakkında, bu gizli cem'iyet isnadının ittihamı (suçlaması) öyle büyük ve insafsızca ve zalimane bir hatadır ki, ona temas edenlerden zerre kadar aklı bulunan, bu yalandır ve asılsızdır der.
BİZİM CEVAP: İnsanların selameti için Cehenneme gitmeyi bile göze alan Said NURSİ burada ne hikmetse süt dökmüş kedi misali mahkemeye “evet istediğimle görüşürüm size ne, fikirlerimi istediğim gibi haykırırım bu benim hakkım” dememiş ya da İstanbulda idam sehbasındakileri gördüğünde söylediği “ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM” sözü burada söyleyememiştir. Said NURSİ ve ekibi tam tersine mahkemeye uzlaşı kapısı açmakta ve onlarca zulme atmış bu mahkemelerin bazılarının verdiği beraat hükümlerinide temize çıkma gerekçesi olarak göstermektedir. Buda gösteriyor ki Said NURSİ davası için sıkıntıya girmeye niyeti yok ve takiyye ile idare etme gayreti içinde.

83, 84, 85. İddiacı demiş: Said'in gizli düşmanı yok. Ve onu zehirleyen yok. Ve zındık namını verdiği ve kırk seneden beri Said onların ehl-i iman hakkındaki ifsadatına (bozmalarına) karşı Kur'an'ın hakikatları ile mukabele ettiği bir komite yoktur. Belki onu tazyik eden bir kısım memurlara zındık ve münafık diyor.
C: İddiacının bu ittihamı (suçlaması), hem kaç vecihle (yönden) hata ve yalan hem bîçare ve aldanmış ve vazife itibariyle Said'i hapis veya tazib (işkence) etmiş bir kısım müslüman ve ehl-i iman memurlara, o münafık ve zındık tabirini vermek büyük bir cinayettir. Ve bu dindar milleti bir tahkir ve ittihamdır ki, Said mükerrer (tekrar tekrar) demiş: O vazifeperver müslümanlar Nurlara zarar vermeyen ve istifade eden adliye memurları beni i'damla mahkûm etseler, hakkımı onlara helâl ederim deyip, mümkün olduğu kadar musalahakârane (barışçıl bir şekilde) onların vazifelerine dokunacak harekâttan çekinen bir münzevi ve garib adam hakkında bu ittiham (suçlama) büyük bir günah ve bir iftiradır. Halbuki Said'i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden (kafirlik suçlamasından) çekinir. Hattâ sarih (açık) küfrü (kafirliği) bir adamdan görse de, yine tevile (yoruma) çalışır. Onu tekfir etmez. Her vakit hüsn-ü zan ile hareket ettiği halde ona bu ittihamı (suçlamayı) yapan elbette kendisi o ittiham (suç) ile tam müttehemdir (suçlanmıştır).

Hem gizli düşmanı ve ifsad (bozguncu) komitesi yok demesi öyle bir yalandır ki, Komünist ve Mason ve Taşnak gibi çok komiteler lisan-ı hal ile; bu iftiradır, biz meydandayız derler. Ve otuz seneden beri emsalsiz bir tarzda Said'in başınagelen elîm (acı) hâdiseler (olaylar), hususan bu on ay tecrid-i mutlak (tek başına hapis) ve Said'in herşeyi bırakıp bütün kuvvetiyle Kur'an için o mütecaviz din düşmanlarına karşı yüz Nur risaleleriyle galibane çalışması, o yalan davayı yüz hüccetle (gerekçeyle) tekzib (yalanlar) eder.

Hem iddiacının "Onu zehirleyen olmamış." demesi, öyle bir hatadır ki, o daima Said ile bulunmak ve sergüzeşte-i hayatına (hayat macerasına) tamamen muttali (haberdar) olmakla ancak o menfî (olumsuz) hükmünü isbat ve yirmi sene koltuğum altında işleyen ve görenler hayret eden ve aşılamakla olan zehir çıbanı ve yanımda bulunan dostların görerek şehadetleriyle hem Kastamonu'da, hem Denizli hapsinde, hem Emirdağı'ndaki tesemmümlerimi (zehirlenmelerimi) inkâr etmekle o hatasını tamir edebilir.
BİZİM CEVAP: Anlaşılan Said NURSİ’yi yargılayan mahkemede bu adamın paranoid durumlarını farketmiş ve “SENİ KİM NİYE ZEHİRLESİN, BUNU NERDEN ÇIKARIYORSUN, SANA KARŞI KİM KOMİTE KURSUN” diyerek resmen alay etmiş. Said NURSİ’nin yazdıkları okunduğunda kendisinde paranoya alametleri açık ve net görülür ve bu paranoya durumunu ilginçtir takipçileride gönüllü olarak edinmiş ve bunu cemaatleştirmişlerdir. O yüzden sürekli korkan, takiyye halinde, köprüden geçene kadar ayıya dayı diyen üslubuyla hareket eden ve emellerine ulaşıncaya dek bulundukları kabın şeklini alan bir yöntem izlemişler ve bu yüzdende hiçkimse tarafından sevilmemişlerdir. Bu hareket yöntemini gizemci iddialarıylada destekleyerek bunu bir teorik alt yapı olarak edinmişlerdir. Muhtemeldirki kendisini dev aynasında gören Said NURSİ etrafında olan tüm olayları kendisiyle ilişkilendirerek komik duruma düştüğü anlar olmuştur. Oysa dönemindeki devlet isteseydi onu alenen diğer birçok dindarı astığı gibi bir gerekçe bulur Said NURSİ’yide asabilirdi kaldıki henüz o dönem Said NURSİ şöhrette değildi ancak gariptirki Atatürk’ün devrimleri uğruna onca kan döken dönemin idaresi Said NURSİ ve ekibine ilişmemiştir.

86. İddiacı der: Zelzele (deprem) gibi bazı hâdiseler, Nurlara hücum zamanında gelmeleri Nur'un kerametidir ki, zemin hiddet (kızar) eder. İşte Said'in bu fiili zemine vermesi dine muhaliftir.
C: Kur'andaتَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِâyetinde: "Cehennem ehl-i küfre (küfür ehline) öyle hiddet (öfkelenir) eder ki, parçalanmak derecesine gelir." manasında olduğu tarzında, teşbih (benzetme) suretinde Nurlara hücum hatasıyla zemin hiddet (öfkelenir) eder ve hava ağlar ve kış kızar. Yani emr-i İlahî (Allah’ın emriyle) ile o mahluklar vazifeleri içinde kuvvet ve kudret-i Rabbaniyenin (Allah’ın gücüyle) tecellisine mazhar (nail) olup gazab-ı İlahîyi (ilahi öfkeyi) gösterirler. Beşeri ikaz için titrer, ağlar demektir.
BİZİM CEVAP: Dikkat edilirse Said NURSİ kendisine yapılan eleştiriye hiç alakası olmayan bir cevap vermekte ve cerbeze yapmaktadır. Said NURSİ eseriyle doğa olaylarını direk olarak ilişkilendirmiş ve bu ilişkilendirmeye teşbih demek ise imkansız birşeydir. Oysa bakın Allah kendi kitabı için ne diyor:

Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz” 


87. Hem tefahura (övünme) meylini gösterir, kendini müceddid (dini yenileyen) bilir.
İddiacının: Tefahura (kendini beğenme) meyli var, kendini makam sahibi bilir demesine cevab:

Evvelen: Ben Âl-i Beyt'ten (Hz. Peygamberin soyundan olanlar) sayılabilirim demekten maksadım,وَ عَلَى آلِهِduasında dâhil olmak için bir ricadır.

Sâniyen: Nefs-i emaremi (kötülüğü emreden) tebrie (temize çıkarmam) etmem. Her fenalığa meyli olabilir. Fakat o nefsin kırk sene belasını çeken ve otuzbeş seneden beri onun şerlerinden ve heveslerinden çekilmeğe çalışan ve a'malde (eylemlerinde) bütün kuvvetini ihlasta gören ve o halini yakın dostları müşahede eden ve Nur'un eczaları (parçaları) ve onun müstenkifane (umursamaz) ve müstağniyane (kendine yeter bir şekilde) halkın hürmetinden ve medihlerinden (övgülerinden) çekilmesi, onun mahviyetkârane (alçak gönüllü bir şekilde) meşrebine (huyuna) şehadet eden bir adamı bu ittiham (suçlama) ile mes'ul etmek, pek insafsızca bir hatadır.
Hem Said: Nurlar bir sadaka-i makbule (kabul edilmiş sadaka) gibi belaların def'ine bir vesiledir deyip muhtaçları Nurlara teşvik için bazı fevkalâde ihsanat-ı İlahiyeyi (ilahi ihsanları) bir nevi keramet-i Nuriye (Nurlu keramete) ve bir lem'a-i mu'cize-i Kur'aniyeyi (Mucizevi Kur’an parıltısına), hakikatlarının bir tefsiri olan Nurlara in'ikas (yansımış) etmiş demesinin ve izhar (açığa vurmasının) etmesinin sebebi ise: Bu millet ve vatana tam bir hizmet-i imaniye (imana hizmet) yapmak için, o ikramat-ı İlahiyeyi (ilahi ikramları) bazan yazar, tâ Nurlara itimad (güven) ve hüccetlerine (gerekçelerine) kanaat gelsin. Yoksa bu kadar insafsız muarızlara (itiraz edenlere) ve evhamlı (kuruntulu) memurlara karşı; zaîf, fakir ve garib bîçare bu kudsî hizmet-i milliye (dini hizmet) ve vataniyeyi yapamazdı. Bin dereden su toplayan ve habbeyi kubbeler yapan iddiacı gibiler mani olurdu. Nurların makbuliyetine ( Allah tarafından kabul edilmişliğine) imza basan ve şehadet eden bine yakın işarat-ı gaybiye (gaybi işaret) ve emarat (izler) ve vakıatı (olayları) , Sikke-i Gaybiye mecmuası (sayfaları) deliller ile isbat etmiş. Bin ince ipler toplansa, kopmaz bir halat olur.
BİZİM CEVAP: Said NURSİ yine konuyu bağlamından özenle uzaklaştırmış ve getirilen itiraza cevap vermemiştir. Kendisini ve eserini övmelerini ise DİNE HİZMET olarak görmüş ancak bu İSLAM’a değil tamamen Nurculuk dinine hizmet olarak görülebilir. Said NURSİ zaten buradada yine açıkça bu tür doğa olaylarını yine eseriyle ilişkilendiriyor ve teşbihten öte TAM BİR GERÇEKLİK olarak görüyor. Oysa bu kitabın başka bir yerinde bu tür doğa olaylarıyla ilgili yorumları teşbih olarak görmek gerektiğini söylüyor. Getirdiği deliller ise Sikke-i Tasdik-i Gaybi dediği ve bu iddiaların en uçuklarının yer aldığı saçma sapan kitaptır. Yani bir nevi BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI BİLE DEĞİL BOZACININ ŞAHİDİ YİNE BOZACI durumları…

88. İddiacı der: Nur tefsir değil, hem bazan akideye muhalif gider.
C: Tefsir iki kısımdır. Biri ibaresini izah eder, biri de hakikatlarını isbat eder. Nurlar bu ikinci kısım tefsirlerin en kuvvetlisi ve en kıymetdarı (kıymetlisi) olduğuna ehl-i dirayet (bilgi ehli) ve dikkat yüzbinler şahidler var. Ve Mısır, Şam ve Haremeyn-i Şerifeyn'in (Mekke ve Medine) muhakkik (araştırmacı) âlimlerinin ve İstanbul ve sair yerlerin müdakkik (araştırmacı) hocalarının Nurları tasdik edip ilişmemeleri ve Said'in müddet-i hayatında (hayatı boyunca) mantıkî ve galibane (galip gelecek şekilde) mücadele-i ilmiyesi (ilmi mücadelesi), iddiacının bu isnad ve ittihamını (suçlamasını) tekzib (yalanlar) ve reddeder.
Not: Said NURSİ eserlerinin İslam dünyasının birçok yerinde serbestçe yayıldığını ve hatta İslam dünyasının ilim merkezlerinde onay aldığını iddia ediyor! Yurt dışına dahi götürülüp bu eserler yayıldığına göre nasıl oluyorda yurt içinde devlet baskı uyguluyor? Demekki aslında Risale-i Nur’a karşı bir baskı söz konusu değil zira eğer öyle olsaydı yurt dışında bu şöhrete nasıl kavuşacaktı ya da aslında yurt dışında Said NURSİ’nin iddia ettiği gibi Şam, Mısır gibi yerlere aslında hiçte bu kitap parçaları gitmedi ve Said NURSİ ve ekibi kendilerini meşhur etmek için kasıtlı bir yalan haber uydurmuş durumdalar. O yüzden Said NURSİ’nin yaşadığı dönemde onun yurt dışıyla olan ilişkisi ve boyutu mutlaka araştırılmalı.

BİZİM CEVAP: Tefsirle ilgili bakın Allah ne diyor :
Onlar sana herhangi bir örnek vermeye dursunlar biz de ancak gerçek olan ve en güzel TEFSİRİ getiririz.Furkan suresi 33
Dikkat edilirse Allah bu ayetiyle kitabını bizzat TEFSİR olarak nitelendirmektedir. Tefsir kelimesi hadislerde geçmezken ünlü müfessir Taberi’ye kadarda hemen hemen hiç kullanılmamış, bu müfessirden sonra İslam alimleri arasında rağbet görmüştür. Oysa Allah’ın ayetleri açık ve açıklayıcı olarak yettiği halde bir süre sonra alimler, entelektüeller sanki anlaşılmaz bir kitapmış gibi bunu bir uzmanlık alanı gibi görüp ciltler dolusu kitaplar yazarak insanların gözlerini korkutmuşlardır. Çağımız inşallah Kur’an’ın bizzat kendisinin tefsir olduğunu anlama çağı olacaktır. Öyleki insanların yaptıkları tefsirlerin bizzat kendisi TEFSİR olan Kur’an’la yıkanacak ve tıpkı peygamberimizin dönemindeki gibi sadece uzmanlar değil sıradan herkesin elinden düşürmeyeceği ve herkesin okuyup hayatına kolaylıkla tatbik edecektir. Kendisi tefsir olan Kur’an vesilesiyle Said NURSİ gibi batıl davaların sahibi olanlarında maskesi düşecektir.
Yeri gelmişken Kur’an’da geçen Te’vil kelimesi üzerinde duralım ve bu hususta Allah’ın ne dediğine bir bakalım:
Te’vil kelimesinin kökü “Evl”’ye dayanır ve bir şeyin aslına rücu etmesi dönmesi demektir. Aynı kökten olan “Evvel” bir şeyin ilki anlamını içerir. Te’vil Ragıp El İsfahaninin El-Müfredat kitabında şöyle tanımlanmıştır:
“Te’vil, bir şeyin aslına rücu anlamında “Evl” dendir. Bu kökten “Mev’il” ise kendisine döndürülen şeyin konulduğu yer anlamına gelir. Bu o şeyin istenilen hedefe doğru çevrilmesidir ister bu ilmi bir şey için olsun ister eylemsel bir şey için olsun, bilgiyle alakalı olarak örnek verilirse Al-i İmran Suresi 7. Ayetinde Allah şöyle der “Onun Te’vilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez”
Bir şeyin eylemsel olarak te’viline örnek olarak verilirse A’raf Suresi 53. Ayetinde ise Allah şöyle der “Onlar o kıyamet gününün TE’VİLİNİMİ beklerler onun TE’VİLİNİN geldiği gün daha önce bu günü unutanlar derlerki gerçekten bize rabbimizin elçileri geldi şimdi bize ŞEFAAT EDECEK ŞEFAATÇİLERİMİZ VARMI, ya da tekrar dünyaya döndürülürmüyüz böylece bizde yaptığımız onca kötü şey yerine salih ameller işlesek kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeylerde onlardan uzaklaşıp gitti” Burada aslında beklenilen şeyin bir an evvel gerçekleşmesi anlamındadır ki Evvel kelimesininde anlamı “ilk, önce” dir, bir nevi bütün her şeyden önce olunması murad edilen şeydir. Kıyamet gününe inanmayanlar akl-ı evvellik edip “Madem dediğin doğruysa hadi o zaman şimdi kopsun” diyerek tuzak sorularla Allah’ın elçilerini köşeye sıkıştırmaya çalışırlar. Te’vil burada bir şeyin İLKLEŞMESİ, ÖNCELENEREK NETİCEYE ULAŞMASI anlamında kullanılmıştır. Allah Nisa Suresi 59. Ayetinde ise şöyle der :
Ey iman edenler Allah’a, resulune ve sizden söz sahibi olanlara itaat edin bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz eğer Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız bunu Allah’a ve elçisine götürün! Bu TE’VİL için –neticeye varılma noktasında- daha hayırlı ve daha güzeldir.
Sözlük anlamı ve ayetlerden anlaşılan odur ki Te’vil, bilgisel ve eylemsel olarak sonuca ulaşmak, bir şeyin aslına uygun hale getirmektir. Buradan yola çıkarak Al-i İmran Suresinin 7. Ayetini tekrar bir hatırlayalım :
“O ki sana kitabı indirendir o kitaptan hikmetlendirilmiş ayetler vardır ki bunlar kitabın anası diğerleri ise bu ayetlerin benzerleridir. Kalplerinde saptırma eğilimi olanlar sonuca ulaşmak adına bu benzeşenlerin peşine düşerler, oysa onun te’vilini Allah ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez, o ilimde derinleşenler “Hepsi Allah’tandır ona iman ettik” derler, akıl sahibi olanlardan başkası anlamaz”
Şimdi Kur’an’ın hangi dilde meali olursa olsun sıradan bir kişi okuduğunda kolaylıkla anlar ve gizli kapalı hiçbir şey olduğu hissine de kapılmaz. Ancak burada kastedilen ve Allah ile ilimde derinleşenlerden başkasının bilmeyeceği TE’VİL nedir? Kaldıki Te’vil kelimesinin sonundaki “Hu” birleşik zamiri neyi kasteder? Ayetin gelişinden bu zamirin Allah’ın indirdiği kitap anlaşılması gerekir. O halde Allah’ın kitabının Te’vili nedir? Yüzyıllar boyunca özellikle müfessirler arasında bu mevzu hep tartışılmış ve çoğunlukla Kur’an’dan bağımsız anlayışlar ortaya konmuş ve en sonunda Said NURSİ gibi gizemci tipler Kur’an’ı anlaşılmaz, içinde binbir hazine olan ve herkesin kolay kolay anlayamacağı bir kitap olarak ilan edilerek kitleler bu duru mesaja sahip kitaptan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Oysa ayet ilimde derinleşenlerin bu kitabın te’vilini bilme aşamasına gelebileceğini söyler, Kur’an’daki “İlim” kelimesinin özel anlamı Allah’tan peygamberlerine gelen mesaj anlamındadır ve bu gelen mesajlar üzerinde uzun süre kafa yoran bir kişi derinleşerek kutsal mesajın “te’vilini (murad edilen hedefini)” anlayacaktır. Eğer bir kişi Allah’ın mesajı üzerinde derinleşmezse o bilgi ona doğal olarak gizli kalacaktır yani aslında kutsal mesajın kendisi gizli değil onunla muhatap olanın üzerinde kafa yormaması, dinlememesi sonucunda ona GİZLİ görünmesinden başka bir şey değil. Allah’ın kendi kitabıyla ilgili “Te’vili (Murad edilen hedef)” bilmesi ise gayet doğaldır zira onu indiren odur.
Said NURSİ ve benzerleri Te’vil kelimesini ise doğal mecrasından çıkarıp Allah’ın açık ve net mesajını kul yorumuyla ancak anlaşılabileceği anlamına sokmuşlardır. Oysa Te’vil hiçbir surette “yorum anlamına” gelmez tam tersine zaten Allah’ın kitabında mevcut olan bilgisel ve eylemsel hakikatlerdir. Bu hakikatlerin ayrıca içkin manaları olmaz, bunu iddia eden kişi esasen te’vil kelimesine yeni manalar yükleyerek yaptığı batıl yorumlarla yeni bir din icat etme peşindedir ve Said NURSİ ve Nurcular tamda buna örnektirler.
Pekala, neden bunca tefsir kitabı var ve bunların faydası nedir? Kur’an son derece duru ve anlaşılır bir dile sahipken neden tarih boyunca bir takım alimler ciltler dolusu kitap yazma gereği duymuşlardır? Evvela şunu söyleyelim ki yazılan tefsirler Kur’an’ın yorumları değil o tefsiri yazan kişinin Kur’an’dan ANLADIĞI DAHİ DEĞİL, ANLAMAK İSTEDİĞİ ŞEYDİR… Zira Kur’an anlaşılmaz bir kitap değilki ondan KUL MARİFETİYLE ANLAŞILAN ŞEYLER olsun. Esasen Kur’an kendisinin okunmasını, üzerinde kafa yorulmasını ve kendisine uyulmasını istemektedir, yani Kur’an kendi üzerinde akademik gevezelikler yapılsın diye inmedi. İşte bu yüzden Allah Taha Suresi 2 ve 3. Ayetinde şöyle der:
“Taha, bu kitabı sen SIKINTI ÇEKESİN diye indirmedik ancak korkanlar için bir hatırlatmadır”
Maalesef İbnu Cerir Et-Taberi (d.838 ö. 923)’den sonra “Tefsir” yazmak bir geleneğe dönüşmüş ve adeta entelektüel zevkler için DAHA KALIN TEFSİR yazmak adına yarışlara girilmiştir. Bir süre sonra bizzat Kur’an üzerinde kafa yormak yerine bu sefer tefsirler üzerinde kafa yorulmaya başlanılmış ancak bu kafa yoranlar ise yine o entelektüel halkadaki insanlar olmuştur, sıradan insanlar ise artık Kur’an’ı okuyup ancak üzerinde düşünmez hale gelmiş ve bunları bu entelektüel gevezelere havale etmişlerdir. Yani bir nevi Kur’an’ı anlamayı birilerine havale ederek onu DUA KİTABI haline getirmişlerdir. Bu bir evrensel hastalıktır ve peygamberimizden önceki ümmetlerinde başına aynı şey gelmiş ve Allah bununla ilgili Mu’minun Suresi 54. Ayetinde şöyle der :
“Sonra işi aralarında paramparça edip kalın kitaplar haline getirdiler ve her grup yanındaki kitaplarla şımarıklık içindedir”
Bu kalın kitaplar edinme hastalığı bir süre sonra boyutları parçalanarak dahada ileri gidilmiş her mezhebin ayrı fıkıh kitabı, her kelam ekolünün ayrı başvuru kaynağı olacak şekilde bu ayrılık derinleşmiştir. Günümüzdeki İslami Cemaatlere bakıldığındada bu görülecektir, her bir cemaatin okuduğu belli bir kitap uyduğu belli bir fıkıh kitabı yer almakta ve ilginçtir ancak bu şekilde İslam’ın yaşanabileceğini düşünerekte inandıkları şey hususundada güvenleri tam görünmektedirler.
Kur’an gönüllüleri ise anlamayı zorlaştıran onca şeyleri bir kenara koyarak insanları direk bu kutsal mesajla muhatap etmeli ve bunun için çaba sarfetmelidir. Yani “Tüm kitaplar bir KİTABIN ANLAŞILMASI İÇİN OKUNUR” diyerek Kur’an’ı anlaşılmaz ilan edip onu kendimizden uzaklaştırmak yerine TÜM KİTAPLARI KUR’AN IŞIĞINDA OKUYUP ONLARDAN ÖYLE İSTİFADE ETMELİYİZ tarzında bir eğilim sahibi olmalıyız. Yani YORUMLARLA KUR’AN’A DEĞİL KUR’AN’LA YORUMLARA YAKLAŞMALIYIZ.
Yazılan tefsirler elbette okunmalı ve bununla tefsiri yazan kişinin algılamasının Kur’an’la ne kadar örtüştüğü üzerinde düşünülmeli. Keşke bu derece ciltler dolusu kitap yazmak yerine bu alimler Allah’ın kitabını yaymak ve okutmak üzerine çalışsalardı, yada başka dillere çevirip o dillerin konuşulduğu ülkelere gidip Allah’ın elçileri olsalardı.

89. İddiacı: Eski zamanda Ehl-i Sünnete karşı Hasan Sabbah, Bâtıniyyun mezhebiyle ve Şeyh-ül Cebel bir gulat-ı Şîa (aşırı şia) tarîkıyla meydana çıkıp siyasî sarsıntı vermeleri gibi;
Said'i onlara benzetmesi ve ittiham (suçlaması) etmesi pek acib bir yanlıştır. Evet sünnete muhalif hareket etmemek ve siyasete karışmamak için yirmiüç sene işkenceli esareti, hapsi, ihanetleri kabul eden ve siyasete girmemek için bütün dünyevî rütbelerinden yüzünü çeviren bîçare Said'i onlara benzetmek öyle soğuk bir hatadır ki; bugünlerde hararetli ümidlerimizi kıran o iddianın aynı zamanında gelen kar ve soğuktan daha bâriddir (soğuktur). Hem iddiacı, güya dünyada ebedî kalınacak ve herkes her cihetle dünya maksadlarına çalışıyor itikadında bulunur gibi diyor: Said inkılab aleyhinde ve emniyeti ihlâl fikriyle mukaddesatı (kutsal şeyleri) âlet yapıp halkı fesada teşvik ediyor diye ittihamı (suçlaması), öyle bir yanlıştır ki; Nur'un bütün kudsî hakikatlarının ve talebelerinin uhrevî alâkaları, onu reddederler. O iddiacı bilsin ki; birtek hakikat-ı imaniyeyi (inanç gerçeğini) dünya saltanatıyla değiştirmeyiz. Ve birtek nükte-i Kur'aniyenin (Kur’ani konunun) bir paşalık rütbesinden daha ziyade yanımızda ehemmiyeti var.
Not: Dikkat edilirse Said NURSİ 23 rakamını telaffuz ederek kendini peygamberimizle özdeşleştiriyor ve mahkemenin Bâtınilerle Said NURSİ arasında bağ kurması ise doğru bir tespit ancak bunu bir zulüm mahkemesinin yapması şaşırtıcı. Zira Said NURSİ İslam kisvesi altında bu dine karşı batıl bir dava güderken mahkemede Atatürkün inkılapları adına, yada çağdaşlık adına İslama karşı savaşmıştır.

90. İddiacı, bin dereden su toplamak gibi, Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) birbirlerine karşı muhabbetkârane (sevgi duyar şekilde) ve hususî hissiyatlarını (duygularını) ve Nurlardan istifadelerini, samimane ve bazan müfritane (aşırıya gider şekilde) gösteren mektublarını bir esas yaparak cerbezesiyle onlardan medar-ı ittiham (suçlama gerekçesi) çıkarıp bizi irtica (gericilik) ile ittiham (suçlaması) etmeğe çalışması, öyle bir hatadır ki; kabrinde onun çok azabını çekecek. Meselâ: Uzak bir köyde muallim Mustafa Sungur'un bir mektubunu hem ona, hem bize medar-ı irtica (gericilik nedeni) yapıyor. Acaba o genç muallim (öğretmen), Nurlarla hakikî ve imanlı bir muallim ve masum çocuklara hüsn-ü ahlâk (güzel ahlak) sahibi bir terbiye edici vaziyetine girmesine şükür ve hamd manasında, "Ben eski sefahet (bozuk) ve dalaletimden (yanlış) kurtuldum" demesiyle bir irtica (gericilik) olur mu? İrtidaddan (dinden dönmekten) çekinmek ve dalaletten sakınmak ile bir fesad, bir irtica (gericilik) değil; belki dersini dinleyecek masumlar adedince bir ıslah, bir manevî terakkidir (gelişmedir).


Şualar ( 406 - 427 )
SON SÖZ: Bu uzun karşılıklı soru ve cevaptan anlaşılan odur ki Said NURSİ kendi çağındada batıl iddialarına karşılık bizim getirdiğimiz itirazlara benzer itirazlar gelmiş ancak Said NURSİ cevap verirken asla Allah’ın kitabına ve Peygamberimizin sahih hadislerine dayanmamıştır. Yine dolambaçlı ve politik yanıtlar vererek yanıt verdiğini zannetmiş ve taraftarlarınada yanıt verdiği zehabına kapılmalarını sağlamaya çalışmıştır. Said NURSİ’yi din adına eleştiren mahkeme ise evlere şenlik bir duruma sahip, zira söz konusu mahkemeler esasen bizzat İslama karşı kurulmuş mahkemeler olup İslamın selameti için değil Mustafa Kemal ATATÜRK’ün kurduğu oligarşik saltanatın selameti için çalışmıştır. Mahkeme işine geldiğinde Allah’ın dinini savunur gibi yapsada bu hususta samimi olan din adamlarını asarken Said NURSİ gibi, Ticanilik gibi, yada Mevlevilik gibi İslamın özünden sapmiş güruhlara ilişmemiş belkide şöhret olması için büyük bir gayret sarfetmiştir.

BAKIN RİSALE-İ NUR NELERE KADİRMİŞ! NURCU HASAN FEYZİ’NİN HERZELERİNE KARŞILIK SAİD NURSİ’NİN TAVRI BİR ACAİP!
[Mahkemenin kararnamesinde hayret ve takdir ile yazılan bir fıkradır.]

Risale-i Nur'u yazmanın uhrevî (ahrete ilişkin) ve dünyevî pekçok faideleri olduğu, bunların da:

1- Ehl-i dalalete (saptırıcılara) karşı manen mücahede (çalışmak) etmek.

2- Üstadına neşr-i hakikatta (hakikatı yaymada) yardım etmek,
3- Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmek,

4- Kalem ile ilmi tahsil etmek,

5- Bazan bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî (düşünsel) ibadeti yapmak,

6- İman ile kabre girmektir.

Beş türlü de dünyevî faideleri var:

1- Rızıkta bereket,

2- Kalbde rahat ve sürur (mutluluk),

3- Maişette (geçimde) sühulet (kolaylık),

4- İşlerinde muvaffakıyet (başarı),

5- Talebelik faziletini almakla, bütün Risale-i Nur talebelerinin dualarına hissedar olmak olduğu ve bunların yakında gençlik tarafından idrak olunup üniversitenin bir Nur Mektebi haline döneceği yazılıyor.

* * *

[Medar-ı hayrettir (şaşkınlık nedenidir) ki; bu samimî fedakârlığı suç saymışlar.]

Gizli münafıkların takib ettikleri iki plândan birisi: Benim haysiyetimi kırmak ile güya Nurların kıymeti düşecek.

İkincisi: Nur şakirdlerine (takipçilerine) telaş ve fütur (gevşeklik) vermekle Nurların intişarına (yayılmasına) mani olunacak. Hiç korkmayınız. Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikata bizim gibi bazı bîçarelerin başları da feda olsun.

* * *

[Pek acibdir ki; merhum Hasan Feyzi'nin gayet hâlisane (samimi) ve ayn-ı (tam gerçeklikle) hakikat ve vakıa (yaşananlara) mutabık (örtüşen) ve hiç zararı olmayan ve çoklara menfaatli olan takrizini (övgüsünü) ve medhiyesini bir suç mevzuu diye Nur'un bir mecmuasının (fasikülünün) âhirinde bulunmasıyla o mecmuanın müsaderesine (el konulmasına) vesile yapmak istenilmiş.]

Hasan Feyzi'nin bir mektubu vardır. Hülâsası: "Ey Risale-i Nur! Senin, hakkın dili ve Hakk'ın ilhamı olup onun izni ile yazıldığına şübhe yok." "Ben kimsenin malı değilim. Ben hiç bir kitabdan alınmadım, hiç bir eserden çalınmadım. Ben Rabbanî ve Kur'anîyim. Bir Lâyemut'un (ölmeyen Allah’ın) eserinden fışkıran kerametli bir Nur'um." "Sen çok feyizli ve rahmetli bir hak kitabsın. Bazı has ve hâlis talebelerini evliya (ermişler) ve asfiya (arınmışlar) nişanlarıyla taltif (iltafet edip) ve tezyin (süslüyorsun) ediyorsun. Hem mahkemelere senin eczaların (parçaların) bir mücrim (suçlu), bir maznun (zanlı) sıfatıyla değil, belki bir muallim (öğretmen), bir mürebbi (eğitmen) ve bir mürşid (yol gösterici) olarak girmiştir. Her divan-ı adalette (adalet divanında) en büyük dehşet ve savletini (saldırı), azamet ve izzetini parlak ve şaşaalı bir surette gösterdin. Onları da iman ve Kur'an suyuyla yıkadın."
Yayıncının notu: Dikkat edilirse Hasan Feyzi denen meczup nurcu açık açık ve tevile muhtaç olmaksızın Risale-i Nur’un vahiy eseri olduğunu söylüyor ve Said NURSİ’de bunu kabul ediyor ve kabul etmese bunu nimete nankörlük olarak nitelendiriyor. Tabi Allah’ta şöyle diyor:
•           Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

"Ey Risale-i Nur'un bir hâdimi (hizmetkarı) ve tercümanı olan Üstadım! Allah'ın abdi (kulu) ve İmam-ı Ali'nin (R.A.) manevî veledi (çocuğu) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) (Abdulkadir Geylani’nin) müridi olan üstadım! Beni huzur-u âlî-yi irfanına (Yüce bilgelik katına) çıkar. İşte ancak bir kilo kadar olan bir aylık erzakı ve zahîresi (yiyeceği) paket halinde kâğıtta sarılı ve çivide asılı duruyor. O yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşuyor. Hediye ve behiyeleri (güzellikleri) almaktan çekiniyor. Zekat ve sadakaları, teberrük (hayır hesenatları) ve teberruları (bağışları) alsa idi, bugün bir milyon servet sahibi olurdu."

* * *

[Risale-i Nur tesmiyesinin (isimlendirmenin) dokuz sebebleri içinde yalnız birisine ilişmişler. Nur isimli has şakirdlerinden (takipçilerinden) göremiyoruz demişler. Haşiyede (dipnotta) cevab verildiği gibi, şimdi de Nuri Benli ve Küre'li saatçı Nuri, Nur hizmetinde mümtazdırlar. Demek tenkid edemiyorlar, cüz'î bahanelere mecbur oluyorlar.]

Yirmialtıncı Söz Risalesinde: Otuzüç aded Sözlerin, otuzüç aded Mektubların, otuzbir aded Lem'aların ve onüç aded Şuaların mecmuuna Risale-i Nur denilmesinin sırrı şudur ki: Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rast gelmiş. Ezcümle, karyem (köyüm) Nurs'tur, merhum vâlidemin ismi Nuriye'dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed'dir. Kadirî üstadlarımdan Nureddin, Kur'an üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyade alâkadar Nur isimli bulunanlarıdır. (Ne garibdir ki, mühim Nur şakirdleri (takipçileri) arasında Nuri isimli kimseye rastlanmamaktadır.) {(Haşiye): O zaman öyle idi. Şimdi yirmi sene oldu.} Hem kitablarımı en ziyade izah ve tenvir eden nur temsilleridir. Hem hakaik-i İlahiyede müşkilâtımın (sorunlarımın) ekserisini halleden esma-i hünsadan (Allah’ın isimlerinden) Nur ism-i nuranisidir. Hem Kur'ana şiddet-i şevk (şiddetli arzu) ve inhisar-ı hizmetim (hizmetimin adanması) için hususî imamım Osman-ı Zinnureyn'dir. (R.A.)
Şualar ( 435 - 438 )
Cevap: Said NURSİ inanç dünyasını Nur kelimesi üzerine kurmuş ve ismini, doğduğu köyün ismini, kısacası hayatında ne kadar yaşanmışlıklar varsa Nur’la ilişkilendirme gayreti içine girmiş ve bunu bir keramet saymıştır. Bu dahi Said NURSİ’nin paranoid bir karaktere sahip olduğunun açık bir delilidir.
SAİD NURSİ’YE GÖRE BİR KISIM AYETLER VE HADİSLER ONU İŞARET EDİYORMUŞ!
Said imzalı bir mektubda: "Yedi yaşından on yaşına kadar masum çocuklar, faytonla gezdiğim vakit, beni görünce koşuşup ellerime sarılmalarının hikmeti nedir? diye hayret ediyordum. Birden ihtar (hatırlatıldıki) edildi ki: "Küçük masumlar taifesi bir hiss-i kabl-el vuku (önsezi)' ile Risale-i Nur'la saadet (mutluluk) bulacaklarını ve tehlike-i maneviyelerden (manevi tehlikelerden) kurtulacaklarını hissettiklerini anladım." denmektedir.

* * *

[Bu fıkra başta lehimde ve âhirde bir arzu ve bir temenni iken suç saymak insaftan hariçtir.]

Bir kısım âyetler ve hadîslerin müttefikan (ittifak eder) bu asırda bir hakikat-ı nuraniyeye (Nurlu hakikata) işaret ettikleri ve âhirzamanda gelecek bir müceddid-i ekberi (en büyük din yenileyicisi) gösterdikleri ve o gelecek zâtın ve cem'iyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi imanı kurtarmak olduğu ve şeriatı ihya ve hilafeti (halifeliği) tatbik gibi çok geniş dairede hükmeden bu iki vazifesini nazara almamalarının zararsız olduğu fakat Nur'un muarızlarının (karşı çıkanlarının), hususan (özellikle) siyasî taifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabileceği, onun için kendisinin müdakkik (araştırmacı) kardeşimizin risaleciğinin bir kısmını ve bazı cümlelerini kaldırıp ta'dil (değiştirerek) ederek göndereceği yazılıyor.
Şualar ( 441 )
Cevap: Said NURSİ paranoid kişiliğini burdada sergiliyor ve faytonla gezerken onun peşinden koşan çocukları dahi bu kerametin alameti sayıyor. O halde mesela bu çocuklar o faytonu taşlamış olsaydı –trene taş atan çocuklar misali- o vakit Said NURSİ batıl bir dava sahibi olduğununmu delili olacaktı? Peygamberimizi Taif şehrinde çocuklar taşlarken şimdi Peygamberimiz batıl olduğu için mi Taifliler onu taşladı? Belliki Said NURSİ kendini peygamberden üstün görüyor.

SAİD NURSİ BAKIN MEHDİLİĞİNİ NASIL İLAN EDİYOR!
olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beyt'in (Hz. Peygamberin soyundan gelenler) büyük bir mürşidi (yol göstericisi) seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrane (ısrarlı bir şekilde) kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezaddır (çelişkidir). Hallini isteriz." diye sormaları sebebiyle onlara cevab olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdi-i Resul'ün temsil ettiği kudsî (kutsal cemaatin) cemaatin şahs-ı manevîsinin (manevi şahsiyetinin) üç vazifesi olduğu, bunların; imanı kurtarmak, hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) (Muhammedi halifeliği) ünvanıyla şeair-i İslâmiyeyi (İslami değerleri) ihya (diriltmek) etmek ve inkılabat-ı zamaniye (zamanın değişmesiyle) ile çok ahkâm-ı Kur'aniyenin (Kur’an’i hükümlerin) ve Şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) kanunlarının bir derece ta'tile (geçersiz olması) uğramasıyla o zât bu vazife-i uzmayı (en büyük vazifeyi) yapmağa çalışır. Nur şakirdleri (takipçileri) birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden ikinci, üçüncü vazifeleri de buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi mehdi telakki ediyorlar. Bir kısmı, o şahs-ı manevînin bir mümessili (temsilcisi) olan bîçare tercümanını zannettiklerinden bazan o ismi ona da veriyorlar. Hattâ evliyanın (ermişlerin) bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde (gaybi kerametlerinde) Risale-i Nur'u aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu; bu tahkikatla (araştırmalarla), tevil ile anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas (karıştırma) var, tevil (yorum) lâzımdır.

Birincisi: Âhirde (sonda) iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller. Fakat hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) (Muhammedi halifelikte) ve ittihad-ı İslâm (İslami birlik) avamda (halkta) ve ehl-i siyasette (siyaset ehlinde) hususan (özellikle) bu asrın efkârında (fikirlerinde) o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdi ve müceddid (yenileyici) geliyor ve gelmiş. Fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, âhirzamanın büyük mehdisi ünvanını almamışlar.

İkincisi: Âhirzamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt'ten (Hz. Peygamberin soyundan) olacak. Gerçi manen ben Hazret-i Ali'nin (R.A.) bir veled-i manevîsi (manevi evladı) hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (A.S.M.) (Muhammed a.s’ın ailesi) bir manada hakikî Nur şakirdlerine (takipçilerine) şamil olmasından ben de Âl-i Beyt'ten (Hz. Peygamberin soyundan) sayılabilirim. Fakat Nur'un mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet, şahsî makamları arzu etmek, şan u şeref kazanmak olmaz. Nur'da ihlası bozmamak için uhrevî (ahrete ilişkin) makamat (makamlar) dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim diye yarı muvafakat şeklinde bir cevab verilmekte{(Haşiye): Ey insafsız heyet! Bundan daha keskin red cevabı nasıldır? Nur Talebeleri namına Hüsrev} ve bu mehdilik teklifi açık ve kesin olarak reddedilmemektedir.

Şualar ( 442 )
Cevap: Görüldüğü üzere uzun bir laf ebeliğinden sonra can alıcı cümle dipnota bırakılmış ve Mehdilik teklifi açık ve kesin olarak reddedilmediğini söyleyerek bu işe gönüllü olduklarını beyan etmiştir. Oysa mahkeme savunmalarında bu tür iddiaları reddettiğini söyleyerek yine kendisiyle çelişmektedir. Esasen Said NURSİ kendisini pohpohlayacak harici ve dahili ne varsa herşeyi kabule hazır paranoyak bir karakterdir.
BAKIN SAİD NURSİ KENDİSİNE DOKUNANLARI NASIL TEHDİT EDİYOR!
Yüzkırkbir numaralı mektubda: Dört buçuk saat ifadesi alındıktan sonra Ankara'da maarif (milli eğitim) dairesinin ve otomobil garajının, İzmir'de bir fabrikanın, Adana'da büyük bir binanın yanmasından bahisle bunun bir tesadüf olmadığı isbata kalkışıldıktan sonra, "Beni risalelerimden mahrum etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur, zemin zelzele (deprem) ile hiddet (öfke) eder, dediğinden üç dakika sonra üç sâniye devam eden zelzele (deprem), zeminin hiddeti ve ateş ile maarif (eğitim) dairesini sarması, mahkemece dört defa isbat edilen, çok defa zelzelenin (depremin) Risale-i Nur'a ve şakirdlerine (takipçilerine) taarruzları zamanında gelmesi tesadüf olamaz. Risale-i Nur'un bu memlekette belanın def'ine (giderilmesine) vesile olduğu çok hâdiselerle tahakkuk etmiştir." denilmektedir.

Şualar ( 443 )
Cevap: Oysa bakın Allah ne diyor :
Tâ, Sîn, mîm Bu apaçık kitabın âyetleridir. İnanmıyorlar diye neredeyse kendini paralayacaksın. Biz dileseydik gökyüzünden onların üzerine bir âyet (mu’cize) indirirdik onlarında o mu’cizeye karşı boyunları eğik hale gelirdi.Şuârâ Sûresi 1,2,3,4

Rabbin dileseydi yeryüzünde ne kadar kişi varsa hepsi iman ederdi o halde sen mi insanları müminler olmaları için zorlayacaksın?Yunus Sûresi 99
“Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma”En’am Sûresi 35

Allah kendi peygamberi için bile bu tür olağanüstülükler vermeyeceğini söylediği halde Said NURSİ kendisine ilişilmesi halinde doğa felaketleriyle tehdit ediyor ve tabiatıyla Allah’a açık açık iftira atmaktadır.

SAİD NURSİ AÇIK AÇIK RİSALE-İ NUR’UN ALLAH’IN İHTİYARIYLA YAZILDIĞINI SÖYLÜYOR!
Zübeyr Gündüzalp'ın daktilo ile yazdığı "Gençliğimiz, hak ve hakikatı öğreten malûmat ve en yüksek ahlâk istiyor." adlı bir formasında, onuncu sahifede: Risale-i Nur yirminci asrın müslümanlarını ve bütün insanları koyu fikir karanlığından kurtarmak için müellifinin kendi ihtiyarıyla değil, büyük yaratıcımızın ihtarıyla yazılmış bir şaheserdir.
Cevap : Allah’ta şöyle der :
•        Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93


Onikinci sahifede: Risale-i Nur'a hizmet eden birisine denilse: Risale-i Nur yerine şu kitabları kopya et de, Ford'un servetini sana vereyim. O, Risale-i Nur satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan şöyle cevab verir: "Dünya servet ve saltanatının hepsini verseniz kabul etmem."

Onbeşinci sahifede: "Dürüst fikirli yazarlara bağlılığımızın derecesi yüz ise, Bedîüzzaman gibi dünya ve âhiretimize rehberlik eden büyük bir şahsiyete bir kentrilyondur, sonsuzdur."

Onikinci sahifede: "Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi, asrın içtimaî ve ruhî ve dinî hastalıklarını teşhis etmiş ve müzminleşmiş içtimaî (sosyal) illetleri (hastalıkları) tedavi edecek şekilde Kur'an-ı Hakîm'in hakikatlarını İlahî bir emirle, bu zamanda yaşayan bütün insanlara arzetmiştir."

Kırkdördüncü sahifede: "Bedîüzzaman, bu risaleleri bir sene okuyan bu zamanın mühim bir âlimi olabilir demiştir. Evet, öyledir."

Ellidördüncü sahifede:"Risale-i Nur okuyan hâkimlerin isabetsiz karar verdikleri görülmüyor."denilmektedir.

Şualar ( 444 )
Cevap: Said NURSİ aslında içinde gerçekten ilim namına çok az şey bulunan bu kitapları okuyanın bir sene zarfında âlim olacağını söyleyerek taraftarlarının bağlılığını sağlamayı amaçlamıştır. Zira bunu duyan cahil kitle gerçekten bir yıl gibi kısa zamanda ilim adamı olma hayaliyle bu kitapları okuma peşine düşecektir. Hiçbir tefsir alimi kendi yazdığı tefsir için böyle kendini beğenmiş ifadeler kullanmamıştır esasen gerçek ilim sahibi ilmin sonsuz olduğunu bilir ve alim olmanın o kadar basit olmayacağınında farkına vararak konuşur. Ancak 3 ay gibi kısa zamanda tüm ilimleri elde ettiğini söyleyen Said NURSİ elbette bir yıl gibi kısa bir zamanda âlim olunacağı lafını söyleyecektir. Bu arada Said NURSİ kitabını okuyan yargıçlarında isabetli karar verdiğini iddia etmekte oysa yazdığı kitabın ne tefsirle nede hukuk içtihatlarıyla uzaktan yakından alakası yok ve tefahürü yani övünmeyi reddeddiğini söylediği halde kendi kendini nasıl göklere çıkarıyor. Doğrusu hangi yargıç Risale-i Nur’u okuyup karar vermeye çalışmışsa mutlaka batıl yola sapmıştır.

SAİD NURSİ “NURLAR” DİYE ADLANDIRDIĞI KİTAPLAR TOPLULUĞUNA İNSANLARIN MUHTAÇ OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR!
Aziz, sıddık kardeşlerim!

Sizi ta'ziye değil, belki tebrik ediyorum. Madem kader-i İlahî bizi bu üçüncü Medrese-i Yusufiye'ye bir hikmet için sevketti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı ve madem şimdiye kadar kat'î tecrübelerleعَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْsırrına inayet-i İlahiye (ilahi yardıma) bizi mazhar etmiş ve madem Medrese-i Yusufiye'deki yeni kardeşlerimiz herkesten ziyade Nurlardaki teselliye muhtaçtırlar ve adliyeciler, memurlardan ziyade Nur kaidelerine ve sair kudsî kanunlarına ihtiyaçları var ve madem Nur nüshaları pek kesretle hariçteki vazifenizi görüyorlar ve fütuhatları (fetihleri) tevakkuf (durmuyor) etmiyor ve madem burada herbir fâni saat, bâki ibadet saatleri hükmüne geçer, elbette biz bu hâdiseden -mezkûr noktalar için- kemal-i sabır (tam bir sabırla) ve metanet (dayanma) içinde mesrurane (mutlu bir şekilde) şükretmemiz lâzımdır. Denizli hapsinde teselli için yazdığımız bütün o küçük mektubları size de aynen tekrar ederim. İnşâallah o hakikatlı fıkralar sizi de müteselli ederler.
Şualar ( 481 - 482 )
Cevap: Hiçbir tefsir âlimi yazdığı kitabı insanların ihtiyacı olduğunu iddia etmemiştir zira insanlar bir tefsire değil Kur’an’a muhtaçtır. Ancak Said NURSİ böyle demiyor ve bu ihtiyacı direk Risale-i Nur’la ilişkilendiriyor.

SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR AĞLIYOR YER VE GÖKYÜZÜDE ONUNLA BİRLİKTE AĞLIYORMUŞ!
Râbian: Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat'î kanaat verecek bir tarzda, Risale-i Nur'un ağlamasıyla ya zemin titrer veya hava ağlar. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemede dahi isbat ettiğimiz gibi; tahminimce, bu kış emsalsiz bir tarzda yaz gibi –bidayette (başlangıçta)- gülmesi, Risale-i Nur'un perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına (yayılmasına) tevafuku (denk gelmesi) ve her tarafta taharri (aranma) ve müsadere (dökümanlara el konulma) endişesiyle tevakkufla (durmasıyla) ağlamasına, birdenbire kış dehşetli hiddeti ve ağlamasıyla tetabuku (denk gelmesi), kuvvetli bir emaredir (gösterge) ki, hakikat-ı Kur'aniyenin bu asırda parlak bir mu'cize-i kübrasıdır (en büyük mucizesidir), zemin ve kâinat onun ile alâkadar...

Said Nursî
Şualar ( 484 )
Cevap: Biz bu saçma iddialara Allah’ın şu ayetiyle cevap veriyoruz:
Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi? Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz” 

SAİD NURSİ BAKIN NASIL BİR KERAMET YALANINI ÜRETİYOR!
Birincisi: Benim tecrid-i mutlakta (hücre cezası) sizin gibi canımdan ziyade sevdiğim kardeşlerimle serbest görüşemediğimde bir inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ve bir maslahat bulunduğu kalbime ihtar (hatırlatıldı) edildi. Çünki elli lirayı yolda sarfedip görüşmek için Emirdağı'na gelerek elli dakika, bazı on dakika, bazı hiç görüşmeden giden çok âhiret kardeşlerimiz, birer bahane ile kendilerini bu Medrese-i Yusufiye'ye atacaklardı. Benim dar vaktim ve inzivadan gelen halet-i ruhiyem (ruh halim) bıraksa, o fedakâr dostlar ile tam sohbet etmeğe hizmet-i Nuriye (Nurlu hizmet) müsaade etmezdi.

İkincisi: Bir zaman meşhur bir allâmeyi, harbin müteaddid (çeşitli) cephesinde cihada gidenler görmüşler, ona demişler. O da demiş: "Bana sevab kazandırmak ve derslerimden ehl-i imana istifade ettirmek için benim şeklimde bazı evliyalar (ermişler) benim yerimde işler görmüşler." Aynen bunun gibi, Denizli'de câmilerde beni gördükleri hattâ resmen ihbar edilmiş ve müdür ve gardiyana aksetmiş. Bazıları telaş ederek, "Kim ona hapishane kapısını açıyor?" demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor. Halbuki benim çok kusurlu, ehemmiyetsiz şahsiyetime pek cüz'î bir hârika isnadına bedel, Risale-i Nur'un hârikalarını isbat edip gösteren Sikke-i Gaybî Mecmuası (parçaları) yüz derece, belki bin derece ziyade Nurlara itimad (güven) kazandırır ve makbuliyetine (kabul edilmişliğine) imza basar. Hususan Nur'un kahraman talebeleri, hakikaten hârika halleri ve kalemleriyle imza basıyorlar.

Said Nursî
Şualar ( 485 )
Cevap: Görüldüğü üzere Said     NURSİ batıl davası için maksatlı yalanlar uydurmaktan çekinmemiş ve ölmüş bazı kişilerin –ki kendisi evliya diyor- onun kılığına girerek ona vekâleten işler yaptığını iddia ediyor. Peki, evliya –tekili Veli- denilen ermiş kişiler gerçekten varmı ve bunların dayanağı nedir? Gelin Allah’ın kitabına bakarak önce Veli ve Evliya kelimesi üzerinde duralım!
Allah’ın kendisini “veli” olarak nitelendirdiği ayetlerden bazıları :
1-        Allah inananların velisidir (dostudur) onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır kafirlerin (görmezlikten gelenlerin) dostları ise (evliya) tağuttur (azgınlık içinde olanlar), onlarda onları aydınlıktan karanlığa doğru çıkarırlar, onlar ateşin yâranıdırlar orada sürekli kalacaklar. Bakara Suresi 257
2-        Allah sizin düşmanlarınızı en iyi bilendir. Veli (dost olarak) Alla yeter ve yardımcı olarakta Allah yeter.Nisa Suresi 45
3-        Ne sizin nede ehl-i kitabın temennileriyle değil, kim bir kötülük işlerse karşılığını görecektir ve Allah’ın berisinde ne bir dost (veli) nede bir yardımcı bulabilecektir.Nisa Suresi 123
Allah’ın şeytanları “veli” (dost) olarak nitelendirdiği ayet :
Biz şeytanları inanmayanların EVLİYASI (dostları kıldık)A’raf Sûresi 27
Allah’ın inanlar için “Evliya- Veliler” kelimesini kullandığı ayetlerden örnekler:
1.        Şüphesiz Allah’ın dostlarına (Evliya) korku yoktur onlar üzülmeyecekler, onlar ki iman edip günahtan sakınanlardır.Yunus Suresi 62
2.        Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar birbirlerinin Velisidirler-dostudurlar (Evliya) iyiliği teşvik eder kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, Allah ve resuluna itaat ederler. Onlar Allah’ın kendilerine rahmet vereceği kimselerdir. Allah azizdir, hikmet sahibidir.Tevbe Suresi 71

Hristiyan ve Yahudiler için kullanılan ayet :
1.        Ey iman edenler birtakım Yahudi ve Hristiyanları dostlar (Evliya) edinmeyin onlar birbirlerinin velisidirler (Evliya), her kim onlardan birini dost edinirse oda onlardan olduğu içindir. Allah yanlış iş yapanlara doğru yolu göstermez.Maide Suresi 51

Tamda günümüz olsun geçmişte olsun tasavvuf dünyasının uydurduğu ve peygamberlerin mucizelerinden çok daha büyük olarak hikayelendirilen ve adına keramet denilen şeylerin sahibi olduğu edilen ve daha dünyadayken “ermiş ilan edilen” ler için Allah’ın indirdiği ayet :
1-        Rabbinizden size indirilene uyun Allah’ın berisinde bir takım evliya (dostlara) uymayın ne kadar az düşünürsünüz.A’raf Suresi 3

Not: Allah şüphesiz zamandan ve mekandan münezzehtir o yüzdende din adına insanların bir takım insanları kutsallaştırıp onlara keramet adı altında olayları namzet gösterip peşinden gideceklerinide biliyordu. Bu durum geçmiştede böyleydi şimdide böyle, gelecektede böyle olacaktı. Allah’ın elçilerine en büyük düşmanlığı içlerindeki toplumun en dindarları olduğunu iddia edenler yapmıştır. Peygamberimiz Medineye göç ettiğinde ona ilk inananların Yahudiler olması gerekirken ilk ve en katı düşmanların onların olması işte bu yüzden manidardır. Oysa peygamberimize tevhide en uzak olan putperest Medineli Araplar inanmış ve desteklemiştir. Günümüzdede Kur’an’a yapılan çağrıda en büyük düşmanlığı maalesef Nurcular, Tarikatçılar yapmakta ve özellikle hedef kitlelerini Kur’an’dan uzak tutma çabası içindedirler. O yüzden DİNİN KARŞISINDA DİNSİZLİK DEĞİL DİNİN KARŞISINDA YİNE BAŞKA BİR DİN YER ALMAKTADIR. Bu tür güruhlar insanları bir takım “evliya” dedikleri kişilerin kulu kölesi haline getirerek Allah’a en büyük başkaldırıyı yapmaktadırlar.

Evliya kelimesinin Melekler için kullanıldığı ayet :
Rabbimiz Allah deyip sonra dosdoğru olanlar varya onları üzerine melekler inişir “korkmayın hüzünlenmeyin size vaadidelen cennetten dolayı müjdeler olsun size, biz sizin hem dünyada hem ahrette dostlarınız (evliya), o cennetlerde size arzuladığınız ve çağrıda bulunduğunuz şeyler vardır ve bunlar bağışlayıcı ve merhameti bol Allah’tan bir ikramdır” derler.Fussilet Suresi 30, 31, 32
Görüldüğü üzere gerek “Veli” gerekse bu kelimenin çoğulu olan “Evliya” kelimesini Allah tarikatçı zümre ve Nurcuların kullandığından çok farklı bir anlamda kullanmıştır. Biz bu ayetleri kendilerine okuduğumuzda bize “öyle de, Allah’ın seçtiği insanlar var, ve sıradan insanlar gibi değiller ve Allah’a daha yakınlar! Oysa kimin Allah’a daha yakın olduğunu Allah bize bildirmedikçe bunu bilemeyiz ve bu yüzden Allah şöyle der :
•              Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz.Nisa Suresi: 49
•         Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR?Necm Suresi 31.32.33.34.35

BAKIN RİSALE-İ NUR NELERE KADİRMİŞ!
Aziz, sıddık kardeşlerim!

Beni merak etmeyiniz, ben sizinle beraber bir binada bulunduğumdan bahtiyarım, memnun ve mesrurum (mutluyum).

Şimdi vazifemiz: Bir müdafaa nüshası Isparta'ya gitsin. Mümkün ise hem yeni hurufla (harflerle), hem makine ile eski huruf (harfler) yirmi nüsha çıksın. Hattâ oranın müddeiumumuna (savcıya) gösterilsin. Hem bir nüsha(kopya) avukatımıza bizzât verilsin ve ayrı bir nüsha (kopya) da müdüre verip tâ onu da dava vekilimize o versin. Hem Ankara makamatına (makamlarına) yeni harfle beraber eski harfle Denizli'de olduğu gibi, gönderilecek. Mümkün ise, beş nüsha makamata (makamlara) hazırlansın. Çünki müsadere (el konulan) edilen Nurlar, eski harfle o makamata (makamlara), hususan (özellikle) Diyanet Riyaseti heyetine gönderilmiş, sonra buraya gelmiş. Hem vekilimiz Ahmed Bey'e haber veriniz ki, müdafaayı makine ile yazdığı vakit sıhhatine pekçok dikkat etsin. Çünki ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazan bir noktanın yanlışıyla bir mes'ele değişir, mana bozulur. Hem buraya gelen iki makine, size müsaade verilmezse geri gitsinler. Hem telaş edip sıkılmayınız, me'yus (ümitsiz) olmayınız.اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاsırrıyla, inayet-i İlahiye (ilahi yardım) inşâallah çabuk imdadımıza yetişir.
Şualar ( 486 )
BAKIN SAİD NURSİ PEYGAMBERİMİZİN MEZARINI YALANINA NASIL ALET EDİYOR!
Ben hem Risale-i Nur'u, hem sizleri, hem kendimi, Hüsrev ve Hıfzı ve Bartın'lı Seyyid'in kıymetdar (kıymetli) müjdeleriyle hem tebrik, hem tebşir (müjdeleme) ediyorum. Evet bu sene hacca gidenler, Mekke-i Mükerreme'de Nur'un kuvvetli mecmualarını (parçalarını) büyük âlimlerin hem Arabça, hem Hindçe tercüme ve neşre çalışmaları gibi; Medine-i Münevvere'de dahi o derece makbul olmuş ki, Ravza-i Mutahhara'da makber-i saadet (peygamberimizin mezarı) üstünde konulmuş. Hacı Seyyid, kendi gözüyle Asâ-yı Musa mecmuasını (sayfalarını) kabr-i Peygamberî (A.S.M.) üzerinde görmüş. Demek makbul-ü Nebevî (peygamber tarafından kabul edilmiş) olmuş ve rıza-yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm dairesine girmiş. Hem niyet ettiğimiz ve buradan giden hacılara dediğimiz gibi, Nurlar bizim bedelimize o mübarek makamları ziyaret etmişler. Hadsiz şükür olsun, Nur'un kahramanları bu mecmuaları (sayfaları) tashihli olarak neşretmeleriyle pekçok faidelerinden birisi de; beni tashih vazifesinden ve merakından kurtardığı gibi, kalemle yazılan sair nüshalara tam bir me'haz (kaynak) olmak cihetinde yüzer tashihçi hükmüne geçtiler. Cenab-ı Erhamürrâhimîn o mecmuaların (sayfaların) herbir harfine mukabil onların defter-i hasenatlarına (iyilikler defterine) bin hasene (iyilik) yazdırsın. Âmîn, âmîn, âmîn.
Şualar ( 488 )
SAİD NURSİ YANDAŞLARININ KABRE İMANLA GİRECEĞİNDEN EMİN!
Sâniyen: Bu yeni Medrese-i Yusufiye'deki Risale-i Nur'un yeni talebelerine deriz: Kuvvetli hüccetlerle (gerekçelerle) hattâ ehl-i vukufu (uzmanlar) da teslime mecbur eden işarat-ı Kur'aniye (Kur’ani işaretler) ile Nur'un sadık şakirdleri (takipçileri) iman ile kabre girecekler. Hem şirket-i maneviye-i Nuriyenin (Manevi Nur ortaklığının) feyziyle herbir şakird (takipçi) derecesine göre umum kardeşlerinin manevî kazançlarına ve dualarına hissedar olur. Güya âdeta binler dil ile istiğfar eder, ibadet eder. Bu iki faide ve netice, bu acib zamanda bütün zahmetleri, sıkıntıları hiçe indirir; pek çok ucuz olarak o iki kıymetdar (kıymetli) kârları sadık müşterilerine verir.

Said Nursî
Şualar ( 489 )
Cevap: Cevap: Said NURSİ eserini o derece kutsallaştırıyor ki ölüm sonrası için bile senaryolar uydurmaktan çekinmiyor. Bunu yaparken de kabirdekilerin içini gören bir Veli-Ermiş’ten söz ediyor. Ancak bu Veli’nin adını ne hikmetse söylemiyor zira böyle bir veli yok zaten. Peki ölüm sonrasını bir kişi görebilir mi? Yâda ölüm sonrası bir başkasının yaşadıklarını başkası hisseder ya da müşahede edebilir mi gelin önce bununla ilgili ayetlere bir göz atalım:
“Gırtlağa ecel dayandığı zaman nice olur ve siz o an bakıyorsunuz ve biz ona sizden daha yakınızdır ama siz görmezsiniz”Vakıa Sûresi 56, 57
Yukarıdaki ayet ölüm esnasında olan durumu tasvir etmekte ve ölenle, ölenin başında olanın durumunu özetle ifade etmektedir. 57. ayetin sonunda LA TUBSİRUN yani “görmezsiniz” diyerek kimsenin bu duruma vakıf olamayacağını Allah söylüyor bu ayeti okuyan herkes muhatap alındığına göre kabirleri gördüğünü iddia eden kişi yalan konuştuğu gibi Allah’a da iftira atmaktadır. “Tubsirun” fiili “BASİRET” kökünden şimdiki zaman kipinin ikinci şahıs çoğul halidir ve aslında salt baş gözüyle görememek değil aynı zamanda derinlikli görme, vakıf olmayı anlatır. Yani bir kişinin ne kadar bilgi, tecrübe ve buna benzer yeteneği olursa olsun ölüm esnasında olan şeyleri asla tahmin dahi edemez. Hatta bu duruma peygamberlerde dâhildir, nasıl mı? İşte ayetler:
“Melekler görmezlikten gelenlerin canlarını alırken AH BİR GÖRSEN! Onların yüzlerine ve sırtlarına vururlar ve yakıcı ateşin azabını tadın derler”Enfal Sûresi 50
Ölüm esnasında onun etrafında olan ve bu sahneyi seyredenlerin hiçbir şey göremeyeceğini Allah söylediğine göre birde ölüm sonrası süreçle ilgili ayetlere bakalım:
“Ölülerle diriler bir değildir Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE İŞİTTİREMEZSİN”Fatır Suresi 22
Bir Nurcuya Fatır Suresinin bu ayetini okuduğumda “Allah orada mecaz yapmaktadır, iman etmeyenleri ölülere benzetmektedir” dediğinde bende ona “Bir kişiye Aslan gibisin dediğinde Aslanın bir yönünü o kişide gördüğün için bunu söylersin eğer Aslan güçlü, kuvvetli olmasa övmek içinde Aslan kelimesini kullanmazdın. Eğer ölüler duymuş olsaydı ve bize de cevap vermiş olsalardı Allah duyarsızlığa, görmezlikten gelmeye ÖLÜLER olarak mecazlandırır mıydı? Zira senin iddiana göre bazı ehl-i keşif veliler bunu görebiliyorsa o halde ÖLÜLERDE DİRİLER GİBİDİR. O zaman Allah’ın “Ölüler diriler gibi değildir” sözü hâşâ havada kalır. Mecaz yaparken dahi bir gerçekliğe dayanılır zira benzettiğin şeyde benzetilenin bir özelliği olmalı.
Gelelim bir kişinin ahirete ilişkin geleceğinin ne olup olmayacağı sonuyla ilgili ayet ve hadise:
Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim.Ahkâf Suresi 9

Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;

Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu
Yeri gelmişken ölüm ilgili meselede peygamberlere “seçme hakkı verilip verilmemesi” meselesine değinelim. Gelenekte peygamberlere ölümleri esnasında Allah’ın, dünyada kalmak ya da ahrete göç etmek hususunda kendilerine “tercih hakkı” verildiği iddia edilir oysa bakın Sebe Suresinde peygamberimize dahi verilmeyen bir mülke sahip olan Suleyman a.s için ne deniliyor:
“Süleyman üzerine ölümün hükmünü yerine getirince onun ölümünü oturduğu iskemlesini yiyen bir güveden başka bir şey göstermedi. Süleyman yere düşünce Cinlere “gaybı bilmeyecekleri” ayan beyan oldu…”Sebe Suresi 14
Eğer peygamberlere seçme hakkı verilmiş olsaydı hiç olmadık bir yerde NİYE CANININ ALINMASINA RAZI OLSUN? Hem de oturduğu iskemle üzerinde. Kendisine seçme hakkı verilmiş olsa oda ÖLÜMÜ seçse bile en azından SÜRPRİZ bir ölüm şeklini seçmez. Oysa bu hususlarda Allah kimseye seçme hürriyeti vermemiştir. Seçme hürriyeti yaşantımız boyunca YAŞAMANIN BİZZAT KENDİSİYLE OLANIDIR ancak dünyaya gelmek ve dünyadan göçüp gitmekle ilgili bize ait bir SEÇME HÜRRİYETİ yoktur bunu da şu ayet ifade etmektedir:
“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer, ONLARIN SEÇME HÜRRİYETİ YOKTUR Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir”Kasas Sûresi 68

SAİD NURSİ BAKIN KENDİ KENDİSİNİ NASIL GÖKLERE ÇIKARIYOR!
Aziz, sıddık kardeşlerim!

İki ehemmiyetli sebeb ve bir kuvvetli ihtara (uyarıya) binaen ben bütün vazife-i müdafaatı (savunma vazifelerini) buraya gelen ve gelecek Nur erkânlarına bırakmağa kalben mecbur oldum. Hususan (H,R,T,F,S) {(*): Hüsrev, Re'fet, Tahir, Feyzi, Sabri.}

Birinci Sebeb: Ben hem sorgu dairesinde, hem çok emarelerden kat'î bildim ki, bana karşı ellerinden geldiği kadar müşkilât yapmağa ve fikren onlara galebe etmemden kaçmağa çalışıyorlar ve resmen de onlara iş'ar (bilinçlendirme) var. Güya ben konuşsam, mahkemeleri ilzam (bağlayacak) edecek derecede ve diplomatları susturacak bir iktidar-ı ilmî (bilgi gücü) ve siyasî göstereceğim diye benim konuşmama bahanelerle mani oluyorlar. Hattâ sorguda bir suale karşı dedim: "Tahattur (hatırlama) edemiyorum." O hâkim taaccüb (şaşkın) ve hayretle dedi: "Senin gibi fevkalâde acib zekâvet (keskin zeka) ve ilim sahibi nasıl unutur?" Onlar Risale-i Nur'un hârika yüksekliklerini ve ilmî tahkikatını (araştırmalarını) benim fikrimden zannedip dehşet almışlar. Beni konuşturmak istemiyorlar. Hem güya benim ile kim görüşse birden Nur'un fedakâr bir talebesi olur. Onun için beni görüştürmüyorlar. Hattâ Diyanet Reisi dahi demiş: "Kim onunla görüşse, ona kapılır.. cazibesi kuvvetlidir."

Demek şimdi işimi de sizlere bırakmağa maslahatımız iktiza (gerektiriyor) ediyor. Ve yanınızdaki yeni ve eski müdafaatlarım (savunmalarım) benim bedelime sizin meşveretinize (danışmanıza) iştirak (katılır) eder, o kâfidir.

İkinci Sebeb: Başka vakte bırakıldı. Amma ihtar-ı manevînin (manevi uyarının) kısa bir işareti şudur: Bana yirmibeş sene siyaseti ve gazeteleri ve sair çok fâni şeyleri terkettiren ve onlarla meşguliyeti men'eden gayet kuvvetli bir vazife-i uhreviye (ahrete ilişkin görev) ve tesirli bir halet-i ruhiye (ruh halim) benim bu mes'elenin teferruatıyla iştigal etmeme kat'iyyen mani oluyorlar. Sizler, bazan arasıra iki dava vekilinizle meşveretle (danışmakla) benim vazifemi dahi görürsünüz.

ŞUALAR 492
Cevap; Görüldüğü üzere Said NURSİ yazdığı kitabı kendisiyle ilişkilendirmiyor ve direk Allah’a bağlayarak vahiy eseri olduğunu ikrar ediyor peki Allah böyleleri için ne diyor:
•       Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
BAKIN SAİD NURSİ SIRADAN OLAYLARI KENDİSİYLE NASIL İLİŞKİLENDİRİYOR!
Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bu iki gün zarfında iki küçük patlak, zahirî hiç bir sebeb yokken acib, manidar bir tarzda olması tesadüfe benzemiyor.

Birincisi: Koğuşumda muhkem (sağlam) demirden olan soba birden kuvvetli tabanca gibi ses verip aşağısındaki kalın ve metin demiri bomba gibi patladı, iki parça oldu. Terzi Hamdi korktu, bizi hayret içinde bıraktı. Halbuki çok defa kışta taş kömürü ile kızgın kırmızılaştığı halde tahammül ediyordu.

İkincisi: İkinci gün Feyzilerin koğuşunda hiç bir sebeb yokken birden su destisi üstünde duran bardak acib surette parça parça oldu. Hatıra geliyor ki: İnşâallah bize zarar dokunmadan, aleyhimizdeki dehşetli bombaları Ankara'nın altı makamatına (makamlarına) gönderilen müdafaat (savunma) nüshaları patlattırdılar; bize zarar vermeden, aleyhimize ateşlenen ve kızışan hiddet sobası iki parça oldu. Hem ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratımı (etkilenmelerimi) ve tazarruatımı (maruz kaldığım durumları) dinleyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki: "Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı."
Şualar ( 493 )
Not: Said NURSİ’nin elinin değdiği herşey mübarek oluyor baksanıza soba birden mübarek oldu! Bu derece paranoyak bir karakterin bu derece saçmalaması ancak sağlık problemiyle açıklanabilir!
SAİD NURSİYE GÖRE RİSALE-İ NURA HİZMET BİRE BEŞ SEVAP GETİRİYOR!
bana geldi. Çabuk çıkmak isteyen ve derd-i maişet (geçim sıkıntısı) için endişe eden kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim (sıkıntılı) ve mahzun (üzgün) ettiği aynı dakikada bir mübarek hatıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki: Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevablı ibadet ayları olan şuhur-u selâse (üç ay) gelecekler. Her hasenenin (iyiliğin) sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda (Büyük Şaban ayında) üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte (Mübarek Ramazanda) bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir' (Kadir gecesi) de otuzbine çıkar. Bu pekçok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin (ahrete ilişkin ticaretin) bir kudsî (kutsal) pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhur-u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiye'de geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir. İbadet cihetinde böyle olduğu gibi, Nur hizmeti dahi nisbeten –kemmiyet (nicelik) değilse de keyfiyet (nitelik) itibariyle- bire beştir. Çünki bu misafirhanede mütemadiyen (periyodik olarak) giren ve çıkanlar, Nur'un derslerinin intişarına (yayılmasına) bir vasıtadır. Bazan bir adamın ihlası, yirmi adam kadar faide verir. Hem Nur'un sırr-ı ihlası; siyasetkârane (siyasi bir şekilde) kahramanlık damarını taşıyan, Nur'un tesellilerine pekçok muhtaç bulunan mahpus bîçareler içinde intişarı (yayılması) için bir parça zahmet ve sıkıntı olsa da, ehemmiyeti yok. Derd-i maişet (geçim sıkıntısı) ciheti ise: Zâten bu üç ay âhiret pazarı olmasından herbiriniz çok şakirdlerin (takipçilerin) bedeline, hattâ bazınız bin adamın yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin haricî işlerinize yardımları olur diye tamamıyla ferahlandım ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir nimettir bildim.

Said Nursî

* * *

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelâ: Receb-i Şerifinizi ve yarınki Leyle-i Regaibinizi (Regaip gecenizi) ruh-u canımızla tebrik ederiz.

Sâniyen: Me'yus (ümitsiz) olmayınız, hem merak ve telaş etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye (ilahi yardım) inşâallah imdadımıza yetişir. Bu üç aydan beri aleyhimizde ihzar (hazır) edilen bomba patladı. Benim sobam ve Feyzilerin su bardağı ve Hüsrev'in iki su bardaklarının verdikleri haber doğru çıktı. Fakat dehşetli değil, hafif oldu. İnşâallah o ateş tamamen sönecek. Bütün hücumları, şahsımı çürütmek
Şualar ( 494 - 495 )
Cevap: Said NURSİ eserini o kadar kutsallaştırıyor ki Nur dediği eseri için her çalışmanın beş sevap getireceğini söylüyor, oysa böyle bir mükâfat olsa bile Allah bunu bize bildirmedikçe bilemeyiz ancak o Allah indinde söz almış gibi konuşmakta bu ise açık açık küfürdür. Buna benzer iddiaları Yahudilerde sergilemiş ve Allah onlarla ilgili bakın kitabında neler söylüyor:
“De ki eğer ahiret yurdu bir takım insanların üstünde ve has olarak Allah indinde size aitse o halde ölümü isteyinde göreyim tabi eğer doğru söyleyenlerdenseniz”Bakara Suresi 94
YİNE SAİD NURSİ KENDİNİ GÖKLERE ÇIKARIYOR!
Başbakanlığa, Adliye Bakanlığına, Dâhiliye Bakanlığına
{ (*): Bu yazı, Afyon hapsinde mevkuf iken Hz. Üstadımızın izniyle avukatları tarafından kaleme alınarak, mezkûr makamata (makamlara) gönderilmiştir. Sungur     

Hürriyet ilânını, Birinci Harb-i Umumîyi (birinci dünya savaşı), mütareke zamanlarını, Millî Hükûmetin ilk teşekkülünü ve Cumhuriyet zamanını birden derkeden bütün hükûmet ricali (adamları), beni pek iyi tanırlar. Bununla beraber, müsaadenizle hayatıma bir sinema şeridi gibi sizinle beraber göz gezdirelim.

Bitlis vilayetine tâbi Nurs köyünde doğan ben; talebe hayatımda rastgelen âlimlerle mücadele ederek, ilmî münakaşalarla karşıma çıkanları inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ile mağlub ede ede İstanbul'a kadar geldim. İstanbul'da bu âfetli şöhret içinde mücadele ederek nihayet rakiblerimin ifsadatıyla (bozgunculuklarıyla) merhum Sultan Abdülhamid'in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim. Hürriyet ilânıyla ve "31 Mart Vak'ası"ndaki hizmetlerimle "İttihad ve Terakki" hükûmetinin nazar-ı dikkatini celbettim. Câmi-ül Ezher gibi "Medreset-üz Zehra" namında bir İslâm üniversitesinin Van'da açılması teklifi ile karşılaştım. Hattâ
Şualar ( 495 )
Cevap: Görüldüğü üzere Said NURSİ’nin bu paranoyalarını farkeden insanlar onun ruh ve sinir hastalıklarının o zamanki adı Tımarhane’ye yatırıldığını itiraf etmekte ve bunu rakiplerinin komplosu olarak görmekte. Sanki ilim rekabete konu bir şeymiş gibi konuşan Said NURSİ rakiplerini yendiğini söyleyerek kendi kendini göklere çıkarıyor. Oysa bu kitabın başka yerlerinde kendi kendini asla övmediğini söyleyerek yine kendisiyle çelişkiye düşmüştür. Esasen Said NURSİ’nin tımarhanedeki bu günleriyle ilgili araştırmada yapılmalı. Onun bu paranoyak kişiliğini farkeden kötü niyetli ancak İslam dünyası bilhassa Türkiye için uzun vadeli planları olan yerli yabancı ne kadar kişi ve kuruluş varsa Said NURSİ ile olan organize bağı mutlaka araştırılmalı ve bulgular ifşa edilmelidir.
SAİD NURSİ AÇIK AÇIK ALLAH’TAN ALDIĞI İLHAMLA ESERİNİ YAZDIĞINI SÖYLÜYOR!
Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre Eski Said'i gömdüm. Büsbütün âhiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul'un Yuşa Tepesi'ne çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım. Ruhî ve vicdanî hazzımla başbaşa kaldım. "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" yani, "Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım" düsturuyla kendi ruhî âlemime daldım. Ve Kur'an-ı Azîmüşşan'ın tedkik ve mütalaasıyla vakit geçirerek Yeni Said olarak yaşamağa başladım. Fakat kaderin cilveleri, beni menfî (olumsuz) olarak muhtelif yerlerde bulundurdu. Bu esnada Kur'an-ı Kerim'in feyzinden kalbime doğan füyuzatı (feyizleri) yanımdaki kimselere yazdırarak bir takım risaleler vücuda geldi. Bu risalelerin heyet-i mecmuasına "Risale-i Nur" ismini verdim. Hakikaten Kur'anın nuruna istinad edildiği için, bu isim vicdanımdan doğmuş. Bunun ilham-ı İlahî (ilahi ilhamla) olduğuna bütün imanımla kaniim ve bunları istinsah (çoğaltanlara) edenlere "Bârekâllah" dedim. Çünki, iman nurunu başkalarından esirgemeye imkân yoktu. Bu risalelerim, bir takım iman sahibleri tarafından birbirinden alınarak istinsah (çoğaltıldı) edildi. Bana böyle bir kanaat verdi ki, müslümanların zedelenen imanlarını takviye için bir sevk-i İlahîdir. Bu sevk-i İlahîye hiç bir sahib-i iman mani olamayacağı gibi, teşvike de dinen mecbur bulunduğumu hissettim. Zâten bugüne kadar yüzotuzu bulan bu risaleler tamamen âhiret ve iman bahislerine ait olup, siyasetten ve dünyadan kasdî olarak bahsetmez. Buna rağmen bir takım fırsat düşkünlerinin de iştigal mevzuu oldu. Üzerinde tedkikat (incelemeler) yapılarak Eskişehir, Kastamonu, Denizli'de tevkif edildim; muhakemeler oldu. Neticede hakikat tecelli etti, adalet yerini buldu.
Şualar ( 496 )
ALLAH İSE BÖYLELERİ İÇİN ŞÖYLE DEMEKTEDİR :
•          Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
SAİD NURSİ PARANOYAKÇA NURLAR DİYE İSİMLENDİRDİĞİ SAÇMALARDAN SEÇMELERİN BİRBİRLERİNE NAZLANDIĞINI SÖYLÜYOR!
Bu dünyada hususan bu zamanda, hususan musibete düşenlere ve bilhâssa Nur şakirdlerindeki (takipçileri) dehşetli sıkıntılara ve me'yusiyetlere (ümitsizliklere) karşı en tesirli çare, birbirine teselli ve ferah vermek ve kuvve-i maneviyesini takviye etmek ve fedakâr hakikî kardeş gibi birbirinin gam ve hüzün ve sıkıntılarına merhem sürmek ve tam şefkatle kederli kalbini okşamaktır. Mabeynimizdeki (aramızdaki) hakikî ve uhrevî (ahrete dair) uhuvvet (kardeşlik), gücenmek ve tarafgirlik kaldırmaz. Madem ben size bütün kuvvetimle itimad (güven) edip bel bağlamışım ve sizin için, değil yalnız istirahatımı ve haysiyetimi ve şerefimi, belki sevinçle ruhumu da feda etmeğe karar verdiğimi bilirsiniz, belki de görüyorsunuz. Hattâ kasemle (yeminle) temin ederim ki: Sekiz gündür Nur'un iki rüknü (esası) zahirî (dıştan) birbirine nazlanmak ve teselli yerine hüzün vermek olan ehemmiyetsiz hâdisenin bu sırada benim kalbime verdiği azab cihetiyle, "Eyvah, eyvah! El'aman, el'aman! Ya Erhamerrâhimîn meded! Bizi muhafaza eyle, bizi cinn ve insî şeytanların şerrinden kurtar, kardeşlerimin kalblerini birbirine tam sadakat ve muhabbet ve uhuvvet (kardeş) ve şefkatle doldur." diye hem ruhum, hem kalbim, hem aklım feryad edip ağladılar.
Şualar ( 498 )
Cevap: Nur Risalelerine bakıldığında aslında dinsel bir hasta ve onun etrafında toplanmış başka hastaların birbirlerine olan şatahatlarının tutanağıdır diyebiliriz. Paranoid emarelerin güçlü bir şekilde görüldüğü Said NURSİ’nin şahsiyetinin celbettiği başka tipler adeta bu vesileyle bu hastalıklarının tatmin yolunu bulmuş gibiler. Bu paranoid durum yazılan kitabın satırları için bile düşünülmüş bu satırlar canlı birer varlık gibi birbirine NAZLANMIŞLAR HATTA HÜZÜNLENMİŞLER… Tarihte hiçbir batıl yada hakk olsun yazar yazdığı eserle ilgili bu tarz saçma sapan ifadeler kullanmamıştır. Peki, bu paranoyak tavırlar Said NURSİ ve ekibini maruz gösterir mi? Görünen o ki Allah Kur’an’da bahsettiği “kalplerinde hastalık olan” güruh bu hastalığı bilinci olarak kabullenmekte Allah’ta bu kabullenişi hastalığı artırarak cezasını vermektedir. Bu bir nevi uyuşturucu kullanmaya benzer, kişi buna gönüllüdür ve bu gönüllülüğünü takviyeledikçe zaafıda artacak ancak bu mazur olma hakkından tamamen uzaklaştıracaktır.
SAİD NURSİ RİSALELERİN ŞAM, HALEP VE MISIRDA TAKDİR GÖRDÜĞÜNÜ İDDİA EDİYOR!
……. hacıların şehadet ve müşahedeleriyle (gözlemleriyle), o büyük mecmuaları (parçaları) hem Mekke-i Mükerreme'de, hem Medine-i Münevvere'de, hem Şam-ı Şerif'te ve Haleb'de, hem Mısır Câmi-ül Ezher'indeki büyük âlimler çok takdir ve Tahsin (güzellemede bulunma) edip hiç tenkid ve itiraz etmemişler.

Said Nursî
Şualar ( 504 )
Cevap: Muhtemeldir ki Said NURSİ burada yalan konuşuyor ve gerçekten Said NURSİ’nin yaşadığı çağda onun gerek yurt içi gerek yurt dışı bağlantıları kesinlikle araştırılmalıdır.
SAİD NURSİ BAKIN BİR YANDAŞINA NASIL SESLENİYOR!
Aziz Nur kumandanı ve Kur'anın hâdimi (hizmetkarı) kardeşim Re'fet Bey!

Yahudi milleti hubb-u hayat (yaşam sevgisi) ve dünyaperestlikte ifrat (aşırıya gittikleri) ettikleri için her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeğe müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin mes'elesinde, hubb-u hayat (yaşam sevgisi) ve dünyaperestlik hissi değil, belki Enbiya-i Benî İsrailiyenin mezaristanı (Beni İsrail peygamberlerinin mezarı) olan Filistin o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî (ulus duygusu) ve dinî olmasından çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa koca Arabistan'da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete (düşüklüğe) girecekti.
Şualar ( 507 )
Cevap: Said NURSİ Yahudilerin Filistindeki başarılarını orada yatan peygamberlerin mezarına bağlamakta oysa eğer böyle bir şey olmuş olsaydı Medinede mezarı olan peygamberimiz en başta Arabistan yarımadasına yardım eder ve İngilizlerin ya da Amerikalıların istilasına uğramazdı. Said NURSİ analitik düşünmeden yoksun cahil biri olduğu için söylediğine ancak kendisi gibi cahiller inanmıştır.
SAİD NURSİ ELEŞTİRİYE BİLE TAHAMMÜLÜ OLMAYAN BİRİ OLARAK BAKIN NASIL KONUŞUYOR!
Evvelâ: Bu raporun neticesi aynen Denizli'dekinin aynıdır. Bizi medar-ı ittiham (suçlama nedeni) noktalardan tebrie (temize çıkarmak) etmek içinde onlara hoş görünmek ve Nurcu olmadıklarını göstermek fikriyle, Vehhabîlik damarıyla, bir parça ilmî tenkidiyle hücum etmişler. Tahminimce bu rapor iddianameden evvel buraya gelmiş ki, bazı noktaları iddianame ondan almış. Öyle ise, cedvelimiz onlara dahi tam cevabdır. Siz nasıl bilirsiniz? Hem yeni cevabımız nasıldır, iyi midir? Pek acele ve perişan bir halde yazdım.
Şualar ( 513 )
SAİD NURSİ’YE GÖRE RİSALE-İ NUR KUR’AN’IN KUVVETLİ VE HAKİKİ BİR TEFSİRİYMİŞ!
Sâniyen: "Risale-i Nur Kur'anın çok kuvvetli, hakikî bir tefsiridir" tekrar ile dediğimizden, bazı dikkatsizler tam manasını bilemediğinden bir hakikatı beyan etmeğe bir ihtar aldım. O hakikat şudur:

Tefsir iki kısımdır:
Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur'an'ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler.

İkinci kısım tefsir ise: Kur'anın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle (delillerle) beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pekçok ehemmiyeti var. Zahir malûm tefsirler, bu kısmı bazan mücmel (kısa) bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale-i Nur; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid (inatçı) feylesofları susturan bir manevî tefsirdir.

Sâlisen (üçüncü olarak): Sabahleyin birşey yazacaktım, kaldı. Şimdi aynı mes'ele çıktı, kâtib Sâlim Bey izin verdi. Yarın Heyet-i Vekile'ye bir istida (dilekçe) yazmak için Hüsrev ve Tahirî yanıma gelsinler.

Said Nursî
Şualar ( 515 - 516 )
Onlar sana herhangi bir örnek vermeye dursunlar biz de ancak gerçek olan ve en güzel TEFSİRİ getiririz.Furkan suresi 33
Dikkat edilirse Allah bu ayetiyle kitabını bizzat TEFSİR olarak nitelendirmektedir. Tefsir kelimesi hadislerde geçmezken ünlü müfessir Taberi’ye kadarda hemen hemen hiç kullanılmamış, bu müfessirden sonra İslam alimleri arasında rağbet görmüştür. Oysa Allah’ın ayetleri açık ve açıklayıcı olarak yettiği halde bir süre sonra alimler, entelektüeller sanki anlaşılmaz bir kitapmış gibi bunu bir uzmanlık alanı gibi görüp ciltler dolusu kitaplar yazarak insanların gözlerini korkutmuşlardır. Çağımız inşallah Kur’an’ın bizzat kendisinin tefsir olduğunu anlama çağı olacaktır. Öyleki insanların yaptıkları tefsirlerin bizzat kendisi TEFSİR olan Kur’an’la yıkanacak ve tıpkı peygamberimizin dönemindeki gibi sadece uzmanlar değil sıradan herkesin elinden düşürmeyeceği ve herkesin okuyup hayatına kolaylıkla tatbik edecektir. Kendisi tefsir olan Kur’an vesilesiyle Said NURSİ gibi batıl davaların sahibi olanlarında maskesi düşecektir.
Yeri gelmişken Kur’an’da geçen Te’vil kelimesi üzerinde duralım ve bu hususta Allah’ın ne dediğine bir bakalım :
Te’vil kelimesinin kökü “Evl”’ye dayanır ve bir şeyin aslına rücu etmesi dönmesi demektir. Aynı kökten olan “Evvel” bir şeyin ilki anlamını içerir. Te’vil Ragıp El İsfahaninin El-Müfredat kitabında şöyle tanımlanmıştır:
“Te’vil, bir şeyin aslına rücu anlamında “Evl” dendir. Bu kökten “Mev’il” ise kendisine döndürülen şeyin konulduğu yer anlamına gelir. Bu o şeyin istenilen hedefe doğru çevrilmesidir ister bu ilmi bir şey için olsun ister eylemsel bir şey için olsun, bilgiyle alakalı olarak örnek verilirse Al-i İmran Suresi 7. Ayetinde Allah şöyle der “Onun Te’vilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez”
Bir şeyin eylemsel olarak te’viline örnek olarak verilirse A’raf Suresi 53. Ayetinde ise Allah şöyle der “Onlar o kıyamet gününün TE’VİLİNİMİ beklerler onun TE’VİLİNİN geldiği gün daha önce bu günü unutanlar derlerki gerçekten bize rabbimizin elçileri geldi şimdi bize ŞEFAAT EDECEK ŞEFAATÇİLERİMİZ VARMI, ya da tekrar dünyaya döndürülürmüyüz böylece bizde yaptığımız onca kötü şey yerine salih ameller işlesek kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeylerde onlardan uzaklaşıp gitti” Burada aslında beklenilen şeyin bir an evvel gerçekleşmesi anlamındadır ki Evvel kelimesininde anlamı “ilk, önce” dir, bir nevi bütün her şeyden önce olunması murad edilen şeydir. Kıyamet gününe inanmayanlar akl-ı evvellik edip “Madem dediğin doğruysa hadi o zaman şimdi kopsun” diyerek tuzak sorularla Allah’ın elçilerini köşeye sıkıştırmaya çalışırlar. Te’vil burada bir şeyin İLKLEŞMESİ, ÖNCELENEREK NETİCEYE ULAŞMASI anlamında kullanılmıştır. Allah Nisa Suresi 59. Ayetinde ise şöyle der :
Ey iman edenler Allah’a, resulune ve sizden söz sahibi olanlara itaat edin bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz eğer Allah’a ve ahret gününe inanıyorsanız bunu Allah’a ve elçisine götürün! Bu TE’VİL için –neticeye varılma noktasında- daha hayırlı ve daha güzeldir.
Sözlük anlamı ve ayetlerden anlaşılan odur ki Te’vil, bilgisel ve eylemsel olarak sonuca ulaşmak, bir şeyin aslına uygun hale getirmektir. Buradan yola çıkarak Al-i İmran Suresinin 7. Ayetini tekrar bir hatırlayalım :
“O ki sana kitabı indirendir o kitaptan hikmetlendirilmiş ayetler vardır ki bunlar kitabın anası diğerleri ise bu ayetlerin benzerleridir. Kalplerinde saptırma eğilimi olanlar sonuca ulaşmak adına bu benzeşenlerin peşine düşerler, oysa onun te’vilini Allah ve ilimde derinleşenlerden başkası bilmez, o ilimde derinleşenler “Hepsi Allah’tandır ona iman ettik” derler, akıl sahibi olanlardan başkası anlamaz”
Şimdi Kur’an’ın hangi dilde meali olursa olsun sıradan bir kişi okuduğunda kolaylıkla anlar ve gizli kapalı hiçbir şey olduğu hissine de kapılmaz. Ancak burada kastedilen ve Allah ile ilimde derinleşenlerden başkasının bilmeyeceği TE’VİL nedir? Kaldıki Te’vil kelimesinin sonundaki “Hu” birleşik zamiri neyi kasteder? Ayetin gelişinden bu zamirin Allah’ın indirdiği kitap anlaşılması gerekir. O halde Allah’ın kitabının Te’vili nedir? Yüzyıllar boyunca özellikle müfessirler arasında bu mevzu hep tartışılmış ve çoğunlukla Kur’an’dan bağımsız anlayışlar ortaya konmuş ve en sonunda Said NURSİ gibi gizemci tipler Kur’an’ı anlaşılmaz, içinde binbir hazine olan ve herkesin kolay kolay anlayamacağı bir kitap olarak ilan edilerek kitleler bu duru mesaja sahip kitaptan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Oysa ayet ilimde derinleşenlerin bu kitabın te’vilini bilme aşamasına gelebileceğini söyler, Kur’an’daki “İlim” kelimesinin özel anlamı Allah’tan peygamberlerine gelen mesaj anlamındadır ve bu gelen mesajlar üzerinde uzun süre kafa yoran bir kişi derinleşerek kutsal mesajın “te’vilini (murad edilen hedefini)” anlayacaktır. Eğer bir kişi Allah’ın mesajı üzerinde derinleşmezse o bilgi ona doğal olarak gizli kalacaktır yani aslında kutsal mesajın kendisi gizli değil onunla muhatap olanın üzerinde kafa yormaması, dinlememesi sonucunda ona GİZLİ görünmesinden başka bir şey değil. Allah’ın kendi kitabıyla ilgili “Te’vili (Murad edilen hedef)” bilmesi ise gayet doğaldır zira onu indiren odur.
Said NURSİ ve benzerleri Te’vil kelimesini ise doğal mecrasından çıkarıp Allah’ın açık ve net mesajını kul yorumuyla ancak anlaşılabileceği anlamına sokmuşlardır. Oysa Te’vil hiçbir surette “yorum anlamına” gelmez tam tersine zaten Allah’ın kitabında mevcut olan bilgisel ve eylemsel hakikatlerdir. Bu hakikatlerin ayrıca içkin manaları olmaz, bunu iddia eden kişi esasen te’vil kelimesine yeni manalar yükleyerek yaptığı batıl yorumlarla yeni bir din icat etme peşindedir ve Said NURSİ ve Nurcular tamda buna örnektirler.
Pekala, neden bunca tefsir kitabı var ve bunların faydası nedir? Kur’an son derece duru ve anlaşılır bir dile sahipken neden tarih boyunca bir takım alimler ciltler dolusu kitap yazma gereği duymuşlardır? Evvela şunu söyleyelim ki yazılan tefsirler Kur’an’ın yorumları değil o tefsiri yazan kişinin Kur’an’dan ANLADIĞI DAHİ DEĞİL, ANLAMAK İSTEDİĞİ ŞEYDİR…Zira Kur’an anlaşılmaz bir kitap değilki ondan KUL MARİFETİYLE ANLAŞILAN ŞEYLER olsun. Esasen Kur’an kendisinin okunmasını, üzerinde kafa yorulmasını ve kendisine uyulmasını istemektedir, yani Kur’an kendi üzerinde akademik gevezelikler yapılsın diye inmedi. İşte bu yüzden Allah Taha Suresi 2 ve 3. Ayetinde şöyle der :
“Taha, bu kitabı sen SIKINTI ÇEKESİN diye indirmedik ancak korkanlar için bir hatırlatmadır”
Maalesef İbnu Cerir Et-Taberi (d.838 ö. 923)’den sonra “Tefsir” yazmak bir geleneğe dönüşmüş ve adeta entelektüel zevkler için DAHA KALIN TEFSİR yazmak adına yarışlara girilmiştir. Bir süre sonra bizzat Kur’an üzerinde kafa yormak yerine bu sefer tefsirler üzerinde kafa yorulmaya başlanılmış ancak bu kafa yoranlar ise yine o entelektüel halkadaki insanlar olmuştur, sıradan insanlar ise artık Kur’an’ı okuyup ancak üzerinde düşünmez hale gelmiş ve bunları bu entelektüel gevezelere havale etmişlerdir. Yani bir nevi Kur’an’ı anlamayı birilerine havale ederek onu DUA KİTABI haline getirmişlerdir. Bu bir evrensel hastalıktır ve peygamberimizden önceki ümmetlerinde başına aynı şey gelmiş ve Allah bununla ilgili Mu’minun Suresi 54. Ayetinde şöyle der :
“Sonra işi aralarında paramparça edip kalın kitaplar haline getirdiler ve her grup yanındaki kitaplarla şımarıklık içindedir”
Bu kalın kitaplar edinme hastalığı bir süre sonra boyutları parçalanarak dahada ileri gidilmiş her mezhebin ayrı fıkıh kitabı, her kelam ekolünün ayrı başvuru kaynağı olacak şekilde bu ayrılık derinleşmiştir. Günümüzdeki İslami Cemaatlere bakıldığındada bu görülecektir, her bir cemaatin okuduğu belli bir kitap uyduğu belli bir fıkıh kitabı yer almakta ve ilginçtir ancak bu şekilde İslam’ın yaşanabileceğini düşünerekte inandıkları şey hususundada güvenleri tam görünmektedirler.
Kur’an gönüllüleri ise anlamayı zorlaştıran onca şeyleri bir kenara koyarak insanları direk bu kutsal mesajla muhatap etmeli ve bunun için çaba sarfetmelidir. Yani “Tüm kitaplar bir KİTABIN ANLAŞILMASI İÇİN OKUNUR” diyerek Kur’an’ı anlaşılmaz ilan edip onu kendimizden uzaklaştırmak yerine TÜM KİTAPLARI KUR’AN IŞIĞINDA OKUYUP ONLARDAN ÖYLE İSTİFADE ETMELİYİZ tarzında bir eğilim sahibi olmalıyız. Yani YORUMLARLA KUR’AN’A DEĞİL KUR’AN’LA YORUMLARA YAKLAŞMALIYIZ.
Yazılan tefsirler elbette okunmalı ve bununla tefsiri yazan kişinin algılamasının Kur’an’la ne kadar örtüştüğü üzerinde düşünülmeli. Keşke bu derece ciltler dolusu kitap yazmak yerine bu alimler Allah’ın kitabını yaymak ve okutmak üzerine çalışsalardı, yada başka dillere çevirip o dillerin konuşulduğu ülkelere gidip Allah’ın elçileri olsalardı.
BAKIN SAİD NURSİ BATIL DAVASINA HZ. ALİ’Yİ NASIL ALET EDİYOR!
Aziz, sıddık kardeşlerim!

Ehl-i vukufun (uzmanların) insafsızca ve hatalı ve haksız tenkidleri, Vehhabîlik damarıyla İmam-ı Ali'nin (Radıyallahü Anhü) Nurlarla ciddî alâkasını ve takdirini çekemeyerek ve geçen sene zemzem suyunu döktüren ve bu sene haccı men'eden evhamın (kuruntuların) tesiri altında o yanlış ve hasudane (kıskançlıkla) itirazları Beşinci Şua'a etmişler. Bu sırada, böyle evhamlı (kuruntulu) ve telaşlı bir zamanda, bizim için en selâmetli yer hapistir. İnşâallah Nurlar, hem kendimizin, hem kendilerinin serbestiyetini kazandıracaklar. Madem emsalsiz bir tarzda, çok ağır şerait (şartlar) altında, pek çok muarızlar karşısında bu derece Nurlar kendilerini okutturuyorlar.. talebelerini hapiste çeşit çeşit suretlerde çalıştırıyor, perişaniyetlerine inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ile meydan vermiyorlar; biz bu dereceye kanaat edip şekva (şikayet) yerinde şükretmekle mükellefiz. Benim bütün şiddetli sıkıntılara karşı tahammülüm bu kanaattan geliyor. Vazife-i İlahiyeye karışmam.

Said Nursî

* * *

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bu iki nüshanın biri benimdir, biri müdüründür. Başta benim hattımla yazısı bulunan nüshaya göre müdürün nüshasını tashih ediniz. Ben bu defa Âyet-ül Kübra'yı mütalaa ederken, İkinci Makamını -âhire kadar- ve âhirdeki manevî muhavereyi (diyaloğu) pekçok ehemmiyetli gördüm ve çok istifade ettim. Sizin istifadeniz için biri okusun, biri dinlesin. Tashihle beraber muattal (işlevsiz) kalmasınlar, ikişer kardeşlerimiz mütalaa etsinler.

Sâniyen (ikinci olarak): Bana ait Onuncu Söz ve buradaki mektublar defteri ve saire zayi' olmasın ve muattal (işlevsiz) kalmasın. Ben nezaretini Ceylan'a bırakmıştım.

Said Nursî

* * *

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Ben şimdi Celcelutiye'yi okurken,بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍcümlesinde Risale-i Kader'e işaret eden ve yirmialtıncı mertebedeثُمَّ نُونْSuresi Kader Sözüyle münasebeti nedir, kalbime gelmesi ânında ihtar (hatırlatıldı) edildi: "O surenin başını oku!" Ben de okurken gördüm ki:ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَâyeti bütün kalemlerin ve tastir ve kitabetlerin aslı, esası, ezelî me'hazı (kaynağı) ve sermedî (sürekli) üstadı kaderin kalemi ve Nur ve ilm-i ezelînin (ezeli bilgisinin) nuruna işaret edenنkelimesidir. DemekوَالذَّارِيَاتِZerrat (zerreler) Risalesi'ne işareti gibi kuvvetli bir münasebetle,نkelimesi Risale-i Kader'e kuvvetli işaretle bakar.

Said Nursî
Şualar ( 518 - 519 )

SAİD NURSİ’NİN KALBİNE İHTAR EDİLİYOR VE BU ARADA NURLAR DİYE ADLANDIRDIĞI KİTABI ONUN ACISINI HAFİFLETİYORMUŞ!
Birden bu sabah kalbe ihtar (hatırlatıldı) edildi ki: Siz bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye sizi kaç defa "altun mu, bakır mı" diye mehenge vurmak ve her cihette sizi insafsızca tecrübe etmek ve nefislerinizin hisseleri ve desiseleri var mı yok mu üç-dört eleklerle elenmek; hâlisane, sırf hak ve hakikat namına olan hizmetinize pekçok lüzumu vardı ki; kader-i İlahî ve inayet-i Rabbaniye (rabbani yardım) müsaade ediyor. Çünki böyle meydan-ı imtihanda inadcı ve bahaneci insafsız muarızların karşısında teşhir edilmesinden herkes anladı ki: Hiç bir hile, hiç bir enaniyet, hiçbir garaz, hiçbir dünyevî, uhrevî ve şahsî menfaat karışmayarak, tam hâlis, hak ve hakikattan geliyor. Eğer perde altında kalsaydı, çok manalar verilebilirdi. Daha avam-ı ehl-i iman (iman eden sıradan insanlar) itimad etmezdi. "Belki bizi kandırırlar" der ve havas (elit) kısmı dahi vesvese ederdi. Belki bazı ehl-i makamat (makamların sahibi) gibi kendilerini satmak, itimad kazanmak için böyle yapıyorlar diye daha
Şualar ( 522 )
Kardeşlerim, ben Nurlarla meşgul oldukça sıkıntılar azalıyor. Demek vazifemiz Nurlarla iştigaldir ve geçici şeylere ehemmiyet vermemek ve sabır ve şükretmektir.

Said Nursî
Şualar ( 523 )
SAİD NURSİ FIRKASINI NURCU OLARAK İSİMLENDİRMEKTE BEİS GÖRMÜYOR!
hemNurcularıdağıtmak isteyenlerin inşâallah muvaffak olamayacakları ve hem Nur'un ve imanın fedailerini çoğaltmaya sebebiyet verecekleri izah edilmekle cevab verilmiştir.
Şualar ( 528 )

Üçüncü: İnayet-i hâssanınNurcularhakkında hususiyetindeki sevinç.
Şualar ( 531 )
Cevap: Oysa Allah fırkalaşmayı, gruplaşmayı ya da hizipleşmeyi hoş görmemiş ve Said NURSİ Allah’ın bu buyruklarını görmezilkten gelmiştir:
“Sonra işi aralarında paramparça edip kalın kitaplar haline getirdiler ve her grup yanındaki kitaplarla şımarıklık içindedir”Mu’minun Suresi 54. Ayet
Dinlerini paramparça edip gruplar haline gelenler varya senin onlarla bir alakan olamaz onların işi Allah’a kalmıştır sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.En’am Suresi 159
SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’U MUCİZE İLAN EDİYOR ONU ELEŞTİREN UZMANLARI İSE KISKANÇLIKLA İTHAM EDİYOR!    
Garazkâr (kindar) raporlarıyla hakkımızda Afyon adliyesini pek büyük bir dikkate sevkeden ve sekiz aydan beri şiddetli bir tazyik altında siz sevgili üstadımızı yaşatan, biz talebelerinizle birlikte Afyon hapsinde temadi-i mevkufiyetimize (tutukluluğumuzu uzatmaya) sebeb olan ve Nur'un kabil-i inkâr (inkar edilemez) olmayan mu'ciznüma (mucize gösteren) hakikatlarını hasudane (kıskanarak) nazarla mütalaa eden ehl-i vukuf (bilirkişi) ülemasına (alimlerine), siz sevgili üstadımız, hem Risale-i Nur yirmibeş
Şualar ( 534 )  
SAİD NURSİ RİSALE-İ NUR’LA ON HAFTADA BEŞ ON YILLIK BİLGİNİN ELDE EDİLECEĞİNİ İDDİA EDİYOR!  
Birincisi: Nur'un iki namzed talebesine Rehber'den Leyle-i Kadir (kadir gecesinde)'de ihtar (hatırlatılan) edilen mes'eleyi okudum. Âhirinde, "Beş-on senede medrese hocalarının tahsil derecelerini, Nur şakirdleri (takipçileri) on haftada kazanır." dediğim aynı dakikada kalbe geldi ki: Eski Said'in, onbeş yaşında iken medrese usûlünce onbeş senede okunan ilmi onbeş haftada okumağa inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ile muvaffak olması gibi, rahmet-i Rabbaniye (rabbani rahmet) ile Risale-i Nur dahi, ilm-i hakikatta (hakikat ilminde) ve imaniyede onbeş seneye mukabil (karşılık) -bu medresesiz zamanda- onbeş hafta kâfi geldiğini, bu onbeş senede belki onbeş bin adam kendi tecrübeleriyle tasdik ediyorlar.
Şualar ( 538 )
Cevap: Evvela Said NURSİ Kadir gecesinde kendisine bir ihtar –Allah tarafından hatırlatılma- geldiğini söylemekte ondan sonrada Risale-i Nur’un on ya da on beşyılda elde edilecek bilgileri verdiğini söyleyerek cahil kitleyi kitabına çekmektedir. Samimi niyetle bu çağrıya kulak veren biri Said NURSİ’nin pekte acemice kullandığı gizemli yöntemlerinede aldanarak hakikaten bilgi sahibi olacağını düşünerek risaleler üzerinde kafa yorar ancak bu zaman zarfı içinde yeterli karşılaştırma için başkaca kitap yada tefsir okumayacaktır. Tartıştığımız hiçbir Nurcu Risale-i Nur haricinde kitap yada Kur’an meali okumadığından gerçekten Risale-i Nur’un içinde ilim olduğunu zannetmektedir. Risale-i Nur’un son derece yapmacık olan ve Osmanlıcaylada alakası olmayan dilindeki illüzyonda onu sürekli okuyan üzerinde sahte bir derinlik hissi bıraktığından sadık bağımlısı olan Nurcu’ya gerçek ilim “yavan” gelmektedir, buda gösteriyor ki Said NURSİ yönteminde hayli bilinçli ve zekice davranmış. Bir grup Nurcu’nun Risalelerin sadeleştirilmesine şiddetle karşı çıkmalarının temelinde muhtemelen çevrildiğinde bu kitapların içinde ilim namına bir şey olmadığının anlaşılması endişesi yatıyor. Oysa aklı başında hiçbir alim yazdığı kitabın on yada onbeş yılda elde edilebilecek ilim taşıdığını söylemez, kaldıki Risale-i Nur’da ilim namına hiçbir şey yoktur ve gelecek yıllar inşallah bu örgütlü sahtekarlığın maskesi düşürelecektir.   
SAİD NURSİ KENDİ KENDİNİ MÜJDELİYOR!  
İkincisi: Kırk sene evvel tekrarla derdim: Bir nur göreceğiz. Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük daire-i vataniyede (vatan dairesinde) zannederdim. Halbuki o Nur, Risale-i Nur idi. Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) dairesini umum vatan ve memleket siyasî dairesi yerinde tahmin edip sehiv (yanılmıştım) etmiştim.
Şualar ( 539 )
RİSALE-İ NUR HAKKINDA SON DERECE İLERİ GİDEN BİR TAKIM NURCULARIN HERZELERİ! 
Hem Risale-i Nur'a safdilane (aptalca) inanmamışım. Otuzüç âyât-ı Kur'aniye (Kur’an ayetleri) ve Hazret-i Ali (R.A.) ve Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) Hazretleri, Risale-i Nur'un te'lif edilip bu asırdaki insanları irşad edeceğini gaybî bir surette bildiriyorlar. Bununla beraber, Risale-i Nur'dan okuduğum kitablar, bu eser külliyatının hak ve hakikatı öğreten ve beşeriyeti (insanlığı) ıslah eden eserler olduğu kanaatını vermiştir.
Şualar ( 546 )   
Birimiz şarkta (doğuda), birimiz garbda (batıda), birimiz cenubda (güneyde), birimiz şimalde (kuzeyde), birimiz âhirette, birimiz dünyada olsak; biz yine birbirimizle beraberiz. Kâinatın kuvveti toplansa, bizi yüksek üstad Said Nursî'den ve Risale-i Nur'dan ve bizi bizden ayıramazlar.
Şualar ( 547 )
YAYINCININ NOTU: Dikkat edilirse Nurcu takipçiler sanki dinen bir vecibeymiş gibi bu yoldan ve üstadlarından ayrılmayacaklarını söyleyerek fırkalaşma ve hizipleşmede geldikleri noktayı açık açık gösteriyor. Oysa bir alimin peşinden gitmek yada onun görüşlerini savunmak gibi fanatik bir şekilde bağlılık bildirmek İslam’ın özgür düşünme esasına yüzde yüz terstir. Burada bu Nurcu “Beni kimse İslamdan ve onun peygamberlerinin yolundan kainat toplansa asla ayıramaz deseydi” hak sözü söylemiş olurdu ancak bu Nurcunun sözlerindende açıkça anlaşılıyorki Nurculuk yeni bir inanç ve bu inanca bağlılık yemini ve sadakat sözleride bunu ispatlıyor. Allah ise böyleleri için şöyle diyor:
“Sonra işi aralarında paramparça edip kalın kitaplar haline getirdiler ve her grup yanındaki kitaplarla şımarıklık içindedir”Mu’minun Suresi 54. ayet
Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, iman, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhafaza eden Kur'an tefsiri Risale-i Nur uğrunda i'dam edileceksem, sehpaya "Allah Allah.. Ya Resulallah" sadâları ile koşarak gideceğim. Komünizme kapılıp dininden çıkan, ebedî felâketlere yuvarlanan ve vatan haini olarak kurşuna dizdirecek cürümlerden gençlerimizi koruyan Risale-i Nur uğrunda kurşunla öldürüleceksem, o kurşunlara çekinmeden göğsümü gereceğim. Üstadım Bedîüzzaman için hançerlerle parçalanırsam etrafa sıçrayacak kanlarımın "Risale-i Nur! Risale-i Nur!" yazmasını Rabbimden niyaz ediyorum.
Şualar ( 548 )
YAYINCININ NOTU: Risale-i Nur adlı kitabı kutsallaştırmanın sonucu işte budur! Şirkin doğasında sömürü vardır ve en büyük şirk sömürüleri ise DİNSEL olanlardır ve bunu mezhepler, cemaatler, tarikatler yapmıştır. Esasen dinin özünden uzaklaştıkça yollarda farklılaşır, çatallaşır ve artık ana yoldan ayrılan kişi ise bu yollarda yolunu kaybeden yolcuya dönüşür. Oysa Allah bize dosdoğru yolu kitabıyla göstermiştir eğer bu güruh Allah’ın kitabını ölçü edinmiş olsaydı kendileri gibi dokuz aylık olan bir adamın sözleri uğruna değil Allah’ın kitabı için ölmeyi arzularlardı. Nurcular daha başından şartlandırılarak inandırıldıklarından dolayı onlara bir süre sonra Allah’ın ayetleride kâr etmez hale geliyor hatta Allah’ın kitabına uyun ve ayetler şöyle şöyle dediğimizde “KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI SAPIKLIĞIDIR BU” demeye başladılar. Nurculuk onlara Allah’ın ayetleri ve sahih hadislerle eleştiri getirdikçe çok daha bu batıl davalarına sarılmakta ve küfürlerini arttırmaktadırlar.
Sayın savcı, "Bedîüzzaman'a olan hürmetin şekli diğer müfessirlerde görülemiyor." dedi.

Doğrudur. Hürmet ve ta'zim büyüklük ve kemalâtın derecesine, minnet ve şükran da elde edilen istifadenin mikdarına göre olduğuna nazaran, Bedîüzzaman'ın eserlerinden azîm faideler elde ediliyor ki, ona olan ta'zim ve minnetdarlıklar da görülmemiş bir şekilde oluyor.

Yirminci asrın en büyük bir İslâm mütefekkiri ve müellifi olan Bedîüzzaman'ı komünist ve masonlar bizlere, bilhâssa gençliğimize tanıtmamağa çalışmışlardır. Fakat uyanık Türk-İslâm milleti ve gençliği, o din kahramanı üstadı tanımış, istifade etmiş ve ettirmiştir.
Şualar ( 549 )
Savcı iddianamesinde diyor ki: "Said Nursî eserleriyle üniversite gençlerini zehirlemiştir." Biz de buna mukabil deriz ki: "Eğer Risale-i Nur bir zehir ise; bizim bu zehirlere tonlarla, binlerce kilo ihtiyacımız vardır. Eğer çoklukla olduğu yeri biliyorsa, bize tayyarelerle sevketsin."
Şualar ( 552 )
Yayıncının Notu: Risale-i Nur’un zehir olup olmadığını anlamaları için başkaca kitaplar ama en önemlisi Allah’ın kitabını okumaları gerek ancak Risale-i Nur okuyanlar yeterli karşılaştırmayı yapacak kadar dahi başka fikirlerle ya da kitaplarla meşgul olmazlar. Hatta kendileriyle konuştuğumuzda “Risale-i Nur en iyi tefsirdir” diye savunmaya geçiyorlar bunun üzerine biz “Peki en iyi tefsir olduğuna başka tefsirleride okuyarak karar vermiş olmalısınız kaç tane tefsir okudunuz?” diye sorduğumuzda “OKUMAMIZA GEREK YOK, RİSALE-İ NUR BUNA İHTİYAÇ BIRAKMIYOR” diyerek çuvallıyorlar. İşte bu yüzden Allah böyleleri için şöyle der:
“Sonra işi aralarında paramparça edip kalın kitaplar haline getirdiler ve her grup yanındaki kitaplarla şımarıklık içindedir”Mu’minun Suresi 54. ayet
BAKIN BİR NURCU PEYGAMBERİMİZİ DİNİMİZİN KURUCUSU SAYACAK KADAR NASIL CAHİLCE SAÇMALIYOR!
Evvelâ: Nurcular cem'iyeti diye bir cem'iyet yoktur. Ve ben böyle bir cem'iyete mensub değilim. Ben bin üçyüzelli seneden beri her asırda üçyüzelli milyon mensubları bulunan ve kâinatın medar-ı iftiharı (övünç nedeni) olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın kurduğu muazzam ve nurani ve bütün insanlık için ebedî saadet ve selâmeti müjdeleyen kudsî ve İlahî İslâmiyet cem'iyetine mensubum. Elhamdülillah onun evamir-i kudsiyesine (kutsal emirlerine) de bütün kuvvetimle itaat etmeğe azmetmişim. Talebeliği, hakkımda bir suç sayılan Risale-i Nur ise, bana dinî ve imanî vazifelerimi öğreten ve İslâmiyetin en yüce ve en mukaddes bir din ve beşerin yegâne medar-ı saadeti (mutluluk nedeni) olduğunu ve Kur'an ise bütün varlıkların sahibi, her yerde hazır, nâzır, zerrelerden yıldızlara, güneşlere kadar bütün mevcudat idare-i ezeliyesinde (ezeli idaresinde) bulunan Zât-ı Zülcelal'in bir emr-i İlahîsi, ezel ve ebed ve bütün hâdisat ihata-i nazarında (görüş açısında) bir eser-i mu'cizanesi ve Kur'an bütün kitabların fevkinde kırk vecihle mu'cize ve saadet-i ebediyeyi (ebedi mutluluğu) nev'-i beşere (insanlığa) müjdelemesiyle müştakları (özleyenleri) ebediyen kendine minnetdar kılan bir Şems-i Sermedî'nin (sonsuz güneşin) bir mükâleme-i ezeliyesi (ezeli konuşmayı) ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
Şualar ( 553 )
Yayıncının Notu: Gerçekten ilginç bir çelişki ve cehalet örneği. Önce Çelişkiye bakalım, Said NURSİ açık açık kurduğu fırkaya Nurculuk adını vermekte ve hatta yazılarıyla bu fırkanın vadedilmiş, müjdelenmiş ve seçilmiş bir topluluk olduğunu iddia etmekte bu Nurcu ise üstadını yalanlayacak şekilde böyle bir cemiyetin olmadığını ve mensubiyetininde olmadığını söylüyor. Cehaletine gelince İslam dininin kurucusunun Muhammed a.s olduğunu iddia ederek bu güruhun bir takipçisinin ne kadar içler acısı durumda olduğunu gösteriyor. Oysa bu dinin sahibi Allah’tır ve Adem a.s’dan Muhammed a.s’a kadar tüm peygamberlerin davası tamda bu dindir. İslam’ın kurucusu olarak Muhammed a.s’ı tanımlamak tamda İslam’ın Kur’an’ın özüne ters bir düşüncedir.
BAKIN BİR NURCU RİSALE-İ NUR’U NEREYE DAYANDIRIYOR!
Risale-i Nur ise, kelime ve cümleleriyle nur-u Kur'andan ve nur-u Muhammedîden (A.S.M.) gelen ezelî ve ebedî bir Nur olduğuna şehadet ediyor.

O da Kur'ana mensubiyeti ve has bir tefsiri cihetiyle ve bu itibarla semavîdir, arşîdir.
Şualar ( 554 )
YAYINCININ NOTU: Bu şehadet ise belliki Nurculuğun şehadetidir. Said Nursi ve takipçilerine göre Risale-i Nur sadece Kur’an’dan değil, aynı zamanda uydurma bir hadisten yola çıkılarak söylenen Nur-u Muhammedi’yede dayanıyor. Peki, Muhammed’in Nur’u nedir? Daha çok tarikatçı kesimin dilinde pelesenk olan bu uydurma görüşe göre alemler yaratılmadan önce peygamberimizin nuru yaratılmış ondanda tüm evren yaratılmış, peki eğer öyleyse 571 yılında Mekkede doğan kimdi? Eğer tüm herşeyden önce peygamberimizin Nur’u yaratılmışsa nasıl oluyorda kendisi evrenin yaratılmasından çok daha sonra tarihin bir anında yaratılıyor? Said NURSİ Risale-i Nur’u peygamberimize atfedilen Nur’a dayandırarakta kutsallaştırmada bir katmer daha ileri gitmiştir. Üstüne üstelik Risale-i Nur’u Ezeli olarak nitelendirerek ilahlaştırmaktadır. Zira ezeli olan sadece Allah’tır ve bu sıfatı bir mahlukata söylemek EN BÜYÜK ŞİRKTİR…
Yirmibeş-otuz seneden beri yüzbinlerle ehl-i imanın Risale-i Nur'la imanlarının kurtulmasına çalışması; bilhâssa benim gibi İslâmiyet'ten haberi olmayan bîçarelere en büyük saadet ve hayatın gayesi olan imanı ders vermesiyle elbette ve elbette o bize bir lütf-u İlahîdir. Onun kudsî (kutsal) hizmet-i imaniye ve vazife-i diniyesini (dini vazifesini) inkârla, bütün hak ve hakikatın aksine onu hayat-ı içtimaiyeye (sosyal hayata) zararlı görenlere deriz:
Şualar ( 555 )
Sayın Hâkimler!

Otuzüç âyât-ı kerimenin (ayetlerin) işaratı (işaretleri) ve İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam'ın (R.A.) ve yüzlerle ehl-i tahkikin (araştırmacının) takdirkârane (takdir eder)beyanatıyla bir nur-u Kur'an (Kur’an’ın Nuru) olduğu ve ona yapışanların inşâallah imanlarını kurtaracakları kat'î tahakkuk (gerçekleşen) eden Risale-i Nur, kat'iyyen söndürülemez, kaybedilemez. Buna misal: Yirmibeş seneden beri onu imha etmek gayesiyle yapılan hücumlar bilakis onun fevkalâde yayılmasına
Şualar ( 555 )
RİSALE-İ NUR ÂLÎ HAKİKATMIŞ!
Fâni beş-on dakikalık gayr-ı meşru zevkler için yazılmış roman ve efsaneler ve İslâmiyetin aleyhinde ve okunması memleket ve milletin selâmeti bakımından gayet tehlikeli, muzır kitabların neşredilmesi ve onların medih (övme) ve tavsiye edilmesi bir suç sayılmıyor da, yüz milyonlarla insan onda gitmiş ve hakikî olan saadete ulaşmış İslâmiyet güneşinin tarifçisi ve tavsiyecisi ve hakaik-i imaniyenin (inanç gerçeklerinin) müjdecisi olan Risale-i Nur'u okumak ve yazmak, medh ü senasına (övgüsüne) kadir olamadığımız yüksek mezayasını (meziyetlerine) tavsiye etmemiz mi bir suç sayılıyor? Acaba kalbinde zerre kadar imanı olan ve memleket ve milletin selâmetini arzu eden bir insan bunu suç sayabilir mi?
Şualar ( 559 )
Cevap: Halbuki Risale-i Nur denilen bu kitap İslama alenen dil uzatan roman, hikaye ya da fikir eserlerinden çok daha büyük zararlara neden olmuş ve insanları İslamdan uzaklaştırmıştır.
RİSALE-İ NUR İLAHİ BİR NURMUŞ!
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden (manevi mucizesinden) fışkıran ve bir nur-u İlahî (ilahi nur) olan Risale-i Nur önünüzdedir. Madem imanı kazanmak ve iman ile bu dünyadan dâr-ı saadet-i bâkiye (kalıcı mutlu diyara) gidebilmek insanların her mes'elesinden üstün en büyük davasıdır. Ve madem Risale-i Nur Kur'anın feyziyle hakaik-i imaniyeyi (imani gerçekleri) ders verip, yüz binlerle onu okuyup yazanların kat'î şehadetiyle ve birçok âyât-ı Kur'aniye (Kur’ani ayetler) ve ehadîs-i Muhammediye (A.S.M.) (Muhammed a.s’ın hadisleri) kudsî (kutsal) beyanatı ve İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı Geylanî (R.A.) misillü (gibi) birçok ehl-i velayetin (ermişlik zümresi) takdirkârane (takdir eder şekilde) tavsiyeleriyle Risale-i Nur o davayı kat'î kazandırıyor. Elbette ve elbette sizler yüksek adalet ve hakikatperverliğinizle (gerçekçi), her türlü fâni endişelerin fevkinde yüksek hakperestliğinizle Risale-i Nur'un o hakkanî ve Kur'anî çehresini ve hakikî kıymetini takdir ile görüp anlayacaksınız. Ve Risale-i Nur'un talebelerinin de Cenab-ı Hakk'ın rızasından başka bir maksad peşinde koşmadıklarını göreceksiniz.
Şualar ( 560 )
Cevap: Said NURSİ hiç eğip bükmeden direk olarak kitabını Allah’a dayayarak vahiy eseri olduğunu söylemekte ve Allah’ta bunun gibi şarlatanlara şöyle demektedir:
•        Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

•          Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79
GÜYA PEYGAMBERİMİZ ÜMMETİNE ÖMÜR BİÇMİŞ!
Âhirzamanda hadîsin haber verdiği şahısların mes'elesine gelince: Bu mevzuları biz kendimiz uydurmadık. Bunların aslı dinde mevcuddur. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm bazı hadîslerle ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) ömrünün binbeşyüz seneyi pek geçmeyeceğini söylüyor. O zamana kadar da ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) ve dünyanın hayatında mühim tesir yapacak büyük tarih hâdiselerini, "Kıyamet alâmetleri" diye haber veriyor.
Şualar ( 563 )
Cevap: Allah Ahkâf Suresi 9. Ayette şöyle der “De ki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim ben bana ve size ne yapılacağını da bilemem ben yanlızca bana vahyolunana uyarım ve apaçık uyarıcıdan başka bir şey değilim”…Dikatte edilirse Allah peygamberine “sonunun ne olduğu hususunda dahi” bir garanti vermemiş, şimdi kendi kişisel sonunun dahi ne olduğunu bilmezken peygamber nasıl oluyorda ümmetine ömür biçiyor? Oysa Allah peygamberimize kıyametle ilgili hiçbir bilgi vermediği gibi bu hususta bu bilginin peşinde koşmayıda hoş görmediğini söylemektedir gelin o ayetlere bir bakalım :
1-     Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
•         Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
•         De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
•         De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.A’raf Suresi 188
•         Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
•         Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
•         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.Hûd Suresi 123
•         Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
•         De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar.Neml Suresi 27
•         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
•         Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
•         O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28
2-        Said NURSİ yukarıdaki sözleriyle gaybdan haber vermenin yanında bununla yakın alakalı olan kıyâmetin kopmasıylada ilgili olarak Kur’an’a ters bâtıl yorumlar yapmaktadır. Kıyametin ne zaman kopacağına dair Kur’an’da hiçbir bilgi olmadığı gibi buna dair Allah hiçbir bilgiyi peygamberine dahi vermediğini bakın aşağıdaki şu âyetlerle nasıl belirtiyor;
•         Sana kıyametten sorarlar onun demir atma zamanı (kopma zamanı) diye, sen kim onu bilmek kim? Sen ancak o kıyâmetten korkacak olanları uyarıcısın, Sanki onlar onu gördükleri gün bir akşam ya da kuşluk vakti gibi dünyada kalmış gibi hissedecekler.Nâziât Suresi 42, 43, 44, 45,46
•         Sana kıyâmetin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki onun bilgisi rabbimin indidedir onun vaktini ondan başkası açıklamaz o kıyâmetki göklerde ve yerde ağırlaştı o size ansızın ötesinde başka bir şekilde gelmeyecek ve sanki sen bu bilginin peşindeymişsin gibi sana sorup duruyorlar deki onun bilgisi Allah’ın katındadır fakat insanların çoğusu bilmez.A’râf Suresi 187
Özellikle A’raf suresindeki bu ayet kıyâmet bilgisinin peşine düşerek onu araştırmayı Allah anlamsız bulmanın yanında peygamberine dahi bu hususta araştırma yapmasını uygun görmüyor. Şimdi Said NURSİ bu âyetlerden mutlaka haberdardır ancak buna rağmen bile bile o Rumî takvimden yola çıkarak tahminlerde bulunuyor ve iki kere günah işlemektedir. Birincisi Allah bu hususta bilgi vermediğini söylediği halde buna dair tahminlerde bulunuyor ve üstüne üstelik kalbine ihtâr edilerek kendisinin tasdik edildiği yalanını konuşuyor öte yandan bu bilginin peşinde Allah’ın peygamberi dahi koşmazken o koşarak tersi bir amelde bulunuyor.
SAİD NURSİYE GÖRE RİSALE-İ NUR KUR’AN’IN HAKİKİ TEFSİRİ AMA EN ÖNEMLİSİ ELEŞTİRİLEMEZMİŞ!
İşte hadsiz menfaatlerini kendimde tecrübe ettiğim Risale-i Nur'dan, benim gibi vatan evlâdlarının istifadeleri için, resmî bir izinle; Eskişehir'de Gençlik Rehberi'ni kudsî (kutsal) bir hizmet-i milliye fikriyle tab' ettirdim. Benim gibi bir bîçarenin, Kur'anın hakikî ve cerhedilmez (eleştirilemez) bir tefsiri olan Risale-i Nur'a ve dolayısıyla imana hizmeti tebrik ve takdir ile mukabele görmesi lâzım ve teşvike pek muhtaç iken; böyle ağır muamele görmekliğimiz hakikat-ı adalete ne kadar muhaliftir, sizlerden soruyoruz.
Şualar ( 567 )
Yayıncının notu: Eserini kutsal gören biri tabiki onu eleştirilemez olarak niteleyecektir ve bu tür iddialı sözler ancak sahibini komik durumuna düşürür o kadar. Oysa Allah’ın kitabı hariç kim ne yazarsa yazsın hataya, yanlışa ama en önemlisi eleştiriye açıktır. Hiçbir tefsir alimi yazdığını yüzde yüz doğru kabul etmemiş ama en önemlisi Said NURSİ gibi kutsallaştırmamıştır. İşte Allah böyleleri için şöyle der :
•       Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79
Ve mahkeme-i âdilenizden (adil mahkemenizden), ruhumuzun gıdası ve sebeb-i necatımız (kurtuluş nedenimiz) ve ebedî saadetimizin anahtarı olan Nur Risalelerinin serbestiyetine karar vermenizi taleb eder, eğer yukarıda bir kısmını zikr ü ta'dad (zikir saymak) ettiğim vaziyetler nazarınızda bir cürüm (suç) teşkil ediyorsa, vereceğiniz en ağır cezanızı kemal-i rıza-yı kalb (tam bir gönül rızası) ile kabul edeceğimi arzederim.

Afyon Cezaevinde mevkuf (tutuklu)
Emirdağ'lı
Ceylan Çalışkan
Şualar ( 568 )
SAİD NURSİ GAYBTEN HABER VERİLEBİLECEĞİNİ İDDİA EDİYOR!
edilmiş.لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُdüsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif (teklif nedeni) ve hakaik-i imaniyeden (inanç gerçeklerinden) başka olan umûr-u gaybiyeden (gaybi işlerden) izn-i Rabbanî (Allah’ın izniyle) ile haber verenler dahi, yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebur'da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki; o kitabların bir kısım tâbileri tevil edip iman etmediler. Fakat itikadat-ı imaniyeye (inanç esaslarına) giren mes'eleleri tasrih (açıklama) ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin (teklif hikmetinin) muktezası (gereği) olduğundan, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercüman-ı Zîşan'ı (A.S.M.) umûr-u uhreviyeden (ahrete ilişkin durumlardan) tafsilen ve hâdisat-ı istikbaliye-i dünyeviyeden (dünyanın geleceğine ilişkin olaylardan) icmalen (kısaca) haber vermişler.

Beşinci Nokta: Hem her iki Deccal'ın asırlarına ait olan hârikaları, onların bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiğinden onların şahıslarından sudûr (ortaya çıkacağı) edeceği telakki ve tevehhüm (evhamlanmasından) edilmesinden, o rivayet müteşabih (karmaşıklaşmış) olmuş, manası gizlenmiş. Meselâ, tayyare (uçak) ve şimendiferle (trenle) gezmesi...

Hem meselâ, meşhur olmuş ki; İslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul'da Dikili Taş'ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek ki: "O öldü." Yani pek acib ve şeytanları dahi hayrette bırakan (radyo) ile bağırılacak, haber verilecek.

Hem Deccal'ın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garib halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebetdar (ilgili) rivayet edilmesi cihetiyle manası gizlenmiş. Meselâ: "O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (A.S.) onu öldürebilir, başka çare olamaz." rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semavî ve ulvî, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur'aniyeye iktida (uyan) ve ittihad (birleşen) eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.
Şualar ( 581 )

SAİD NURSİ ŞİİLİK İNANCININ UMDELERİNDEN OLAN 12 İMAMA ÖVGÜLER DİZİYOR!
Ondokuzuncu Mes'ele: Rivayetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl-i Beyt-i Nebevî'den (peygamberin ev halkından) Hazret-i Mehdi'nin (Radıyallahü Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. Hattâ bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet (ermişler ehli), eskide onun çıkmasına hükmetmişler.

Allahu a'lem bissavab (doğrusunu Allah en iyi bilir), bu ayrı ayrı rivayetlerin bir tevili şudur ki: Büyük Mehdi'nin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi.. herbir asır me'yusiyet (ümitsizlik) vaktinde, kuvve-i maneviyesini (manevi gücünü) teyid edecek bir nevi Mehdi'ye veyahut Mehdi'nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiye (ilahi rahmet) ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi, Âl-i Beyt'ten çıkmış, ceddinin (atasının) şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi-i Abbasî (Abbasi Halifesi Mehdi) ve diyanet âleminde Gavs-ı A'zam (Abdulkadir Geylani) ve Şah-ı Nakşibend ve aktab-ı Erbaa (dört büyük kutup) ve oniki imam gibi Büyük Mehdi'nin bir kısım vazifelerini icra eden zâtlar dahi, -Mehdi hakkında gelen rivayetlerde- medar-ı nazar-ı Muhammed (Muhammed a.s’ın bakış nedeni) Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: "Eskide çıkmış." Her ne ise... Bu mes'ele Risale-i Nur'da beyan edildiğinden, onu ona havale ile burada bu kadar deriz ki:
Şualar ( 590 )
KÜRT OLAN SAİD NURSİ BAKIN NASIL EBCEDLE VE CİFR İLE SAÇMA SAPAN BİR YORUM YAPIYOR
İkinci Hâdise: O İslâm Deccalı, "Sure-iوَ التِّينِ وَ الزَّيْتُونِmanasını merak edip soruyor" diye çoklar nakletmişler. Garibdir ki, bu surenin akibinde olanاِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَsuresindeاِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَىcümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına -cifir ile ve manasıyla- işaret ettiği gibi, ehl-i salâte (namaz kılanlara) ve câmilere tâgiyane tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraclı (kafirlerden çıkan keramet halleri) adam, küçük bir sureyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.

Üçüncü Hâdise: Bir rivayette "İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş.لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُBunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyet'in en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Garibdir hem çok garibdir: Yediyüz sene müddetinde İslâmiyet'in ve Kur'an'ın elinde şeref-şiar (onur nişanesi), bârika-âsâ (parlayan bir asa) bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten (geçici olarak) İslâmiyet'in bir kısım şeairine (işaretlerine) karşı istimal (kullanmaya) etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor" diye rivayetlerden anlaşılıyor.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ٭ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ
Şualar ( 596 )
GÜYA ARAPÇA BİLDİĞİNİ İDDİA EDEN SAİD NURSİ BAKIN BİR AYETİ NASIL YORUMLUYOR!
İşte bunlara kıyasen, hayat-ı şahsiye (kişisel yaşamı) ve hayat-ı içtimaiyenin (sosyal hayatın) bütün yollarında, istikamet en faydalı ve kolay ve kısadır. Ve sırat-ı müstakim (doğru yol) kaybedilse, o yollar pek belalı ve uzun ve zararlı olur. Demekاِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَpek çok câmi' ve geniş bir dua, bir ubudiyet (kulluk) olduğu gibi bir hüccet-i tevhide (tevhidin delili) ve bir ders-i hikmete ve bir talim-i ahlâka (ahlak eğitimine) işaret eder.

Yedinci Kelime:صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْdir. Bundaki hüccete (delile) gayet kısa bir işaret:

Evvelâ:عَلَيْهِمْkimlerdir diyeمِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَâyeti beyan ederek, nev'-i beşerde (insanlığa) istikamet nimetine mazhar (ulaşma) dört taifeyi beyan içinde, o taifelerin reislerineاَلنَّبِيِّينَile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a,وَالصِّدِّيقِينَile Ebu Bekir-i Sıddık Radıyallahü Anh'a,وَالشُّهَدَاءِile Ömer ve Osman ve Ali Radıyallahü Anhüm'e işaret edip; Peygamber'den (A.S.M.) sonra Sıddık (R.A.), sonra Ömer (R.A.), Osman (R.A.), Ali (R.A.) üçü hem şehid, hem halife olacaklar diye gaybî ihbarla bir lem'a-i i'caz (parıltılı mucize) gösterir.

Sâniyen (ikinci olarak): Nev'-i beşerin (insanlığın) en yüksek, en müstakim (doğru), en sadık bu dört taifesi; Âdem (A.S.) zamanından beri hadsiz hüccetler (deliller), mu'cizeler, kerametler, deliller, keşfiyatlar ile bütün kuvvetleriyle dava edip ve beşerin ekseri onları tasdik ettikleri hakikat-ı tevhid, elbette güneş gibi kat'îdir. Bu hadsiz meşahir-i insaniye (meşhur insanlar) yüzbinler mu'cizelerle ve hadsiz hüccetlerle doğruluklarını ve hakkaniyetlerini gösterip tevhid ve vücub-u vücud (varlığın gereği) ve vahdet-i Hâlık (yaratıcının birliği) gibi müsbet mes'elelerde ittifakları ve icma'ları öyle bir hüccettir (delildir) ki; hiçbir şübheyi bırakmaz. Acaba kâinatın ehemmiyetli netice-i hilkatı (yaratılışının neticesi) ve zeminin halifesi ve zîhayatların (canlıların) istidadca (yetenekçe) en cem'iyetli ve yükseği olan nev'-i beşerin (insan türünün) en müstakimleri (düzgünleri), en sadık ve musaddak (onaylı) mürşidleri (yol göstericileri) ve kemalâtta (olgunluklarda) reisleri olan mezkûr o dört taifenin icma' ve ittifakla iman edip haber verdikleri ve kâinatı bütün mevcudatıyla delil gösterip hakkalyakîn (gerçeğe yakın), aynelyakîn (gözle görülür şekilde), ilmelyakîn (bilgiyle sabit) itikad ettikleri ve sarsılmaz kanaat getirdikleri bir hakikatı tanımayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinayet ve nihayetsiz bir azaba müstehak olmaz mı?

Sekizinci Kelime:غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَdir. Bundaki hüccete (delile) kısa bir işarettir:

Evet tarih-i beşer (insanlık tarihi) ve kütüb-ü mukaddese (kutsal kitaplar), tevatürlere (kesin doğru haber) ve küllî (genel) ve kat'î (kesin) hâdisat (olaylar) ve malûmat (bilgiler) ve müşahedat-ı beşeriyeye (insani gözlemler) istinaden (dayanarak) bil'ittifak (ittifakla), sarih (açık) ve kat'î bir surette haber veriyorlar ki: Sırat-ı müstakim (doğru yol) ehli olan Peygamberlere (Aleyhimüsselâm) binler vakıatta (olaylarda) istimdadlarına (yardım istemlerine) hârika bir tarzda gaybî imdad (yardım) gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hâdisatta (olaylarda) aynı zamanda gazab gelmesi ve semavî musibet başlarına inmesi kat'î şeksiz gösterir ki; bu kâinatın ve içindeki nev'-i beşerin (insan türünün)
Şualar ( 616 - 617 )
SAİD NURSİ BAKIN UYDURMA BİR HADİSE NASIL YAPIŞIYOR!
Birinci İşaret: Bu kâinat sahibinin tezahür-ü rububiyetine (rablığının görünmesi) ve sermedî (ebedi) uluhiyetine (ilahlığına) ve nihayetsiz ihsanatına (ihsanlarına) küllî (genel) bir ubudiyet (kulluk) ve tanıttırmakla mukabele (karşılık) eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneşin lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beşerin (insanlığın) üstad-ı ekberi (en büyük hocası) ve büyük peygamberi ve Fahr-i Âlem veلَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَhitabına mazhar ve hakikat-ı Muhammediyesi hem sebeb-i hilkat-i âlem (dünyanın yaratılış nedeni), hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakikî kemalâtı (olgunlukları) ve sermedî (ebedi) bir Cemil-i Zülcelal'in (celal sahibinin güzeli) bâki (kalıcı) âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'alinin (eylemlerinin) vazifedar (vazifeli) eserleri ve çok manidar mektubları olması ve bâki (sürekli) bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların (bilinç sahibi) müştak (özledikleri) oldukları bir dâr-ı saadet (mutluluk diyarı) ve âhireti netice vermesi gibi hakikatları, hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) ve Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat onun risaletine (peygamberliğine) gayet kuvvetli ve kat'î şehadet eder; öyle de: Başta âlem-i İslâm, bütün beşer (insanlık) ve bütün zîşuur (bilinç sahibi); Cehennem'den daha acı ve korkunç olan ademden, hiçlikten, i'dam-ı ebedîden, fena-i mutlaktan (mutlak yokluktan) kurtulmak için daimî aşk ve şevkle her zamanda ve câmi' mahiyetinin bütün kuvvetleriyle, bütün istidadat (yetenekler) lisanları ile, bütün dualar ve ibadetler ve ricalarının dilleriyle istedikleri hayat-ı bâkiyeyi (kalıcı hayatı) kuvvetli ve kat'î beşaret (müjde) veren risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ve hakikat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) şehadet edip nev'-i beşerin (insanlığın) medar-ı iftiharı (övünç nedeni) ve eşref-i mahlukat (yaratılanların en şereflisi) olduğuna imza bastığı gibi.. her zamanda üçyüzelli milyon ehl-i imanınاَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِsırrınca, her gün işledikleri bütün hasenatlar (iyilikler) ve hayırların bir misli Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın defter-i hasenatına (iyilikler defterine) girmesi ve o tek şahsiyet-i Muhammediye (A.S.M.), yüzer milyon, belki milyarlar âbid-i Muhsin (işini iyi yapan kul) kadar küllî bir ubudiyete (kulluğa) ve füyuzatına (feyizlerine) mazhar bir makam kazanması, o zâtın risaletine pek kuvvetli şehadet edip imza basar.
Şualar ( 621 )
SAİD NURSİ CEVŞEN’İN VAHİYLE YOLUYLA GELDİĞİNİ İDDİA EDİYOR!
Yani: Binbir esma-i İlahiyeye (ilahi isimlere) sarihan (açık olarak) ve işareten (işaretli bir şekilde) bakan ve bir cihette Kur'andan çıkan bir hârika münacat olan ve marifetullahta terakki eden bütün âriflerin münacatlarının (yakarışlarının) fevkinde (üstünde olan) bulunan ve bir gazvede "Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen'i oku" diye Cebrail vahiy getiren "Cevşen-ül Kebir" münacatı (yakarışı) içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler (nitelemeler), Muhammed'in (A.S.M.) risaletine (peygamberliğine) ve hakkaniyetine şehadet ettiği gibi; Kur'andan tereşşuh (sızan) eden ve bir cihette Cevşen'den feyiz alan ve tevellüd (doğan) eden Resail-in Nuriye, yüzotuz parçasıyla risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) birtek hüccet (delil) olarak risaletinin (peygamberliğinin) bütün hakikatlarını aklen ve mantıken isbatıyla, hattâ felsefenin nazarında akıldan pek uzak mes'elelerini göz önünde gibi gayet kolay ve makul bir tarzda ders vermesiyle Muhammed'in (A.S.M.) sadıkıyetine (doğruluğuna) ve risaletine küllî bir surette şehadet eder.
Şualar ( 625 )
SAİD NURSİ’NİN İNANÇ DÜNYASINI ÜZERİNE BİNA ETTİĞİ NUR SURESİNİN 35. AYETİNİ BAKIN NASIL TAHRİF EDİYOR!
[Fatiha'nın âhirinde, ehl-i hidayet (doğruluk ehli) ve istikamet ve ehl-i dalalet (sapıklık ehli) ve tuğyanın (azgınlığın) müvazenesine (ölçüsüne) işaret eden ve Risale-i Nur'un bütün müvazenelerinin (ölçülerinin) menbaı (kaynağı) olan âyetin bir hakikatını Sure-i Nur'dan

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ

ilâ âhir âyeti ve arkasındaاَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ لُجِّىٍّ يَغْشَيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌilâ âhir âyetiyle beraber pek acib bir tarzda o müvazeneyi (ölçüyü) mu'cizane (mucizeli bir şekilde) ifade ederler.]

Birinci âyet-i nur -Birinci Şua'da isbat edilmiş ki- on işaretle Risale-i Nur'a bakıyor, mu'cizane (mucizeli bir şekilde) Kur'anın o tefsirinden gaybî haber veriyor. Ve Risale-i Nur'a Nur namı verilmesine en birinci sebeb olmasından, Yirmidokuzuncu Mektub'un bir kısmında bir seyahat-ı hayaliye (hayali seyahatlar) temsilinde, bu acib âyetin "Nur" kelimesinde "Nun-u Na'büdü" mu'cizesi gibi bir manevî mu'cizesinin beyanına binaen, Âyet-ül Kübra Risalesinde dünya seyyahı, Hâlıkını (yaratıcısını) aramak, bulmak, tanımak için bütün kâinattan ve enva'-ı mevcudatından (varlıkların türleri) sorduğu ve otuzüç yol
Şualar ( 635 )
SAİD NURSİ ÖNCE “RİSALE-İ NUR NEDİR?” DİYE SORUYOR SONRA BAKIN NASIL CEVAP VERİYOR!
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir (müjdelenen) edilen dinin yüksek hâdimler i(hizmetkerları); emr-i dinde (dinin emrinde) mübtedi' (bid’atçı) değil, müttebi' dirler (izinden gidendir). Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye (dini hükümlere) ve sünen-i Muhammediyeye (A.S.M.) harfiyen ittiba' (uymak) yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar (açığa vurma) ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı (batıl şeyleri) ref' u ibtal (kaldırıp yok etme) ve dine vaki' (olan) tecavüzleri redd ü imha (redd ve yok eden) ve evamir-i Rabbaniyeyi (Rabbani emirleri) ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin (ilahi hükümleri) şerafet ve ulviyetini (yüceliğini) izhar (açığa vurmak) u ilân ederler. Ancak tavr-ı esasîyi (asıl tavrı) bozmadan ve ruh-u aslîyi (asil ruhu) rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine (anlayışına) uygun yeni ikna' usûlleriyle ve yeni tevcihat (yönelimler) ve tafsilât (ayrıntılar) ile îfa-i vazife (görevini yerine getirme) ederler.

Bu memurîn-i Rabbaniye (rabbani memurlar), fiiliyatlarıyla (eylemleriyle) ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı (tasdikleyicisi) olurlar. Salabet-i imaniyelerinin (inançtaki bağlılıkları) ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzât îfa ederler. Mertebe-i imanlarını (iman mertebelerini) fiilen izhar (açığa vururlar) ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (A.S.M.) (Muhammedi Ahlakın) tam âmili (amel edeni) ve mişvar-ı Ahmediyenin (Peygamberimizin tavrı) (A.S.M.) ve hilye-i Nebeviyenin (Peygamberin görünüşünün) (A.S.M.) hakikî lâbisi (giyen) olduklarını gösterirler. Hülâsa (özetle): Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (A.S.M.) ittiba (uyma) ve temessük (yapışma) cihetinden ümmet-i Muhammed'e (A.S.M.) tam bir hüsn-ü misal (güzel örnek) olurlar ve nümune-i iktida (izinden gidilen örnek) teşkil ederler.

Bunların Kitabullah'ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin (dini hükümlerin) izahı ve zamanın fehmine (anlayışına) ve mertebe-i ilmine (bilgi derecesine) göre tarz-ı tevcihi (yönelme tarzı) sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin (kişisel görüşlerinin) ve kariha-i ulviyelerinin (üstün zihin gücü) mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahy (vahyin kaynağı) olan Zât-ı Pâk-i Risalet'in (Temiz peygamberlik zatından) (A.S.M.) manevî ilham ve telkinatıdır (telkinleridir). Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuh-ul Gayb ve emsali (benzeri) âsâr (eserler) hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye (kutsal eserlere) o zevat-ı âlişan (şanı yüce kişiler) ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin (kutsal şahsiyetlerin), o âsâr-ı bergüzidenin (seçkin eserlerin) tanziminde ve tarz-ı beyanında (açıklama tarzında) bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye (kutsal şahıslar), o mananın mazharı, mir'atı (aynası) ve ma'kesi (yansıması) hükmündedirler.
Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlîşanda (şanı yüce eserde) şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvî (yüce feyiz) ve bir kemal-i nâmütenahî (bitip tükenmez yetkinlik) mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nail olmadığı bir şekilde meş'ale-i İlahiye (ilahi meşale) ve şems-i hidayet (doğruluk güneşi) ve neyyir-i saadet (mutluluk ışığı) olan Hazret-i Kur'anın füyuzatına (feyizlerine) vâris olduğu meşhud (tanıklık edilmiş) olduğundan; onun esası nur-u mahz-ı Kur'an (Kur’an’ın esaslı ışığı) olduğu ve evliyaullahın (Allah’a ermişlerin) âsârından (eserlerinden) ziyade feyz-i envâr-ı Muhammedîyi (A.S.M.) (Muhammedi ışıkların feyzini) hâmil (taşıyor) bulunduğu ve Zât-ı Pâk-i Risalet'in (Muhammed a.s) ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi (kutsal tasarrufu) evliyaullahın (Allah’ın velilerinin) âsârından (eserlerinden) ziyade olduğu ve onun mazharı (yansıması) ve tercümanı olan manevî zâtın mazhariyeti (nail olması) ve kemalâtı (olgunlukları) ise o nisbette âlî (yüce) ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattır.

Evet o zât daha hal-i sabavette (çocukluk halinde) iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri (görünüşleri) kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn (öncekilerin bilgilerini) ve âhirîne (sonrakilere) ve ledünniyat (ledünni ilimlere) ve hakaik-i eşyaya (eşyanın hakikatına) ve esrar-ı kâinata (evrenin sırlarına) ve hikmet-i İlahiyeye (ilahi hikmete) vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyaya (yüce başarıya) kimse nail olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin (ilmi gerçeğin) eşi aslâ mesbuk (daha önce görülmüş) değildir. Hiç şübhe edilemez ki; Tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme (cisimlenmiş iffet) ve şecaat-ı hârika (harika yiğitlik) ve istiğna-yı mutlak (mutlak kendine yeterlik) teşkil eden hârikulâde metanet-i ahlâkiyesi (ahlaki sağlamlık) ile bizzât bir mu'cize-i fıtrattır (yaradılışın fıtratı) ve tecessüm (cisimlenmiş) etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır (mutlak bağıştır).

O zât-ı zîhavarık (harikalar sahibi) daha hadd-i büluğa (ergen olmadan) ermeden bir allâme-i bîadîl (eşsiz bir alim) halinde bütün cihan-ı ilme (ilim dnyasına) meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu (bilgi sahiplerini) ilzam (bağlamış) ve iskât (düşürmüş) etmiş, her nerede olursa olsun vaki' olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen (zaman zaman) etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet (hikmet ışığı) saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet (yücelik) ve metanet (sağlamlık) ve tevcihlerindeki (yönlendirmelerindeki) derin feraset (keskin bakış) ve basiret ve nur-u hikmet (hikmet ışığı), erbab-ı irfanı (irfan sahiplerini) şaşırtmış ve hakkıyla "Bedîüzzaman" ünvan-ı celilini (yüce ünvanı) bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye (yüce yeteneklere) ve fezail-i ilmiyesiyle (ilmi üstünlükleri) de din-i Muhammedî'nin (A.S.M.) (Muhammedi dinin) neşrinde (yaymada) ve isbatında bir kemal-i tam (tam bir olgunlukla) halinde rû-nüma (meydana çıkmış) olmuş olan böyle bir zât elbette Seyyid-ül Enbiya Hazretlerinin (A.S.M.) en yüksek iltifatına mazhar (ulaşmış) ve en âlî (yüce) himaye ve himmetine naildir. Ve şübhesiz o Nebiyy-i Akdes'in (A.S.M.) (en kutsal peygamberin) emr u fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envâr (nurlarına) ve hakaikına (hakikatlerine) vâris ve ma'kes (yansıması) olan bir zât-ı kerim-üs sıfâttır (kerim sıfatların sahibidir).
Envâr-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) (Muhammedi nurlara) ve maarif-i Ahmediyeyi (A.S.M.) (Peygamberi eğitime) ve füyuzat-ı şem'-i İlahîyi (ilahi güneşin feyizlerine) en müşa'şa' (parıltılı) bir şekilde parlatması ve Kur'anî ve hadîsî olan işarat-ı riyaziyenin (matematiksel işaretlerin) kendisinde müntehî (sona ermesi) olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi (peygamberi hitapların) (A.S.M.) ifade eden âyât-ı celilenin (ayetlerin) riyazî (matematiksel) beyanlarının kendi üzerinde toplanması delaletleriyle, o zât hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mir'at-ı mücellası (parlak aynası) ve şecere-i risaletin (peygamberliğin soyu) bir son meyve-i münevveri (nurlu meyvesi) ve lisan-ı risaletin (peygamberlik dilinin) irsiyet (soyluluk) noktasında son dehan-ı hakikatı (gerçeğin ağzı) ve şem'-i İlahînin (ilahi ışığın) hizmet-i imaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti (mutluluk sahibinin taşıyıcısı) olduğuna şübhe yoktur.

Üçüncü Medrese-i Yusufiye'nin Elhüccetüzzehra ve Zühretünnur olan tek dersini dinleyen Nur Şakirdleri namına

Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı

Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiblerinin hatırlarını kırmağa cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsi (manevi şahsı) namına kabul ettim.

Said Nursî
Şualar ( 669 - 671 )
BAKIN SAİD NURSİ YAZDIĞI ESERİ NASIL “NUR” DİYE ÖZEL İFADELERLE SIFATLANDIRIYOR!
İnşâallah nasıl Tılsımlar Mecmuası'nda, dinin mühim tılsımlarını ve hilkat-ı âlemin (alemin yaradılışı) muammalarını (bilinmeyenlerini) keşfeden parçalar, o mecmuada (parçada) toplanmış. Aynen öyle de, ehl-i dalaletin (sapık ehlin) dünyada dahi cehennemlerini ve ehl-i hidayetin (doğruluk sahiplerinin) dünyada lezaiz-i cennetlerini (cennetlerin lezzetini) gösteren ve iman Cennet'in bir manevî çekirdeği ve küfür ise Cehennem zakkumunun bir tohumu olduğunu gösteren Nur'un o gibi parçaları, kısacık bir tarzda bir mecmuacık olarak yazılacak, inşâallah neşredilecek.

Said Nursî
Şualar ( 679 )
SAİD NURSİ ESERİNİ KENDİNE NİSPET ETMİYOR ALLAH’A BAKIN NASIL DAYANDIRIYOR!
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Aziz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedakâr, vefadâr (vefalı) kardeşlerim!

Bilirsiniz ki Ankara ehl-i vukufu (uzmanlar) Risale-i Nur'a ait kerametleri ve işaret-i gaybiyeleri (gaybi işaretleri) inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerametlerde hissedar zannedip itiraz ederek, "Böyle şeyler kitabda yazılmamalı idi, keramet izhar (açığa vurulmaz) edilmez." diye hafif bir tenkide mukabil müdafaatımda (savunmalarımda) onlara cevaben demiştim ki:

Onlar bana ait değil ve o kerametlere sahib olmak benim haddim değil. Belki Kur'anın mu'cize-i maneviyesinin (manevi mucizesinin) tereşşuhatı (sızıntıları) ve lem'alarıdır (parıltılarıdır) ki hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur'da kerametler şeklini alarak, şakirdlerinin (takipçilerinin) kuvve-i maneviyelerini (manevi güçlerinin) takviye etmek için ikramat-ı İlahiye (ilahi ikramlar) nev'indendir (türündendir). İkram ise, izharı (açığa vurmak) bir şükürdür, caizdir, hem makbuldür.

Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen cevabı bir parça izah edeceğim. Ve "ne için izhar (açığa vurma) ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat (birikimler) yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzuda çok ileri gidiyorum. Ekser mektublar o keramete bakıyor?" diye sual edildi.

Elcevab: Risale-i Nur'un hizmet-i imaniyesinde (imana hizmet) bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüzbinler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal (en az) yüzer kâtib ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i idare (idareciler) takdir ile ve teşvik ile yardım ve temas etmek zarurî iken ve o hizmet-i imaniye (imana hizmet) hayat-ı bâkiyeye (baki hayata) baktığı için hayat-ı fâniyenin (geçici hayatın) meşgalelerine ve faidelerine tercih etmek ehl-i imana vâcib iken, kendimi misal alarak derim ki: Beni herşeyden ve temastan ve yardımcılardan men'etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i maneviyelerini (manevi güçlerini) kırmak ve benden ve Risale-i Nur'dan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garib, kimsesiz bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi (başına) yüklemek ve bu tecrid ve tazyiklerde (baskılarda) maddî bir hastalık nev'inde insanlar ile temas ve ihtilattan (karışmaktan) çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmek ile kuvve-i maneviyeyi (manevi gücü) kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde bütün o manilere karşı Risale-i Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) kuvve-i maneviyelerinin (manevi gücü) takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi (ilahi ikramları) beyan ederek Risale-i Nur etrafında manevî bir tahşidat (birikimler) yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tek başıyla (başkalarına muhtaç olmayarak) bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa, hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh (övünmek) etmek ve hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) etmek ise; Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır. İnşâallah Risale-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı afvettirmeğe vesile olacaktır. Umum kardeşlerimin ve hemşirelerimin, hâssaten (özellikle) duaları makbul ve mübarek masumlar taifesi ve muhterem ihtiyarlar cemaatinden herbirerlerine binler selâm ve dua ederek Ramazan-ı Şeriflerini tebrik ederiz, dualarını rica ederiz.

Hasta kardeşiniz
Said Nursî
Şualar ( 680 - 681 )
AVRUPALI FİLOZOFLAR RİSALE-İ NUR’A TESLİM OLUYORMUŞ!
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Bu âciz kardeşiniz, hem itiraz eden o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate (araştırma sahiplerine) ve sizlere beyan ediyorum ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın feyziyle Yeni Said hakaik-i imaniyeye (imani gerçeklere) dair o derece mantıkça ve hakikatça bürhanlar (deliller) zikrediyor ki; değil müslüman üleması, belki en muannid (inatçı) Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale-i Nur'un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam'ın (R.A.) ihbaratı (haber vermeleri) nev'inden, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan dahi bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi (manevi mucizesi) olan Risale-i Nur'a nazar-ı dikkati (dikkat nazarını) celbetmesine (çekmesine) mana-yı işarî (işari mana) tabakasından rumuz ve imaları, i'cazının (mucizesinin) şe'nindendir (işindendir). Ve o lisan-ı gaybın (gayb dilinin) belâgat-ı mu'cizekâranesinin (mucizeli bir şekilde edebi ifadesinin) muktezasıdır (gereğidir).
Cevap: Said NURSİ eseriyle hayran bıraktığı Avrupalı filozofların adlarını ne hikmetse yazmamış, zira böyle bir şey yok! Esasen son derece rasyonel düşünen Avrupa filozofları Said NURSİ’nin bu akıl ve mantık dışı söylemlerini bilmiş olsa İslamdan çok daha uzaklaşırlar. O yüzden bugün Avrupa’da Nurculuğu yayma gayreti Avrupa insanının İslama olan önyargısını katmerleştirecek hatta belkide İslamı kötülemek için bunu kullanacaklardır. Nurcular Kur’an’ın okunması için hiçbir zaman uğraşmamışlar ve salt Risale-i Nur’u insanlara ulaştırma gayreti içine girmişler hatta dünyada bir çok dillere çevirmekle övünüp durmaktadırlar. Son derece akıl dışı veriler içeren bu kitaplar topluluğunu aklı önceleyen hiçbir Avrupalı filozof tabiki kabul etmeyecektir ve maalesef Nurcular gibi gruplar İslam’ın önünde Avrupa hatta hangi dile çevrilmişse o dilde okuyup araştıranların gözlerine perde olacaktır.

Evet Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: "Risale-i Nur'un makbuliyetine (Allah tarafından kabul edildiğine) eski evliyalardan (ermişlerden) şahid getiriyorsun. Halbukiوَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍsırrıyla en ziyade bu mes'elede söz sahibi Kur'andır. Acaba Risale-i Nur'u Kur'an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur'andan istimdad (yardım istedim) eyledim. Birden otuzüç âyetin mana-yı sarihinin (açık anlamı) teferruatı (ayrıntıları) nev'indeki (türündeki) tabakattan (derecelerden) mana-yı işarî tabakasından (ve o mana-yı işarî külliyetinde dâhil) bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve dühûlüne (girişine) ve medar-ı imtiyazına (seçilme nedenine) birer kuvvetli karine bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izahlı ve bir kısmını mücmelen (kısa olarak) gördüm. Kanaatıma hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ve ben de ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat'î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede biz demiyoruz ki, âyâtın (ayetlerin) mana-yı sarihi (açık manası) budur. Tâ hocalarفِيهِ نَظَرٌdesin. Hem dememişiz ki mana-yı işarînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mana-yı sarihinin (açık manasının) tahtında (altında) müteaddid (çeşitli) tabakalar (dereceler) var. Bir tabakası (dereceside) da mana-yı işarî (işari anlam) ve remzîdir. Ve o mana-yı işarî de bir küllîdir, her asırda cüz'iyatları (detayları) var. Ve Risale-i Nur dahi bu asırda o mana-yı işarî tabakasının (derecesinin) külliyetinde (genelinde) bir ferddir ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar (bakış noktası) olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ülema (alimler) beyninde bir düstur-u cifrî (cifir esası) ve riyazî ile karineler, belki hüccetler (deliller) gösterilmiş iken, Kur'anın âyetine veya sarahatine değil incitmek, belki i'caz ve belâgatına hizmet ediyor. Bu nevi işarat-ı gaybiyeye (gaybi işaretlere) itiraz edilmez. Ehl-i hakikatın nihayetsiz işarat-ı Kur'aniyeden (Kur’ani işaretlerden) hadd ü hesaba gelmeyen istihraclarını (çıkarsamalarını) inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
Cevap: Said NURSİ 33 olarak seçtiği Kur’an ayetlerini açıklama yerine Risale-i Nur’u kutsallaştırmada kullanmış ancak arada kendisine gelen itirazların şiddetiyle “biz illa bu manadadır demiyoruz, bir manasıda bu olabilir” diyerek gelen hücumları kendince savmaya çalışmıştır. Zaten kendi kitabını kutsallaştırmak için önce “ayetler birer hazine gibidir bir ayetin yüzlerce anlamı vardır” diyor sonra bu anlamlardan birinide kendisi için seçmiştir. Ayetlerin Sarih ve Gizli anlamı diye kendince ikiye ayırıyor ve sonra sarih olmayan anlamlarda Risale-i Nur’un olduğunu iddia ediyor. Oysa ayetlerin sarih yada sarih olmayan anlamı olduğunu Said NURSİ nerden biliyor? Bu taksimi yaparken ölçüsü nedir? Bu ölçülerden hiç bahsetmeyen Said NURSİ Allah’ın ayetleri üzerinde canlı ameliyatlar yapmaktadır. Allah’ta böyleleri için şöyle demektedir:
•      Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab (garip bulunma) ve istib'ad (uzak görülme) edip böyle itiraz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i İlahiyeye (ilahi güce) delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi âciz-i mutlak ve fakir-i mutlakta böyle ihtiyac-ı şedid (şiddetli bir ihtiyaç) zamanında böyle bir eser zuhuru (ortaya çıkışı), vüs'at-i rahmet-i İlahiyeye (ilahi rahmetin genişliğine) delildir demeye mecbur olur. Ben sizi ve mu'terizleri (itiraz edenleri) Risale-i Nur'un şeref ve haysiyetiyle temin ediyorum ki: Bu işaretler ve evliyanın (ermişlerin) îmalı haberleri, remizleri, beni daima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte ve hiçbir dakika nefs-i emareme (kötülüğü emreden) medar-ı fahr u gurur (gurur ve övünmeye neden) olacak bir enaniyet (bencillik) ve benlik vermediğini, size bu yirmi sene hayatımın gözünüz önünde tereşşuhatıyla (sızıntılarıyla) isbat ediyorum.
Cevap: Said NURSİ eserinin çıkış şeklini “ZUHUR” olarak nitelendiriyor ve saçma sapan bir benzetmeyle tohum gibi ufak bir şeyden nasıl büyük ağaçlar yaratılıyorsa kendisi gibi önemsiz birinden bu derece güzel ve etkili sözlerin çıkmasını şaşırtıcı bulmamak gerektiğini söylüyor. Risale-i Nur adlı kitabını Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olduğunu iddia edebiliyor. Zuhur kelimesinin anlamı “birşeyin ortaya çıkması ve görünmesi demektir” ve daha çok birden bire hiç beklenmedik anda olan, gerçekleşen ve içinde genellikle olağan üstülük ve mucizevi nitelikli şeyler olduğu durumlar için söylenir. Said NURSİ’nin “Zuhur” kelimesini seçmesi ise kasıtlıdır ve elbette altında bir niyet aranması gerek, zaten bu kelimeyle birlikte diğer iddialarını yanyana koyduğunuzda onun “ZUHUR” kelimesinden peygamberlerin ve onlara indirilen kitapların tarihte ortaya çıkışının aynısı anlaşılır. Kendi kendini “bir Nur çıkacak derdim ve o Nur Risale-i Nur” diyerek BOZANIN ŞAHİDİ YİNE BOZACI türünden müjdelemiş ve bununla yetinmeyerek Nur Suresinin 35. Ayetinin kendisi ve eserinden bahsettiğini açıkça söylemiş ve sözlerinin sonunda “KESİN KANAATTİR BU VE KANAAT ELEŞTİRİLMEZ” demiş ve bunun bir inanç olduğunuda belirtmiştir. Kendisine eleştiri geldiğinde ise yine kendi kendisiyle çelişkiye düşerek “Bu sadece bir yorumdur illa böyledir demiyoruz” diyerek kendince savunmaya geçmiştir.
Allah böyleleri için şöyle der :
•        Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Evet bu hakikatla beraber insan kusurdan, nisyandan (unutmadan) hâlî (uzak) değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde bazı hatalar olmuş. Fakat Kur'an'ın hurufat-ı kudsiyesinin (kutsal harflerinin) yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında, noksan huruflarla (harflerle) yeni hatt altında tahrifkârane (tahrif ederek) ehl-i dalaletin (sapık ehlin) tevilat-ı fasideleri (akılları bozan yorumları) âyâtın (ayetlerin) sarahatını (açıklığını) incitmelerine bakmıyor gibi, bîçare mazlum bir adamın kardeşlerinin imanını kuvvetlendirmek için bir nükte-i i'caziyeyi (mucizeli nükteye) beyan ettiği için hizmet-i imaniyesine fütur (gevşeklik) verecek derecede itiraz, elbette değil ehl-i hakikat zâtlar belki zerre mikdar insafı bulunan itiraz edemez.
Cevap: Said NURSİ kendisine gelen itirazlarla bir adım geri atıyor ve “Evet hatalarım olabilir” diyor ve ardından Kur’an’ın meali çalışmalarını kötülüyor ve bunu utanmadan tahrif olarak nitelendirebiliyor. Oysa tahrifin âlâsını kendisi yapmakta ve ayetlerin tercümesini dahi yapmaksızın kelime kelime Risale-i Nur’la ilişkilendirerek gerek Cifr gerek Ebced hesabıyla üzerinde canlı ameliyatlar yapmaktadır. Nurculara neden Kur’an’ın mealini okumuyorsunuz dediğimizde bize “Mealler nakıstır meallerle Kur’an anlaşılmaz ve mealler Kur’an değildir” diye kaçamak yanıt verirler o vakit kendilerine “Peki sizin üstadınız nasıl anlamıştır nihayetinde meal yapanlar gibi oda bir insan ve size göre bir ilim adamı, onun yaptığı tercümeden neye göre ve nasıl emin olabiliyorsunuz? Ya Said NURSİ Kur’an’a yanlış mana veriyorsa bunun sağlamasını neyle yapacaksınız?” diye sorduğumuzda “Risale-i Nur öyle bir kitap değil ve o bize yeter” diyerek kutsallaştırdıklarını zımnen itiraf etmektedirler. Said NURSİ yapılan meal çalışmasını küçümsüyor ve Kur’an’ın tahrifi olarak görecek kadarda bu işe karşıdır ve zaten takipçileride Risale-i Nur haricinde bırakın Meal okumayı başkada hiçbir kitap okumazlar ve okuyanlarıda yadırgarlar. Said NURSİ’nin insanların direk Kur’an’la bağlantıya girmeye çalışmasını engelleme çabasının altında onun yaptığı tahriflerin açığa çıkma korkusundan başka bir şey değil ve Nurculuk dininin kutsal kitabı olan ve insanlık için tehlike olan bu batıl dinle Kur’an’ın meallerini insanlara okutmakla ancak mücadele edebiliriz. Zira Kur’an’ın mealini okuyan bir kişi Allah’ın hiç kimseye iltimas geçmediğini Risale-i Nur yada Nurculuk üzerine Kur’anda bir şey bulamayacak ve asıl Said NURSİ ve ekibinin tahrifci olduğu anlaşılacak.
Bunu da ilâveten beyan ediyorum. Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla fedakârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar, bu dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz ve mütemadiyen (zaman zaman) tarassud (gözlem) altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid (çeşitli) cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir (nefret ettirmek) etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir nevi mu'cize-i maneviyesi (manevi mucizesi türünden) olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir.
Cevap: Said NURSİ güya alçak gönüllülük yapıyor ve yarı ümmi ve kimsesiz birinden kitaplarının Allah’ın rahmetiyle kendisine ihsan edildiğini söylüyor. Esasen o kendini peygamberimizle birebir özdeşleştiriyor ve peygamberimizin ümmiliğiylede kendi ümmiliğini karşılaştırarak Risale-i Nur benim gibi yetersiz birinin eseri olamaz o halde geriye ne kalıyor “bu kitap ancak Allah tarafından bana vahyedilmiştir ve vahiy demeyip onun yerine rahmet-i ilahi diyerek vahyin yerine kod adları kullanıyor. Risale-i Nur zaten manevi bir mucizedir ve Kur’an’dan tereşşuh (sızmıştır) ve bu açık açık peygamberlik iddiasıdır ve Allah bunun gibiler için şöyle der :
•Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93
O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil,Risale-i Nur'da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in (R.A.) {(Haşiyecik): Bazı müstensihler (kopya çıkaranlar), bu bîçare Said hakkında (R.A.) kelimesini bir dua niyetiyle yazmışlar. Ben bozmak istedim, hatıra geldi ki: "Allah razı olsun" manasında bir duadır, ilişme. Ben de bozmadım.} kuvve-i hâfızası (hafıza gücü) da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben ve ne de en müdakkik (araştırmacı) dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı (araştıramazlar) yapamazlar ve hâkeza (öyledir)...
Yayıncının Notu: görüldüğü üzere Said NURSİ yazdığı bu kitabı kendi zekâsının eseri olmadığını ve kendisine yazdırıldığını söylüyor. Kendilerini hakk yolda gördüğüne göre bu yazdıran kişi otomatik olarak Allah oluyor ve buda peygamberlik iddiasından başka bir şey değil. Peki Allah ne diyor:
•         Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

Demek biz müflis olduğumuz halde, gayet zengin bir mücevherat dükkânının dellâlı (rehberi) ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenab-ı Hak fazl u keremiyle şu hizmette hâlisane, muhlisane (samimi bir şekilde) bizi ve umum Risale-i Nur talebelerini daim ve muvaffak eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyid-il Mürselîn.

Said Nursî
Şualar ( 681 - 684 )
VE SAİD NURSİ BAKIN KUR’AN AYETLERİNİ NASIL TAHRİF EDİYOR!
Birinci Şua

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

[İki acib suale karşı def'aten hatıra gelen garib cevabdır.]

Birinci Sual: Denildi ki: "Fatiha ve Yâsin ve hatm-i Kur'anî gibi okunan virdler (bölümler), kudsî şeyler, bazan hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. Halbuki böyle cüz'î birtek hediye ân-ı vâhidde (bir anda) hadsiz zâtlara yetişmek ve her birisine aynı hediye düşmek, tavr-ı aklın haricindedir."

Elcevab: Fâtır-ı Hakîm nasılki unsur-u havayı kelimelerin berk (şimşek) gibi intişarlarına (yayılmalarına) ve tekessürlerine (çoğaltılmalarına) bir mezraa (tarla) ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedî (A.S.M.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi, öyle de; okunan bir Fatiha dahi, (meselâ) umum ehl-i iman emvatına (ölülerine) aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor. Hem nasılki bir lâmba yansa, mukabilindeki binler âyineye (herbirine) tam bir lâmba girer. Aynen öyle de, bir Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, herbirine tam bir Yâsin-i Şerif düşer.
Cevap: Oysa Allah’ın kitabı ölülere değil dirilere indirilmiştir. Sürekli kabirlerde ve ölüm döşeğindeki kişilere okunan Yasin Suresinin 69. Ve 70. Ayette bakın Allah ne diyor :
“Biz ona şiir öğretmedik bu ona yakışmazda o ancak apaçık bir hatırlatma ve Kur’an’dırki dirilerin uyarılması ve görmezlikten gelenlerin üzerine söz hak olsun içindir”
Ölülere işittiremeyiceğimize dair başka bir ayet :
“Ölülerle diriler bir değildir Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE İŞİTTİREMEZSİN”Fatır Suresi 22
Bir Nurcuya Fatır Suresinin bu ayetini okuduğumda “Allah orada mecaz yapmaktadır, iman etmeyenleri ölülere benzetmektedir” dediğinde bende ona “Bir kişiye Aslan gibisin dediğinde Aslanın bir yönünü o kişide gördüğün için bunu söylersin eğer Aslan güçlü, kuvvetli olmasa övmek içinde Aslan kelimesini kullanmazdın. Eğer ölüler duymuş olsaydı ve bize de cevap vermiş olsalardı Allah duyarsızlığa, görmezlikten gelmeye ÖLÜLER olarak mecazlandırır mıydı? Zira senin iddiana göre bazı ehl-i keşif veliler bunu görebiliyorsa o halde ÖLÜLERDE DİRİLER GİBİDİR. O zaman Allah’ın “Ölüler diriler gibi değildir” sözü hâşâ havada kalır. Mecaz yaparken dahi bir gerçekliğe dayanılır zira benzettiğin şeyde benzetilenin bir özelliği olmalı.

İkinci Sual: Şiddetle ve âmirane (emrederek) denildi ki: "Sen Risale-i Nur'un makbuliyetine (Allah tarafından kabul edildiğine dair Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam (R.A.) gibi zâtların kasidelerinden şahidler gösteriyorsun. Halbuki, asıl söz sahibi Kur'andır. Risale-i Nur, Kur'anın hakikî bir tefsiri ve hakikatının bir tercümanı ve mes'elelerinin bürhanıdır (delilidir). Kur'an ise, sair (diğer) kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuuru hususî ve cüz'î değildir. Belki Kur'an, umum işaratıyla (işaretleriyle ve eczasıyla ayn-ı şuurdur (bilincin kendisidir), kışırsızdır; fuzulî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır. Sözler hakkında söz onundur, görelim o ne diyor?"

Elcevab: Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'anın bahir (apaçık) bir bürhanı (delil) ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a-i i'caz-ı manevîsi (manevi bir parlak mucizesi) ve o bahrin (denizin) bir reşhası (damla) ve o güneşin bir şuaı (ışını) ve o maden-i ilm-i hakikattan (hakikat bilgisinin madeni) mülhem (ilham edilen) ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek Kur'anın şerefine ve hesabına ve senasına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur'un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza (gerektirir) eder ve hakikat ister, Kur'an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre (övmeye), temeddühe (övümeye), gurura hakkı yoktur ve olamaz. Gelecek âyetlerin işaratına (işaretlerine) bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik (bencillik) ile ittiham (suçlayanlara) edenlere hakkımı helâl etmem.
Cevap: Nurcular Risale-i Nur’u Kur’an’ın tercümanı kabul ederken yapılan Kur’an tercümelerini makbul saymayıp nakıs anlamlı diyerek ellerinin tersiyle itiyorlar. Oysa Risale-i Nur, Said NURSİ’nin iddia ettiği gibi Kur’an’ın ne tercümesi nede tefsiridir. Tefsir geleneği incelendiğinde Said NURSİ’nin yazdıklarının tefsirle uzaktan yakından alakası olmadığını kolaylıkla anlar. Mesela Şualar kitabının yarısı neredeyse mahkeme savunmalarıyla doludur ve bunların bir tefsirle uzaktan yakından alakası yoktur. Said NURSİ bilerek ve kastederek eserini olmadık sıfatlarla tezyin edip insanlara sunmakta ve ancak cahil taraftarlarını kandırabilmiştir. Nurculara “Peki siz mealleri nakıs kabul ederken tercümanı dediğiniz Risale-i Nur’un tam ve eksiksiz olduğuna nasıl karar verdiniz” diye sorduğumuzda “Risale-i Nur’a bakarak bu anlaşılır” diyerek bozacının şahidi yine bozacı tarzında referanslar veriyorlar. Sorduğumuz sorular ve getirdiğimiz itirazlara yine kalkıp Risale-i Nur’dan cevap vermeye kalkışıyorlar. Zira Risale-i Nur adlı kitaplar topluluğu Nurcuları bir bilinç kısır döngüsüne sokmuş ve onsuz düşünemez hale gelmişlerdir.


Bu çok ehemmiyetli suale karşı iki-üç saat zarfında birden Kur'anın âyât-ı meşhuresinden (ünlü ayetlerinden) "Sözler" adedince otuzüç âyetin hem manasıyla, hem cifr ile Risale-i Nur'a işaretleri uzaktan uzağa icmalen (kısaca) görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuzüç âyet müttefikan (üzerinde ittifak edilmiş) Risale-i Nur'u remizleriyle gösterdiği hayal meyal görüldü.

Cevap: Said NURSİ burada bilmeden bir hakikati belirtmiş ve dinsel hayaller gördüğünü itiraf ediyor. Zira onun batıl çıkarsamaları aslında onun fantazilerinden başka bir şey değil. Ebced ve cifr hesabıyla Kur’an’dan çıkardığı manaların gerçeklikle uzaktan yakından alakası yok.

İhtar: En evvel yirmidördüncü âyetin başında zikredilen ihtara (uyarıya) dikkat etmek lâzımdır. O ihtarın (uyarının) yeri başta idi. Fakat orada hatıra geldi, oraya girdi.

İkinci bir ihtar (uyarı): Tevafukla (denkleşme) işaretler eğer münasebat-ı maneviyeye (anlamsal ilintiye) istinad (dayanmaz) etmezse, ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadakı (tıpkısı) hükmünde olsa ve müstesna bir liyakatı bulunsa, o vakit tevafuk (denk gelme) ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan o ferdin hususî bir surette dâhil olduğuna ya remz, ya işaret, ya delalet hükmünde onu gösterir. İşte gelecek âyât-ı Kur'aniyenin (Kur’an ayetlerinin) Risale-i Nur'a işaretleri ve tevafukları (denkleşme) ekseriyet (çoğu vakit) ile kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgiye) istinad (dayanır) ederler. Evet bu gelecek âyât-ı meşhure (ünlü ayetler) müttefikan onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar ve Kur'an ve iman hesabına bir hakikata işaret ediyorlar. Ve medar-ı teselli (teselli nedeni) bir "Nur"dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalalet (sapkınlık) fitnesinden gelen şübehatı (şüpheleri) izale edecek, Kur'anî bir bürhanı (delili) müjde veriyorlar.
Cevap: Tabi Said NURSİ’nin bahsettiği ve kendi kendisine müjdelediği Nur, Risale-i Nur’dan başkası değil.
           Ve o işaretlere ve remizlere tam mazhar (nail olma) ve o vazifeleri bihakkın (hakkıyla) görecek, Risale-i Nur gibi bir tefsir-i Kur'anî olacak. Halbuki Risale-i Nur bu mezkûr (anılan) noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şübhesiz olmasıyla delalet eder ki; o âyetler bilhâssa Risale-i Nur'a bakıp ona işaret ediyorlar.

Birincisi: Sure-i Nur'dan Âyet-ün Nur'dur ki, Risale-i Nur'un Resail-in Nur ve Risale-in Nur ve Risalet-ün Nur namlarıyla sebeb-i tesmiyesinin (adlandırılma nedeni) onaltı sebebinden bir sebeb olduğundan, birinci olarak onu beyan etmek gerektir. Bu Âyet-ün Nur:

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ اْلاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Şu Âyet-i Nuriye'nin manaca çok tabakatı (dereceleri) ve vücuh-u kesîresi (çok yönleri) vardır. Ve o tabakalardan (derecelerden) ve vecihlerden (yönlerden) işarî ve remzî bir vechi (yönü) manaca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risale-in Nur ve Risalet-ün Nur'a dört-beş cümlesiyle on cihetten (yönden) bakıyor. Ve o tabakalardan (derecelerden) ve o vecihlerden (yönlerden) bir tabaka ve bir perde dahi mu'cizane elektrikten haber veriyor.
YAYINCININ NOTU: SAİD NURSİ’NİN TAHRİFE YELTENDİĞİ BU AYETİN MEALİ :

Allah göklerin ve yerin ışığıdır. Onun ışığının misali içinde bir lambanın olduğu bir oyuk yer gibidir. Lamba camdandır, cam ise sanki ışık saçan bir gök cismidir ki ne doğuda ne de batıda bulunan mübarek bir zeytin ağacından yanar onun yağı nerdeyse ateş dokunmaksızın parlar. Işık üstüne ışıktır. Allah dileyeni ışığına yönlendirir. Allah insanlara misaller getirir. Allah herşeyi bilir.
Not: Şimdi yukarıdaki ayetlerle birde Said NURSİ’nin tahrif gayretini okuyalım ve söz konusu bu ayette ne Risale-i Nur’dan nede Said NURSİ’den bahsedilmediği açık ve ortadadır. Said NURSİ ayeti tefsir etmiyor ayeti batıl hesaplama yöntemlerine alet ediyor. Yani o İslamı çıkarlarına alet ederek bir şeyler söylüyor.
Risale-i Nur'a bakan Birinci Cümlesi:مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌdur. Yani: Nur-u İlahî'nin veya Nur-u Kur'anî'nin veya Nur-u Muhammedî'nin (A.S.M.) misali şuمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌdur. Makam-ı cifrîsi dokuzyüz doksansekiz (998) olarak aynen Risalet-ün Nur, -şeddeli nun iki nun sayılmak cihetiyle- tam tamına tevafukla ona işaret eder.

İkinci cümlesi:اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُdur. Yirmisekizinci Lem'ada tafsilen (detaylı bir şekilde) beyan edildiği gibi, İmam-ı Ali (R.A.) Kaside-i Celcelutiye'sinde sarahat (açık) derecesinde Risale-in Nur'a bakarak ve ona işaret ederek demiş:اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًاBen tahmin ediyorum ki, İmam-ı Ali'nin (R.A.) bu işareti, bu cümle-i Nuriyenin remzinden mülhemdir (ilham alınmıştır). Bu cümle-i âyetin (ayetin cümlesi) makamı, beşyüz kırkaltı (546) edip, Risale-i Nur'un adedi olan beşyüz kırksekize (548) gayet cüz'î ve sırlı iki fark ile tevafuk (denk) noktasından işaret ettiği gibi remzî bir manasıyla tam bakıyor.

Üçüncü Cümlesi:مِنْ شَجَرَةٍdir. Eğerمِنْ شَجَرَةٍdekiةvakıflarda gibiهـsayılsa beşyüz doksan sekiz (598) ederek tam tamına Resail-in Nur ve Risale-in Nur adedi olan beşyüz doksansekize tevafukla (denk gelmeyle) beraberمِنْ فُرْقَانٍ حَكِيمٍin adedine yine sırlı birtek farkla tevafuk-u remzî (imalı denk gelme) ile, hem Resail-in Nur'u efradına dâhil eder, hem yine Risale-in Nur'un şecere-i mübareki (mübarek kökünün) Furkan-ı Hakîm olduğunu gösterir. Eğerمِنْ شَجَرَةٍdekiة,تkalsa, o vakit makam-ı cifrîsi dokuzyüz doksanüç (993) eder, tevafuka (denk gelmesine) zarar vermeyen cüz'î ve sırlı beş farkla Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla (denk gelmesiyle) manasının dahi muvafakatine (uygunluğuna) binaen ona işaret eder.

Dördüncü Cümlesi:نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهِdir ki, dokuzyüz doksandokuz (999) ederek sırlı birtek farkla Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla (denk gelme) manasının kuvvetli münasebetine (ilgisine) binaen işaret derecesinde remzeder.

Beşinci Cümlesi:مَنْ يَشَاءُcümlesi gayet cüz'î bir farkla Risalet-ün Nur müellifinin ismiyle meşhur bir lâkabına tevafukla manası baktığı gibi bakıyor. Eğerيَشَاءُdaki mukadder (takdir edilen) zamir izhar edilirseمَنْ يَشَائُهُolur. Tam tamına tevafuk (denk gelir) eder.

Bu âyet nasılki Risale-in Nur'a ismiyle bakıyor, öyle de tarih-i te'lifine (yazılma tarihine) ve tekemmülüne (tamamlanmasına) tam tamına tevafukla remzen bakıyor:كَمِشْكَوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍcümlesiكَمِشْكَوةٍdeki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılmak veفِى زُجَاجَةٍvakıf yeri olduğundanة,هـolmak cihetiyle bin üçyüz kırkdokuz (1349) ederek, Resail-in Nur'un en nuranî cüzlerinin te'lifi (yazılması) hengâmı (anını) ve tekemmül (tamamlanma) zamanı olan bin üçyüz kırkdokuz tarihine tam tamına tevafukla (örtüşmesiyle) işaret eder.

Hemاَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّcümlesi binüçyüz kırkbeş (1345) ederek, Resail-in Nur'un intişarı (yayılması) ve iştiharı (ünlenmesi) ve parlaması tarihine tam tamına tevafuk (denk gelmesi) eder. Çünki şeddeliرikiر, şeddeliنikiن, şeddeliزaslı itibariyle birلbirزve birinciزُجَاجَةٍvakıf cihetiyleهـ, ikinci vakıf olmadığındanتsayılır. Eğer şeddeliزikiزsayılsa o vakit bin üçyüz yirmiiki (1322) eder ki, yine Risale-in Nur müellifi (yazarı), mukaddemat-ı Nuriyeye (Nurların önsözlerine) başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk eder.

Hemمِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍcümlesi; ta-i evvelت, ikinciتise vakıf yeri olduğundanهـolmak veشَجَرَةٍdeki tenvinنsayılmak cihetiyle binüçyüz onbir (1311) eder ki, o tarihte Resail-in Nur müellifi Risalet-ün Nur'un mübarek şecere-i kudsiyesi (kutsal kökü) olan Kur'anın basamakları olan ulûm-u Arabiyeyi (Arapça ilimlere) tedrise başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar manidar ve müteaddid (çeşitli) tevafukat-ı Kur'aniyenin (Kur’anın harflerinin birbirine uyumlu gelişi) ittifakı yalnız bir emare, bir işaret değil, belki kuvvetli bir delalettir. Belki elektrik ile beraber Resail-in Nur'a münasebet-i maneviyesiyle (anlamsal ilgisiyle) bir tasrihtir (açıklamadır).

Bu âyetin münasebet-i maneviyesinin (anlamsal ilgisinin) letafetlerinden (inceliklerinden) bir letafeti (inceliği) şudur ki: İhbar-ı gayb (gaypten haber vermek) nev'inden mu'cizane hem elektriğe, hem Risale-in Nur'a işaret ettiği gibi, ikisinin zuhurlarına (ortaya çıkışlarına) ve zaman-ı zuhurlarından (ortaya çıkışlarından) sonraki tekemmül (tamamlanma) zamanlarına ve hilaf-ı âdet (sıra dışı) vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.

Meselâ,زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَ لاَ غَرْبِيَّةٍcümlesi der: "Nasılki elektriğin kıymetdar (kıymetli) metaı, ne şarktan (doğudan) ne de garbdan (batıdan) celbedilmiş (alınmış) bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada (havada) rahmet hazinesinden, semavat (gökler) tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramağa lüzum yoktur." der. Öyle de manevî bir elektrik olan Resail-in Nur dahi ne şarkın (doğunun) malûmatından (bilgilerinden), ulûmundan (ilimlerinden) ve ne de garbın (batının) felsefe ve fünunundan (sanatlarından) gelmiş bir mal ve onlardan iktibas (alınmış) edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark (doğu) ve garbın (batı) fevkindeki (üstündeki) yüksek mertebe-i arşîsinden (arşın katmanından, arştan) iktibas (alınmıştır) edilmiştir.
Yayıncının notu: Görüldüğü üzere Said NURSİ kitabını Kur’an’la özdeşleştiriyor ve direk Kur’an’dan sayıyor. Başka bir yerde ise bir takipçisi açıkça Risale-i Nur’un gökten geldiğini ve arşa dayandığını söylemekte Said NURSİ’de bu övgüye hakikat diye sarılıyor.

Hem meselâيَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَ لَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌcümlesi, mana-yı remziyle (dolaylı anlamla) diyor ki: "Onüçüncü ve ondördüncü asırda semavî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır, yani bin ikiyüz seksen (1280) tarihine yakındır. İşte bu cümle ile nasılki elektriğin hilaf-ı âdet (sıra dışı) keyfiyetini (niteliğini) ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de: Manevî bir elektrik olan Resail-in Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile (tahsil sıkıntısına) ve derse çalışmağa ve başka üstadlardan taallüm (bilgi edinmeye) edilmeğe ve müderrisînin (hocasının) ağzından iktibas (alınmağa) olmağa muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi (yüce ilimleri), meşakkat (sıkıntı) ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik (araştırmacı) bir âlim olabilir. Hem işaret eder ki; Resail-in Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur. Evet bu cümlenin bu mu'cizane üç işaratı elektrik ve Resail-in Nur hakkında hak olduğu gibi, müellif hakkında dahi ayn-ı hakikattır (gerçeğin bizzat kendisidir). Tarihçe-i hayatını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki; "İzhar" kitabından sonraki medrese usûlünce onbeş sene ders almakla okunan kitabları, Resail-in Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.

Hem nasılki bu cümlenin manevî (anlamsal) münasebet (ilgi) cihetinde kuvvetli ve letafetli (incelikli) işareti var; öyle de cifrî ve ebcedî tevafukuyla (denk gelmesiyle) hem elektriğin zaman-ı zuhurunun (ortaya çıkışının) kurbiyetini (yakınlığını), hem Resail-in Nur'un meydana çıkması, hem de müellifinin veladetini (doğumunu) remzen haber veriyor. Bir lem'a-i i'caz (mucizeli parıltı) daha gösterir. Şöyle kiيَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُnun makamı, bin ikiyüz yetmişdokuz (1279) olup,وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌkısmı ise, iki tenvin iki "nun" sayılmak cihetiyle bin ikiyüz seksendört (1284) ederek hem elektriğin taammümünün (yaygınlaşmasını) kurbiyetini (yakınlığını), hem Resail-in Nur'un yakınlığını, hem ondört sene sonra müellifinin (yazarının) veladetini (doğumunu)يَكَادُkelime-i kudsiyesiyle (kutsal kelimesiyle) manen işaret ettiği gibi, cifr ile de tam tamına aynı tarihe tevafukla (denk gelmesiyle) işaret eder. Malûmdur ki, zaîf ve ince ipler içtima (bir araya) ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binaen, bu âyetin bu işaretleri birbirine kuvvet verir, teyid eder. Tevafuk (denk gelme) tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işareti, delalet derecesine çıkar.
Yayıncının Notu: Said NURSİ hesaplamalarında denkliği yakalamadığını itiraf ediyor ama zaten onun için DENK GELMESİ değil DENKLEŞTİRİLMESİ önemlidir bu ise apaçık Allah’ın ayetlerini tahriftir. Tahrif’in kelime anlamı ise bir şeyi uç noktaya taşımaktır ve bu manayı UÇUKLAŞTIRMAK’tan başka bir şey değil. Mana uçuklaştırıldığı vakit artık o orijinal anlam olmaktan çıkar başka bir şey olur. Yapılan meallere kızan Said NURSİ ve ekibi Mealcilerin yaptıkları hatalardan çok daha büyük bir kötülük yapıp ayetlerin orasından burasından çekerek tabiri caizse yuvasından çıkarıyorlar.

Tenbih: Ben bu âyet-i nuriyenin (Nur suresindeki ayetin) işaretlerini elektrik ve Resail-in Nur'un hatırı için beyan etmedim. Belki bu âyetin i'caz-ı manevîsinin bir şubesinden bir lem'asını (parıltısını) göstermek istedim.

Elhasıl: Bu âyet-i kudsiye (kutsal ayet) sarih (açık) manasıyla Nur-u İlahî (İlahi ışık) ve Nur-u Kur'anî (Kur’ani Işık) ve Nur-u Muhammedî'yi (A.S.M.) (Muhammed a.s’ın ışığı) ders verdiği gibi, mana-yı işarîsiyle (işari anlamıyla) de her asra baktığı gibi, onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhir ve evvellerinde en ziyade nazara çarpan ve en ziyade münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvafakatlarını (denkliklerini) ve mutabakatlarını (uyumlarını) en ziyade kazanan elektrik ile Resail-in Nur olduğundan doğrudan doğruya mana-yı remziyle (dolaylı anlamla) bakar diye bana kanaat-ı kat'iyye (kesin kanaat) verdiğinden çekinmeyerek kanaatımı yazdım. Hata etmiş isem Erhamürrâhimîn'den rahmetiyle afvetmesini niyaz ediyorum. Resail-in Nur'un bu âyetin iltifatına liyakatını anlamak isteyen zâtlar, hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir hapishanesinin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem'a namındaki altı esma-i İlahiyeye (ilahi isimlere) dair Altı Nükte Risalesine, hiç olmazsa o Lem'adan İsm-i Hayy ve Kayyum'a dair Beşinci ve Altıncı Nükte'lere dikkatle baksa elbette tasdik eder.

Resail-in Nur'a işaret eden İkinci Âyet:فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَâyet-i meşhuresidir (ünlü ayeti) ki,شَيَّبَتْنِى سُورَةُ هُودٍhadîsinin vüruduna (söylenmesine) sebeb olmuş.ِاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَin işareti Sekizinci Lem'ada tafsilen beyan edildiği gibi, Sure-i Hud'daفَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌilâ âhirihî âyetinin iki kuvvetli işaret veren sahifesinin mukabilindeki gayet meşhur bir âyetidir. Makam-ı cifrîsi bin üçyüz üç (1303) ederek, hem Sure-i Şûra'nın ikinci sahifesindeوَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَise, bin üçyüz dokuz (1309) ederek o tarihte umum (bütün) muhatabları içinde birisine hususan Kur'an hesabına iltifat edip istikametle emreder ki; birinci tarih ise, Resail-in Nur müellifinin Risale-i Nur'u netice veren ulûmun (ilimlerin) tahsiline başladığı tarihtir. Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin hârika bir surette pek az bir zamanda ilimce tekemmül (tamamlanması) etmesi, tahsilden tedrise (ders vermeye) başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde onbeş senede medresece okunan yüz kitabdan ziyade okuduğu ve o zamanın o muhitte en meşhur ülemasının (alimlerinin) yanında o üç ayın mahsulü onbeş senenin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer (tekrarlı) imtihanlarla {(Haşiye): Bu beyanat-ı mehdiye (övgü açıklamaları) Said'e ait değildir. Belki Kur'anın bir tilmizini (öğrencisini), bir hâdimini (hizmetçisini) Said (R.A.) lisanıyla ve haliyle tarif eder. Tâ hizmetine itimad edilsin.}ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karşı cevab-ı savab vermekle isbat ettiği aynı tarihe, tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) remzen (imalı olarak) Risale-i Nur'un istikametine bir işarettir.
YAYINCININ NOTU: Said NURSİ’nin tahrif etmeye çalıştığı Hûd Suresindeki söz konusu ayetlerin meali:
Hiçbir nefsin Allah’ın izni olmadan konuşmayacağı gün geldiğinde o insanlardan bir kısmı bedbaht bir kısmı mutlu olacak.Hûd Suresi 105
O halde seninle tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol, ve haddi aşmayın. O sizin yaptıklarınızı görüyor.Hûd Suresi 113
Görüldüğü üzere bu ayetlerdede ne Said NURSİ’ye nede eserine en ufak bir işaret yok zira Allah’ın ayetleri tüm insanlara seslenecek tarzda inmiştir ancak Said NURSİ yine burada bu ayetleri anlatmak yerine mealini dahi yazmadan direk batıl HESAPLARINA alet etmektedir. Said NURSİ tefsirini yaptığını iddia ayetlerin çoğunu bu şekilde batıl davası için kullanmıştır ve belkide gerçekler anlaşılmasın diyede bu ayetlerin Türkçe mealini vermekten özenle kaçınmıştır. Onun taraftarlarıda bu yapılan yorumları ayetlerin içeriği zannederek sapkınlıklarında derinleşmişlerdir. Said NURSİ kullandığı Rûmi takvimde hayatının herhangi bir dönemine ilişkin bir tarihi seçip sonra ayetleri cifr ve ebced hesabıyla o rakama denk gelecek şekilde harfleriyle oynuyor ve sonra bunun kesin bir kanaat olduğunu söylüyor. Ona göre bu bir tahmin yada yapılmış kişisel bir yorum değil KESİN KANAAT yani İTİKAT! Said NURSİ denkleştirdiği tarihede ilimleri öğrenmeye başladığı yılı oturtuyor ki bundan anlaşılan Said NURSİ evvela Rûmi takvimle hayatıyla ilgili bir tarihi önce masaya koyuyor sonra ona uyacak bir ayeti bulup ona uyduruyor. Bu yapılan batıl ameliye ise Said NURSİ’ye göre TEFSİR olmuş oluyor! Şimdi Said NURSİ’ye göre bu ayetler sadece Said NURSİ’yle ilgili peki onun haricinde Kur’an’ı okuyan onca Müslüman bu ayetlerin neresinde yada onun haricinde dünyada yaşayan onlarca insandan niçin bahsedilmiyor? Yok onun ilminden dolayı bu özelleştirme yapılmışsa onun çağında bir ilim adamı o değildiki, o halde onlarca alimin isimlerinin HESAPLAMASI NASIL OLACAK? Görüldüğü üzere Said NURSİ evrenin merkezine kendini koyuyor, sonra Kur’an’ın ayetleride dahil herkesi kendine uydurmaya çalışıyor! Utanmasa ve bulabilse ilk ergen olduğu tarihe, yada ilk yaptığı banyoya kısacası hayatındaki tüm ilkler yada durumların herbirine bir ayet uydurup sonra bu batıl yorumlarıyla insanları kandıracak!


Üçüncü Âyet-i Meşhure:وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاâyeti kuvvetli münasebet-i maneviyesiyle (anlamsal ilgisiyle) beraber cifirce bin üçyüz kırkdört (1344) eder ki, o tarihte Risale-i Nur'un şakirdleri (takipçileri) gibi bu âyetin manasına daha ziyade mazhar (ulaşanlar) olanlar zahiren (dıştan) görülmüyor. Demek bu âyet, manasının müteaddid (çeşitli) tabakalarından (derecelerinden) işarî bir tabakadan (dereceden) ve remzî bir perdeden Kur'anın parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur'a bakıyor ve en evvel nâzil olan Sure-i Alak'taاِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَىâyeti gibi manasıyla ve makam-ı cifriyle ifade ediyor ki; bin üçyüz kırkdörtte nev'-i insan (insan türü) içinde firavunane emsalsiz bir tuğyan (azgınlık), bir inkâr çıkacak.وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَاâyeti ise, o tuğyana (azgınlığa) karşı mücahede edenleri sena ediyor.

Evet harb-i umumî (dünya savaşı( neticelerinden hem âlem-i insaniyet (insanlık alemi), hem âlem-i İslâmiyet çok zarar gördüler. Nev'-i insanın (insan türünün), hususan Avrupa'nın mağrur ve cebbarları (zorbaları), bilhâssa birisi, kuvvet ve gınaya ve paraya istinad ederek firavunane bir tuğyana (azgınlığa) girdiklerinden, o hususî insanlar nev'-i beşeri (insanlığı) mes'ul ediyor diye insan ism-i umumîsiyle (genel ismiyle) tabir edilmiş. Eğerلَنَهْدِيَنَّهُمْdeki şeddeli "nun" bir "nun" sayılsa, bin ikiyüz doksandört (1294) eder ki Risalet-ün Nur müellifinin (yazarının) besmele-i hayatıdır (yaşamının besmelesi) ve tarih-i veladetinin (doğum tarihinin) birinci senesidir. Eğer şeddeli "lâm" iki "lâm" ve "nun" bir sayılsa, o vakit bin üçyüz yirmidörtte (1324) hürriyetin ilânı hengâmında (esnasında) mücahede-i maneviye (manevi çalışma) ile tezahür (ortaya çıkan) eden Risale-in Nur müellifinin görünmesi tarihidir.

YAYINCININ NOTU: Said NURSİ’nin tahrif etmeye çalıştığı söz konusu ayetlerin meali:
“Bizim uğrumuzda çabalayanlara elbette onlara çıkış yollarını göstereceğiz. Allah işini güzel yapanlarla beraberdir.”Ankebut Suresi 69. Ayet
“ Şüphesiz insan haddi aşar”Alak Suresi 6. Ayet
Dikkat edilirse ayetlerin meallerinin Said NURSİ’nin getirdiği yorumla uzaktan yakından alakası yok. Said NURSİ bilinçli olarak ayetlerin Türkçe mealini yazmamış sadece Ebced hesaplamasına uydurmak için seçtiği kelimelerde yine keyfine göre tenvin ve şeddeleri kah sayarak kah saymayarak denkleştirerek TAHRİFİNE ALET ETMİŞTİR.

Dördüncü Âyet-i Meşhure:وَلَقَدْ آتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِىâyetidir. Şu cümle Kur'an-ı Azîmüşşan'ı ve Fatiha Suresi'ni müsenna (kat kat) senasıyla (övmesiyle) ifade ettiği gibi, Kur'anın müsenna vasfına lâyık bir bürhanı (delil) ve altı erkân-ı imaniye (imanın şartları) ile beraber hakikat-ı İslâmiyet olan yedi esası, Kur'anın seb'a-i meşhuresini (yedi kıratını) parlak bir surette isbat eden ve "Seb'a-l Mesanî" nuruna mazhar bir âyinesi olan Risale-i Nur'a cifirce dahi işaret eder. Çünkiآتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِىmakam-ı ebcedîsi binüçyüz otuzbeş (1335) adediyle Risale-in Nur'un Fatihası olan İşarat-ül İ'caz tefsirinin Fatiha Suresi'yle Elbakara Suresi'nin başına ait kısmı basmakla intişar (yayılma) tarihi olan bin üçyüz otuzbeş veya altıya tevafukla (denk gelmeyle) remzî bir perdeden ona baktığına bir emaredir.
YAYINCININ NOTU: Said NURSİ’nin tahrif etmeye çalıştığı ayetin Türkçe Meali :
“ Biz sana tekrar eden o YEDİ’yi ve yüce Kur’an’ı sana verdik.”Hicr Suresi 87
Said Nursi yine burada ayetin mealini yada tefsirini yapmak yerine Ebced hesabıyla 1335 Rumi tarihe uygun gelecek şekilde hesabını yapıyor ve Risale-i Nur’un FATİHASI diyecek kadar İşarat-ul İcaz adlı kitabının yayılma tarihini buluyor. Ona göre ayet bu kitabının yayılma zamanını haber veriyor. Said NURSİ utanmasa yaşamının her saniyesine uygun ayetleri bulup bunları kendisiyle ilişkilendirerek insanları kandıracak. Ancak doğal olarak bu mümkün değil zira bu saçma sapan hesaplama yönteminin hiçbir matematiksel kıymeti yok ve o kadar DENKLEŞTİRMEYİ her insan kendi hayatıyla ilişkilendirebilir ancak her insan Said NURSİ gibi kendini maskara etmeye niyeti olamaz.
Peki Seb-u mesani ne demek, Nurcular bu tür üzerinde âlimlerin hayli görüş belirttiği ayetleri bize getirerek TEFSİR’in gerekliliğini iddia ediyorlar ve Kur’an’ın mealinin yeterli olmayacağını söylüyorlar. Oysa Said NURSİ buna dair bir tefsir yazmış olsaydı ama en önemlisi Kur’an’a uygun bir söz etmiş olsaydı kabul edilebilirdi oysa ayetin muhtevasıyla uzaktan yakından alakası olmayan sözler sarfetmiş ve insanlara birde utanmadan sıkılmadan bu KUR’AN’IN HAKİKİ TEFSİRİDİR demiştir. Allah Furkan Suresi 33. Ayetinde kitabını TEFSİR diye zaten vasıflandırdığı için elbette Hicr Suresi 35. Ayetide yine başka bir ayetiyle ancak anlayabiliriz, zira Kur’an kendi kendini açıklayan bir kitaptır. Kur’an bir sıfatı “Mübin” dir ve anlamı “açıklayan” demek olduğu gibi “AÇIK” anlamınıda ifade eder. Zira Allah’ın mesajı kulların yorumuna bırakılırsa kesinlikle ihtilaf çıkacak sonra bu ihtilaflar kemikleşip fırkalaşmaya dönüşecektir. Maalesef tarihsel sürecinde bu böyle olmuştur. Seb’a yani yedi rakamı Kur’an’da sıra sayısını değil çokluğu ifade eder ve alimlerin bir çoğu ise bu sıra sayısıdır diyerek kimisi “yedi kıraat, kimisi ise Fatiha Suresinin yedi ayetini” kastettiğini söylemiştir. Mesani kelimesi tekrar edip duran demektir ve bir diğer anlamı ise “ikili” demektir, zira Kur’an kendi kendini açıklayan bir kitap olduğu için bir hususta en az iki ayet vardır ve bu ayetler birbirinin aynısı değil MÜTEŞABİHİDİR yani benzeridir. Nitekim Zümer Suresinin 23. Ayetinde şöyle der :
“Allah sözün en güzelini birbirine benzeyen, tekrarlanıp duran bir KİTAP olarak indirdi. Rablerinden korkanların bundan dolayı tüyleri diken diken olur sonra tenleri ve kalpleri Allah’ı anmak üzere yumuşar. İşte bu Allah’ın hidayetidir onunla dileyene rehberlik eder, Allah kimi şaşırtmak isterse ona ne rehberlik edebilir ki?”Zümer Suresi 23

Beşinci Âyet:اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِdir. Bu âyetin remzi latiftir. Çünki hem kuvvetli münasebet-i maneviye (anlamsal ilgi) ile, hem cifirle efrad-ı kesîresi (çok fertleri) içinde hususî bir surette Risale-in Nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki:مَيْتًاkelimesi tenvin "nun" sayılmak cihetiyle beşyüz (500) ederek "Said-ün Nursî" adedi olan beşyüze tevafukla işaret ediyor ki, "Said-ün Nursî dahi meyyit (ölü) hükmünde idi. Risalet-ün Nur ile ihya edildi, onunla hayat buldu." Evet,اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًاdeki iki tenvin "nun"durlar. Bin üçyüz otuzdört (1334) eder ki, o aynı zamanda (Arabî tarihle) Said umumî harbde maddî ve dehşetli bir mevtten (ölümden) dahi hârika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve gafletten gelen manevî ve şiddetli bir ölümden necat bulması ve Kur'anın âb-ı hayatıyla (ölümsüzlük suyu) taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevafuk-u manevî (anlam uyuşması) ve muvafakat-ı cifriye delalet derecesinde bir işarettir. Hemفَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِde tenvin "nun" ve şeddeli "nun" iki "nun" veبِهِde telaffuz edilenىsayılmak cihetiyle bin ikiyüz doksandört (1294) eder ki, veladetinin (doğumunun) ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine (maddi hayatına), evvelki cümle ile de hayat-ı maneviyesine (manevi hayatına) işaret eder.
YAYINCININ NOTU: Said NURSİ’nin tahrif etmeye çalıştığı ayetin meali :
Ölüyken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında onunla yürüyeceği bir Nur yarattığımız kişi karanlıklar içinde olan ve o karanlıklardan çıkamayan kişinin durumuna benzer mi? İşte böyle tanımazlık edenlere yaptıkları süslendirilmiştir.En’am Suresi 122
Tabi Said NURSİ buradaki Nur kelimesiyle diğer kendi hayatındaki bir döneme ilişkin Rumi Takvime uyan bir tarihi yine harfler üzerinde oynayarak denkleştiriyor ve yine söz konusu ayetin mealini yazmayıp sadece tahrif etmek istediği kısımdaki metinleri orijinal haliyle kitabına alıyor. Üstüne üstelik yazdığı bu ayetlerin hangi Surede olduğunu dahi yazmıyor. Tabi bu satırları yazdığı dönem Türkiye’de Kur’an meali hususunda yeterli bir çalışma yapılmadığı gibi henüz insanlar kendi dillerinde, evlerinde mealde bulundurma şansına sahip değildi. Doğal olarak boşluğu Said NURSİ gibi şarlatanlar doldurmuş ve dönemin baskıcı rejiminin ekmeğine yağ sürülmüştür.


Cevap: Gelin Nur Suresiyle ilgili Allah’ın ayetini ve bununla ilgili Kur’an’andan ne anlamamız gerekiyor bi bakalım:
Said NURSİ ve taraftarlarının inanç esaslarını üzerine kurdukları ayet Nur suresinin 35. Ayetidir. Adeta yazılan ve sözcük israfından öte olmayan bu kitaplar topluluğu için bu ayet üzerinde canlı ameliyatlar yapılmıştır. Muhtemeldir ki Said NURSİ ve ekibi inanç dünyalarını şekillendirirken bu ayeti sloganlaştırarak çağrılarına başladılar. Tabi tüm bunlardan önce bu grup bu inanç akımı için teorik alt yapıyı hazırlamışlardı bile. Sadece bu inançlarını destekleyecekleri ayetlere ihtiyaç vardı ve tefsir edildiğini iddia ettikleri 33 ayetin arasında Nur Suresindeki bu ayet onlar için çıkış noktası olarak karar verdikleri ayettir. Peki, gelin önce bu ayetin mealini bir görelim
“Allah göklerin ve yerin Nurudur. Onun nurunun misali ışık saçan bir kandil gibidir. O kandilin içinde ise bir lamba vardır lamba ise bir camın içindedir. Cam sanki inciden bir yıldızdır ve bereketli bir zeytinden yakıtını alır ve ağaç ne doğuludur ne batılı onun yağı ateş değmese bile neredeyse yanıverir. Işık üstüne ışıktır. Allah dileyene ışığını gösterir işte Allah böyle misaller verir Allah her şeyi bilir”
Yukarıdaki ayeti iyice okuduğunuzda burada elektriğe falan işaret olmadığı gibi Said NURSİ ve ekibinin beraber kotardığı Risale-i Nur ile uzaktan yakından alakası yoktur. Ancak Said NURSİ kitabının başka yerinde bu ayette geçen kelimeler üzerinde yine Ebced ve Cifr gibi saçma yöntemlerle oynayarak kendini, kurduğu batıl hareketi ve Nurcuları kutsallaştırmıştır.
Önce gelin elektriğe işaret olup olmadığına bakalım: Allah burada kendisini ışık olarak sıfatlandırmış ve ışığına misal getirmiştir. Dikkat edilirse onun ışığı şuna benziyor demiyor “Onun Işığına Misal şu şeydir” diyerek ayetin devamında söylediklerini “Işığıyla” değil misaliyle ilişkilendirmiştir ve kendisi için Işık üstüne Işıktır demiştir ve ışığının hiç tükenmemesine misal olarak zeytinyağının yanıcı özelliğini göstermiştir. Zira bir kere ateş aldığında artık moleküllerindeki zincirleme reaksiyon sayesinde her seferinde ateşle beslemeye ihtiyaç kalmaz. Yani böylelikle biteviyelik ve süreklilik gerçekleşmiş olur. Allah’ın yaratıcılığı ve uluhiyyetide (Tanrılığı) böyledir süreklidir ve ebedidir. Allah ışığını dileyene göstereceğini söyler. Burada bir ayrıntı var oda şudur ki çoğu mealde “DİLEDİĞİNE” diye çevrilerek yanlış mana verilir oysa doğru çeviri “DİLEYENE” şeklinde olmalıdır. Peki, Allah’ın Nuru nedir ve nasıl olur? Allah ışık saçan şey midir? Elbette hayır o uluhiyettini (Tanrılığını), rablığını ışık saçan cam fanus içinde lambaya benzetmiştir. İçinde ışığı olmayan sadece camdan fanustur o kadar, ama ışık saçtığında ise LAMBAYA dönüşür. Nurcular ve Said Nursi Risale-i Nur’u nitelendirirken haşa ve kella şöyle derler RİSALE-İ NUR, NURUN ALA NUR’DUR yani Nur üstüne Nur’dur oysa Allah kendisini böyle vasıflandırmıştır ve Nurcular Allah’ın vasfını Risale-i Nur için kullanarak saygısızlıkta hayli haddi aşmışlardır. Allah Nurunu lambaya benzetirken de bizden zeytinyağıyla yanan lambalarla özdeşleştirmememiz içinde “ne doğuda nede batıda bulunmayan bir zeytin ağacındandır” yani bize böyle bir zeytin ağacı hayalide kurmayın bu yalnızca bir misaldir diyor ve zaten ayetin sonunda “Allah insanlara misaller verir” diyor.  Ne doğuda ne batıda olmayan bir şey aslında olmayan şeydir ve Allah ışığının SİZİN KULLANDIĞINIZ KANDİLLERE VE ZEYTİN AĞACINA benzemeyeceğini söylüyor zira insanların kullandığı zeytinyağı ateş dokunmadan yanmaz oysa Allah’ın nurunun kaynağı yine kendisidir. Allah bu misallere karşılık ise kendisine insanların misaller getirmesini ise uygun görmez onu da şu ayetiyle açıklar:
“O halde Allah’a misaller getirmeyin Allah bilir siz bilmezsiniz” Nahl Suresi 74
Said NURSİ Türkiye’de teknik buluşlarla ayetleri birbiriyle ilişkilendiren ilk kişidir diyebiliriz. Daha sonra bu grubun çıkardığı kitap, dergi ve diğer yayınlarda bilim ve teknoloji tarihinin buluşları ısrarla Kur’an’la ilişkilendirilmiş adeta tüm bilimsel ve teknik buluşların Kur’an’da yazdığı inancını bazen son derece komik duruma düşerek savunmuşlardır. Bunlardan biride işte bu elektriğin Kur’an’da işaret edildiği inancıdır. Oysa Allah orada misaller vermiştir ancak Nurcular nezdinde “ateş değmese bile nerdeyse yağı yanar” kısmını elektrik olarak algılamış ancak elektriğin kendisinin dahi bir ATEŞ olduğunu unutmuşlardır zira elektrik dahi ateşten bir enerji yumağıdır ve ampülün içindeki tellere elektrik ateşi değmese yanmayacaktır. Kur’an’ı teknik buluşlarla özdeşleştiren ve hâşâ Kur’an’ın ispat edilmesi gereken, savunulması gereken aciz mesaj topluluğu olarak gören bu güruha sormak lazım “MADEM TÜM TEKNİK BULUŞLAR KUR’AN’DA YAZIYOR O HALDE TEKNOLOJİK GELİŞME NİYE İSLAM DÜNYASINDA DEĞİLDE BATIDA İNKİŞAF ETMİŞTİR?”…Nurcular bilerek ya da bilmeyerek Kur’an’ın doğruluğunu beşerin alet edevat ve buluşlarıyla ilişkilendirerek adeta ayetleri tartışma konusu yapmış ve inananlar tarafından alay edilmesine neden olmuşlardır. Öyleki çıkardıkları süreli ve süreksiz yayınlarında yalanlar bile söyleyebilmişlerdir. Mesela güya ampulü icat eden Thomas Edison öldüğünde başucunda Kur’an varmış! Oysa Kur’an bir teknik buluş kitabı değildir ya da bir fizik, biyoloji kitabı değildir Kur’an kendi deyimiyle MÜTTAKİLER İÇİN BİR REHBERDİR. Var olan bilimsel ve teknik gelişim ise tüm insanlığın ortak katkısı sonucu meydana gelmiştir. İnsanlar ise Allah’ın bu nimetlerini zamanla keşfetmişlerdir yoksa yoktan bir şey var etmiş değillerdir zira Allah İbrahim Suresi 34 nolu ayette şöyle der “VE O (ALLAH) SİZE HER İSTEDİĞİNİZİ VERDİ ALLAH’IN NİMETLERİNİ SAYSANIZ SIRALAYAMAZSINIZ BİLE…” Ayette geçen “LA TUHSUHA” kelimesi İHSA’dan gelir ve modern Arapçada İSTATİSTİK anlamını taşır, zira nimetler sayılabilir ancak istatize edilemeyecek kadar çoktur. Bilimsel ve teknik buluşlar tamda insanoğlunun istek ve arzularına göre Allah tarafından verilmiş sayısız nimetlerin sayesindedir.

Elhasıl: Bu âyet müteaddid (çeşitli) ve çok tabakalarından (derecelerinden) bir işarî tabakadan hem Risalet-ün Nur'a, hem müellifine, hem bu ondördüncü asrın ibtidasına (başlangıcına), hem ibtidasındaki (başlangıcındaki) Risalet-ün Nur'un mebde'ine (prensibine) remzen, belki işareten, belki delaleten bakar.

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًاÂyetinin Tetimmesi (eki)

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَاâyetinin kuvvetli işaretini hem teyid (destek) hem letafetlendiren üç münasebet birden Ramazanda kalbime geldi. Kat'î bir kanaat verdi ki,مَيْتًاkelimesine tam münasib Said'dir. Bu âyet Risale-i Nur tercümanı olan Said'i "meyyit (ölü)" ünvanıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:

Mevtin (ölümün) muammasını (gizemini) ve tılsımını Risale-i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl-i imana çok ünsiyetli (cana yakın), sürurlu (mutlu), nurlu bir hakikat keşfedip isbat etmiş. Ve mevt-âlûd (ölümlü) hayat-ı fâniyede (geçici hayatta) boğulan ehl-i ilhada (dinsiz ehle) karşı, bâkiyane (kalıcı bir şekilde) hayat-âlûd (hayat dolu) muvakkat (geçici) bir mevt-i zahirî (görünüşte ölüm) ile galibane (yenerek) mukabele (karşılık verir) eder.كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَاsırrına mazhar (nail) olan ehl-i ilhad (dinsizler), gayr-ı meşru müştehiyatının (şehvetlerin) ibahesiyle (serbest bırakılmasıyla) süslendirmesine mukabil (karşılık), Risale-i Nur, mevti (ölümü) o aldatıcı, fâni hayata karşı çıkarıp lezzet ve zînetini (süsünü) zîr ü zeber (alt üst) eder. Ve der ve isbat eder ki: "Mevt (ölüm) ehl-i dalalet (sapkınlar) için i'dam-ı ebedîdir ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti (ölümü) mübarek bir terhis tezkeresine çeviren yalnız Kur'an ve imandır." İşte bunun içindir ki, bu hakikat-ı muazzama-i mevtiye (büyük ölüm gerçeği) Risale-i Nur'da gayet mühim ve geniş bir mevki almış; hattâ ekser hücumunda mevti elinde tutup ehl-i dalaletin (sapkınların) başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır.

İkincisi: Ehl-i tarîkatın ve bilhâssa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri (etkilisi) olan rabıta-i mevt (ölüm rabıtası) Eski Said'i Yeni Said'e (R.A.) çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede (düşünce hareketinde) Yeni Said'e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o rabıta keşfiyatı göstere göstere tâ ehl-i iman hakkında mevtin (ölümün) nuranî ve hayatdar (hayat dolu) ve güzel hakikatını görüp gösterdi.

Cevap: Bu ölüm rabıtası ne menem şeyse ve İslamı dayanağı nedir, böyle bir emir ya da amel varmı bunuda söylemiyor tüm gayreti şahsiyetini yüceltip cahil kitlesi üzerinde hâkimiyet kurmak.

Üçüncüsü: Bu âyet cifir ve ebced hesabıyla her tarafta Said'e hücum eden üç çeşit mevtin (ölümün) temas zamanını ve tarihini aynen gösterip tevafuk (uygun düşer) eder. Demek âyetteki "meyyit (ölü)" kelimesinin efradından (tek tek anlamlarından) medar-ı nazar (bakış noktası) bir ferdi ve cifirce onun ismi "meyyit (ölü)" adedine tam tevafukla (denk gelmesiyle) hususî işarete mazhar (nail) bir mâsadak (tıpkının aynısı) "Said-ün Nursî"dir.

[Sabri'nin sadakatının bir kerametidir.]

Ben namazdan sonra bu tetimmeyi (eklentiyi) yazarken Sıddık Süleyman'ın halefi Emin, Sabri'ninاَوَمَنْ كَانَ مَيْتًاâyetine dair parçayı aldığını ve Ramazanın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin'e gösterdim, hayretle dedi: "Bu hem Sabri'nin, hem Risale-i Nur'un bir kerametidir."

Bu âyetteki esrarlı müvazene-i Kur'aniyeyi (Kur’an ölçülerini) düşünürken, Sure-i Hud'dakiفَاَمَّا الَّذِينَ شَقُواfıkrasına karşıوَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِdeki müvazene (ölçü) hatıra geldi ve bildirdi ki: Nasılki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale-i Nur'un mesleğine, şakirdlerine (takipçilerine )tam tamına manen ve cifirce bakıyor. Öyle de:فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَ شَهِيقٌâyeti dahi, Risale-i Nur'un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine (başlangıcına) ve faaliyet devresine ve müntehasına (bitişine) cifir ile, tevafuk (denk gelmeyle) ile işaret eder. Şöyle ki:

يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْgibi âyetlerin bahsinde Birinci Şua'da yedi-sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üçyüz onaltı ve yedi (1316-1317) tarihi ki, Kur'ana karşı olan sû'-i kasdın mebdeidir (başlangıcıdır).فَاَمَّا الَّذِينَ شَقُواcifirce aynı tarihi gösteriyor. Eğer şeddeli "mim" iki "mim" sayılsa bin üçyüzelliyedi (1357), eğer şeddeli "lam" iki "lam" sayılsa binüçyüz kırkyedi (1347) ki bu asrın tâgiyane faaliyet tarihidir. Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üçyüz seksenyedi (1387) kiلاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُdehşetli bir cereyanın müntehası tarihi olmak ihtimali var.
YAYINCININ NOTU: Dikkat edilirse Said NURSİ istediği rakamı tutturabilmek için keyfine göre şedde, tenvin gibi Arapça’nın harekeleme sistemi üzerindede tahrifler gerçekleştiriyor. Şimdi Said NURSİ’nin tefsir ettiğini iddia ettiği bu ayetleri başka müfessirlerin kitaplarında okuduğumuzda kesinlikle bu tür saçmalıklara rastlamayız. Said NURSİ ayetleri kendini kutsallaştırmada kullanmakta ve Nurcu denilen taifede bunlara kanmaktadır.

فَفِى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَ شَهِيقٌise bin üçyüz altmışbir (1361), eğerفَفِى النَّارِdaki okunmayan "ye" sayılmazsa bin üçyüz ellibir (1351) tarihini; eğer şeddeli "nun" asıl itibariyle bir "lam", bir "nun" sayılsa yine bin üçyüz otuzbir (1331) tarihini ve harb-i umumî (dünya savaşının) âfetinin feryad u fizar (feryat figan) içindeki yangınını göstererek Cehennem ateşinde zefir (cehennemin nefes alması) ve şehik (cehennemin üflemesi) eden ehl-i şekavetin (isyankarların) azabını haber verip, ehl-i imanı (inananları) fitnelere düşüren şakîlerin (isyankarların) hem dünyada, hem âhirette cezalarına işaret eder. Aynen öyle de, bu asra da zahiren (dıştan) bakan, esrarlı olan Sure-iوَ السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِden şu âyetinاِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِifadesi gibi hem İstanbul'un iki harîk-ı kebiri (büyük yakıcı), hem harb-i umumînin (dünya savaşının) dehşetli yangınını Cehennem azabı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işaret eder.
Elhasıl: Bu âyet her asra baktığı gibi bu asra daha ziyade nazar-ı dikkati celbetmek (çekmek) için cifirce bu asrın üç-dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işaret ve manasının suretiyle ve tarz-ı ifadesiyle iki cereyanın keyfiyetlerine ve vaziyetlerine îma eder.

Sabri'nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel o mektubun manevî tesiri ile bu âyeti veاَوَمَنْ كَانَ مَيْتًاâyetiyle beraber düşünürken hatırıma geldi. Risale-i Nur bu derece kuvvetli işaret-i Kur'aniyeye ve şakirdleri (takipçileri) bu kadar kıymetli beşaret-i Furkaniyeye (Kur’ani müjde) ve aktabların (Kutupların) iltifatına mazhariyetin (ulaşmışlığın) sırrı ve hikmeti, musibetin azameti ve dehşetidir ki, hiç bir eserin mazhar (ulaşmadığı) olmadığı bir kudsî (kutsal) takdir ve tahsin almış. Demek ehemmiyet (önem) onun fevkalâde büyüklüğünden değil, belki musibetin fevkalâde dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi cüz'î ve az olduğu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet (önem) kesbetmiş ki bu âyette işaret ve beşaret-i Kur'aniyede (Kur’ani müjde) ifade eder ki, Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve Cennet'e gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet bazı vakit olur ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşirin (mareşal) fevkine (üstüne) çıkar, binler derece kıymet alır.

İhtar: Geçmiş ve gelecek âyetlerin işaretleri yalnız tevafukla (denk gelmeyle) değil belki herbir âyetin mana-yı küllîsindeki (genel anlamındaki) cüz'iyat-ı kesîresinden (çok parçalarından) bir cüz'î ferdi Risale-i Nur olduğuna îmaen, münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgiye) göre cifrî ve ebcedî bir tevafukla (denk gelmeyle) o münasebeti teyiden ve ona binaen hususî ona bakar demektir.

Altıncı Âyet: Sure-i Hadîd'deوَ يَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِYani: "Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz." Lillahilhamd Risale-i Nur bu kudsî (kutsal) ve küllî manasının parlak bir ferdi olduğu gibiنُورًاdeki tenvin "nun" sayılmak cihetiyle bin üçyüz onsekiz (1318) adediyle Resail-in Nur müellifi tedristen (öğrenimden), te'lif (yazarlık) vazifesine ve mücahidane (çabalayarak) seyahata başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işaret ettikleri bin üçyüz onaltı (1316) tarihindeki mühim bir inkılab-ı fikrîden (düşünce değişiminden) iki sene sonraki zamana tevafuk (denk gelir) eder ki; o zaman istihzarat-ı Nuriyeye (Nurlu hazırlıklara) başladığı aynı tarihtir. İşte şu nurlu âyet, hem manaca hem cifirce tevafuku (denk gelmesi) ise, umum (tüm) vücuhu (yönleri) ayn-ı şuur (aynı bilinç) olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'da elbette ittifakî ve tesadüfî olamaz.
Yayıncının Notu: Dikkat edilirse Said NURSİ ayetlerin Arapça metnini yazıyor ancak mealini kasıtlı olarak vermeyip metinde geçen NUR kelimelerini Rumi Takvimle cifr ve ebced hesabı yaparak kendine bağlıyor. Peki, neden Ayetin mealini vermiyor zira o vakit ayetin içinde Risale-i Nur’dan bahsedilmediği görülecektir. Said NURSİ tefsiri dediği Kur’an’ın ayetlerinin Türkçe karşılığını vermiyor bile peki okuyan bir kişi ne neyin tefsiridir diye nasıl anlayacak? Üstüne üstelik Said NURSİ üzerinde çalıştığı ayetleri tefsir etmek gibi bir derdi yok tam tersine o ayetleri batıl çıkarsamalarına yapa yapmak için kullanıyor.

Yedinci Âyet:وَ يُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِşu âyet-i meşhurenin küllî (genel) manasının bu zamanda zahir bir mâsadakı (tıpkının aynısı) Risalet-ün Nur olduğu gibi, Lafzullahtaki şeddeli "lâm" bir "lâm" veبِكَلِمَاتِهِdeki melfuz (telaffuz edilen) "ya" sayılmak şartıyla dokuzyüz doksansekiz (998) adediyle Risalet-ün Nur'un dokuzyüz doksansekiz adedine tam tamına tevafukla (denk gelmekle), münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgiye) binaen remzen ona bakar. Ve bu remzi latifleştiren ve kuvvet veren münasebetlerin birisi şudur ki: Risalet-ün Nur'un eczaları Sözler namıyla iştihar (şöhret bulmuşlar) etmişler. Sözler ise Arabca "kelimat"tır. Ve o kelimat ile Kur'anın hakaikını o derece mahz-ı hak (hakkın ta kendisi) ve ayn-ı hakikat (bizzat gerçek) olduğunu isbat etmiş ki, bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.

Sekizinci Âyet:قُلْ اِنَّنِى هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍdir. Şu âyet-i meşhure küllî (genel) manasının bu asırda muvafık (uygun) ve münasib bir ferdi Risalet-ün Nur olduğu gibi, cifirleصِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍkelimesiصِرَاطٍdeki tenvin "nun" sayılmak cihetiyle Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) yine iki sırlı {(Haşiye): Yani mertebesine işaret için iki fark var. Risale-i Nur vahiy değil, ilham ve istihracdır(çıkarsamadır).} fark ile baktığı gibi,هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍcümlesinin makam-ı ebcedîsi ile bin üçyüz onaltı (1316) ederek Risale-i Nur müellifinin tedrisiyle (öğrenimiyle) istihzarat-ı Nuriyede (Nurlu hazırlıklara) bulunduğu en hararetli tarihi olan bin üçyüz onaltı adedine tam tamına tevafuk eder.
YAYINCININ NOTU : Said NURSİ’nin cifr ve ebced gibi batıl hesaplama yöntemiyle tahrife çalıştığı ayetin meali :
“ De ki rabbim bana dosdoğru bir yol gösterdi, sağlam bir din olarak ve hanif olan İbrahim’in milleti olarak ki o müşriklerden değil di!En’am Suresi 161
Eğer Said NURSİ’nin iddiasına göre bu ayette anlatılan Said NURSİ, eseri ve kurduğu fırkaysa o halde onun dışında onun kitabını okumayıp onun cemaatinde olmayan ne kadar Müslüman varsa aslında doğru yolda değil? Said NURSİ bunu aslında kasten yapıyor zira böylelikle hem yaşadığı dönemde insanların cehaletinden istifade ederek cemaatine adam kazandıracak ya da cemaatindeki adamın içine “bak cemaatten ayrılırsan sırat-ı müstakimdende ayrılırsın” korkusunu yerleştirerek sadakati sağlamış olacak. Said NURSİ bu ayetleri kendisi ve cemaatinin SEÇİLMİŞ VE VADEDİLMİŞ olduğunu ispat için kullanmakta ancak artık onun çağındaki cehalet ortamı yok ve Risale-i Nur’un Kur’an ışığında tarihin hurafeler çöplüğüne atılmaya başlanması bunu göstermektedir.
Dokuzuncu Âyet: Hem "Elbakara" suresinde, hem "Lukman" suresindeفَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىcümlesidir. Yani: "Allah'a iman eden hiç kopmayacak bir zincir-i nuraniye yapışır, temessük (yapışır) eder." Risale-i Nur ise, iman-ı billahın (Allah’a imanın) Kur'anî bürhanlarından (delillerinden) bu zamanda en nuranisi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden, buبِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىkülliyetinde (genelinde) hususî dâhil olduğuna teyiden makam-ı cifrîsi bin üçyüz kırkyedi (1347) ederek Risalet-ün Nur intişarının (yayılmasının) fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevafukla bakar. Ve bu ondördüncü asırda Kur'anın i'caz-ı manevîsinden (anlam mucizesinden) neş'et eden bir urvet-ül vüska (sağlam kulp) ve zulümattan (karanlıklardan) nura çıkaracak bir vesile-i nuraniye Risale-in Nur olduğunu remzen (dolaylı olarak) bildirir.
Yayıncının Notu: Said NURSİ Allah’ın Kur’anın sıfatı olarak söylediği urvet-i vüska “Sağlam Kulp” sıfatını kendi kitabı için kullanmakta beis görmemektedir. Kur’an elbette sağlam kulptur ancak Risale-i Nur cehenneme açılacak kapının kulpudur o yüzden bu taifenin samimi İnanırlarına Kur’an’ı anlatmak elzemdir.

Onuncu Âyet:يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ

Onbirinci Âyet:وَ يُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةَ وَ يُزَكِّيهِمْ

Onikinci Âyet:وَ يُزَكِّيكُمْ وَ يُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةَâyetleridir. Meal-i icmalîleri (özet anlamları) der ki: "Kur'an hikmet-i kudsiyeyi (kutsal hikmeti) size bildiriyor. Sizi manevî kirlerden temizlendiriyor." Bu üç âyetin küllî (genel) ve umumî manalarında Risale-i Nur kasdî bir surette dâhil olduğuna iki kuvvetli emare var:

YAYINCININ NOTU: Said NURSİ ne diyor söz konusu ayetler özellikle Risale-i NURU kastediyormuş ve bunlar kuvvetli işaretmiş, Said NURSİ manası apaçık ortada ayetlere kafasına göre giydirmeler yapıyor.

Birisi şudur ki: Risale-i Nur'un müstesna bir hâssası (özelliği), İsm-i Hakem ve Hakîm'in mazharı (yansıması) olup bütün safahatında (aşamalarında), mebahisinde (araştırma noktalarında) nizam ve intizam-ı kâinatın (evrenin düzeni) âyinesinde İsm-i Hakem ve Hakîm'in cilveleri (görünümleri) olan hikmet-i kudsiyeyi (kutsal hikmeti) ve hikemiyat-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani hikmetleri) ders veriyor. Mevzuu ve neticesi, hikmet-i Kur'aniyedir (Kur’ani hikmettir).

İkinci Emare: Birinci Âyet bin üçyüz yirmiiki (1322) ederek makam-ı ebcedî ile Risale-in Nur müellifinin doğrudan doğruya ulûm-u âliyeden (آلِيَه) başını kaldırıp hikmet-i Kur'aniyeye müteveccih (yönelerek) olarak hâdim-ül Kur'an (Kur’an hizmetkarı) vaziyetini aldığı tarihtir ki, bir sene sonra İstanbul'a gitmiş manevî mücahedesine (çalışmasına) başlamış.

İkinci âyet ise: Makam-ı cifrîsi bin üçyüz iki (1302) ederek Risale-i Nur müellifinin Kur'an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk ile remzen Kur'anın bahir (aşikar) bir bürhanı (delili) olan Resail-in Nur'a bakar.

Üçüncü âyet ise: Bin üçyüz otuzsekiz (1338) olduğundan hikmet-i Kur'aniyeyi Avrupa hükemasına (bilginlerine) karşı parlak bir surette gösterebilen ve gösteren Risale-in Nur müellifi "Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye"de hikmet-i Kur'aniyeyi (Kur’ani hikmeti) müdafaa etmekle, hattâ İngiliz'in baş papazı sual ettiği ve altıyüz kelime ile cevab istediği altı sualine altı kelime ile cevab vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyle Kur'anın ilhamatından (ilhamlarından) Risale-i Nur'un mes'elelerini iktibasa (alıntıya) başladığı aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen (imalı olarak) bakar.

Onüçüncü Âyet: Sure-i Âl-i İmran'daوَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلاَّ اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ

Ondördüncü Âyet: Sure-i Nisa'daلكِنِ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ

Bu iki âyet bu asra da hususî bakarlar.

Birincisinin meali gösteriyor ki: Ehl-i dalalet (sapkınlar) müteşabihat-ı Kur'aniyeyi (Kur’anim birbirine benzeyen ayetlerini) yanlış tevilat (yorumlarla) ile tahrifine ve şübheleri çoğaltmasına çalıştığı bir zamanda, ilimde rüsuhu (derinliği) bulunan bir taife o müteşabihat-ı Kur'aniyenin (Kur’anın müteşabih ayetlerini) hakikî tevillerini (yorumlarını) beyan edip ve iman ederek o şübehatı (şüpheleri) izale eder. Bu küllî (genel) mananın her asırda mâsadakları (tıpkısının aynıları) ve cüz'iyatları (küçük parçaları) var. Harb-i umumî (Dünya savaşı) vasıtasıyla, bin seneden beri Kur'an aleyhinde teraküm (biriken) eden Avrupa itirazları ve evhamları (korkutmaları) âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübehatın (şüphelerin) bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı. Bu şübehatı (şüpheleri) ve itirazları bu zamanda def'eden başta Risale-in Nur ve şakirdleri (takipçileri) göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından Risale-in Nur ve şakirdlerine (takipçilerine) remzen bakmakla beraber ülema-i müteahhirînin (sonraki alimlerin) mezhebine göreاِلاَّ اللّٰهُda vakfedilmez. O halde makam-ı cifrîsi aynenاِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَىnın makamı gibi bin üçyüz kırkdört (1344) ederek Resail-in Nur ve şakirdlerinin (takipçilerinin) meydan-ı mücahede-i maneviyeye (manevi çalışma sahasına) atılmaları tarihine tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin (kutsal hürmetli saha) içine alıyor. Hem haşrin (yeniden dirilişin) en kuvvetli ve parlak bir bürhanı (delili) olan Onuncu Söz'ün etrafa yayılması tarihine ve Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu beyan eden Yirmibeşinci Söz'ün iştiharı (şöhretli olması) hengâmına (zamanına), hemاِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَىadedine tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) bakar.

Eğer mezheb-i selef (ilk dönem Müslümanların görüşü) gibiاِلاَّ اللّٰهُda vakfolsa, o haldeاَلرَّاسِخُونَdeki şeddeli "ra" iki "ra" sayılsa bin üçyüz altmış (1360) küsur ederek Risalet-ün Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) bundan onbeş-yirmi sene sonraki rasihane (derin bir şekilde) ve muhakkikane (araştırmacı bir ruhla) olan ilimlerine ve imanlarına remzen baktığı gibi, şeddeli "ra" asıl itibariyle bir "lâm" bir "ra" sayılsa bin ikiyüz oniki (1212) ederek bundan bir buçuk asır evvel Mevlâna Hâlid Zülcenaheyn'in Hindistan'dan getirdiği parlak bir ilm-i hakikat (hakikatın bilgisi) rüsuhuyla (derinleşmesiyle) o zamanda meydan alan tevilat-ı fasideyi (bozguncu yorumları) ve şübehatı (şüpheleri) dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyade insanları daire-i irşadına (doğrulğa sevketme dairesine) aldığı ve tenvir (aydınlattığı) ettiği zamanın tarihine tam tamına tevafukla bakar.
YAYINCININ NOTU: Said NURSİ yine istediği tarihi tutturabilmek için kafasına göre Arapça harekeleme sistemiyle oynuyor ve bu sefer ŞEDDELİ “Ra” harfini tek “R” sayıyor… Said NURSİ’nin demesine göre aslında ayetler sadece onu haber veriyor ve buna göre demekki âlemde sadece SAİD NURSİ vardı, ondan başka hiç âlim hatta ondan başka hiç insan yoktu! Yani Kur’an aslında Said NURSİ’yi anlatmak için inmiş ama bunu direk anlatmak yerine haşa Allah bilmece soruyor ve işin ilginç yanı bu bilmecenin yanıtıda Kur’an’ın inişinden asırlar sonra Osmanlı Hükümetinin nevzuhur icadı Rumi Takvimde gizli!

İkinci âyet olanاَلرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْşeddeli "ra" aslına nazaran bir "lâm" bir "ra" sayılmak cihetiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz kırkdört (1344) etmekle her asra baktığı gibi bu asra da hususî remzen bakar. Ve ilm-i hakikatta (hakikat ilminde) rasihane (derin bir şekilde) çalışan ve kuvvetli iman eden bir taifeye işaret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üçyüz kırkdörtte Risalet-ün Nur ve şakirdlerinden (takipçilerinden) daha ziyade bu vazifeyi müşkil şerait (şartlar) içinde sebatkârane (sabreder bir şekilde) yapan zahirde görülmüyor. Demek bu âyet onları dahi daire-i harîmine (kutsal dairesine) hususî dâhil ediyor.
Onbeşinci Âyet:يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا

Şu âyet bu zamana dahi hitab eder. Çünki tamam -مُبِينًاhariç kalsa- bin üçyüz altmış (1360) küsur eder. Eğerقَدْ جَاءَكُمْden sonraki olsaبُرْهَانٌveنُورًاkelimelerindeki tenvinler "nun" sayılsa bin üçyüz on (1310) eder. Demek bu asra da hitab eder. Hemقَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌcümlesi yalnız dört farkla Furkan adedine tevafukla (denk gelmeyle) sarihan (açık bir şekilde) baktığı gibi, o kudsî (kutsal) bürhan-ı İlahînin (ilahi delilin) bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı (delili) olan Resail-in Nur'a dahi ikinci cümlesi olanاَنْزَلْنَا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًاadedi, iki tenvin vakıfta iki "elif" sayılmak cihetiyle beşyüz doksansekiz (598) ederek aynen tam tamına Resail-in Nur'a ve Risale-in Nur adedine tevafuk (denk gelmeyle) ile o semavî bürhan-ı kudsînin (kutsal delilin) yerde bir bürhanı (delili) Resail-in Nur olduğunu remzen haber veriyor.

İhtar: Sözler'in üç ismi olan Risale-in Nur veya Resail-in Nur veya Risalet-in Nur'daki şeddeli "nun" iki "nun" sayılmak, cifirce ağlebî (çoğunluklu) bir kaidedir. Şeddeli harf bazan bir, bazan iki sayılabilir.

Onaltıncı Âyet:لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَ شِفَاءٌdur. Şu şifalı âyet çok zamandır benim derdlerimin şifası ve ilâcı olduğu gibi eczahane-i kübra-yı İlahiye (Büyük ilahi eczane) olan Kur'an-ı Hakîm'in tiryakî ilâçlarından, Risale-in Nur eczalarının kavanozlarından alarak belki bin manevî derdlerime bin kudsî şifayı buldum ve Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) dahi buldular. Ve fenden ve felsefenin bataklığından çıkan ve tedavisi çok müşkil olan ve zındıka hastalığına mübtela olanlardan çokları onunla şifalarını buldular.

İşte her derde şifa olan Kur'anın ilâçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resail-in Nur dahi bu şifadar (şifalı) âyetin bir medar-ı nazarı (bakış noktası) olduğuna kuvvetli bir emare şudur ki: Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkaltı (1346) adedi Resail-in Nur'un bin üçyüz kırkaltıda şifadarane (şifa verir şekilde) etrafa intişarının (yayılmasının) tarihine ve Mu'cizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm namında olan risale-i hârikanın (harika mektubun) zaman-ı te'lifine (yazılma zamanına) tam tamına tevafukudur (denk gelmesidir). Şu tevafuk (denk gelme) hem münasebet-i maneviyeyi (anlamsal ilgiyi) teyid (destekler) ve onunla teeyyüd (desteklenir) eder, hem remizden işaret derecesine çıkarıyor.

Onyedinci Âyet:فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُdekiفَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُnün makam-ı cifrîsi şeddeli "lâm"lar birer "lâm" ve şeddeli "kâf" bir "kâf" sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidokuz (1329) ederek, harb-i umumînin (dünya savaşının) başlangıcı zamanında Resail-in Nur'un başlangıcı olan İşarat-ül İ'caz tefsirinin tarih-i te'lifine (yazılma tarihine) tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) beraber, şeddeli "kâf" iki "kâf" sayılmak cihetiyle bin üçyüz kırkdokuz (1349) ederek harb-i umumînin (dünya savaşının) verdiği sarsıntılar zamanında Resail-in Nur'un "Hasbiyallahü (Allah bana yeter)" diyerek ehl-i dünyadan hiç bir yerde himaye görmeden belki tehacüme (saldırıya) hedef olmakla beraber çekinmeyerek yalnız başlarıyla müşkilât (problemler) içinde envâr-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani Nurları) neşrettikleri (yaydıkları) aynı tarihe tam tamına tevafuku (denk gelmesi) ise, her cihetiyle ayn-ı şuur (bilincin kendisi) olan âyâtta (ayetlerde) elbette tesadüfî olamaz. Belki bu gibi âyetler, en müşkil zaman olan bu asra dahi hususî bakarlar ve o âyâtı (ayetleri) kendilerine rehber ittihaz (edinen) eden bir kısım şakirdlerine (takipçilerine) hususî (özel olarak) iltifat edip iltifatlarıyla teşci' (cesaretlendirirler) ederler.

Bu âyet, sâbık (önceki) âyetler gibi münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) gerçi zahiren (dıştan) görünmüyor; fakat bir cihetle Resail-in Nur ile bir nevi münasebeti vardır. Şöyle ki: Onüç senedir {(Haşiye): Te'lif tarihine göredir.} bu âyet Risalet-ün Nur müellifinin ve sonra has şakirdlerinin (takipçilerinin) mağribden (gün batımından) sonra bir vird-i hususîleridir (özel dua metinleridir). Hem bu âyetin manasına bu zamanda tam mazhar (ulaşma) ve herkes onlardan çekinmesinden fütur (gevşeklik) getirmeyerek "Hasbiyallahü" deyip


Şualar ( 685 - 705 )
Mütevekkilane (tevekkül eder şekilde) müşkilât-ı azîme (büyük sorunlar) içinde envâr-ı imaniyeyi (imani ışıkları) ve esrar-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani sırları) neşreden (yayan), ehl-i imanı me'yusiyetten (umutsuzluktan) kurtaran başta Risalet-ün Nur ve şakirdleridir (takipçileridir).

Onsekizinci Âyet:اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَdir. Bu âyet mealiyle hizbullahın (Allah’ın taraftarının) zahirî (görünüşte) mağlubiyetinden (yenilgisinden) gelen me'yusiyeti (umutsuzluğu) izale (giderme) için kudsî (kutsal) bir teselli verir ve Hizbullah (Allah’ın taraftarı) olan hizb-i Kur'anînin (Kur’ani tarafın) hakikatta ve akibette (sonuçta) galebesini haber verir. Ve bu asırda hizb-i Kur'anînin (Kur’ani tarafın) hadsiz efradından (bireylerinden) Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) tezahür (ortaya çıktığından) ettiklerinden bu âyetin küllî (genel) manasında hususî dâhil olmalarına bir emare olarak makam-ı cifrîsi olan bin üçyüzelli (1350) adedi ile Resail-in Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) zahirî (görünüşte) mağlubiyetleri (yenilgileri) ve bir sene sonra mahpusiyetleri içinde manevî galebeleri ve metanetleri (dayanıklıkları) ve haklarında yapılan müdhiş imha plânını akîm bırakan ihlasları ve kuvve-i maneviyeleri tezahür (ortaya çıkmasının) etmesinin rumi tarihi olan bin üçyüzelli ve ellibir ve elliiki (1350-1351-1352) adedine tam tamına tevafuku (denk gelmesi) elbette şefkatkârane (şefkatli bir şekilde), teselliyetdarane (teselli eder şekilde) bir remz-i Kur'anîdir (Kur’ani işarettir).

Ondokuzuncu Âyet:وَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعَى بَيْنَاَيْدِيهِمْ وَ بِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَ اغْفِرْلَنَا

Şu âyetin umum (genel) manasındaki tabakalarından (derecelerinden) bir tabaka-i işariyesi (işari derecesi) bu asra dahi bakıyor. Çünkiيَقُولُونَ رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَاhem manaca kuvvetli münasebeti var, hem cifirce bin üçyüz yirmialtı (1326) ederek o tarihteki hürriyet inkılabından neş'et eden fırtınaların hengâmında (esnasında) herşeyi sarsan o fırtınaların ve harblerin zulümatından (karanlıklarından) kurtulmak için nur arayan mü'minler içinde, Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) az bir zaman sonra tezahür (ortaya çıkmak) ettiklerinden bu âyetin efrad-ı kesîresinden (birçok teklerinden) bu asırda bir mâsadakı (tıpkının aynısı) onlar olduğuna bir emaredir.وَاغْفِرْلَنَاcümlesi bin üçyüz altmışa (1360) bakıyor. Demek bundan beş-altı sene sonra istiğfar (af isteme) devresidir. Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) o zamanda istiğfar (af isteme) dersini vereceğini remzen bir îmadır.

Yirminci Âyet:وَ نُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَŞu âyet-i azîme (büyük ayet) sarîhan (açık olarak) asr-ı saadette (mutluluk çağında) nüzul-ü Kur'ana (Kur’anın inişine) baktığı gibi, sair (diğer) asırlara dahi mana-yı işarîsiyle (işaretsel anlamıyla) bakar. Ve Kur'anın semasından (göğünden) ilhamî bir surette gelen şifadar (şifalı) nurlara işaret eder. İşte doğrudan doğruya tabib-i kulûb (gönüllerin doktoru) olan Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden ve ziyasından (ışığından) iktibas (alınan) olunan Risalet-ün Nur, benim çok tecrübelerimle umum (genel) manevî derdlerime şifa olduğu gibi, Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) dahi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar. Demek Resail-in Nur bu âyetin bir mana-yı işarîsinde (işari anlamıyla) dâhildir. Ve bu dühûlüne (girişine) bir emare (işaret) olarakمَا هُوَ شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَnin makam-ı cifrîsi bin üçyüz otuzdokuz (1339) ederek aynı tarihte Kur'andan ilham olunan Resail-in Nur bu asrın manevî ve müdhiş hastalıklarına şifa olmakla meydana çıkmağa başlamasından, bu âyet ona hususî remzettiğine bana kanaat veriyor. Ben kendi kanaatımı yazdım, kanaata itiraz edilmez.

Yirmibirinci Âyet veya Âyetler:قُلْ اِنَّنِى هَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍ ٭ وَ هَدَيهُ اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍSekiz-dokuz âyetlerde "Sırat-ı Müstakim (dosdoğru yola)"e nazarı çeviriyorlar. Ve bu doğru, istikametli yolu bulmak için daima Kur'anın nurundan her asırda o asrın zulmetlerini (karanlıklarını) dağıtacak ve istikamet yolunu tenvir (aydınlatacak) edecek Kur'andan gelen nurlar olmakla ve bu dehşetli ve fırtınalı asırda o doğru yolu şaşırtmayacak bir surette gösteren başta şimdilik Risalet-ün Nur tezahür (ortaya çıkma) ettiğinden, hem bu "Sırat-ı Müstakim" kelimesinin makam-ı cifrîsi -tenvin "nun" sayılmak cihetiyle- bin (1000) eder. Medde (uzatma) olmazsa dokuzyüz doksandokuz (999) ederek yalnız bir veya iki farkla {(Haşiye): Yani: Risalet-ün Nur'un mertebesi ikinci ve üçüncüde olduğuna işarettir. Vahiy değil ve olamaz. Belki ilham ve istihracdır (çıkarsamadır).} Risalet-ün Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize (998) tevafukla (denk gelmesiyle), sekiz-dokuz âyetlerde "Sırat-ı müstakim" kelimeleri bu mezkûr iki âyet gibi Risalet-ün Nur'u "Sırat-ı müstakim"in efradına (tek tek özelliklerine) hususî idhal (sokup) edip remzen ona baktırır ve istikametine işaret eder. Eğerصِرَاطٍdaki tenvin sayılmazsa,اَلنُّورِdaki şeddeli "nun" bir "nun" sayılır, yine tevafuk (denk gelir) eder.
Yayıncının notu: Said NURSİ istediği rakamı tutturmak için işine geldiğinde tenvini ve şeddeleri sayarken işine gelmediğinde tersini yapıyor ve nasıl bir kuralsızlıkla batıl bir dava güttüğünü göstermiş oluyor birde utanmadan bu bir kanaattir itiraz edilmez diyerekte gelebilecek haklı itirazların önünü o ufacık beyniyle kesmeye çalışmıştır.

Hem nasılki bu âyet Risale-in Nur'a ismiyle bakıyor, öyle de onun istihzarat (hazırlıklar) zamanına da bakar. Çünkiهَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍin makam-ı cifrîsi bin üçyüz onaltı (1316) ederek Risalet-ün Nur müellifinin (yazarının) ihtiyarsız olarak istihzarat-ı Nuriyede (Nurlu hazırlıklar) bulunduğu ve umum (bütün) malûmatını (bigilerini) Kur'anın fehmine (anlayışına) basamaklar yaptığı en hararetli tarihi olan bin üçyüz onaltı adedine tam tamına tevafuku (denk gelmesi) elbette evvelki işaratı (işaretleri) teyid (destekleme) ve onunla teeyyüd (desteklenme) ederek Risalet-ün Nur'u daire-i harîmine (kutsal dairesine) remzen belki işareten dâhil ediyor.

Cây-ı dikkat (dikkat edilecek nokta) ve ehemmiyetli (önemli) bir tevafuktur ki (denk gelmedir ki): Risalet-ün Nur müellifi bin üçyüz onaltı (1316) sıralarında mühim bir inkılab-ı fikrî (düşünce değişimi) geçirdi. Şöyle ki:

O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı (çeşitli ilimleri), yalnız ilimle tenevvür (aydınlanma) için merak ederdi, okurdu, okuturdu. Fakat birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa'nın Kur'ana karşı müdhiş bir sû'-i kasdları var olduğunu bildi. Hattâ bir gazetede İngiliz'in bir müstemlekât (sömürge) nâzırı (bakanı) demiş:

"Bu Kur'an, İslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayız. Bunun sukutuna (düşürmeye) çalışmalıyız." dediğini işitti, gayrete geldi. Birden makam-ı cifrîsi bin üçyüzonaltı (1316) olanفَاَعْرِضْ عَنْهُمْfermanını manen dinleyerek bir inkılab-ı fikrî (düşünce değişimi) ile merakını değiştirdi. Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı (çeşitli ilimleri) Kur'anın fehmine (anlayışına) ve hakikatlarının isbatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini (ilmi amacına) ve netice-i hayatını, yalnız Kur'an bildi. Ve Kur'anın i'caz-ı manevîsi (manevi mucizesi), ona rehber ve mürşid ve üstad oldu. Fakat maatteessüf (üzülürek söylemek gerekirki) o gençlik zamanında çok aldatıcı ârızalar yüzünden bilfiil o vazifenin başına geçmedi. Bir zaman sonra harb-i umumînin (dünya savaşının) tarraka (gümbürtü) ve gürültüsü ile uyandı. O sabit fikir canlandı, bilkuvveden (güçten) bilfiile (eyleme) çıkmağa başladı.

İşte hem ona, hem Risalet-ün Nur'a çok alâkası bulunan bu bin üçyüz onaltı (1316) tarihine çok âyetler müttefikan bakarlar. Meselâ: Nasılkiهَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍâyeti tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) işaret eder. Aynen öyle de; bir âyet-i meşhure olanاِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍmakam-ı cifrîsi şeddeli "nun" bir "nun" sayılsa ve tenvin sayılmazsa bin üçyüz onaltı ederek aynen tam tamına o tarihe işaret eder. Hem nasılki yedi-sekiz surelerde gelen âyetler ve o âyetlerde gelen "Sırat-ı müstakim" cümleleri Risalet-ün Nur ismine tevafukla (denk gelmeyle) beraber, bu mezkûr iki âyet gibi bir kısmı Risalet-ün Nur te'lifinin tarihini de gösterir. Aynen öyle de; yedi aded surelerin başlarında yedi defaتِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِcümle-i kudsiyesi (kutsal cümlesi) makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz onaltı veya yedi (1316-1317) ederek aynen tam tamına o bin üçyüz onaltı tarihine tevafukla (denk gelmeyle) işaret ettiği gibi,طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِâyeti dahi aynen bin üçyüz onaltı ederek o bin üçyüz onaltı tarihine tevafukla (denk gelmeyle) işaret eder. Güya nasılki asr-ı saadette (peygamberimizin asrında) Kur'andaki iman hakikatlarına alâmetler, deliller ve o Kitab-ı Mübin'in davalarına bürhanları (delilleri) ve hüccetleri (delilleri) gözlere de göstermek manasında tekrar ileتِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ٭ تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ ٭ تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِfermanlarıyla Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan ilânat (ilanlar) yapıyor. Öyle de, bu dehşetli asırda dahi bir mana-yı işarîsiyle (imalı anlamıyla) o âyât-ı Furkaniyenin (Kur’an ayetlerinin) bürhanları (delilleri) ve hakkaniyetinin alâmetleri ve hakikatlarının hüccetleri (delilleri) ve hak Kelâmullah (Allah’ın sözü) olduğuna delilleri olan Resail-in Nur'a mana-yı işarîsiyle alâmet ve bürhan (delil)ve emare ve delil manasıyla âyâtın (ayetlerin) âyetleri diye tekrar ileتِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِferman ederek nazar-ı dikkati Kur'an hesabına bu asra ve bu asırdaki Resail-in Nur'a çeviriyor itikad (inanıyorum) ediyorum.
YAYINCININ NOTU : Demekki neymiş bu bir itikatmış, sadece yorum yada bir tahmin değil Said NURSİ bu yaptığı batıl yorumlara İTİKAT olarak bakıyor.

Evet herbir cihet ile ayn-ı şuur (bizatihi bilinç) olan âyât-ı Kur'aniyenin (Kur’an ayetlerinin) böyle yirmi vecihle (özellikle) ve yirmi parmakla aynı şeye müttefikan işaretleri tasrih (açıklama) derecesinde bana kanaat veriyor. Benim kanaatıma iştirak etmeyen bu ittifaka ne diyecek ve ne diyebilir? Hangi kuvvet bu ittifakı bozar? Resail-in Nur bu asra gelen işarat-ı Kur'aniyeye (Kur’ani işaretlere) hususî bir medar-ı nazar (bakış noktası) olduğuna kimin şübhesi varsa Kur'anın kırk vecihle (yönden) mu'cizesini isbat eden Mu'cizat-ı Kur'aniye namındaki Yirmibeşinci Söz ve Yirminci Söz'ün ikinci makamına ve haşre (yeniden dirilmeye) dair Onuncu Söz ve Yirmidokuzuncu Sözlere baksın, şübhesi izale olmazsa gelsin parmağını gözüme soksun.

Yirmiikinci Âyet ve Âyetler: Hem Yunus, hem Yusuf, hem Ra'd, hem Hıcr, hem Şuara, hem Kasas, hem Lukman Surelerinin başlarında bulunanتِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِilân-ı kudsîsidir (kutsal ilanıdır). Yirmibirinci âyetin hâtimesinde (bitiminde) bunun münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) bir derece beyan edilmiş. Cifrîsi ise, bu âyette üç "te" bin ikiyüz eder ve iki "kef" iki "lâm" yüz eder; yekûnü bin üçyüz. Bir "ye" bir "be" dört veya beş "elif" mecmuu bin üçyüz onaltı veya onyedi (1316-1317) ederek Resail-in Nur müellifi bir inkılab-ı fikrî (düşünce değişimiyle) ile ulûm-u mütenevviayı (çeşitli ilimleri) Kur'anın hakaikına (gerçeklerine) çıkmak için basamaklar yaptığı bir tarihe tam tamına tevafuku münasebet-i maneviyesinin (anlamsal ilgisinin) kuvvetine istinaden (dayanarak) deriz:

O tevafuk (denk gelme) remzeder ki: Bu asırda Resail-in Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin'deki (apaç ık kitaptaki) âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının (gerçeklerinin) alâmetleridir (izleridir) ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır (delilleridir). Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin (inanç gerçeklerinin) gayet kuvvetli hüccetleridir (delilleridir). Veتِلْكَkelime-i kudsiyesinin (kutsal kelimenin) işaret-i hissiyesiyle (duyusal işareti) gözlere dahi görünecek derecede zahir (açık) olduğunu ifade eden böyle işarete lâyık delilleridir diye remzen Resail-in Nur'u bir işarî manasının küllî dairesine hususî ve medar-ı nazar (bakış noktası) bir ferdi olarak dâhil ediyor.
Elhasıl: Nasılki bu âyette bulunan işarî mana yedi surede yedi işaret hükmünde olup delalet (delil olma), belki sarahat (netlik) derecesine çıkıyor. Aynen öyle de:صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍdeki remz dahi, yedi-sekiz surelerde bulunmakla yedi-sekiz remz hükmünde olarak o remzi işaret, belki delalet (delil olma), belki sarahat (netlik) derecesine çıkarıyor.

İhtar: Külfetsiz olmak üzere birden hatıra gelen işarat (işaretler) kaydedildi. Tekellüfe (sıkıntıya) girmemek için, işaretli otuzüç âyetin çok işaratı (işaretleri) kaydedilmedi.

Yirmiüçüncü Âyet:عَسَى رَبُّنَا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًاŞu âyet her asra baktığı gibi bu asra da bakıyor ve bu asırda kâbuslu bir rü'ya gibi musibetlere düşen ve Rabb-i Rahîm'inden onu hayra tebdil (değiştirmesini) etmesini rica edenler içinde Resail-in Nur şakirdlerine (takipçilerine) hususî remzettiğine bir emaresi (işareti) şudur ki: Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkbeşte (1345) ehemmiyetli (önemli) risaleler te'lif ile beraber, fevkalâde hâdiseler vukua gelmeğe hazırlandılar. Ve o Resail-in Nur'un merkez-i intişarı (yayılma merkezi) olan Barla karyesinde (köyünde) ziyade sıkıntı müellifine (yazarına) verildi. Ve hususan küçük mescidine ilişildiği zaman Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) kuvvetli bir rica ile dergâh-ı İlahiyeye iltica edip "Ya Rab! Bu müdhiş rü'yayı hayra tebdil eyle" deyip yalvardılar. Herkesin me'yusiyetlerine (umutsuzluklarına) mukabil (karşılık) pek kuvvetli bir ümid ve rica ile müslümanların kuvve-i maneviyelerini (manevi gücünü) takviye ettiler. Bu âyetin birden külfetsiz hatıra geleni bu kadardır. Yoksa esrarı çoktur. Tekellüf (sıkıntı) olmasın diye kısa kestim.

Yirmidördüncü Âyet ve Âyetler: Hem Sure-i Zümer, hem Sure-i Casiye, hem Sure-i Ahkaf'ın başlarında bulunanتَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِâyât-ı azîmeleridir (yüce ayetleridir). Şu âyetler dahi yirmiikincideki âyetler gibi Risalet-ün Nur'un ismine ve zâtına, hem te'lif (yazılma) ve intişarına (yayılmasına) bir mana-i remziyle bakıyorlar. İzahtan evvel mühim bir ihtar (hatırlatma)

(Lüzumlu dört-beş nokta beyan edilecek.)

Birinci Nokta: Hadîste vârid (geldiği) olduğu gibi, "Herbir âyetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttalaı (farkındalığının olduğu yer) vardır. Bu dört tabakadan (dereceden) herbirisinin (hadîsçe "şücûn (dalları) ve gusûn (budakları)" tabir edilen) füruatı (ayrıntıları), işaratı (işaretleri), dal ve budakları vardır." mealindeki hadîsin hükmüyle, Kur'an hakkında nâzil olan bu âyet-i kudsiye (kutsal ayeti), fer'î bir tabakadan (dereceden) ve bir mana-yı işarîsiyle (işari anlamıyla) de Kur'an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe'nine (işine) bir nakîse (eksiklik) değil. Belki o lisan-ül gaybdaki i'caz-ı manevîsinin (manevi mucizesinin) muktezasıdır (gereğidir).

İkinci Nokta: Bir tabakanın (derecenin) mana-yı işarîsinin külliyetindeki (genelindeki) efradının (tek tek özelliklerinin) bu asırda tezahür (ortaya çıkan) eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risalet-ün Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet ben, Risalet-ün Nur'un has şakirdlerini (takipçilerini) işhad (şahitlik ettirerek) ederek derim:

Risalet-ün Nur sair (diğer) te'lifat (yazmalar) gibi ulûm (ilimler) ve fünundan (sanatlar) ve başka kitablardan alınmamış. Kur'andan başka me'hazı (kaynağı) yok, Kur'andan başka üstadı yok, Kur'andan başka mercii yoktur. Te'lif (yazıldığı) olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin (yazarının) yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'anın feyzinden mülhemdir (ilham alınmıştır) ve sema-i Kur'anîden ve âyâtının (ayetlerinin) nücumundan (yıldızlarından), yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.

Üçüncü Nokta: Resail-in Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm'in mazharı (yansıması) olduğundan bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmibeşinci dahi Rahman ve Rahîm ile bağlamaları münasebet-i maneviyeyi (anlamsal ilgiyi) cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgiye) binaen (dayanarak) deriz ki:تَنْزِيلُ الْكِتَابِcümlesinin sarih (net) bir manası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübin'in (apaçık kitabın) nüzulü (inişi) olduğu gibi, mana-yı işarîsiyle (işari anlamıyla) de, her asırda o Kitab-ı Mübin'in (apaçık kitabın) mertebe-i arşiyesinden (arş katmanından) ve mu'cize-i maneviyesinden (manevi mucizesinden) feyz ve ilham tarîkıyla (yoluyla) onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları (delilleri) iniyor, nüzul ediyor diyerek şu asırda bir şakirdini (takipçisini) ve bir lem'asını (parıltısını) cenah-ı himayetine (koruma kanadına) ve daire-i harîmine (kutsal dairesine) bir hususî iltifat ile alıyor.
Dördüncü Nokta: İşte bu risalede mezkûr (anılan) otuzüç âyet-i meşhurenin (meşhur ayetin) bil'ittifak tekellüfsüz (sorunsuz), manaca ve cifirce Resail-in Nur'un başına parmak basmaları ve başta Âyet-in Nur on parmakla ona işaret etmesi; eskiden beri ülema (alimler) ortasında ve edibler mabeyninde (arasında) meşhur bir düstur ve hakikatlı bir medar-ı istihracat (çıkarsama noktası) ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında ediblerin istimal (kullandıkları) ettikleri maruf bir kanun-u ilmî (bilimsel yasa) iledir. Eğer o kanuna tasannu' (yapaylık) karışmazsa, işaret-i gaybiye (gaybi işaret) olabilir. Eğer sun'î ve kasdî yapılsa, yalnız bir letafet (incelik), bir zarafet (estetik), bir cezalet (güzellik) olur.

Evet edibler hususî ve şahsî tarihlerde onun taklidini yapmakla kelâmlarını güzelleştirdikleri, hem cifir ilminin en esaslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan makam-ı ebcedî ile işaret ise; her cihetle ayn-ı şuur (bizzat bilinç) venefs-i ilim(psikoloji ilmi) ve mahz-ı irade (irade kaynağı) ve tesadüfî halleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur'anın bu kadar âyât-ı meşhuresi (meşhur ayetleri) icma' ile ve ittifakla Risale-in Nur'a işaret ve tevafukları (denk gelmeleri) sarahat (netlik) derecesinde onun makbuliyetine (kabul edildiğine) bir şehadettir ve hak olduğuna bir imzadır ve şakirdlerine (takipçilerine) bir beşarettir (müjdedir).

Beşinci Nokta: Bu hesab-ı ebcedî, makbul (kabul edilen) ve umumî bir düstur-u ilmî (bilimsel ilke) ve bir kanun-u edebî (edebiyat kaidesi) olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört-beş tanesini nümune için beyan edeceğiz:

Birincisi: Bir zaman Benî-İsrail âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberî'de surelerin başlarındakiآلم ٭ كهيعصgibi mukattaat-ı hurufiyeyi işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: "Ya Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Onlara mukabil dedi: "Az değil." Sair surelerin başlarındaki mukattaatı okudu ve ferman etti: "Daha var." Onlar sustular.

İkincisi: Hazret-i Ali Radıyallahü Anh'ın en meşhur Kaside-i Celcelutiyesi, baştan nihayete kadar bir nevi hesab-ı ebcedî ve cifir ile te'lif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmış.

Üçüncüsü: Cafer-i Sadık Radıyallahü Anh ve Muhyiddin-i Arabî (R.A.) gibi esrar-ı gaybiye (gaybi gizemlerle) ile uğraşan zâtlar ve esrar-ı huruf (harflerin gizemleriyle) ilmine çalışanlar, bu hesab-ı ebcedîyi gaybî bir düstur (ilke) ve bir anahtar kabul etmişler.
Dördüncüsü: Yüksek edibler bu hesabı, edebî bir kanun-u letafet (incelik kanunu) kabul edip, eski zamandan beri onu istimal (kullanmış) etmişler. Hattâ letafetin (inceliğin) hatırı için, iradî ve sun'î ve taklidî olmamak lâzım gelirken, sun'î ve kasdî bir surette o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar.

Beşincisi: Ulûm-u riyaziye (matematik ilimleri) ülemasının (alimlerinin) münasebet-i adediye (sayıların ilgisi) içinde en latif (ince) düsturları (ilkeleri) ve avamca hârika görünen kanunları, bu hesab-ı tevafukînin (denkleşme hesabı) cinsindendirler. Hattâ fıtrat-ı eşyada (eşyanın yaradılışında) Fâtır-ı Hakîm bu tevafuk-u hesabîyi (hesapsal denklikleri) bir düstur-u nizam (sistem ilkesi) ve bir kanun-u vahdet (birlik kanunu) ve insicam (uyum) ve bir medar-ı tenasüb(uyuşma nedeni) ve ittifak (birleşme) ve bir namus-u hüsün (güzellik düzeni) ve ittisak (tamamlanma) yapmış. Meselâ;nasılki iki elin ve iki ayağın parmakları, a'sabları (sinirleri), kemikleri, hattâ hüceyratları (hücrecikleri), mesamatları (gözenekleri) hesabca birbirine tevafuk (uyumlu) ederler. Öyle de; bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk (denk geldiği) ettiği gibi, bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevafuk (denk gelmesi) ve istikbal (gelecek) baharları dahi mazi (geçmiş) baharlarına ihtiyar (seçme) ve irade-i İlahiyeyi (ilahi) gösteren sırlı ve az farkla muvafakatları (denk gelmeleri), Sâni'-i Hakîm-i Zülcemal'in (Yaratıcı, Hikmet ve güzellik sahibi) vahdetini (birliği) gösteren kuvvetli bir şahid-i vahdaniyettir (tekliğin kanıtıdır).

İşte madem bu tevafuk-u cifrî (cifir hesabının denk gelmesi) ve ebcedî, bir kanun-u ilmî (bilimsel yasa) ve bir düstur-u riyazî (matematik prensip) ve bir namus-u fıtrî (yaradılış yasası) ve bir usûl-ü edebî (edebiyat yöntemi) ve bir anahtar-ı gaybî (gaybi anahtar) oluyor. Elbette menba-ı ulûm (ilimlerin kaynağı) ve maden-i esrar (sırlar madeni) ve fıtratın tercüman-ı âyât-ı tekviniyesi (yaradılış ayetlerinin tercümanı) ve edebiyatın mu'cize-i kübrası (en büyük mucizesi) ve lisan-ül gayb (gaybın dili) olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan , o kanun-u tevafukîyi (rakamların denk gelmesi yasasını) işaratında (işaretlerinde) istihdam (kullanma), istimal (kullanma) etmesi i'cazının (mucizeliğinin) muktezasıdır (gereğidir).

İhtar (hatırlatma) bitti, şimdi sadede geliyoruz.

Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf'ın başlarındakiتَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِolan âyetler, sâbık (önceki) ihtarın (hatırlatma) ikinci noktasında, münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) beyan edildiğinden burada yalnız cifrî remzini (imalı anlatımını) beyan edeceğiz.

Şöyle ki: İki "te" sekizyüz, iki "nun" yüz, iki "mim" seksen, iki "kef" kırk, üç "ze" yirmibir, üç "ye" otuz, bir "be" bir "ha" on, "Lafzullah" altmış yedi, bir "ayın" yetmiş, dört "lâm" dört "elif" yüz yirmi dört olup yekûnü (toplamı) bin üçyüz kırkiki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati (dikkat noktasını) celbetmekle (çekmekle) beraber, Kur'anın tenziliyle (indirilmesiyle) çok alâkadar bir Nur'a parmak basıyor. Ve o tarihten az sonra Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) (Peygamberimizin mucizelerini) Risalesi ve Yirminci ve Yirmidördüncü Mektublar gibi Risalet-ün Nur'un en nurani cüzleri meydan-ı intişara (yayılma alanına) çıkmaları ve Kur'anın kırk vecihle i'cazını isbat eden Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesiyle haşre dair Onuncu Söz'ün ikisinin kırkikide intişarları (yayılmaları) ve kırkaltıda fevkalâde iştiharları (şöhretli olmaları) aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki, bu âyet ona hususî bir iltifatı var. Hem nasılki bu âyetler te'lif ve intişarına (yayılmasına) işaret ederler, öyle de; yalnızتَنْزِيلُ الْكِتَابِkelimesi Risalet-ün Nur'un ismine -şeddeli "nun" bir "nun" sayılmak cihetiyle- gayet cüz'î bir farkla tevafuk (denk) edip remzen bakar, kendine kabul eder. Çünkiتَنْزِيلُ الْكِتَابِkelimesi dokuzyüz ellibir (951) ederek Risalet-ün Nur'un makamı olan dokuzyüz kırksekize (948) sırlı üç farkla tevafuk (denk gelme) noktasından bakar.

Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle (genellikle) dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'anın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat (içe doğuşlar) ve istihracat-ı Kur'aniyedir (Kur’an’dan çıkarsamalardır).

Cây-ı dikkattir (dikkate değerdir) ki, birinciحمolan Sure-i Mü'min'deتَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِmakam-ı cifrîsi, bazı mühim âyetler gibi bin üçyüz yetmişe (1370) bakıyor. Acaba onbeş-yirmi sene sonra başka bir nur-u Kur'an (Kur’an’ın ışığı) zuhur (ortaya çıkacak) mu edecek, yahut Resail-in Nur'un bir inkişaf-ı fevkalâde (olağan üstü inkişafı) ile bir fütuhatı (fetihleri) mı olacak bilmediğimden o kapıyı açamıyorum.

Yirmibeşinci Âyet:حم ٭ تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِâyet-i kudsiyesidir (kutsal ayetidir). Bu âyetin mana-yı işarîsi (işari anlamı), Resail-in Nur ile münasebeti çok kuvvetlidir. Bir ciheti şudur ki, Risalet-ün Nur'un ve şakirdlerinin (takipçilerinin) mesleği, dört esas üzerine gidiyor.

Birincisi tefekkürdür; Hakîm ismine bakıyor.

Biri de şefkattir, hadsiz olan fakrını hissetmektir ki; Rahman ve Rahîm isimlerine bakıyor.

Hem şu âyet nasılki Resail-in Nur'un te'lif (yazılma) ve tekemmül (tamamlanma) tarihine tevafukla parmak basıyor, öyle deتَنْزِيلٌkelimesiyle -vakf mahalli olmadığından tenvin "nun" sayılmak cihetiyle- makamı beşyüz kırkyedi (547) olarak Sözler'in ikinci ve üçüncü ismi olan Resail-in Nur ve Risale-i Nur'un adedi olan beşyüz kırksekiz veya kırkdokuza (548-549) şeddeli "nun" bir "nun" sayılmak cihetiyle pek cüz'î ve sırlı bir veya iki farkla tevafuk (denk gelme) ederek remzen ona bakar, dairesine alır.

Hemحم ٭ تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِin makam-ı cifrîsi, bir vecihle (yönle), yani tenvin "nun" sayılsa ve şeddeli iki "ra"daki lâm-ı aslî hesab edilseحم,حَامِيمْtelaffuzda olduğu gibi olsa, bin üçyüz ellidört veya beş (1354-1355) eder. Ve diğer bir vecihte (yönde), yani tenvin sayılmazsa bin üçyüz dört (1304) eder; üçüncü vecihte (yönde), yani telaffuzda bulunmayan iki "lâm" hesaba girmezse bin ikiyüz doksandört (1294) eder. Birinci vecihte (yönde) tam tamına Resail-in Nur'un te'lifçe bir derece tekemmülü (tamamlanması) ve fevkalâde ehemmiyet kesbetmesi ve fırtınalara tutulması ve şakirdleri (takipçileri) kudsî bir teselliye muhtaç oldukları Arabî tarihiyle şu bin üçyüz ellibeş ve ellidört tarihine, hem otuzbir aded Lem'alar'dan ibaret olan "Otuzbirinci Mektub"un te'lif zamanına, hem o mektubun Otuzbirinci Lem'asının vakt-i zuhuruna (ortaya çıkış zamanına) ve o lem'adan (parıltıdan) Birinci Şua'ın te'lifine (yazılmasına) ve o şua'ın yirmidokuz makamında otuzüç aded âyâtın (ayetlerin) Risale-i Nur'a işaretleri istihrac (çıkarsandığı) edildiği hengâmına (anına) ve yirmibeşinci âyetin Risale-i Nur'a îmaları yazıldığı şu zamana, şu dakikaya, şu hale tam tamına tevafuku (denk gelmesi) ise, Kur'an'ın i'caz-ı manevîsine (manevi mucizesine) yakışıyor. Gayet latif ve müjdeli bir tevafuktur (denk gelmedir).

İkinci vecihte (yönde, özellikte), yani binüçyüz dört (1304) makamıyla Risale-i Nur'un tercümanı, Risale-i Nur'un basamakları olan mebadi-i ulûma (ilimlerin başlangıçlarına) besmele-keş (besmele gibi) olduğu ve fütuhat-ı Nuriyede (Nurlu fetihlerde) besmelesini çektiği ve fatiha-i hayat-ı ilmiyede (ilmi hayatının başlangıcında) "Bismillahirrahmanirrahîm" okuduğu zamanına tam tamına tevafukla parmak basıyor, arkasını sıvatıyor, "Haydi git, selâmetle çalış" remzen (dolaylı olarak) diyor. Üçüncü vecihte (yönde), yani bin ikiyüz doksanüç veya dört (1293-1294) olan makam-ı cifrîsiyle o tercümanın besmele-i hayat-ı dünyeviyesinin (dünya hayatının besmelesinin) ibtidasına (başlangıcına) tam tamına tevafuk (denk gelmesiyle) sırrıyla îma eder ki, onun hayatı çok dehşetli dağdağaları ve fırtınaları görmek ve çekmekle beraber daima Rahman ve Rahîm isimlerinin mazharı olarak rahmetle muhafaza ve şefkatle terbiye edileceğini remzen (dolaylı olarak) mün'imane (nimetlendirircesine) haber veriyor. Bu suretle Kur'anın manevî i'cazından ihbar-ı gaybî (gaybi olarak haberlendirme) nev'inin (türünün) bir şuaını (parıltısını) gösteriyor.

Yirmialtıncı Âyet: Sure-i Hud'daفَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌâyetinin iki satır sonra gelenوَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِâyetidir. Şu âyetin şeddeli "mim" ve şeddeli "lâm" ve şeddeli "nun" ikişer sayılmak veاَلْجَنَّةِdeki "te" vakıfta olduğundan "he" olmak cihetiyle makam-ı cifrîsi bin üçyüz elliiki (1352) olmakla tam tamına Resail-in Nur şakirdlerinin (takipçilerinin) en me'yusiyetli (umutsuz) ve musibetli zamanları olan bin üçyüz elliiki tarihine tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) o acınacak hallerinde kudsî ve semavî bir teselli, bir beşarettir (müjdedir). Ve âyetin münasebet-i maneviyesi (anlamsal ilgisi) bir-iki risalede, yani Keramat-ı Aleviyede (Hz. Alinin kerameti) ve Gavsiye'de (Abdulkadir Geylani’nin) beyan edilmiştir.وَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُواdekiسُعِدُواkelimesiفَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌdekiسَعِيدٌkelimesine Kur'an sahifesinde tam müvazi (paralel) ve mukabil (karşılık) gelmesi, bu tevafuka (denk gelmeye) bir letafet (incelik) daha katar. Bu âyetin küllî (genel) ve çok geniş mana-yı kudsîsinin (kutsal manasının) cüz'iyatından (parçalarından) Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) gibi teselliye çok muhtaç bir cüz'îsi bu asırda bin üçyüz elliikide bulunduğuna tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) işaret ederek başına parmak basıyor.

Eğerفَفِى الْجَنَّةِkelimesinde vakfedilmezse (durdurulmazsa) veخَالِدِينَkelimesiyle rabtedilse (bağlansa), o vakit "te", "he" olmaz. Fakat daha latif (ince) tesellikâr (teselli edici) bir tevafuk (denk gelme) olur. Çünkiوَاَمَّا الَّذِينَ سُعِدُواkaide-i nahviyece (dilbilgisi kaidesince) mübtedadır .فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَonun haberidir. Bu haber ise, makam-ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkdokuz (1349) adediyle, bin üçyüz kırkdokuz tarihinden beşaretle (müjdelemekle) remzen (dolaylı olarak) haber verir. Ve o tarihte bulunan Kur'an hizmetkârlarından bir taifenin ashab-ı Cennet (cennetlikler) ve ehl-i saadet (mutluluk sahibi olanlar) olduğunu mana-yı işarîsiyle (imgesel anlamıyla) ve tevafuk-u cifrî (cifir hesabıyla denk gelmesi) ile ihbar eder ve bu tarihte Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) Kur'an hesabına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri (aydınlanmaları) ve çok mühim risalelerin te'lifleri ve başlarına gelen şimdiki musibetin, düşmanları tarafından ihzaratı (hazırlıkları) tezahür (ortaya çıktığından) ettiğinden, elbette bu tarihe müteveccih (yönelen) ve işarî (imgesel), tesellikâr (teselli edici) bir beşaret-i Kur'aniye (Kur’ani müjdeyi) en evvel onlara baktığını gösterir.

Evetفَفِى الْجَنَّةِ خَالِدِينَde şeddeli "nun" bir "nun" sayılmak cihetiyleتdörtyüz,خaltıyüz, bin eder. İkiنyüz, birىikiفbirلikiyüz; diğerلotuz, ikinciىon, iki elif iki, birجüç, birدdört, kırk dokuz eder ki; yekûnü 1349 eder.

Bu müjde-i Kur'aniyenin binden bir vechi (yöne) bize teması, bin hazineden ziyade kıymetdardır (kıymetlidir). Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rü'ya-yı sadıkadır (sadık bir rüyadır). Şöyle ki: Isparta'da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zâta rü'yada (ona) deniliyor ki:

"Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri), iman ile kabre girecekler, imansız vefat etmezler."
Cevap : Said NURSİ yazdığı kitabın adını bu sefer Resail-in Nur olarak telaffuz ediyor ve anlamı NUR’UN RİSALELERİ’dir...Bu bir isim tamlamasıdır ve burada Said NURSİ bu tamlamayı maksatlı kullanmaktadır..O halde NUR nedir yada kimdir ki onun Resaili (Risaleleri var)? Risale bugün modern Arapçada Mesaj anlamı içermektedir ve Nur Mesajları olarak çevirdiğimizde yine sorular karşımıza çıkmaktadır? Bu mesajların kaynağı Nur nedir yada kimdir? Said NURSİ’nin diğer iddialarıyla birlikte değerlendirildiğinde esasen bu Nur Allah’tan başka kimse değildir! Said NURSİ devamında kitabını okuyanların iman ile kabre gireceğini iddia ediyor ve Allah’ın peygamberlerine dahi garanti vermediği bir sonla müjdeleyecek kadar yalan konuşmaktadır.

“De ki ben türedi bir peygamber değilim bana ve size ne yapılacağını da bilemem ben ancak bana vahyolunana uyarım ve apaçık bir uyarıcadan başka bir şey değilim” Ahkâf Suresi 9. Ayet



Biz o vakit o rü'yaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur'aniyenin bir müjdecisi imiş. {(Haşiye): Cihan saltanatından daha ziyade kıymetdar (kıymetli) bir müjde-i Kur'aniye, bir beşaret-i semaviye (gökten gelen bir müjdedir) bu sahifede vardır.}
Yirmiyedinci Âyet: Sure-i Saf'daيُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَdur. Bu âyettekiنُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِcümlesinin makam-ı cifrîsi, bin üçyüz onaltı veya yedidir (1316-1317). Ve bu tarih ise; sâbıkan (daha önce geçen) yirmibirinci âyetin hâtimesinde (bitiminde) zikredilen inkılab-ı fikrî (düşünce devrimi) sadedinde; Avrupa'nın bir müstemlekât (sömürge) nâzırı (bakanı), Kur'anın nurunu söndürmesine çalışması tarihine ve Resail-in Nur müellifi dahi ona karşı o inkılab-ı fikrî (düşünce devrimi) sayesinde o nuru parlatmağa çalışması aynı tarihe, hem yedi surede yedi defaتِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِaynı tarihe, hemطس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِdahi aynı tarihe, hemهَدَينِى رَبِّى اِلَى صِرَاطٍٍ مُسْتَقِيمٍdahi aynı tarihe, hemاِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍdahi şeddeli "nun" bir "nun" sayılmak ve tenvin sayılmamak cihetiyle aynı tarihe, hemفَاَعْرِضْ عَنْهُمْfermanı dahi aynı tarihe, hemنُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِdahi aynı tarihe bil'ittifak (ittifakla) muvafakatları (aynı görüşte olma) elbette remizden, işaretten, delaletten ziyade bir sarahattır (nettir) ki; Risale-i Nur o Nur-u İlahînin bir lem'ası (parıltısı) olacağını ve düşmanları tarafından gelen şübehat (şüpheler) zulümatını (karanlıklarını) dağıtacağını mana-yı işarîsiyle (imgesel anlamıyla) müjdeliyor. Hem bu cifrî ve müteaddid (çeşitli) ve manidar (manalı) tevafuklar (denklikler) ise, kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye (anlamsal ilgiye) istinad (dayanır) ederler.
Cevap: Said NURSİ seçtiği ayetlerde Allah’ın ne buyurduğundan ziyade onun buyruklarındaki harflerle ilgilenmiş ancak bu ilgi ise kendisi ve batıl davasıyla İLİŞKİLENDİRME çabasından öteye gitmemiştir. Yine harfler üzerinde istediği şekilde oynayıp işine geldiğinde tenvini, şeddeyi dikkate almış işine gelmediğinde ise dikkate almamıştır. Buda gösteriyor ki Said NURSİ maksatlı bir yalan üretme hususunda kendisini hayli şartlandırmış. Bu sadece bir tahmin, yada bir yorum yada bir yaklaşım tarzı olmuş olsaydı bir nebze kabul edilebilirdi ancak o “BU DELİL OLMAKTAN ÖTE AÇIK VE NETTİR” diyerek kesin kanaat sahibi olduğunu ikrar etmektedir. Peki Kur’an üzerinde böylesi canlı ameliyatlar yapanlar için Allah ne diyor:

•       Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79


Evet Resail-in Nur'un yüzyirmi dokuz risaleleri, yüzyirmi dokuz elektrik lâmbalarının şişeleri misillü (gibi) Kur'an nur-u a'zamından (en yüce ışığından) uzanan tellerin başlarına takılıp o nuru neşrettikleri meydandadır. Risale-i Nur'un yarı ismi iki defa bu cümle-i âyette bulunmasıyla o münasebeti pek letafetlendiriyor (incelikleştiriyor).
Yirmisekizinci Âyet: Sure-i Tevbe'de:يُرِيدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلاَّ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَâyetindekiنُورَ اللّٰهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلاَّ اَنْ يُتِمَّ نُورَهُcümlesi, kuvvetli ve letafetli (incelikli) münasebet-i maneviyesiyle (anlamsal ilgisiyle) beraber şeddeli "lâmlar" birer "lâm" ve şeddeli "mim" asıl kelimeden olduğundan iki "mim" sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidört (1324) ederek, Avrupa zalimleri devlet-i İslâmiyenin (İslam devletinin) nurunu söndürmek niyetiyle müdhiş bir sû'-i kasd plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti yirmidörtte ilânıyla o plânı akîm (sonuçsuz) bırakmağa çalıştıkları halde, maatteessüf (üzülerek söylemek gerekirse) altı-yedi sene sonra, harb-i umumî (dünya savaşı) neticesinde yine o sû'-i kasd niyetiyle Sevr Muahedesinde Kur'anın zararına gayet ağır şeraitle (şartlarla) kâfirane (kafirce) fikirlerini yine icra etmek olan plânlarını akîm (sonuçsuz) bırakmak için Türk milliyetperverleri cumhuriyeti ilânla mukabeleye (karşılık vermeye) çalıştıkları tarihi olan bin üçyüz yirmidörde, tâ otuz dörde, tâ ellidörde tam tamına tevafukla (denk gelmeyle), o herc ü merc (karmaşa) içinde Kur'anın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Resail-in Nur müellifi yirmidörtte (1324) ve Resail-in Nur'un mukaddematı (öncülleri) otuzdörtte (1334) ve Resail-in Nur'un nuranî cüzleri ve fedakâr şakirdleri (takipçileri) ellidörtte (1354) mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ hakikat-ı hali (şu anın gerçeğini) bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telaşa sevkettiler ve bu itfa (söndürme) sû'-i kasdına karşı tenvir (aydınlatma) vazifesini tam îfa ettiklerinden bu âyetin mana-yı işarîsi cihetinde bir medar-ı nazarı (bakış nedeni) olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi İslâmlar içinde Nur-u Kur'ana muhalif haletlerin ekserisi, o sû'-i kasdların ve Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin (anlaşmaların) vahîm (korkutucu) neticeleridir.

Eğer şeddeli "mim" dahi şeddeli "lâmlar" gibi bir sayılsa, o vakit bin ikiyüz seksendört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus'un doksanüç (1293) muharebe-i meş'umesiyle (uğursuz harbiyle) âlem-i İslâmın parlak nuruna muvakkat (geçici) bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resail-in Nur şakirdleri (takipçileri) yerinde Mevlâna Hâlid'in (K.S.) şakirdleri (takipçileri) o bulut zulümatını (karanlıklarını) dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki; eğer şeddeli "lâmlar" ve "mim" ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı (karanlıkları) dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdi'nin şakirdleri (takipçileri) olabilir. Her ne ise... Bu nurlu âyetin çok nuranî nükteleri var.اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِsırrıyla kısa kestik.
Cevap: Said NURSİ burada yine kelime ve harf oyunlarıyla tarihsel olaylara kendince açıklamalar yapıyor ve sonunda lafı evirip çevirip kendisine ve cemaatine bağlıyor. Burada yine Rumi Takvim kullanıyor ve istediği tarihe ulaşmak içinde atmadığı takla kalmıyor.
Said NURSİ’nin istediği tarihe ulaşmak için ayetler üzerinde yaptığı canlı ameliyatlardan önce Rumi takvimle ilgili kısa bir açıklama yapalım;

Rumi Takvim, Hicret'i (Miladi 622) başlangıç kabul eden güneş yılı esasına dayalı bir takvim. Dünya'nın Güneş etrafında dolanımını esas alan Şemsi Takvim düzeninde, 13 Mart 1840'ta uygulanmaya başladı. Kameri takvim sisteminde 1 yıl 354 gün, Şemsi takvim sisteminde ise Dünya'nın Güneş etrafında dolanımı esas alındığından bir yıl 365 gün olarak hesaplanır.

Rumi Takvime Geçiş
Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı Devleti'nde hicrî takvim her sahada resmî takvim olarak kullanılıyordu, yılbaşı 1 Muharrem'di Tanzimat Dönemi'nde 13 Mart 1840 miladî tarihi 1 Mart 1256 cuma günü olarak Rumî takvimin yılbaşı kabul edildi. Bu tarihten sonra çift takvim uygulaması başladı, aynı anda hem hicrî takvim hem de Rumî takvim 1870 miladî yılına kadar birlikte uygulandı. Hicrî takvim ay yılına göre Rumi takvim ise güneş yılı esaslı hesaplandığı için hicri takvimde senenin son günü Rumî takvimin çakışan senesinden her yıl 11 gün daha geriye düşüyordu. İkiliğin önlenmesi için o tarihten sonra artık sadece Rumî takvim kullanılmaya başlandı. Rumî takvim, batının kullandığı Gregoryen miladî takvimden 13 gün gerideydi. Rumi ile miladi arasında -her iki takvim de güneş yılı esasına göre düzenlendiği için- aradaki 13 günlük fark sabitti, böylece hicrî takvimin aksine mevsimlerin hep aynı aylara denk gelmesi temin edilmiş oldu, yıl farkı da takvimin başladığı zamanki fark olan 584 yıla sabitlenmiş oldu. Bu fark; Rumi Takvim'in Julyen Takvimi'ni, miladi takvimin ise Gregoryen Takvimi'ni esas almasından ileri gelir. 8 Şubat 1332 tarih ve 125 sayılı kanunla Julyen esaslı Rumî takvim yürürlükten kaldırılarak Gregoryen esaslı Rumî takvime geçildi. Bu değişiklik miladî takvimde 1917 senesine denk gelir.
Görüldüğü üzere Rumi takvim Kur’an’ın inişinden yüzyıllar sonra Osmanlı devletinin birazda batı ülkeleriyle takvimsel uyumu gerçekleştirmek için devlet kararıyla oluşturduğu yeni bir takvimdir. Yani EBCED ve CİFR gibi batıl yöntemin oluşmasından çok sonra olan bir hadisedir. Dünyada yaşayan çeşitli medeniyetlerin kendi kültürel geçmişlerine uygun takvimleri vardır, Müslümanlar ayın hareketlerinden yola çıkarak Hicri takvimi kullanmış ve başlangıç tarihi olarak Hz. Peygamberin Medine’ye hicretinin gerçekleştiği günü temel almışlardır. Batılılar ise kendilerince başlangıç tarihini Hz. İsa’nın doğum tarihi olarak belirlemişlerdir. Eğer EBCED VE CİFR matematik gibi MUTLAK prensiplere sahipse tüm takvimsel ölçülere uyması gerek ancak Said NURSİ batıl yorumlarına ulaşmada çoğunlukla Rumi takvimi kullanmış ve bunu yaparken de dünyada olan tüm hadiselerin MERKEZİNE KENDİNİ oturtuyor ve sanki dünyada olup biten ne varsa Said NURSİ’yle ilgiliymiş gibi konuşuyor. Hicri takvimi ise istediği rakama kolaylıkla ulaştığında kullanan Said NURSİ çoğu zaman Hicri Takvimden özenle uzak durmuştur. Oysa eğer Ebced ve Cifr hesabının İslami bir temeli olduğunu iddia ediyorsa bunu yine İslam’ın temel takvimsel ölçüsü olan Ay’ın hareketlerine göre düzenlenen Hicri takvime göre yapması gerekti. Kur’an’da belli bir takvime işaret etmez ancak ayın hareketleriyle zamanın belirlenmesiyle ilgili Allah şöyle demiştir:
“Sana hilallerden sorarlar, deki ayın o halleri insanlar ve hacc için vakit tayinleridir…” Bakara Suresi 189
Yukarıdaki ayetten anlaşılan odur ki Müslümanların özellikle ibadetleri hususunda zaman ölçüsü Ay’ın hareketleridir. Said NURSİ güya Kur’anı tefsir ediyor ve kullandığı ölçü Kur’ani bile değil, tam tersine 1840’larda Osmanlı Devlet Yönetiminin belirlediği ve tamamen o zamanki koşulların gereği –özellikle batı dünyasıyla uyumu gerçekleştirmek için- kabul edilen bir takvimi ölçü alıyor. Nurcular EBCED ve CİFR hesabını peygamberimize ise şu hadisle bağlarlar:

Abdullah b. Abbas'ın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiği hadiste şöyle diyor :

Resulullah Bakara suresinin girişi olan Zalikelkitabü Lareybe fin" âyetlerini okurken Ebu Ya-sir b. Ahtab onun yanından geçti ve Yahudilerle beraber bulunan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanma vardı ve onlara
-"Biliyormusunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın, ona indirdiklerinden zali-kel kitabü âyetlerini okuduğunu işittim. Onlar,
-"Bizzat işittin mi?" diye sordu¬lar,
Ebu Yasir
-"Evet" dedi. Bunun üzerine Huyey b. Ahtab, oradaki Yahudilerle birlikte Resulullah'a gitti ve ona:
-"Ey Muhammed, sana indirilenler içinde zalikel kitabü, okuduğun anlatılıyor doğru mu?" diye sordular. Resu¬lullah: .
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?" dediler. Resulullah:
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir Peygambere, iktidarının ve ümmetinin ecelinin ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildir¬miş." dediler.
Huyey b. Ahtab, arkadaşlarına yönelerek:
-"Elif (1) Lam (30) Mim ise (40) demektir. Bunlann hepsi (71) senedir. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir Peygambaerin dinine mi gire-ceksiniz?" diye sordu. Sonra da Resulullah'a dönerek:
-"Ey Muhammed, bu za¬mana ilave olarak başka bir şey var mı?" diye sordu. Resuluilah: -"Evet." diye cevap verdi. Huyey:
-"O nedir?" dedi. Resulullah:
-Elif, Lam, Mim, sa'd dir" dedi. Huvey:
-"Bu daha uzun." dedi. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Sa'd (90)'dır. Hepsi (161) senedir. Bunun dışında başka bir şey var mıdır?" dedi. Resulullah:
-"Evet" dedi. Huyey:
-"Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Râ (200)dür. Bunla¬nn hepsi, (231) senedir.
-"Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır?" de¬di.
-Resulullah: "Evet" (,1 ) Elif, Lam, mim, Râ'dır." dedi. Huyey :
-" Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Ra (200) dür. Bunların hepsi (271) yıl¬dır." dedi. Sonra şunları söyIedi:
-"Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz."
Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebu Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ve onunla birlikte olan Yahudi hahamlarına şöyle dedi:
-"Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bun¬ların toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161+231+271= 734 yıl eder." Onlar da şu cevabı verdiler:
-"Onun durumu bize karışık geldi."

Dikkat ederseniz rivayet edilen bu hadiste peygamberimiz bu Yahudi’nin hesaplama yöntemini onayladığına dair tek bir kelime bir şey söylememiş ve büyük ihtimalle de Yahudi’yle dalga geçmiştir. Böyle olduğu halde Said NURSİ farkında olarak ya da olmayarak söz konusu Yahudi’nin konumuna düşmüştür. Zira böyle saçma sapan bir hesaplama yöntemiyle ne bir toplumun nede bir bireyin ömrü belirlenir. Esasen bu gaybi bir konu olduğu için bunu Allah’tan başkası da bilemez. Bu tamamen zanna uymaktır Allah ise bizden zannın çoğundan kaçınmamızı ister zira zan ve tahminler gerçeklikten bir şey taşımazlar.
Ancak çağlar boyu insanlar kendi koydukları takvimler ve zaman ölçüleri üzerinde de çıkarları ölçüsünde oynamalar yapmışlardır. Bu tarz “ZAMAN, TAKVİM” gibi ölçümlemeler üzerindeki keyfi oynamalara ise Allah “NESİE” ayetiyle karşı çıkmıştır. Nesie’nin anlamı “bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek anlamına gelir” Cahiliye Arapları haram aylarla ilgili kendilerince oynamalar yaparak Ay’ın hareketlerine göre olan takvimi allak bullak etmişler ve bunun üzerine Allah;

“Göklerin ve yerin yaratıldığı gün! Şüphesiz, Allah’ın kitabında Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir, onun dördü haram aydır. İşte bu sağlam dindir o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa sizde o Allah’a ortak koşanlarla topyekûn savaşın, bilin ki Allah muttakilerle beraberdir.”Tevbe Suresi 36

“Nesie (Ayları aylara ekleyerek takvimi bozma) küfürde ziyadeleşmektir. Böyle yapmakla o görmezlikten gelenler saptırılır. Bir yılı helal bir yılı haram kılarlar. Allah’ın haram kıldığı sayıları çiğnemek için böyle yaptılar ve Allah’ın haram kıldığını helalleştirdiler. Eylemleri onlara süslü gösterildi. Allah tanımazlık edenlere doğru yolu göstermez.Tevbe Suresi 37

Said Nursi ve ekibi tamda bu müşriklerin durumuna düşmüştür zira onlarda kendi cemaatlerinin çıkarları için Allah’ın ayetleri üzerinde oynamakla kalmayıp takvimler üzerinde de oynayıp istedikleri tarihe ulaşmak için maksatlı yalanlar üretmişlerdir. Özellikle Ebced hesabıyla ilgili verilen örneklerdeki hesaplama yöntemlerine bakıldığında bu keyfi oynamalar hemen fark edilecektir.


Yirmidokuzuncu Âyet: Sure-i İbrahim'in başındaالر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِâyetidir. Şu âyetin dört-beş cümlesinde dört-beş îma var. Mecmuu bir işaret hükmüne geçer.

Birincisi:اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْcümlesi ifade eder ki: "Kitab-ı Mübin vasıtasıyla, ondördüncü asırdaki zulümattan (karanlıklardan), insanlar biiznillah (Allah’ın izniyle) Kur'andan gelen bir nura çıkarlar." Bu meal ve hususan nur lafzı, Resail-in Nur'a mutabık (uyduğundan) olduğu gibi, makam-ı cifrîsi şeddeli "nun" iki "nun" olmak üzere bin üçyüz otuzsekiz veya dokuz (1338-1339) ederek harb-i umumî (dünya savaşı) zulümatında (karanlıklarında) te'lif (yazılan) edilen Resail-in Nur'un fatihası olan İşarat-ül İ'caz Tefsiri, o zulmetler (karanlıklar) içindeki zuhuru (ortaya çıkışı) tarihine tam tamına tevafuku (denk gelmesi) ve âyetteki Nur kelimesi Risale-i Nur'daki Nur lafzına îma ile bakıyor.
Cevap: Dikkat edilirse Said NURSİ İbrahim Suresinin bu ilk ayetini anlamaya çalışmak yerine onu kendi batıl davasıyla ilişkilendirme çabası içinde. Esasen Kur’an’da diğer yerlerde geçen Nur kelimesi gibi buradaki Nur kelimesininde Risale-i Nur adlı kitabını işaret ettiğini söylemektedir. Burada “imalı olarak” desede başka yerlerde bu tür çıkarsamalarının KESİN KANAAT olduğunu söyleme cesaretini göstermiştir. Bu açık açık Allah’ın kitabını tahriftir ve Allah Şöyle der:

•       Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara! Bakara Suresi 78, 79
İkincisi:اِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِcümlesi evvelki cümledeki Nur'u tarif ederek der: O Nur Cenab-ı Hakk'ın izzet ve mahmudiyetini (övülmüşlüğünü) gösteren yoldur. Bu cümlenin makam-ı ebcedîsi beşyüz kırk sekiz veya elli (548-550) olarak Resail-in Nur'un şeddeli "nun" bir "nun" olmak üzere adedi olan beşyüz kırksekize tam tamına tevafuk (denk gelir) eder. Eğer okunmayan iki "elif" sayılsa, mertebesine işaret eden iki farkla yine tam tamına tevafuk eder. Bu îmayı teyid eden, hem letafetlendiren (incelikleştiren) bir münasebet var. Şöyle ki:

Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrın âhiri ve ondördüncü asır ile harb-i umumî (dünya savaşı) fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibiاَلْعَزِيزِ الْحَمِيدِkelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.
Cevap: Said NURSİ ayette geçen Allah’ın isimleri olan Aziz ve Hamid isimlerini dahi saçma sapan yorumuna alet etmiştir. Oysa o dönemde yaşayan sadece o sultanlar değil ki? Demezlermi madem bu sultanların adı geçiyorda niye onların çağında yaşayan devletlerin başındaki insanların adları geçmiyor? Said NURSİ’nin bu saçma ve sapan yorumlarının elbette Kur’an’la bir ilgisi yok Kur’an böyleleri için ise şöyle der:
•      Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Hem sâbık âyetlerde ise, Resail-in Nur'un ikinci ismine tevafukla (denk gelmesiyle) işaret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgu ve Cengiz asrına dahi îma ederler. Hattâ o âyetlerin hem o asra, hem bu asra îmaları içindir ki, Hazret-i Ali (R.A.) Ercuze'sinde (şiirin bir türünde) ve Gavs-ı A'zam (R.A.) Kasidesinde Resail-in Nur'a kerametkârane işaret ettikleri vakit hem o asra, hem şu asra bakıp hiddetle işaret etmişler.

Üçüncüsü:مِنَ الظُّلُمَاتِkelimesindekiالظُّلُمَاتِın adedi bin üçyüz yetmişiki (1372) ederek bu asrın zulümleri, zulmetleri (karanlıkları) ne vakte kadar devam edeceğini, o zulmetlerin içinde bir Nur daima tenvire (aydınlatmağa) çalışacağına îma ile Risale-i Nur'un tenvirine (aydınlatmasına) remzen (dolaylı olarak) bakar.

Dördüncüsü:لِتُخْرِجَ النَّاسَcümlesi diyor ki: "Bin üçyüz kırkbeşte (1345) Kur'andan gelen bir Nur ile insanlar karanlıklardan ışıklara çıkarılacak." Bu meal ise, bin üçyüz kırkbeşte fevkalâde tenvire (aydınlatmaya) başlayan Resail-in Nur'a tam tamına cifirce, hem mealce muvafık (uyan) ve mutabık (üzerinde anlaşılan) olmakla Risale-i Nur'un makbuliyetine (Allah tarafından kabul edilmişliğine) îma belki remzediyor (dolaylandırıyor).
Cevap: Said NURSİ yaptığı saçma sapan yorumlarla Risalelerin Allah tarafından kabul edildiğinin dolaylı olarak ayetlerde geçen ifadelerden anlaşıldığını söylüyor. Bununla ilgili Nurculara soru sorduğumuzda bunların sadece bir yorum olduğunu ve Risalelerin esasını teşkil etmediğini söylerler. Zira esasen onlarında zihinleri bu zorlama yorumları kabul etmede zorlanıyor ve köşeye sıkıştıklarında yaptıkları bu kaçamak yorumlardan başka bir şey olmuyor. Peki, bu sadece bir yorum olmuş olsa bile kendisine zamanın harikası yakıştırması yapılan ve âlim, müçtehit ve dini yenileyen olarak hiç haketmediği ünvanlar verilen bir kişi nasıl oluyorda doğruluğundan emin olmadığı bu çıkarsamaları dile getirir? Ciddi bir ilim adamı bu tarz çıkarsamalar yapmak için bir mesai harcar mı? Yazdığı şeyleri “Kur’an’dan çıkan bir Nur” diye nitelendirir mi? Oysa zaten Said NURSİ kitabının başka yerlerinde ulaştığı bu sonuçları KESİN KANAAT olarak görmekte ve bu kanaatin kendisine BİLDİRİLDİĞİNİ DE söyleyerek Allah’ı batıl iddialarına şahit tutmaktadır!

•       Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Beşincisi:الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَdekiاِلَيْكَkelimesi Kur'ana has baktığı için hariç kalmak üzere,الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُcümlesinin makamı Risalet-ün Nur'un birinci ismine tam tamına tevafuk etmesi Risalet-ün Nur'un, Kitab-ı Münzel'in tam bir tefsiri ve manası olduğunu ve ondan yabani olmadığını remzen ifade eder. Çünkiالرüçyüz sekseniki,كِتَابٌdörtyüz yirmiüç,اَنْزَلْنَاهُyüz kırkdört, yekûnü dokuzyüz kırkdokuz (949); eğer tenvin "nun" sayılsa dokuzyüz doksandokuz (999) ederek Risalet-ün Nur'un -eğer şeddeli "nun" bir "nun" sayılsa- adedi olan dokuzyüz kırksekize eğer şeddeli "nun" iki "nun" olsa, dokuzyüz doksansekize (998) sırlı (yani vahiy olmadığını ifade için) birtek farkla tevafuk (denk gelme) edip ona îma eder.
Cevap: Said NURSİ “Yani vahiy olmadığını ifade için” diyerek eserinin vahiy eseri olduğu iddiasında olmadığını söylemekte. Oysa ayetler üzerinde Cifr ve Ebced hesabını kullanarak direk eseriyle ilişkilendirmesi zaten bunun bir vahiy eseri olduğu iddiasıdır. Zira Cifr ve Ebced hesabı yaptığı ve Allah’tan vahiy eseri olarak gelen şeyler üzerinden ulaşılan sonuçlar nasıl oluyorda vahiy olmuyor? Delil vahiy ama hakkında delil gösterilen şey vahiy değil öyle mi! Allah ayetlerini indirdi o ayetlerdende Risale-i Nur indi! Ancak Risale-i Nur vahiy değildir öylemi? Eğer böyle bir şey olsaydı ne diye hesap kitap yapma gereği duydu! Madem bu açık ve net bir hakikat o halde onca hesaba kitaba ne gerek var! Ancak Said NURSİ yaptığını bilinçli yapıyor ve zorladığı zihni en sonunda fikirsel dumura uğruyor ve saçmalamaya başlıyor!
•      Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara! Bakara Suresi 78, 79

Elhasıl: Bu birtek âyette mezkûr beş cümlenin münasebet-i maneviyeyi (anlamsal ilgiyi) gözeterek beş aded îmaları bir kuvvetli işaret, belki bir delalet hükmüne geçebilir kanaatı bana bunu yazdırdı. Hata etmişsem Kitab-ı Mübin'i şefaatçı edip Erhamürrâhimîn'den kusurumun afvını niyaz ederim.
Cevap: Yukarıdaki altı çizili satırlar apaçık gösteriyor ki Said NURSİ bu tahrifleri bilinçli yapıyor ve zaman zaman vicdanı hareket geçmiş olmalıki bu yorumlarla GÜNAH İŞLEMİŞ OLABİLECEĞİNİ’de söylüyor. Oysa gerçek bir alim olsaydı kendisini tehlikeye atacak bu iddiaların sahibi olmazdı ve Kur’an’a uyarak Kur’an’ın insanlar tarafından direk okunup anlaşılması çabası içine girerdi ama o ne yaptı, Kur’an anlaşılmaz, tılsımlı ilan edip insanları kendi yazdığı ve zaman zaman vahiy eseri olduğunu iddia ettiği kitabına çağırmıştır. Ancak bu durumda ne kadar Kur’an’ı şefaatçi edinirse edinsin asla kabul görmeyecektir. Zira Allah bu tarz iddia sahiplerini Cehenneme atacağını söylemektedir. Peki, bu inancın ne zararı var ki Allah’ta bu tür insanları cehenneme atsın? Nihayetinde insanlar bu fırkaya gönüllü olarak girmekte ve bu şekil inanmış olmak niye onları cehenneme süreklesin? Nurcular kendilerine haklı eleştirilerimizi sıraladığımızda “Onca İslam düşmanları varken niye Allah yolunda çalışanlarla uğraşıyorsunuz” diye Allah’la aldatmaya kalkışıyorlar ve kendilerini Allah yolunda olarak lanse ediyorlar. Oysa inanç dünyaları İslamın temel dinamikleriyle yüzde yüz çatışma halindedir ve bu inanışlar masumâne inanışlar değil. Peki, masumane olmasa bile insanların bu şekil inanmalarının zararı var mı? Elbette var zira bu tür şirk bulaşmış inançlar kitleleri sömürerek onlar üzerinden bir inanç dünyası kurarlar yani aslında masumane gibi görünen bu batıl inançların hem maddi hem manevi korkunç sonuçları olmakta ve toplumları her yönden olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Nurculuk inancı Türkiye’de dini eğitimden uzak kalan kitleleri kendine çekerek onların inanç açlıklarına açlık eklemiştir. Gerçi bu gruptan daha sonra ferdi olarak kopup Kur’an’a yönelenlerde çıksada çoğunluk bu yanlış itikatlerinde ısrarlı olmuşlardır. Bu ısrar onları bir fırka sahibi olmaktan çıkarıp yeni bir dinin mensubu haline sokmuş ve artık siyaseti, ülkelerin gidişatını dahi etkiler olmuştur. Nurcuların sinsi, takiyyeci yaklaşımlarından dolayı bunu İslamdan sayan İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürülmüş ve hakka uygun inananlarda töhmet altına alınmıştır. Zira şirk bulaşmış bir inanç başka bir şirk bulaşmış inancın doğmasına neden olur ve daha sonra çatışmalar ortaya çıkar. Tarih Hakla Batılın çatışmasından ziyade Batılın farklı tonlarının kendi aralarındaki çatışmasından başka bir şey değil. Hakk ve hakikat şirkten arındırılmış bir dünyaya çağırarak bu batıllıkları ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Nurculuk ve benzeri inanç grupları onlara karşı başka güruhların ortaya çıkmasına neden olmuş ve dünya tarihinde dinsel çatışmalara zemin hazırlamıştır. Bu tür cemaatlerin başındaki insanlar ise bu çatışmalarda yara dahi almayarak cemaatin maddi getirileri sayesinde zevk ü sefa içinde yaşamışlardır. Kendilerine Kur’an’ın duru mesajı ulaşmasına rağmen ısrarla yanlışında direnen bir Nurcu artık tehlikeli biridir zira yanlışını ispat uğruna artık her türlü entrikayı çevirecek ve inanç dünyasına eklentiler yapma peşine düşecektir. Fikir dünyalarındaki bu karmaşıklık yüzünden onlara en zıt fikirlerle bile uzlaşma eğilimine girerlerken İslam’ın duru mesajından özenle uzak dururlar. Said NURSİ ve Nurcular ilimden irfandan sözederler ancak söylediklerinin ne analitik düşünmeyle, ne ilimle nede irfanla alakası olduğu halde çıkardıkları dergi, gazete ve benzeri yayınlarda bilimsel gelişmelere, tabiat bilimlerine yer vermeleri şaşırtıcıdır? Bu onların bu bilimlere olan sevgisini göstermiyor belki onlara karşı duydukları kompleks ama en önemlisi onları dahi kendi ideolojilerine uydurma eğiliminden ama en önemlisi KAMUFLAJ için böyle davranmaktadırlar. Bir inanç mensubuna takiyyeci davranmayı emrederse bu iki yüzlülüğün kutsallaştırılmasından başka bir şey değil. Kur’an bu tür kirliliklerden münezzehtir.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

* * *
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Yirmidokuzuncu Âyetin sehvine (unutulmasına) dair tafsilât (ayrıntılar)

Küçük bir sehivden (unutmadan) kuvvetli bir işaret-i gaybiye (gaybi işaret) gördüm. Ondan bildim ki, o sehiv (unutma) bunun içinmiş.

Şöyle ki: Birinci Şua olan İşarat-ı Kur'aniyenin (Kur’ani işaretlerin-imgelerin) yirmidokuzuncu âyet Sure-i İbrahim'in başında,الر كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْiçindeاِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْcümlesine, makam-ı cifrîsi sehven (yanlışlıkla) bin üçyüz otuzdört (1334) ederek Risale-i Nur'un fatihası olan İşarat-ül İ'caz Tefsirinin zuhuru (ortaya çıkışı) ve tab'ı (basım) tarihine tevafukla (denk gelmeyle) bakar denilmiş. Halbuki melfuz (okunan) harflerinin makamı, bin üçyüz otuzdokuz (1339) olup o tefsirin fevkalâde iştiharı (şöhret bulması) ve Dâr-ül Hikmet tarafından ekser müftülere gönderilen nüshalar, müteaddid (çeşitli) ve maddî ve manevî inkılabların sarsıntılarından vikaye (koruma) noktasında -çok emareler ve müftülerin itirafıyla- birer kal'a ve ekser müftülerin ellerinde birer elmas kılınç hükmüne geçmeleri tarihine tevafukla (denk gelmeyle) takdirkârane (takdir eder şekilde) bakar. Okunmayan iki "elif" sayılsa, bin üçyüz kırkbir (1341) edip Risale-i Nur'un mebde-i zuhuruna (ortaya çıkışının başlangıcına) tam tamına tevafukla (denk gelmeyle) bakar.
Cevap : Said NURSİ kitaplar topluluğunu o derece kutsallaştırıyor ki yazdığı ilk kitabı Fatiha suresiyle özdeşleştiriyor ve hiçbir tefsir alimi yazdığı satırları Kur’an’ın ayeti yada sureleriyle özdeşleştirmemiştir. Demekki Said NURSİ’ye göre yazdığı her mecmua aslında bir Sure ki diğer iddialarıyla değerlendirildiğinde esasen sonuç oraya çıkıyor.
•        Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Bu küçük sehiv (yanılgı) şöyle bir manayı birden kuvvetli ihtar (hatırlattı) etti ki: O Sure-i İbrahim'in (A.S.) başındaki âyetin Risale-i Nur'a remzen (dolaylı olarak) bakan yalnız onun dört cümlesi değil, belki o birinci sahife âhirine kadar münasebat-ı maneviye (anlamsal ilgiye) cihetinde bir mana-yı remziyle (dolaylı) -efrad-ı kesîresi (çok tekleri) içinde- Risale-i Nur'a gizli bir hususiyet (özellik) ile îma eder, remzen bakar. Ben şimdilik o hakikat-ı remziyeyi (dolaylı gerçekliği) beyan edemem. Yalnız kısa bir işaret edilecek.

Evet Risale-i Nur'un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim'in (A.S.) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmek sırrıyla şu surede daha ziyade Risale-i Nur'u kucağına alıyor. Baştaki âyet, dört cümle ile en karanlık bir asrın kara kara içinde, zulmet (karanlık) zulmet (karanlık) içinde insanları nura çıkaran ve Kur'andan çıkan bir nura parmak bastığı gibi en karanlık içinde bulunan ve Risale-i Nur'un cereyanına muhalif gidenleri tarif eder.
Cevap: Said NURSİ burada ise artık kendini İbrahim a.s ile yarıştırmakta ve kendini bir peygamberle karşılaştırmakta!
•        Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Üçüncü Âyet:

الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا اُولئِكَ فِى ضَلاَلٍ بَعِيدٍ

Bu dahi, üç cümlesiyle bazı münasebat-ı maneviye (anlamsal ilgiye) ve muvafakat-ı mefhumiye (anlayış uyumuna) cihetinde ve hem Risale-i Nur'un mesleğine, hem mülhidlerin (dinsizlerin) mesleğine îmaen bakar. Ve birinci cümlesiyle der ki: "O bedbahtlar, bazı ehl-i imanın (imanları beraber olduğu halde) ve bir kısım ehl-i ilmin (âhireti tam bildikleri halde) onlara iltihak (katılma) delaletiyle (rehberliğiyle), bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatı (bozuk yaşamı), dinî hissiyata muannidane (inatçı bir şekilde) tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler." Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünki hiçbir asır böyle bir tarzı göstermemiş. Sair asırlarda o ehl-i dalalet (sapkınlar) âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.

Ve ikinci cümlesi olanوَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِile der ki: "O bedbahtların dalaleti, muhabbet-i hayattan (yaşam sevgisinden) ve temerrüdden (isyankarlıktan) neş'et (doğduğu) ettiği için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadları bağlı olan dine adavetkârane (düşmanlık eder şekilde), menbalarını (kaynaklarını) kurutmak ve esasatını (temellerini) bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar."

Ve üçüncü cümlesi olanوَ يَبْغُونَهَا عِوَجًاile der ki: "Onların dalaleti fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı idare eden İlahî kanunların şualarını ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını (prensiplerini) süflî (alçak) hevesatlarına (heveslerine)
Risale-i Nur'u efradı (tekleri) içine hususî bir iltifatla dâhil edip lisan-ı Kur'an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor. Evet bunun makamıرَسُولٍdeki tenvin "nun" sayılmak ve şeddeli "lâm" iki sayılsa ve şeddeli "ye" bir sayılsa bin üçyüz ellisekiz (1358), her ikisi birer sayılsa bin üçyüz yirmisekiz (1328); şeddeliler iki sayılsa, tenvin sayılmazsa, bin üçyüz onsekiz (1318); hem tenvin hem şeddeliler sayılsa bin üçyüz altmışsekiz (1368) ederek Risale-i Nur'un beş devresine ve beş vaziyetine remzen (dolaylı olarak) ve imaen bakar.

Beşinci Âyette:اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ

اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِcümlesinde makam-ı cifrîsi, şeddeliler birer sayılmak cihetinde bin üçyüz ellibir (1351) ederek Risale-i Nur'un şimdilik beyanına iznim olmayan ehemmiyetli vazifesinin ve bu evamir-i Kur'aniyeyi (Kur’an emirlerinin) imtisalinin (örnek olma) tarihine tam tamına tevafuk-u cifrî (cifir hesabıyla uyumlu) ve muvafakat-ı maneviye (anlamsal uyum) karinesiyle ve kıssadan hisse almak münasebat-ı mefhumiye (anlam ilgisine) remzi ile Risale-i Nur'a îmaen bakar. Daha yazılacak çok gaybî işaretler var, fakat izin verilmedi, şimdilik kaldı.
Şualar ( 705 - 726 )
Cevap: Şimdilik beyanına izin olmayan diyerek bu iznin kim tarafından verilmediğini söylemiyor ancak bunun Allah tarafından olduğu iddiası o kadar açıkki cümleyi zaten bu satırları okuyanın zihni kolaylıkla tamamlar. Tabi Allah onun vasıflandırdığından münezzehtir ve bu Said NURSİ’nin kendi dinsel paranoyasından başka bir şey değil.

•             Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93
•          Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

•          Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

•         Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79


SAİD NURSİ’NİN HZ. ALİ’YE ATTIĞI İFTİRA

Sekizinci Şua

Üçüncü Bir Keramet-i Aleviye (Ali’nin kerameti)

Bir İfade-i Meram

[Malûm olsun ki; ben Risale-i Nur'un kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmekle Kur'an'ın hakikatlarını ve imanın rükünlerini ilân etmek ve za'f-ı imana (inanç zayıflığına) düşenleri onlara davet etmek ve onların kuvvetlerini ve hakkaniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa, hâşâ kendimi ve hiçbir cihetle beğenmediğim nefs-i emaremi (kötülüğü emreden nefis) beğendirmek ve medhetmek değildir. Hem Risale-i Nur zahiren (görünüşte) benim eserim olmak haysiyetiyle sena (övünmüyorum) etmiyorum. Belki yalnız Kur'anın bir tefsiri ve Kur'andan mülhem (ilham edilen) bir tercüman-ı hakikîsi (gerçek bir tercümanı) ve imanın hüccetleri (delilleri) ve dellâlı (yol göstereni) olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyan ediyorum. Hattâ bir kısım risaleleri ihtiyarım (iradem) haricinde yazdığım gibi, Risale-i Nur'un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsız (seçim hakkı olmayan) hükmündeyim. İmam-ı Ali'nin (Radıyallahü Anh) Âyet-ül Kübra namını verdiği Yedinci Şua risalesini yazmakta çok zahmet çektiğime bir mükâfat-ı âcile (acele ödül) ve bir alâmet-i makbuliyet (kabul edildiğine dair bir işaret) ve bir medar-ı teşvik (teşvik nedeni)olarak bu keramet-i Celcelutiye , inayet-i İlahiye (ilahi yardım) tarafından verildiğine şübhem kalmamış. Tahdis-i nimet (nimeti anlatmak) kabîlinden bunu Sekizinci Şua olarak yazdım. Yoksa haşre dair mühim bir âyetin mu'cizeli olan bürhanlarını (delillerini) yazacaktım.]
CEVAP: Said NURSİ Hz. Ali’ye iftira attığı gibi “iradem haricinde yazdığım bu kitap hakkında seçim hakkım yok” diyerek, kitabını yine Allah’tan gelen vahiy gibi göstererek Allah’ada iftira atmaktadır. Said NURSİ, İslam edebiyat tarihinde esamesi bile olmayan Celcelutiye hakkında şüphesi kalmadığını söylemenin yanında yazdığı kitabın bir bölümüne Hz. Ali’nin isim verdiğini iddia etmekten ise çekinmiyor.

* * * بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

[İmam-ı Ali'nin (Radıyallahü Anh) Risale-i Nur'a dair üçüncü bir kerametidir.]

Evet Onsekizinci ve Yirmisekizinci Lem'alarda izah ve isbat edilen iki zahir (açık) kerametini teyid ve takviye ederek Kaside-i Celcelutiye'sinde Siracünnur'dan sarahat (açıklık) derecesinde haber verdiği gibi, yine o kasidede Siracünnur'un en namdar (ünlü) risalelerine parmak basıyor, âdeta alkışlıyor; ve sekiz aded remz (dolaylama) ile meşhur bir kısım risalelerini gösteriyor.

Birincisi: Risale-i Nur'a tasrih (açıklayan) edenتُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةًfıkrasından sonra Süryanî lisanıyla esma-i hünsadan (Allah’ın isimlerinden) istimdad (yardım isteme) ve suver-i Kur'aniye (Kur’an sureleri) ile bir münacat (yalvarıyor) yapıyor. Tam otuzüç surelerle öyle garib ve manidar bir tarzda zikrediyor ki; bir kısım sırları ve gaybî haberleri dahi bildirmek istediği anlaşılıyor. Ben sıkıntılı bir zamandaİmam-ı Ali'nin (Radıyallahü Anh) Âyet-ül Kübra namını verdiği Yedinci Şua'ı bitirdiğimaynı vakitte -itikadımca bana acele bir mükâfat ve bir ücret olarak- geceleyin Celcelutiye'yi okudum. Birden bir ihtar-ı gaybî (gayıptan hatırlatma) gibi kalbime denildi:İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymetdar (kıymetli) risalelerine de işaret derecesinde remzedip (dolaylandırarak) îma ediyor. Eğer sarih (açık) bir surette gaybdan haber vermek çok zararları bulunduğundan, hikmete münafî (ters) olduğu cihetle hikmet-i İlahiye (ilahi hikmet) tarafından yasak olmasa idi tasrih (açıklayacak) edecekti. Meselâ; sureleri ta'dad (sayarken) ederken, yirmibeşinciye geldiği vakit diyor ki:
CEVAP: Said NURSİ paranoyak kişiliğiyle Hz. Ali’nin kendisinden yüzyıllar sonra yaşamış olan birinin yazacağı kitapla yani Risale-i Nur’la çok meşgul olduğunu iddia ediyor. Said NURSİ’nin bu iftirasını tabiatıyle mesnetsiz yapmakta ancak taraftarları delil olarak şunları sunmaktadır:

İmam Gazalî, hocası İmam Nureddin el-Isfahanî, İmam Ahmed el-Bunî ve Şeyh Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’ye göre, Celcelutiye kasidesinin aslı vahiydir.
   Zahir ve Batın ilimlerinin ünlü üstadları olan bu alimlerin kanaatlerine iştirak etmek ve onların bilgi ve beyanlarına itimat etmekte –ilmen ve dinen- bir sakınca görmemekteyiz. Ancak bu kasidenin aslının vahiy olduğuna inanmamak da, inanmak da, kişiyi dinen bir sorumluluk altına sokmaz. (Niyazi Beki, Sorularla Risaleler)
Dikkat edilirse getirdikleri deliller “Falanca alim şöyle dedi, filanca alime göre böyledir” tarzında aslı esası olmayan şeylerdir. İlginçtir birde kalkıp “Falanca alime göre bunun aslı vahiydir” diyerekte hatalarında ısrar etmektedirler, zira bir şeyin “Vahiy” olup olmadığına bir alim değil ancak Allah karar verir ve onuda kitabında açıklamıştır. Celcelutiye’nin Süryanice olarak yazıldığını söyleyerekte aslında kaynaklarının nereye dayandığını da itiraf etmiş oluyorlar! Zira Süryaniler bundan dört bin yıl önce ortadoğuya hakim olan Asurluların soyundan gelen ve Arami dilini konuşan bir Hristiyan topluluktur ve tek tük Süryani hariç tarihte hiçbir zaman topluluk halinde Müslüman Süryani toplumu olmamıştır. Nurcular ideolojik temellerini Hristiyan bir toplumun efsunlu sözlerine dayandırarakta Kur’an’la ilişkileri olmadıklarını da ispatlamış olmaktadırlar. Nurcuların güya akademislenleri vahyi “sarih ve zımni vahiy” diye delilsiz kategorize ederek vahiy alacakların hem sayısını hem sahasını genişletmektedir. Sormak lazım “vahyin, zımni ve sarih olarak ayırmakta sizin ölçünüz nedir? Bunu size kim bildirdi?”, İmam Gazali, yada adları bir ansiklopedide bile geçmeyen Ahmet El-Buni Celcelutiye’nin aslı vahiydir demelerinin dayanağı ne, bunu onlara kim bildirdi? Aslı vahiy olan şeyden Allah neden bize haber vermedi yada güvenilir hadis kitaplarında niye hiçbir veri yok?”
Görüldüğü gibi bunların hiçbirinin aslı esası yok ve tamamen Hz. Ali’ye peygamberimize ve en önemlisi Allah’a açık iftiradan başka bir şey değildir! Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez ve gelin bununla ilgili ayetleri tekrar bir hatırlayalım :
Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.Neml Suresi 27
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28
Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.




بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ
وَ بِسُورَةِ التَّهْمِيزِ وَ الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
وَ بِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى
وَ بِاِقْتَرَبَتْ لِىَ اْلاُمُورُ تَقَرَّبَتْ
وَ بِسُوَرِ الْقُرْآنِ حِزْبًا وَ آيَةً
عَدَدَ مَا قَرَاَ الْقَارِى وَمَا قَدْ تَنَزَّلَتْ
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلاَىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى
عَلَى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ
İşte bu fıkralarda Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesini hayrette bırakan ve üstünde göz ile görünen bir kerametiyle ve kıyamet ve haşri isbat eden hârika hüccetleriyle (delilleriyle) iştihar (meşhur olan) eden Yirmidokuzuncu Söz'e Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, zikr ü ta'dad (sayarak andığı) ettiği surelerin yirmidokuzuncu mertebesindeوَالشَّمْسُ كُوِّرَتْile ona işaret eder. Çünki kıyamet kopmasından gayet dehşetli haber verenاِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْsuresine tam mutabık (uyan) bir surette o Yirmidokuzuncu Söz, kıyametin ve harab-ı âlemin (dünyanın yok olması) ve mevt-i dünyanın (dünyanın ölmesi) ve hayat-ı ahretin (ahret yaşamının) ve ihya-yı emvatın (ölülerin dirilmesi) kat'î hüccetlerini (delillerini) beyan ederken, bu surenin dehşetli tasvirini zikretmesi; hem manada, hem yirmidokuzuncu mertebede tetabukları o işareti isbat eder.

Hem tahavvülât-ı zerratta (atomların değişimlerinde) boğulan maddiyyunları (materyalistleri) susturan ve zerratın (atomların) tahavvülâtı (değişimleri) ve harekâtını, vazife ve intizamlarını emsalsiz bir tarzda isbat eden Otuzuncu Söz namındaki Zerrat Risalesi'ne Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, otuzuncu mertebedeوَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًاkasemiyle (yeminiyle) ona işaret eder. Evet bu işarette lafzan ve sureten Sure-iوَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًاve Risale-i Zerrat, birbirine müşabehet (benzer) ile beraber mana cihetiyle dahi münasebet var. Çünki Sure-iوَالذَّارِيَاتın başında tesadüfî ve intizamsız zannedilen temevvücat-ı havaiye (havanın dalgalanmalarını), gayet hikmetli ve vazifedar olarak rububiyetin (rablığın) tekvinî (yaradılışa ait) emirlerini etrafa yetiştirir diye ifade ettiği gibi, Risale-i Zerrat dahi maddiyyunlar (maddeciler) tarafından tesadüfî ve intizamsız telakki edilen harekât-ı zerrat (atomların hareketi) dahi, gayet hikmetli ve o zerreler muntazam vazifelerle vazifedar olduklarını gayet kuvvetli ve kat'î bürhanlar (deliller) ile isbat ediyor.

Hem Mi'rac-ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı delail-i akliye (akli deliller) ile gayet makul ve kat'î bir surette isbat eden ve Otuzbirinci Söz namında ve mertebesinde bulunan Risale-i Mi'rac'a, Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) otuzbirinci mertebede Mi'rac-ı Ahmedî (A.S.M.) ve Kab-ı Kavseyn'deki (iki yay arası mesafede) müşahede (seyretme) ve mükâlemeyi (konuşmayı) sarih (net) bir surette başlayan Sure-iوَ النَّجْمِ اِذَا هَوَىnın başında bulunanوَ النَّجْمِ اِذَا هَوَىcümlesi ile sarahata (net bir şekilde) yakın bir tarzda o risaleye işaret eder ve Sure-iوَ الطُّورِyi bırakarakوَ الذَّارِيَاتden sonraوَ النَّجْمِSuresini zikretmesi bu işareti kuvvetlendirir.

Hem Şakk-ı Kamer (ayın yarılması) mu'cizesini münkirlere (inkarcılara) karşı kuvvetli deliller ile isbat eden Mi'rac Risalesi'nin zeyli (eki) bulunan Şakk-ı Kamer (ayın yarılması) Risalesi namında otuzbirinci mertebenin âhirinde olan o risaleye, Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) şakk-ı Kamer'i (ayın yarılması) nass-ı sarih (açık hüküm) ile zikreden Sure-iاِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَ انْشَقَّ الْقَمَرُden iktibas (alınarak) ederek otuzbirinci mertebenin akabinde zikredilenوَ بِاِقْتَرَبَتْ لِىَ اْلاُمُورُ تَقَرَّبَتْfıkrasıyla sarahata (net bir şekilde) yakın işaret eder.

Malûmdur ki; Risale-i Nur başta otuzüç aded Sözler'dir ve Sözler namıyla yâd edilir. Fakat Otuzüçüncü Söz müstakil değil, belki otuzüç aded Mektubat'tan ibarettir ve Mektubat namıyla zikredilir. Sonra Otuzbirinci Mektub dahi müstakil (bağımsız) değil, belki otuzbir aded Lem'alardan mürekkebdir (oluşmuştur) ve Lem'alar adı ile müştehirdir (şöhret bulmuştur). Sonra Otuzbirinci Lem'a dahi müstakil (bağımsız) olmamış, o da inşâallah otuzbir aded Şualardan mürekkeb olacak. El-Âyet-ül Kübra yedinci ve bu risale Sekizinci Şualarıdır. Demek Sözler'in hâtimesi (bitimi) Otuzikinci Söz'dür. Hem Risale-i Nur'un yıldızları içinde bir güneş hükmünde şakirdlerince (takipçilerince) telakki edilen Otuzikinci Söz namındaki üç mevkıflı (duraklı) risale-i hârika ve câmia ve Sözler'in bir cihette hâtimesi (bitimi) ve cem'iyetli neticesi olan o risaleye Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur'anın çok sureleriyle birden otuzikinci mertebedeوَ بِسُوَرِ الْقُرْآنِ حِزْبًا وَ آيَةًkasemiyle (yeminiyle) otuzikinci mertebede bulunan o câmi' risaleye işaret eder.

Risale-i Nur'un Otuzüçüncü Söz'ü ise, bundan evvel beyan ettiğimiz gibi otuzüç aded mektublardan ibaret ve Mektubat namında otuzüç kitab ve yüzden ziyade risalelerdir. İşte Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) otuzüçüncü mertebede ve kaseminde (yemininde) Otuzüçüncü Söz'ün eczaları olan o yüzon kitab ve mektubata birden işaret etmek için yüzon semavî (gökten gelen) suhuf (sayfalar) namında yüzon muhtasar kitablar ve o büyük mukaddes kitablardan istimdad (yardım isteme) manasında olan şu:

فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلاَىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى
عَلَى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ

kelâmıyla işaret eder. Malûmdur ki; ilm-i belâgatta (belagat ilminde) ve fenn-i beyanda (açıklama sanatı) uzak ve gizli manalara delalet etmek için karine tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mana ve gizli ve işarî olan bir mefhum (anlayış), karinenin kuvvetine göre sarih (net) ve zahir (açık) manası gibi kabul edilir. İşte bu kaideye binaen, bu işarî manaların herbirisine müteaddid (çeşitli) karineler, emareler bulunduğu gibi sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur'un mecmuundan haber veren sarih fıkralar dahi herbirisine kuvvetli bir karinedir.
CEVAP: Said NURSİ ve ekibinin nazarında 33 rakamının çok özel bir yeri vardır ve adeta bu sayının üzerine ideolojilerini kurmuşlardır. İlginçtir Masonluk denilen gizemci gizli örgütün üyeleri arasındada böyle bir derecelendirme söz konusu ve 33. Derece en üst rütbe olarak kabul edilmektedir. Bu gizli örgütün mensuplarıda gizemcidir ve sembollere düşkünlüğü söz konusudur. Esasen Said NURSİ ve hareketinin Yahudi Menşeli Mason hareketiyle olan bağlantısıda mutlaka araştırılmalı.

İkinci Remz: Kur'anın El-Âyet-ül Kübra'sı olanتُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَ مَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِnin hakikat-ı kübrasını (en büyük gerçeği) ve tefsir-i ekberini (en büyük tefsiri) gösteren ve ramazan-ı şerifin ilhamî bir hediyesi bulunan Yedinci Şua risalesine Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Mektubat'a
CEVAP : Said NURSİ Kur’anla yazdığı kitabını o kadar özdeşleştiriyor ki Ramazanda inen Kur’an gibi yazdığı satırlarında Ramazanın hediyesi olduğunu iddia etmekten çekinmiyor!
işaretten sonra Lem'alar'a işaret içinde Şualar'a bakarakوَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ{(Haşiye): İmam-ı Ali bu fıkra ile işaret eder ki, Âyet-ül Kübra risalesi yüzünden şakirdleri (takipçileri) bir musibete düşecekler ve onun kerameti ve bereketiyle emniyete ve selâmete çıkacaklar. Evet bu keramet-i Aleviye tam tamına çıktı ki, o risale için hapse düşüp ve onun kuvvetli hakikatları ile kurtuldular.} deyip ilm-i belâgatça "müstetbeat-üt terakib" ve "maariz-ül kelâm" denilen mana-yı zahirînin tebaiyetiyle ve perdesinin arkasıyla müteaddid karinelerin kuvvetine göre işaret eder. Ve o acib ve yüksek ve tevhidin hüccet-ül kübrası (en büyük delili) ve El-Âyet-ül Kübra'nın bir alâmet-i kübrası (en büyük işareti) ve bir tefsir-i a'zamı (en büyük tefsiri) olan risaleye "Âyet-ül Kübra" namını veriyor. Ve o namla hem menbaı (kaynağı) olan Âyet-ül Kübra'nın azametini, hem bu Yedinci Şua olan vahdaniyetin (birliğin) ve tevhidin bürhan-ı a'zamının (en büyük delilini) fevkalâde kuvvetini ilân eder, haber verir. Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) bu büyük iltifatına, bu risalenin liyakatına her kimin bir şübhesi varsa gelsin bir defa o risaleyi okusun. Eğer evet lâyıktır demezse, bana tuh desin.

Evet Kur'anın aleyhinde bin seneden beri müntakimane (intikam alır bir şekilde) hazırlanan dinsizlerin itirazlarını ve kâfir feylesofların teraküm (biriken) edip şimdi yol bularak intişar (yayılan) eden şübhelerini ve Kur'anın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid (inatçı) Yahudilerin ve mağrur bir kısım Hristiyanların hücumlarını def'edip mukabele eden ve her asırda Kur'anın pek çok kahramanları ve manevî kal'aları vardı. Şimdi ihtiyaç bir-ikiden, yüze çıkmış. Ve müdafiler (savunanlar) yüzden, iki-üçe inmiş.

Hem hakaik-i imaniyeyi (inanç gerçekleri), ilm-i Kelâm'dan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç bulunduğundan bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatları talim eden Risale-i Nur, elbette İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın bu iltifatına lâyıktır. Hem İmam-ı Ali (R.A.) onuncu mertebe-i ta'dadında (sayı derecesinde) onuncu sure olarak ve kıyamet ve leyle-i berata bakanوَبِسُورَةِ الدُّخَانِ فِيهَا سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْdeyip mana-yı işarîsiyle (imgesel anlamıyla) Onuncu Söz namında ve mertebesinde olan Haşir Risalesi'ne işaretle beraber o risalenin fevkalâde ehemmiyetini ve gayet muhkem (sağlam) olduğunu ve o zamanın dumanlı karanlıklarını izale eden bir leyle-i beratın bir kandili hükmünde bulunmasına ve haşir ve kıyametin bir alâmeti olan duhan (duman), hem leyle-i beratın (berat gecesi) senevî olarak hikmetli tefrik (ayırmak) ve taksim-i umûr (işlerin taksimi) noktalarıyla ve başka karineler ile îmaen ve remzen (dolaylı olarak) haber veriyor.

Evet Onuncu Söz, çok ehemmiyetli bir belayı def'etti. Hürriyet-i efkâr (düşüncelerin özgürlüğü) serbestiyeti ve harb-i umumî (dünya savaşı) sarsıntısı vaktinde haşri (yeniden dirilmeyi) inkâr eden münafıklar, fırsat bulup çok yerlerde zehirli fikirlerini izhara (açığa vurmaya) başladıkları bir zamanda, Onuncu Söz çıktı ve tab'edildi. Bin nüshası etrafa yayıldı. Onu gören herkes kemal-i iştiyak (tam bir arzuyla) ve merakla okudu. Zındıkların kâfirane fikirlerini tam kırdı ve onları susturdu. İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın bu takdirine liyakatını isbat etti. Kimin şübhesi varsa gelsin onu dikkatle okusun, haşrin (yeniden dirilmenin) ne kadar kuvvetli bir bürhanı (delili) olduğunu görsün.
Hem Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh ondokuzuncu sure olarak Suret-ün Nur'u

بِسِرِّ حَوَامِيمِ الْكِتَابِ جَمِيعِهَا
عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ

fıkrasıyla zikrederek pek muhtasar (kısa) olan Ondokuzuncu Söz'e ve pek mükemmel bulunan Ondokuzuncu Mektub'a işaret için nur lafzını tekrar etmekle mektubların mertebesi, yani Ondördüncü Mektub noksan kalmasına îmaen Sure-i Nur'u onbeşincide yine zikretmesiyle gayet latif (ince) ve müdakkikane (inceden inceye) haber veriyor. Ve o iki risaleleri Risale-i Nur'un büyük nurları olduklarını bildiriyor. Evet risalet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a dair olan Ondokuzuncu Söz, hem üç cihetle kerametli ve hârika olan Ondokuzuncu Mektub elhak Risale-i Nur'un en parlak birer nurudurlar. Ve Âişe-i Sıddıka Radıyallahü Anha'nın beraeti (temize çıkması) münasebetiyle, âyet-i Nur'unمَثَلُ نُورِهِkelimesindeki zamir, üç vecihten (özellikten) birisi ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a raci' olmak haysiyetiyle Sure-i Nur Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile ziyade alâkadar (ilgili) bulunduğundan, o sure ile risalet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı isbat eden o iki risaleye iki nur lafzıyla, belki üç nur kelimeleriyle yine aynen risalet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ı isbat eden Mi'rac Risalesi'ne dahi işaret etmiş.
           Ben itiraf ediyorum ki: Ondördüncü Mektub noksan kaldığını unutmuştum. Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) aynı sureyi iki defa tekrar etmesiyle tahattur (hatırladım) ettim ve işaratındaki (işaretlerindeki) dikkatine hayran oldum. Fakat o tekrar, yalnız Ondokuzuncu Söz ve Mektub için sayılır; ondan sonrakilere nisbeten sayılmaz.

Üçüncü Remz: Yirmisekizinci Lem'ada izah ve isbat edilen

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ٭ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
بِنُورِ جَلاَلٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ ٭ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ

fıkralarıyla Risale-i Nur'un üç ehemmiyetli vaziyetini haber veriyor. Bu fıkraların sarahata (net bir şekilde) yakın bir surette hem cifir, hem mana cihetiyle Risale-i Nur'a işaretini Onsekizinci Lem'ada izahına binaen, burada ise, orada zikredilmeyen ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın nazar-ı dikkatini celbeden (çeken) yalnız üç sırrı beyan edilecek.

Birincisi: İslâmlar içinde, dellâllar (rehberler) elinde teşhir (meşhur etme) suretinde gezdirmeye lâyık olan Risale-i Nur, maatteessüf (üzülerek söylemek gerekirse) gayet gizli perde altında intişar (yayılma) ve istitara (gizlenmeye) mecbur olmasına işareten İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, iki defaسِرًّا بَيَانَةًveسِرًّا تَنَوَّرَتْkelimeleriyleسِرًّاyani yalnız gizli intişar (yayılma) edebilir. Müteaccibane (şaşkınlık verecek bir şekilde) haber veriyor.

İkincisi: Risale-i Nur, İsm-i A'zam (en yüce isim) cilvesiyle ve İsm-i Rahîm ve Hakîm'in tecellisiyle zuhur (ortaya çıktığından) ettiğinden imtiyazlı hâssası "Allahü Ekber"den iktibasen (alınarak) celal ve Kibriya (ululuk) ve "Bismillahirrahmanirrahîm"den istifazaten (feyiz alarak) merhamet ve şefkat,وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُden istifadeten (istafede ederek) hikmet ve intizamın esasları üzerine gidiyor. Onun ruhu ve hayatı onlardır. Sair (diğer) meşreblerdeki (huylardaki) aşk yerinde, Risale-i Nur'un meşrebinde (yolunda) müştakane (özler şekilde) şefkattir ve re'fetkârane (acır şekilde) muhabbettir. Nasılki Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) sarih (açık) bir surette Siracünnur'un tarih-i te'lifini (yazma tarihini) ve tekemmül (tamamlanma) zamanını ve meşhur isminiتُقَادُ سِرَاجُ النُّورِfıkrasıyla haber vermiş. Öyle deبِنُورِ جَلاَلٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍilâ âhir.. fıkrasıyla da Siracünnur'un esaslarından haber veriyor. Çünkiجَلاَلٍ بَازِخٍizzet, azamet ve celal ve kibriyadır (ululuktur).شَرَنْطَخٍSüryanîce Rauf veبَرْكُوتٍRahîm'dir. Demek Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh Siracünnur'u tarif ediyor. Hayatını ve nurunu, Kibriya (ululuk) ve azamet ve re'fet ve rahîmiyetten alıyor diye mümtaz (seçkin) hâsiyetini beyan eder.
CEVAP: Dikkat edilirse Said NURSİ kitabının “ZUHUR” etmesinden söz ediyor ve bu “Zuhur”’un Allah’ın Rahim ve Hâkim isminin tecellisi sonucu olduğunu söylüyor. Zira bir şeyin “zuhur” demek o şeyin birden bire olağanüstü koşullarda ortaya çıkışı demektir. Heleki bunu Allah’ın sıfatlarıyla ilişkilendirdiğiniz anda bu “zuhur-ortaya çıkış” artık tanrısal bir eylemdir ve esasında Allah tarafından mucizevi bir şekilde gerçekleştirilen bir olaydır. Said NURSİ yazdığı Risale-i Nur’un, “zuhur eseri” olduğunu söyleyerek aslında açık açık vahiy olduğunuda söylemiş olmaktadır. Peki, böyle iddia sahiplerine Allah ne diyor birde onu dinleyelim:

Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79



Üçüncüsü: Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bu fıkradaبِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْcümlesiyle diyor ki: Bin üçyüz ellidörtte (1354) Siracünnur -yani, Risale-i Nur'un nuru- ile dalaletin tecavüz eden nârı inşâallah sönecek. Yani, fitne-i diniye (dini fitnenin) ateşini ya tahribattan vazgeçirecek veya ileri tecavüzatını (tecavüzlerini) kıracak. Eğer Hicri tarihi olsa, bundan iki sene evvel, dini dünyadan tefrik (ayırma) fırsatından istifade ile, dinin ve Kur'anın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvuratın (düşüncelerin) tecavüzatı tevakkuf (durması) etmesi, elbette karşılarında kuvvetli bir seddin bulunmasındandır. O sed ise, bu zamanda çok intişar eden Risale-i Nur'un keskin hüccetleri (delilleri) ve kuvvetli bürhanları (deliller) olduğu, çok emareler ile hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimaldeki işaret-i Aleviye (Hz. Ali’ye ait imgeler) dahi onu teyid ediyor. {(Haşiye): Hem de "İnna A'tayna"nın sırrı kısmen tahakkuk etmiş. Çünki Süfyaniyetin dört rüknünden (esasından) en kuvvetlisi ve dehşetlisi bütün bütün çekildi. Kabir altında azab çekiyor. Ve en büyüğü dahi alâkası bilfiil çekilmiş. Mason komitesinin mahkûmu ve âleti olup azabıyla meşguldür. Yalnız onun gölgesi hükmediyor. İleri tecavüz etmemekle beraber kısmen geriliyor. Bâki kalan iki şahıs ise, ellerinden gelse tamire çalışacaklar.} Evet cifirceبِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ : خaltıyüz,تdörtyüz,رikiyüz, şeddeliنyüz,مkırk,دve üç elif yedi,بِهِdekiبiki,هـbeş, yekûnü bin üçyüz ellidört (1354) eder.

Lillahilhamd Siracünnur'un El-Âyet-ül Kübra'sı gibi çok risaleleri var. Herbiri kuvvetli birer lâmba hükmünde sırat-ı müstakimi (dosdoğru yolu) gösterip, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın haberini tasdik ettiriyorlar.

Bu üçüncü sırrın münasebetiyle aynenبِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْgibi bin üçyüz ellidört (1354) tarihine makam-ı cifrîsiyle bakan ve Said'in (R.A.) iki maruf (bilinen) lâkabına remzen (dolaylı olarak) ve ismen îma eden ve "Kendini muhafaza et" emrini veren ve o tarihte herkesten ziyade müteaddid (çeşitli) tehlikelere maruz bulunacağını telvih eden "Ercuze"nin âhirlerindeki

فَاسْئَلْ لِمَوْلاَكَ الْعَظِيمِ الشَّانِ
يَا مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِ بِاَنْ يَقِيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ
وَ شَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَ مِحْنَةٍ

fıkrasıyla diyor: "Ya Said-el Kürdî! Bin üçyüz ellidört (1354) tarihine yetişirsen Mevlâ-yı Azîminden (yüce mevlandan), o zamanın ve o asrın fitne ve şerlerinden muhafazanı iste ve yalvar."

Evet Onsekizinci Lem'ada Birinci Keramet-i Aleviye'nin (Hz. Aliye ait keramet) izahında, Kaside-i Ercuziye'nin Risale-i Nur ve müellifine dair işarat-ı gaybiyesi (gaybi imgeler) beyan edilmiş. İsm-i a'zam (en yüce isim) ve sekine tabir ettiği esma-i sitte-i meşhuruyla (meşhur altı ismiyle) daima meşgul olan bir şakirdiyle (takipçisiyle) konuştuğu ve teselli verdiği ve çok emareler ve karinelerle o şakird, Said olduğu isbat edilmiş. Ve orada o şakirdine demiş:اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا بِتَّ بِهَا اْلاَمِيرُ وَالْفَقِيرَاYani, ecnebi harfleri bin üçyüz kırksekizde (1348) tamim edilecek, çoluk-çocuk, emirler ve fakirler icbar suretinde gece dersleriyle öğrenmeye çalışacaklar.

Evetسُطِّرَتْ تَسْطِيرًاcümlesi tam tamına; ikiتsekizyüz, ikiسyüz yirmi, ikiرdörtyüz, ikiطonsekiz, birىon, mecmuu bin üçyüz kırksekizdir. Aynı tarihte Latinî huruflarına gece dersleriyle cebren (zorla) çalıştırıldı.

Sonra İmam-ı Ali (R.A.) Sekine ile meşgul olan Said'e bakar, konuşur. Akibindeيَا مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِder. İki-üç yerde kuvvetli işaret ile Said ismini verdiği şakirdine hitaben "Kendini Sekine ile dua edip muhafazaya çalış." Ya-i nidaîden (Seslenme harfi olan “Ya^) sonra müteaddid karineler (deliller) ve emareler ile Said var. Demekيَا سَعِيدُ مُدْرِكًا لِذلِكَ الزَّمَانِolur. Bu fıkra nasılkiمُدْرِكًاkelimesiyle "El-Kürdî" lâkabına hem lafzan hem cifren bakar. Çünki mimsizدْرِكًاKürd kalbidir. {(1): Yani; tersinden okunuşudur.} Mim ise, "lâm" ve "ye"ye tam muvafıktır. Öyle de; diğer bir ismi olan Bedîüzzaman lâkabına dahi "ez-zaman" kelimesiyle îma etmekle beraber bin üçyüz ellidört (1354) veya bin üçyüz ellibeş (1355) makam-ı cifrîsiyle Said'in hakikat-ı halini (şimdiki hakikatini) ve hilaf-ı âdet (sıra dışı) vaziyetini ve hıfz u vikaye (koruma kollama) için kesretli (bol) duasını ve halvet ve inzivasını tamamıyla tabir ve ifade ettiğinden sarahata (net bir şekilde) yakın bir surette parmağını onun başına o kasidede teselli için basıyor. Burada daبِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْsırrına mazhar olan Risale-i Nur'u alkışlıyor.

Malûm olsun ki; Celcelutiye'nin esası ve ruhu olanاَلْقَسَمُ الْجَامِعُ وَالدَّعْوَةُ الشَّرِيفَةُ وَاْلاِسْمُ اْلاَعْظَمُİmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın en mühim ve en müdakkik (ince düşünceli) Üveysî bir şakirdi (takipçisi) ve İslâmiyet'in en meşhur ve parlak bir hücceti (delili) olan Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî (R.A.) diyor ki: "Onlar vahy ile Peygamber'e (A.S.M.) nâzil olduğu vakit İmam-ı Ali'ye (R.A.) emretti: "Yaz." O da yazdı. Sonra nazmetti." İmam-ı Gazalî (R.A.) diyor:
CEVAP: Said NURSİ Mudrike kelimesi üzerinde oynayıp bu kelimeden Kürd kelimesini çıkararak öküz altında buzağı arama marifetiyle kendi kendini müjdeleyebilmiştir. Bu tür çıkarsamalarda bulunanlara Kur’an tahrifci demektedir ve Allah böyleleri için şöyle demektedir:
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79

Kelimelerde geçen harflerden yola çıkarak bir yoruma gidilerse Said Nursi’nin ön ismi olan Said kelimesinin kökü “S-A-D” dir ve bu kelimedeki harfler yer değiştirildiğinde “ADES” diye bir kelime çıkarki “Mercimek” anlamındadır ve ilginçtir bu kelime Kur’an’dada geçer şimdi bu mantıkla Said NURSİ aslında bir “mercimek” mi oluyor? Mudrike kelimesi “DE-RE-KE” harflerinden türemiş ve anlamı “çokça idrak eden” demek ancak said Nursi harflerin yerini değiştirerek Kürd ismine ulaşmak için “De-re-ke yerine Ke-re-de” olarak köke ulaşıyor oysa böyle saçma sapan bir mantık kurgusuyla bir gerçekliğe ulaşılmaz ve İslam tarihinde ancak Said NURSİ gibi tipler bu tarz ipe sapa gelmez yöntemi kullanmıştır.

اِنَّ هذِهِ الدَّعْوَةَ الشَّرِيفَةَ وَ الْوِفْقَ الْعَظِيمَ وَ الْقَسَمَ الْجَامِعَ وَ اْلاِسْمَ اْلاَعْظَمَ وَ السِّرَّ الْمَكْنُونَ الْمُعَظَّمَ بِلاَ شَكٍّ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الدُّنْيَا وَ اْلآخِرَةِ

İmam-ı Gazalî, İmam-ı Nureddin'den ders alarak bu Celcelutiye'nin hem Süryanî kelimelerini, hem kıymetini ve hasiyetini şerhetmiş.

Dördüncü Remz: İmam-ı Ali (R.A.) Siracünnur'dan haber verdikten sonra yine otuzüç ve bir cihetle otuziki aded Süryanîce esmayı ta'dad (sayarken) ederken Risale-i Nur'un en kuvvetli, en kıymetdar (kıymetli) olan Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi'ne ve Otuzikinci Söz'e kuvvetli işaret ettiği gibi, sair (diğer) risalelere de remzen (dolaylı olarak) veya îmaen veya telvihen (işaret ederek) bakar. Evet Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur'a bakarak Süryanî isimleri dercederek diyor:

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ٭ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
بِنُورِ جَلاَلٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ ٭ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ بِيَاهٍ وَيَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا
بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَاسَمَتْ
بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ
طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ
اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَ اَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ
بِتَمْلِيخِ آيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ
اَبَاذِيخَ بَيْذُوخٍ وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا
خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ
بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا
{(Haşiye): Haşre dair meşhur Yirmidokuzuncu Söz'e, sonra Mi'rac ve zeyli Şakk-ı Kamer'e (ayın yarılmasına) bakar.}
بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ
بِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائِى

diye dua ile hatmeder (bitirir).

Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) başta sarahat (net bir şekilde) ile haber verdiği Risale-i Nur'u, Siracünnur ve Siracüssürc namıyla birinci mertebede aşikâr onu gösterip ta'dad (sayarken) ederken, tâ yirmibeşe geldiği vakitبِتَمْلِيخِ آيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْder. Âyât-ı Kur'aniyenin (Kur’an ayetlerinin) i'cazlarını (mucizelerini) beyan ve Kur'anın kırk vecihle (yönle) mu'cize olduğunu yedi aded küllî (genel) vecihlerde (yönlerde) isbat eden Risale-i Nur'un en meşhur ve parlak risalesi olan Yirmibeşinci Söz namındaki Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi'ne işaret eder. Çünki başta Siracünnur'un birinci mertebede sayılması, hemبِتَمْلِيخِ آيَاتٍfıkrasındaآيَاتٍkelimesinin bulunması, hem yirmibeşinci mertebede zikretmesi, kuvvetli bir karinedir ki; pekçok âyetleri zikredip i'cazları ve sırları beyan eden Yirmibeşinci Söz'e mana-yı mecazî (mecazi anlamla) ile bakar. Ve surelerin ta'dadında (sayımında) dahi yine yirmibeşinci mertebede ibareyi değiştirip baştan başlar gibiبِحَقِّ تَبَارَكَdiyerek Risale-i Nur'un en mübarek ve bereketli olan Yirmibeşinci Söz'ün ehemmiyetini gösteriyor.

Sonra yirmialtı ve yedideاَبَاذِيخَ بَيْذُوخٍ وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَاder. Sonra otuz ve otuzbirincideبِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَاdeyip yine ibareyi değiştiripبَعْدَهَاkelimesini zikreder. Gayet zahir (açık) ve kuvvetli bir karine ile içtihada dair Yirmiyedinci Söz'ün sahabeler hakkındaki çok mühim ve kıymetdar (kıymetli) zeylini (ekini) ve Mi'raca dair Otuzbirinci Söz'ün Şakk-ı Kamer'e (ayın yarılmasına) dair ve ona çok ihtiyaç bulunan ehemmiyetli zeylini (ekini)بَعْدَهَاkelimesiyle gösterir gibi, kuvvetli işaret eder. Ben itiraf ediyorum ki; ben bu zeyilleri (ekleri) unutmuştum. İmam-ı Ali'nin (R.A.) bu ihtarı (hatırlatması) ile tahattur (hatırladım) ettim. Şakk-ı Kamer'i (ayın yarılmasını) sâbıkan (önceden) yazdım. Şimdi bu anda sahabeler hakkındaki zeyli (eki) hatırladım. İşte madem ilm-i belâgat ve fenn-i beyanda (açıklama sanatı) birtek karine ile mecazî bir mana murad olunabilir ve birtek münasebetle, bir mefhuma işaret bulunsa, o mefhum bir mana-yı işarî (imgesel anlamı) olarak kabul edilir. Elbette zahir (açık) ve çok karinelerden ve emarelerden kat'-ı nazar (kesin bakış), yalnız bu iki yerde tam zeyillerin (eklerin) bulunduğu aynı makamda ve zeyl (ek) manasında olanبَعْدَهَاkelimesini tekrar suretinde ifadeyi değiştirerek söylemesi, tam bir karinedir ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) mana-yı hakikîsinden (gerçek anlamından) başka bir mana-yı mecazî (mecazi anlam) ve işarîyi dahi ifade etmek istiyor.

Sonra yirmidokuzuncu mertebede, heybetli bir tarzdaخَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْder. Yirmibeşte geçen ve sırları bilmek manasında olanتَشَمَّخَتْkelimesini tekrar ile sâbıkan (önceden) beyan ettiğimiz hârikalı Yirmidokuzuncu Söz'e kuvvetli bir karine ile işaret eder. Sonra otuzikinci mertebede surelerin ta'dadında (sayımında) ehemmiyetle işaret ettiği risale-i câmia olan Otuzikinci Söz'e yine nazar-ı dikkati (dikkat nazarını) kuvvetli celbetmek içinذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْve bir nüshadaبِهِ الْكَوْنُ عُطِّرَتْyani İsm-i Adl ve İsm-i Hakem'in tecellisiyle ve adalet ve mizanıyla ve intizam ve hikmetiyle dünya tamir edilir, tahribden kurtulur. İkinci nüsha ile o iki ismin rayiha-i tayyibesiyle (güzel kokusuyla) ve çok hoş kokularıyla, dünya güzel kokular alır. Attar dükkânı gibi rayiha-i Tayyibe (güzel koku) verir.

İşte İsm-i Adl ve İsm-i Hakem'in parlak bir âyineleri ve bir tefsirleri hükmünde olan Otuzikinci Söz'e parmak basıyor ve mana-yı mecazî suretinde ifade eder.ذَيْمُوخٍkelimesinin tekrarıyla Sözler otuzüç iken bir mertebesi mektublardan ibaret olduğuna ve Otuzikinci Söz son mertebesi bulunduğuna îma eder. Ben Süryanî kelimelerinin manalarını tamamıyla bilemediğimden ve İmam-ı Gazalî (R.A.) dahi tamamıyla izah etmediğinden Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) o kelimeler ile sair (diğer) risalelere işaratını (işaretlerini) şimdilik bırakıyorum.

Beşinci Remz: Madem Celcelutiye vahy ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'a nâzil olmuş. Ve Allâm-ül Guyub'un ilmiyle ifade-i mana (mana ifade) eder. Hem madem Celcelutiyeاَقِدْ كَوْكَبِىveتُقَادُ سِرَاجُ النُّورِfıkralarında mana-yı mecazî (mecasi anlamı) ile o kasidenin hakikatını isbat eden Risale-i Nur'a sarihan ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işareten haber vermekle beraber,فَيَا حَامِلَ اْلاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُde dahi o kasidenin bir esası olanَاْلاِسْمُ الْمُعَظَّمُile çok iştigal ve istimdad (yardım isteyen) eden Risale-i Nur müellifine (yazarına) ve bunun onüç ehemmiyetli vakıat-ı hayatına (yaşamındaki olaylara) îmaen, remzen (dolaylı olarak), işareten mana-yı mecazî (mecazi anlam) ile haber veriyor. Hem madem mana-yı mecazî (mecazi anlamı) ile ve mefhum-u işarînin (imgesel anlamın) murad olmasına bir zaîf karine ve bir gizli emare ve birtek münasebet kâfi geliyor. Hem madem Risale-i Nur ve risalelerine ve müellifi (yazarı) ve ahvaline (hallerine) olan işaretler birbirine karine olur. Belki mes'elenin vahdeti (birliği) itibariyle umum (tüm) işaretler, karineleriyle beraber her birisine kuvvetli bir karine ve kavî (güçlü) bir emare hükmündedir.

Elbette diyebiliriz ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) nasılki başta

بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

yani "Hazine-i esrar (sırların hazinesi) olan Bismillahirrahmanirrahîm ile başladım. Ruhum, onun ile o hazineyi keşfetti." diyerek sair (diğer) işaratın (işaretlerin) karinesiyle bir mana-yı işarî (imgesel anlamı) ve bir medlûl-ü mecazî (mecazi gösteren) suretinde Risale-i Nur'un Bismillahı hükmünde ve fatihası ve besmelesi ve "Bismillah"taki büyük sırrın hakikatını beyan eden ve kısa ve gayet kuvvetli Birinci Söz namında olan Bismillah Risalesi'ne îma, belki remz, belki işaret ediyor. Aynen öyle de; sair (diğer) işaratın (işaretlerin) karine ve münasebetiyle ve huruf-u Kur'aniyenin (Kur’an harflerinin) esrarından (sırlarından) bahseden ve Rumuzat-ı Semaniye namında bulunan sekiz küçük risalelerin mahiyetlerini andırır bir tarzda, ibareyi değiştirerek hurufların esrarıyla (gizemleriyle) istimdad (yardım istemeye) etmeğe başlaması karine-i latifesiyle (ince karinesiyle) muazzam dua ve münacat (yakarış) ve câmi' (kapsayıcı) kasem-i istimdadînin (yardım isteyen yeminin) âhirlerinde ve Sözler'e ve Mektublar'a işaretten sonraبِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْfıkrasıyla Yirmidokuzuncu Mektub'un bir kısım esrar-ı huruf-u Kur'aniyeyi (Kur’ani harflerin gizemleriyle) beyan eden Rumuzat-ı Semaniye namında sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve feth-i Mekke ve feth-i Şam ve feth-i Kudüs ve feth-i İstanbul gibi çok fütuhat-ı İslâmiyeden (İslami fetihlerden) gaybî haber veren Sure-iاِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَ الْفَتْحُnun esrarını (gizemlerini) beyan ile, fütuhat-ı İslâmiyenin (İslami fetihlerin) pehlivanı olan Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) nazar-ı dikkatini celbeden Feth ve Nasr Risalesi'ne, hem Sure-i Feth'in en mühim ve en âhir âyetin beş vecih ile i'cazını beyan ve isbat ile, kahraman-ı İslâm Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) nazar-ı dikkatini celbeden gayet kıymetli olan Âyet-i Feth Risalesi namındaki küçük bir risaleye îma belki işaret eder, itikadındayım (inancındayım). Böyle itikada (inanca) iştirak (katılan) edilmezse de itiraz edilmemeli.
CEVAP: Said NURSİ o derece hadd bilmez biridirki yazdığı kitabın söz dizimini dahi Kur’anla özdeşleştirmekten çekinmez ve Birinci Söz dediği herzesini kitabının BESMELESİ olarak nitelendiriyor. Kitabının başka yerlerinde ise İşarat’ul İ’caz adlı önceki âlimlerin kitaplarından aşırarak yazdığı kitabı ise RİSALE-İ NUR’UN FATİHASI olarak vasıflandırarak yazdıklarının vahiy eseri olduğunu adeta haykırmıştır.

Altıncı Remz: Madem Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.), üstad-ı kudsîsinden (kutsal hocasından) aldığı derse binaen, Kur'ana taalluk (ilgili olan) eden gelecek hâdisattan (olaylardan) haber veriyor. Ve "benden sorunuz" diye müteaddid (çeşitli) ve doğru haberleri verip bir şah-ı velayet (veliliğin şahı) olduğunu öyle kerametlerle isbat etmiş. Ve madem bu asırda Avrupa dinsizleri ve ehl-i dalalet (sapıklık ehli) münafıkları, dehşetli bir surette Kur'ana hücumu hengâmında (esnasında) Risale-i Nur o seyl-i dalalete (sapıklık akımına) karşı mukavemet (direnip) edip, Kur'anın tılsımlarını keşfederek hakikatını muhafaza ediyor. Ve madem

اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا وَ بَهْجَةً مَدَى الدَّهْرِ وَ اْلاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ

fıkrasıyla Yirmisekizinci Lem'ada isbat edildiği gibi sarahata (açık bir şekilde) yakın bir surette Risale-i Nur'a işaret etmekle beraber Sure-i Nur'daki âyet-ün Nur'un Risale-i Nur'a işaretine işaret eder. Ve mademاَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًاmana ve cifirce tam tamına Risale-i Nur'a tevafuk ediyor. Elbette diyebiliriz ki; bu fıkranın akibinde:

بِآجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلاَلَةٍ ٭ جَلِيلٍ جَلْجَلَيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْ
بِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَ سِمْرَازِ اَبْرَمٍ ٭ وَ بَهْرَةِ تِبْرِيزٍ وَ اُمٍّ تَبَرَّكَتْ

fıkrasıyla Risale-i Nur'un bidayette Oniki Söz namında iştihar (şöhret olan) ve intişar (yayılan) eden oniki küçük risalelerineاَقِدْ كَوْكَبِىkarinesiyle, bu fıkradaki oniki Süryanî kelimeler onlara birer işarettir. Gerçi elimde bulunan Celcelutiye nüshası en sahih ve en mutemeddir (güvenilirdir). İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi çok imamlar Celcelutiye'yi şerh etmişler. Fakat bu Süryanî kelimelerin manasını tam bilmediğimden ve nüshalarda ihtilaf bulunduğundan, herbirisinin vech-i işaretini (imge yönünü) ve münasebetini şimdilik bilmediğimden bırakıyorum.
CEVAP: Said NURSİ İmam-ı Gazali gibi birçok imamın Celcelutiye denen bu uyduruk şeyi şerh ettiğini söyler ancak bu imamların hiçbirinin ismini vermez zira ne böyle bir şiir vardır nede bu saçma sapan şiirin peşine takılıp ilmi kariyerini sözcük israfına feda eden âlimler! Nurcular Ahmet El-Buni diye birinden bahsederler ve gelin önce Ahmet El-Buni kimdir ona bir bakalım:

Asıl adı Ebu’l Abbas Ahmet bin Ali bin Yusuf El-Kureşi El-Bûni olan bu şahıs Cezayir sahilinde Konstantin vilayetinin Bûne kasabasında doğdu. Mısır’da yaşadığı, Kahire’de vefat ettiği ve Karâfe Mezarlığı’nda defnedildiği dışında hakkında bilgi yoktur. Ölüm tarihi ise 1225 yılıdır. Daha çok tılsım, gaybi bilgiler, hurûf, sihir gibi gizeme dair bilgilerin peşinde koşmuş ve kırka yakın kendince eser yazmıştır. Söz konusu şahıs özellikle Mezopotamya kültüründe hayli kıdeme sahip Süryanilerden etkilenerek garip iddialarda bulunmuş ve cahil halk kitlesi bu şahsın sözlerini ciddiye almıştır. Yazdığı eserlerin tamamı bu gizemlerle ilgilidir ve ciddi hiçbir İslam alimi bunları kaale almamış ancak Nurcular gibi gizemcilikte ve hurafede hayli ileri giden sapkın fıkralar bu tür şeylerin peşinden koşmuştur. Daha sonra yazılan birçok bu tür gizemciliğe ait verilerde Ahmet b. Ali El-Buniye nispet edilmiş ancak hakkında doğru dürüst bilgi dahi olmayan bu şahsa nispet edilenlerin aslı esası yoktur.
Elhasıl: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) bir defaاَقِدْ كَوْكَبِىfıkrasıyla, âhirzamanda Risale-i Nur'u dua ile Allah'tan niyaz eder, ister ve bidayette oniki risaleden ibaret bulunduğundan yalnız oniki risalesine işaret ediyor. İkinci defadaتُقَادُ سِرَاجُ النُّورِfıkrasıyla daha sarih bir surette Risale-i Nur'u medh ü sena ile göstererek tekemmülüne (tamamlanmasına) işareten, umum Sözler'i ve Mektublar'ı ve Lem'alar'ı remzen (dolaylı olarak) haber verir. Hem Oniki Söz namı ile çok intişar (yayılan) eden o küçücük risaleler, bu fıkradaki kelimeler gibi birbirine ismen ve sureten benzedikleri gibi bedî' manasında olan Celcelutiye kelimesine mutabık (uyan) olarak herbiri gayet bedî' bir tarzda, güzel bir temsil ile, büyük ve derin bir hakikat-ı Kur'aniyeyi tefsir ve isbat eder.
CEVAP: Said NURSİ Hz. Ali’ye olan iftirasında o derece ileri giderki onun Allah’tan Risale-i Nur’u niyaz ettiğini söyler. Hz. Ali kendisinden yüzyıllar sonra gelecek bir kitabı gaybten haber verdiği halde kendi yaşadığı çağda başına gelecekleri ne hikmetse bilememiş! Ancak gaybı Allah’tan başkası bilemez o yüzden burada yalan konuşan bizzat Said NURSİ’nin kendisidir ve iftiraya maruz kalan ise Hz. Ali’dir!

Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.Neml Suresi 27
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28
Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.


Eğer bir muannid (inatçı) tarafından denilse: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) bu umum (tüm) mecazî manaları irade etmemiş?

Biz de deriz ki: Faraza Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) irade etmezse, fakat kelâm delalet eder ve karinelerin kuvvetiyle işarî ve zımnî delaletle manaları içine dâhil eder. Hem madem o mecazî manalar ve işarî (imgesel) mefhumlar (anlamlar) haktır, doğrudur ve vakıa mutabıktır (uygundur) ve bu iltifata lâyıktırlar ve karineleri kuvvetlidir; elbette Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) böyle bütün işarî manaları irade edecek küllî bir teveccühü (yönelişi) faraza bulunmazsa -Celcelutiye vahiy olmak cihetiyle- hakikî sahibi Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) üstadı olan Peygamber-i Zîşan'ın (A.S.M.) küllî (genel) teveccühü ve Üstadının Üstad-ı Zülcelalinin ihatalı ilmi onlara bakar, irade dairesine alır.

Bu hususta benim hususî ve kat'î ve yakîn derecesindeki kanaatimin bir sebebi şudur ki: Müşkilât-ı azîme (büyük problemler) içinde, El-Âyet-ül Kübra'nın tefsir-i ekberi (en büyük tefsiri) olan Yedinci Şua'ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî (kutsal) teselli ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer (tekrar tekrar) tecrübeler ile bu gibi haletlerimde, inayet-i İlahiye (ilahi yardıma) imdadıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte -hiç hatırıma gelmediği halde- birden bu keramet-i Aleviyenin (Hz. Ali’nin kerametinin) zuhuru (ortaya çıkışı), bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdadıma gelen sair inayet-i İlahiye (ilahi yardım) gibi, Rabb-ı Rahîm'in bir inayetidir. İnayet ise aldatmaz, hakikatsız olmaz.
CEVAP: Dikkat edilirse Said NURSİ yaptığı bu saçma sapan çıkarsamaları kesin ve doğru kanaat olduğunu söylemekte ve kendince nedenlerini sıralamaktadır. Said NURSİ’ye göre Celcelutiye denen uyduruk Süryanice şiir vahiy eseridir ve bu vahiy eseri şiirde kendi eserinin adıda geçtiğine göre ve Risale-i Nur’da kendisine iradesi dışında yazdırıldığına göre dolayısıyla Risale-i Nur’da vahiy eseri olmaktadır.

Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79



Yedinci Remz: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) nasılki

وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
وَ بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلهَنَا
وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ

diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şua'a işaret etmiş. Öyle de, aynı fıkra ile âlî (üstün) birtefekkürnameve tevhide dair yüksek bir marifetname namında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'aya dahi işaret eder. İkinci fıkrasıyla İsm-i A'zam ve Sekine denilen esma-i sitte-i meşhurenin (meşhur altı isimleri) hakikatlarını gayet âlî (üstün) bir tarzda beyan ve isbat eden ve Yirmidokuzuncu Lem'ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a namında altı nükte-i esma risalesineبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْcümlesiyle işaret ettiğinden sonra akibinde risale-i esmayı (isimler risalesini) takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şua'ı olarak, otuzüç âyet-i Kur'aniyenin Risale-i Nur'a işaratını (işaretlerini) kaydedip, hesab-ı cifrî münasebetiyle, baştan başa ilm-i huruf (harfler ilmini) risalesi gibi görünen ve bir mu'cize-i Kur'aniye hükmünde bulunan risaleyeحُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْkelimesiyle işaret edip, der-akab (sonuç)وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْkelâmıyla dahi, risale-i hurufiyeyi (harflerin risalesini) takib eden ve El-Âyet-ül Kübra'dan ve başka Resail-i Nuriye'den terekküb (oluşan) eden ve Asâ-yı Musa namını alan ve asâ-yı Musa gibi, dalaletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale-i Nur'un şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ-yı Musa namını vererek işaretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.

Evetوَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَىkelimesiyle Yedinci Şua'a işareti, kuvvetli karineler ile isbat edildiği gibi, aynı kelime, diğer bir mana ile elhak Risale-i Nur'un Âyet-ül Kübrası hükmünde ve ekser risalelerin ruhlarını cem'eden (birleştiren) ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm, "müstetbeat-üt terakib" kaidesiyle ona bakıyor, efradına dâhil ediyor. Öyle ise Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) dahi bu fıkradan ona bakıp işaret eder diyebiliriz.

Hem sair (diğer) işaratın (işaretlerin) karinesiyle, hem Mektubat'tan sonra Lem'alar'a başka bir tarz-ı ibare ile îma ederek; Lem'aların en parlağının te'lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'damdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mana-yı mecazî (mecazi anlam) ve mefhum-u işarî (imgesel anlamı) ile, Hazret-i Ali (R.A.) kendi lisanını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederek;وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْyani "Ya Rab! Beni kurtar, eman ve emniyet ver." diye dua etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishanesinde i'dam ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle, kelâm zımnî ve işarî delalet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) dahi bundan, ona işaret eder.
Cevap: Hz. Ali güya 1300 küsür yıl öteden Said NURSİ’yi haber verirken Kufe’de bir mescitte İbni Mulcem denen Harici tarafından öldürüleceğini ne hikmetse görememiş! Tarihi gerçekler Said NURSİ’yi fazlasıyla yalanlıyor.

Hem Otuzuncu Lem'a namında ve altı nükte olan risale-i esmaya (isimler risalesine) bakarakوَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَىdeyip, sair (diğer) işaratın (işaretlerin) karinesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karinesiyle, hem ikisinin isimde ve esma (isimler) lafzında tevafuk karinesiyle, hem teşettüt-ü hale (durumun değişiklikleri) ve sıkıntılı bir gurbete ve perişaniyete düşen müellifi, onun te'lifi (yazışı) bereketiyle teselli ve tahammül bulmasına ve mana-yı mecazî cihetinde, Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) lisanıyla kendine dua olanوَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْyani ism-i a'zam (en yüce isim) olan o esma (isimler) risalesinin bereketiyle beni teşettütten (çeşitli hallerden), perişaniyetten hıfzeyle ya Rabbi meali, tam tamına o risale ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delalet ve İmam-ı Ali (R.A.) ise gaybî işaret eder diyebiliriz.

Hem madem Celcelutiye'nin aslı vahiydir ve esrarlıdır (gizemlidir) ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden (gelecekteki durumlardan) haber veriyor. Ve madem Kur'an itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'an hesabıyla, Risale-i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve madem sarahat (netlik) derecesinde çok karine ve emarelerle; Risale-i Nur Celcelutiye'nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş. Ve madem Risale-i Nur ve eczaları (parçaları) bu mevkie lâyıktırlar ve Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) nazar-ı takdirine ve tahsinine (güzellemesine) ve onlardan haber vermesine liyakatları ve kıymetleri var. Ve madem Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Siracünnur'dan zahir bir surette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözler'den, sonra Mektublar'dan, sonra Lem'alar'dan, risalelerdeki gibi aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delalet ve Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) işaret ettiğini isbat eylemiş. Ve madem baştaبَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْrisalelerin başı ve Birinci Söz olan Bismillah Risalesi'ne baktığı gibi, kasem-i câmi-i muazzamın (büyük kapsayıcı yeminin) âhirinde (sonunda), risalelerin kısm-ı âhirleri (son kısımları) olan son Lem'alar'a ve Şualar'a, hususan bir âyet-ül kübra-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a-i hârika-i Arabiye ve Risale-i Esma-i Sitte (altı ismin risalesi) ve Risale-i İşarat-ı Huruf-u Kur'aniye (Kur’an harflerinin işaretlerine dair risale) ve bilhâssa şimdilik en âhir Şua ve asâ-yı Musa gibi, dalaletlerin bütün manevî sihirlerini (büyülerini) ibtal edebilen bir mahiyette bulunan ve bir manada Âyet-ül Kübra namını alan risale-i hârikaya bakıyor gibi bir tarz-ı ifade görünüyor. Ve madem birtek mes'elede bulunan emareler ve karineler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle, emareler birbirine kuvvet verir, zaîf bir münasebetle bir tereşşuh (sızıntı) dahi menbaına (kaynağına) ilhak (katılır) edilir.
CEVAP: Said NURSİ Celcelutiyye denilen şeyin aslının vahiy olduğunu söyleyerek açık açık hem vahyin sahibi Allah’a, hem peygamberimize hemde Hz. Ali’ye iftira atmaktan çekinmemiştir. Allah’a iftira atmıştır zira Kur’an’da Celcelutiyye diye bir şey yoktur zira aslı vahiy olanın Kur’an’da olması gerek, Peygamberimize iftira atmaktadır zira aslı vahiy olan bir şeyi peygamberimiz mutlaka ümmetine bildirmesi gerek zira Allah Maide Suresi 67. Ayetinde şöyle der :
“Ey peygamber sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan elçiliğini yerine getirmemiş olursun, Allah seni insanlardan koruyacaktır. Allah görmezlikten gelenlere hidayet vermez”
Peygamberimiz kendisine indirilen ne varsa ümmetine tebliğ etmiştir ve bu hususta hiçbir gizlisi saklısı olmamıştır. Oysa Said NURSİ kitabının bazı yerlerinde “Bu kısım yazılmadı çünkü izin çıkmadı” diyebilmiştir oysa eğer böyle bir şey olmuş olsaydı “BU KISIM YAZILMADI” dememesi gerekti zira gizli olanla ilgili hiçbirşey söylenmez, ancak Said NURSİ bu tarz gizemci sözlerle taraftarlarını kitapları üzerinde çalışmaya, kafa yormaya sevketmiş ve onların BAĞIMLILIĞINI sağlamaya çalışmıştır. Allah peygamberimizin kendisine vahyedilenle ilgili olarak ayrıcaTekvir Suresi 24. Ayette şöyle der
“O peygamber gaybın bilgilerini sizden esirgemez”
Yani peygambere ne inmişse bize tebliğ etmiştir. Ancak onun haricinde bize gelen hadisler haber-i vahit statüsünde şüphe taşıyan verilerdir ve Kur’an’la doğrulukları sağlanmadığı sürece kesin bilgi niteliği taşımaz.

Elbette bu yedi aded esaslara istinaden deriz: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) nasılki meşhur Sözler'e tertibleri üzerine işaret etmiş ve Mektubat'tan bir kısmına ve Lem'alar'dan en mühimlerine tertible bakmış; öyle deبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْcümlesiyle, Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'alardan en son olan Esma-i Sitte Risalesi'ne Tahsin (güzelleyerek) ederek bakıyor. Veحُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
kelâmıyla dahi, Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşarat-ı Huruf-u Kur'aniye (Kur’an harflerinin işaretlerinin) Risalesi'ni takdir edip, işaretle tasdik ediyor.وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْkelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve imanın elinde asâ-yı Musa gibi hârikalı, en kuvvetli bürhan (delil) olan mecmua risalesini senakârane (över bir şekilde) remzen (dolaylı olarak) gösteriyor gibi bir tarz-ı ifadeden bilâperva (çekinmeden) hükmediyoruz ki: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) hem Risale-i Nur'dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mana-yı hakikî (gerçek anlamı) ve mecazî ile; işarî (imgesel) ve remzî (dolaylı olarak) ve îmaî ve telvihî bir surette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa, işaret olunan risalelere bir kerre dikkatle baksın. İnsafı varsa, şübhesi kalmaz zannediyorum.
Cevap : Said NURSİ eserini Hz. Ali’nin gaybden haber vermesinden o kadar eminki kim bu hususta şüphe ediyorsa yazdığı risaleleri tekrar okunmasını istiyor tabi cahil Nurcu kitle bu risaleleri tekrar tekrar okuduğunda bir inanç şartlanması yaşamaya başlıyor ve şartlanma bir süre sonra kesin kanaate dönüşüyor. Zira sık sık Nurcuların dile getirdiği “Bir akıllıya kırk gün deli dersen deli olur” ilkesini sabırla taraftarlarına işlemişlerdir. Said NURSİ iddialarıyla ilgili KESİN KANAAT sahipidir oysa Nurcular Said NURSİ’nin bu yorumlarını kişisel yorumlar olarak görmek gerektiğini söyleyerek temize çıkarma eğilimindeler.

Buradaki mana-yı işarî (imgesel anlamı) ve medlûl-ü mecazîlere (mecazi göstergelere), karinelerin en güzeli ve latifi (incesi); aynı tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir. Meselâ: Yirmidokuz, otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe-i ta'dadda (sayma derecesinde), Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Sözler'e gayet münasib isimler ile ve başta, Sözler'in başı olan Birinci Söz'e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mahiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işaret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letafetlidir.

Ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatım yoktur. Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret-i İlahiyenin şe'nindendir (işindendir) ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle temin ederim ki: Risale-i Nur'u senadan (övgüden) maksadım, Kur'anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini (esaslarını) teyid (destekleme) ve isbat ve neşirdir (yaymadır).
CEVAP: Dikkat edilirse Said NURSİ özenle yazdığı bu herzeleri kendisine nispet etmemekte ve bu yazdıklarının kendisinin dahi layık olmadığını söylemektir zira yazdıkları onun kendi eseri değil direk Allah’tan gelen şeyler olduğunu iddia etmektedir. Said NURSİ zımnen peygamberlik iddiasındadır ve bunu uzun kelime oyunları sonucunda yapmaktadır. Allah ise böyle şarlatanlara bakın nasıl cevap veriyor:

Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.En’am suresi 93

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.Âl-i İmrân Suresi 78

Onlardan kitap hakkında kırıntılar dışında bilgisi olmayan ummi bir grup var ki zanna uyarlar. Yazıklar olsun az bir pahaya değişmek için elleriyle kitap yazıp sonra bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun bu şekil kazananlara!Bakara Suresi 78, 79


Hâlık-ı Rahîmime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emareyi (kötülüğü emreden nefsi), başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattır (ahmaklıktır) ve dehşetli bir hasarettir (kayıptır). İşte bu halet-i ruhiye ile, yalnız hakaik-i imaniyenin (iman gerçeklerinin) tercümanı olan Risale-i Nur'un doğru ve hak olduğuna latif bir münasebet söyleyeceğim. Şöyle ki:

Celcelutiye, Süryanîce bedî' demektir ve bedî' manasındadır. İbareleri bedî' olan Risale-i Nur, Celcelutiye'de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı (sızıntıları) göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki; eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bedîüzzaman lâkabı benim değildi, belki Risale-i Nur'un manevî bir ismi idi. Zahir (açık) bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Demek, Süryanîce bedî' manasında ve kasidede tekerrürüne (tekrar etmesine) binaen (dayanarak) kasideye verilen Celcelutiye ismi işarî bir tarzda, bid'at zamanında çıkan Bedîülbeyan ve Bedîüzzaman olan Risale-i Nur'un hem ibare, hem mana, hem isim noktalarıyla bedî'liğine münasebetdarlığını (ilgili olmaklığına) ihsas (has kılınmasına) etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına; bu ismin müsemmasında (isimlendirmesinde), Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış tahmin ediyorum.رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

Sekizinci Remz: Bu remzin (dolaylı) beyanından evvel en mühim iki suale cevab yazılacak.

Birinci Sual: Bütün kıymetdar (kıymetli) kitablar içinde Risale-i Nur, Kur'anın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) takdir ve tahsinine (güzellemesine) ve Gavs-ı A'zam'ın (Abdulkadir Geylani) teveccüh ve tebşirine (müjdelemesine) vech-i ihtisası (özelleştirme nedeni) nedir? O iki zâtın kerametle Risale-i Nur'a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?

Elcevab: Malûmdur ki, bazı vakit olur bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar.. ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehid olan bir adam, bir velayet (ermişlik) kazanır; ve soğuğun şiddetinden incimad (donma) etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. İşte aynen öyle de: Risale-i Nur'a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) (Peygamberimizin sembollerine) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze (sığınma) etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden (saldırısından) mü'minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur'an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) üç kerametle ona beşaret (müjdelemiş) vermiş ve Gavs-ı A'zam (R.A.) kerametkârane (keramet gösterir şekilde) ondan haber verip tercümanını teşci' (yüreklendirmiş) etmiş.
Cevap : Dikkat edilirse Said NURSİ Hz. Ali ile ilgili uydurduğu şeylerle ilgili hiçbir kaynak vermemekte ve bunu kendi işkembe-i kübrasından atmaktadır. Allah’a açık açık iftira atan biri elbette tarihi bir şahsiyete hadi hadi kolaylıkla iftira atmaktan çekinmeyecektir.

Evet bu asrın dehşetine karşı, taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü'min, tek başıyla dalaletin (sapkınlığın) cemaatle hücumuna mukavemet (dayanma) ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî (araştırmacı inanca) lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur bu vazifeyi; en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur'aniye (Kur’ani gerçeklere) ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlar (deliller) ile isbat ederek, o iman-ı tahkikîyi (araştırarak inanma) taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri (takipçileri) dahi, bulundukları kasaba, karye (köy) ve şehirlerde -hizmet-i imaniye (imani hizmet) itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü'minlerin manevî birer nokta-i istinadı (dayanak noktası) olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları (manevi inanç gücü) cesur birer zabit gibi, kuvve-i maneviyeyi (manevi gücü) ehl-i imanın kalblerine verip, mü'minlere manen mukavemet (direnme) ve cesaret veriyorlar.

İkinci Sual: Keramet izhar (açığa vurulmazsa) edilmezse daha evlâ (iyi) olduğu halde, neden sen ilân edersin?
Cevap: İslam inanç tarihine sonradan sokulan hurafelerden biri olan KERAMET masalları ne Kur’an’a nede hadislere dayanmakta ve bu tür keramet hikayeleri cahil kitleleri onları yönlendirenlere kanalize etmek için uydurulmuştur. Kerameti kendinden menkul Said NURSİ’de gerek kendisine gerek yazdığı kitapla ilişkilendirerek birçok olağanüstü olayların olduğunu iddia etmekte ve paranoyakça yorumlar yapmaktadır. Oysa Allah koyduğu doğa ve sosyal yasaları hiçbir zaman kimse için değiştirmeyeceğini söylemiştir. Ancak maalesef İslam tarihinde bu tür olağanüstü hatta Peygamberlere verildiği iddia edilen mucizelerden dahi üstün güçler ve olaylar sözde alimlere ve velilere ihsan edildiği yalanı söylenebilmiştir. Keramet olgusu mucizelere alternatif olarak Evliya diye nitelendirilen insanlara yakıştırılmış ve cahil kitlede bu hikayelere inanmıştır. Said Nursi’de bu yalana sarılarak etrafındakileri kandırma çabası içine girmiştir.

Elcevab: Bu, bana ait bir keramet değildir. Belki Kur'anın i'caz-ı manevîsinden (manevi mucizesinden) tereşşuh (sızan) ederek has bir tefsirinden keramet suretinde bizlere ve ehl-i imana bir ikram-ı Rabbanî ve in'am-ı İlahîdir (ilahi nimetlendirme). Elbette mu'cize-i Kur'aniye ve onun lem'aları (parıltıları) izhar (açığa vurulur) edilir. Ve nimet ise, şükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdis-i nimettir. (Nimeti anlatmak)وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْâyeti izharına (açığa vurma) emreder. Benim için medar-ı fahr (övünme nedeni) ve gurur olacak bir liyakatım ve istihkakım (hakkım) olmadığını kasemle (yeminle) itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere-i Risale-i Nur (Risale-i Nur ağacı) ve mu'cize-i maneviye-i Kur'aniyeye (Kur’an’ın manevi mucizesi) geçmiş biliyorum. Ve öyle itikad ettiğimden i'caz-ı Kur'anî hesabına izhar (açığa vurarak) ederim. Bütün kıymet bir mu'cize-i Kur'aniye olan Risale-i Nur'dadır. Hattâ eskiden beri taşıdığım Bedîüzzaman ismi onun imiş, yine ona iade edildi. Risale-i Nur ise, Kur'anın malıdır ve manasıdır.
CEVAP: Said NURSİ eserini kendisine değil Allah’a dayandırdığı için kendi şahsının değil Kur’an’ın bir mucizesi olduğunu iddia etmektedir. Kur’an Allah Kelamı olduğuna göre doğal olarak ondan TEREŞŞUH –SIZILDIĞI- iddia edilen Risale-i Nur’da Allah kelamı olsa gerek! Said Nursi Risale-i Nur’un Kur’an mucizesi olduğuna itikat ettiğini yani İNANÇ duyduğunu söyleyerek bunun alelade söylenmiş bir söz olmadığınıda vurgulamış oluyor. Kendi kendine verdiği Bediüzzeman lakabını ise kendine değil Risale-i Nur’a layık gördüğünü söyleyerekte iddialarını katmerleştiriyor. Said Nursi tüm övgüleri, yıkama ve yağlamaları Risale-i Nur’a yakıştırarak güya alçak gönüllülük yapıyor oysa bu KİBİRLERİN en büyüyüdür zira hiçbir tefsir alimi kitabını bu şahıs kadar abartmamış ve Kur’an kaynaklı olduğunu iddia etmemiştir.
Bu remizde hususî kanaatımı teyid eden ve kendime mahsus çok emare ve karineler var. Fakat başkalara isbat edemediğimden yazamıyorum. Yalnız iki-üçüne işaret etmeğe münasebet gelmiş:

Birincisi: Ben Celcelutiye'yi okuduğum vakit, sair (diğer) münacatlara (yakarışlara) muhalif olarak kendim bizzât hissiyatımla münacat (yakarıyorum) ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisanıyla taklidkârane (taklid ederek) olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürat-ı ruhiyeme (ruhi düşüncelere) hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerametini ve Risale-i Nur ile münasebetini gördüm ve anladım ki; o halet, bu münasebetten ileri gelmiş.
CEVAP: Nurculara Celcelutiyye’nin kaynağını sorduğumuzda bize güvenilir hiçbir hadis ya da tarihi kaynak ismi veremedikleri gibi, kaynak gösterdikleri ise İslam ilim tarihinde hiçbir surette ciddiye alınmış kişiler olmamıştır. Tam tersine bu kişiler gizemci, Hurufi mantıkla hareket eden tiplerdir. Bunlardan biri Ahmet El-Buni adlı şahıstır.
Peki, Ahmet El Buni kimdir:
Asıl adı Ebu’l Abbas Ahmet bin Ali bin Yusuf El-Kureşi El-Bûni olan bu şahıs Cezayir sahilinde Konstantin vilayetinin Bûne kasabasında doğdu. Mısır’da yaşadığı, Kahire’de vefat ettiği ve Karâfe Mezarlığı’nda defnedildiği dışında hakkında bilgi yoktur. Ölüm tarihi ise 1225 yılıdır. Daha çok tılsım, gaybi bilgiler, hurûf, sihir gibi gizeme dair bilgilerin peşinde koşmuş ve kırka yakın kendince eser yazmıştır. Söz konusu şahıs özellikle Mezopotamya kültüründe hayli kıdeme sahip Süryanilerden etkilenerek garip iddialarda bulunmuş ve cahil halk kitlesi bu şahsın sözlerini ciddiye almıştır. Yazdığı eserlerin tamamı bu gizemlerle ilgilidir ve ciddi hiçbir İslam alimi bunları kaale almamış ancak Nurcular gibi gizemcilikte ve hurafede hayli ileri giden sapkın fıkralar bu tür şeylerin peşinden koşmuştur. Daha sonra yazılan birçok bu tür gizemciliğe ait verilerde Ahmet b. Ali El-Buniye nispet edilmiş ancak hakkında doğru dürüst bilgi dahi olmayan bu şahsa nispet edilenlerin aslı esası yoktur.


Görüldüğü gibi bunların hiçbirinin aslı esası yok ve tamamen Hz. Ali’ye peygamberimize ve en önemlisi Allah’a açık iftiradan başka bir şey değildir! Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez ve gelin bununla ilgili ayetleri tekrar bir hatırlayalım :
Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.Âl-i İmrân Suresi 179
De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”En’am Suresi 50
De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”Yunus Suresi 20
Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.Hûd Suresi 31
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.Nahl Suresi 77
De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.Neml Suresi 27
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Tur Suresi 41
Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?Necm Suresi 47
O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.Cinn Suresi 26, 27, 28
Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!) göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.



İkincisi: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) baştaرُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

ve ortalarındaوَاَمْنِحْنِى يَا ذَا الْجَلاَلِ كَرَامَةً ٭ بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَلِيمُ بِكَ انْجَلَتْve âhirdeمَقَالُ عَلِىٍّ وَ ابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ ٭ وَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلاَئِقِ جُمِّعَتْbir hazine-i ulûm (ilimler hazinesi) olarak gösteriyor. Halbuki zahirinde yalnız bir münacattır (yakarıştır). Hattâ İmam-ı Ali'nin (R.A) hakikat-feşan (gerçekleri saçan) sair (diğer) kasideleri ve ilmî başka münacatları (yakarışları) gibi, esrar-ı ilmiye (ilmi gizemleri) ile tam münasebeti görünmüyor. Benim hususî kanaatım şudur ki: Celcelutiye, madem Risale-i Nur'u içine almış ve sînesine basıp manevî veled (çocuk) gibi kabul etmiş, elbetteوَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلاَئِقِ جُمِّعَتْfıkrası ile, kendi hazinesinin bir kısım pırlantalarını âhirzamanda neşreden (yayan) Risale-i Nur'u şahid gösterip Celcelutiye'yi bir hazine-i ulûm (ilimler hazinesi) ve bir define-i ilmiyedir (bilgi gömüsüdür) diye bihakkın (hakkıyla) medh ü sena (övebilir) edebilir.

Üçüncüsü: Malûmdur ki, bazan gayet küçük bir emare, bazı şerait (şartlar) dâhilinde gayet kuvvetli bir delil hükmüne geçer. Yakîn (kesinlik) derecesinde kanaat verir. Bana böyle kanaat veren çok misallerinden yalnız sâbık (önceden) beyan ettiğim birtek misal bana kâfi geliyor. Şöyle ki:

Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.)تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِfıkrasıyla Risale-i Nur'u tarihiyle ve ismiyle ve mahiyetiyle ve esaslarıyla ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra, Süryanîce isimleri ta'dad (sayarak) ederek münacat eder. Otuziki veya otuzüç aded isimlerde iki defaبَعْدَهَاkelimesini tekrar eder. Biri, yirmiyedincideوَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَاdiğeri, otuzbirdeوَ بَازُوخٍ بَعْدَهَاder. İşte Risale-i Nur'un Sözler'i otuzüç ve bir cihette otuziki.. ve Mektubat namındaki risalelerin dahi bir cihette otuziki ve bir cihette otuzüç olup bu münacatla mutabık olması ve yalnız risale şeklinde iki aded zeyilleri (ekleri) bulunması ve o zeyillerin (eklerin) birisi Yirmiyedinci Söz'ün ehemmiyetli zeyli (eki) ve diğeri Otuzbirinci Söz'ün kıymetdar zeyli (eki) olması ve o iki zeyl (ek) risalesinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması veبَعْدَهَاkelimesi dahi aynı yerde, aynı manada tevafuk etmesi bana iki kerre iki dört eder derecesinde kanaat veriyor ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) tebaî (cüzi) bir mana ile ve işarî bir mefhum (anlam) ile Risale-i Nur'a, hattâ zeyillerine (eklerine) bakmak için öyle yapmış. Daha çok karineler ve birer Söz'e işaret eden münasebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarından zikredilmedi. {(Haşiye): Meselâ, yirmisekizinci mertebedeوَ بِسُورَةِ التَّهْمِيزِkelimesiyle Yirmisekizinci Söz'ün âhiri olan Cehennem mes'elesinin çok kuvvetli bir bürhanına (delile) işaret edip baştaki Cennet mes'elesinin yalnız iki-üç sual ve cevaba dair bahsi ise, başka yerde işaret ettiğinden münasebet gizlenmiş. Hem meselâ ikinci mertebedeيسkelimesiyle, hem İkinci Söz'e, hem İkinci Mektub'a, hem İkinci Lem'aya, hem İkinci Şua'a baktığından münasebet genişlendiğinden gizlenmiş. Hem meselâ:وَ كَافٍ وَ هَا يَاءٍ وَ عَيْنٍ وَ صَادِهَاyaniكهيعصbeşinci mertebede bulunması, hem Beşinci Söz'e, hem Beşinci Mektub'a, hem Beşinci Lem'aya ve Dördüncü Şua olan Âyet-i Hasbiye Risalesi'ne, hem Üçüncü Şua olan Münacat'a baktığı cihetle münasebet genişlenmiş, gizlenmiş. Buna başkaları kıyas edilsin.}
CEVAP: Said NURSİ Hz. Ali’nin kendisini ve eserini müjdelediğinden yüzde yüz emin ve bunun kesin kanaat olduğunu söylüyor ve bu sonucada garip garip yorumlarla ulaşıyor yani kendi ürettiği yalana kendiside inanıyor daha doğrusu kendisini inandırıyor. Birde işi dahada gizemleştirmek için “daha başka şeylerde var ama onların gizli ve ince olduğu için kitapta anılmadığını” söylüyor. Esasen bu batıl Nurcu fırka gizem bağımlısı olduğu için uyanık Said NURSİ’nin bu şarlatanca cümleleri Nurcuları bu eserleri daha çok okumaya sevkederek ustaca yapılan uzun ve sıkıcı tekrarlar sayesinde inanç noktasında şartlandırıyor böylece bu eserlere kafa yorarak ömrünü geçiren bir Nurcu artık iflah olmaz bir inanç hastası haline geliyor. Zaten Said NURSİ yazdığı bu kitaplar topluluğunun başka yerlerinde “MÜSAADE EDİLMEDİ O YÜZDEN YAZILMADI” gibi cümleler kurarakta bunun Allah tarafından olduğunuda açıkça ima etmektedir yani aslında burada gizli olduğunu söylediği şeyi açıklamış olsaydı yeni bir şey söylemiş olmayacaktı. Said NURSİ Hz. Ali’ye onun Süryanice bildiğini söyleyerekte iftira atmaktadır esasen övgüde olsa hakikate dayanmayan herşey yalan ve iftiradır. Hz. Ali’nin anadilinden başka dillerde bilmesi onun ilminin çokluğuna dair bir övgü nedeni olabilir ancak böyle bir şey yoksa bu düpedüz ona iftiradır. Hiçbir güvenilir tarih ve hadis kaynaklarında Hz. Ali’nin Süryanice bildiği yazmaz.

لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ ٭ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
اَستَغْفِرُ اللّهَ مِنْ خَطَائِى وَخَطِيئَاتِى وَ مِنْ سَهْوِى وَغَلَطَاتِى وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى نِعْمَةِ اْلاِيمَانِ وَ الْقُرْآنِ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ وَ الْمُتَمَثِّلَةِ فِى الْهَوَاءِ فِى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ حَيَاتِى فِى الدُّنْيَا وَ الْبَرْزَخِ وَ اْلآخِرَةِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ اَصْحَابِهِ بِعَدَدِهَا وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ بِعَدَدِهَا آمِينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Yirmidokuzuncu Lem'adan İkinci Bab

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

(Bu İkinci Bab, "Elhamdülillah" hakkındadır.)

[İkinci Bab ile tabir edilen şu risalecikte "Elhamdülillah" cümlesini insanlara dedirten imanın sonsuz faide ve nurlarından, yalnız dokuz tane beyan edilecektir.]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Yedinci Nokta: Nur-u iman ile bilinir ki: Allah'ın varlığı bütün nimetlerin fevkinde öyle büyük bir nimettir ki; sonsuz nimetlerin enva'ını (çeşitlerini), nihayetsiz ihsanların cinslerini, sayısız atiyyelerin (hediyelerini) sınıflarını hâvi (içine alar) bir menba ve bir kaynaktır. Binaenaleyh zerrat-ı âlemin (dünyanın atomları) adedince iman nimetine hamd ü sena etmek bir borçtur. Risale-i Nur'un eczasında bir kısmına işaretler yapılmıştır. Maahaza iman-ı billahtan bahseden Risale-i Nur'un cüz'leri, bu nimetten perdeyi kaldırarak gösteriyor.

{(*): Bu kıt'a, onun imzasıdır.} Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde

Said'den yetmiş dokuz emvat (ölüler) {(**): Her senede iki defa cisim tazelendiği için iki Said ölmüş demektir. Hem bu sene Said yetmişdokuz senesindedir. Herbir senede bir Said ölmüş demektir ki, bu tarihe kadar Said yaşayacak.} bâ-âsam âlâma.

Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.

Beraber ağlıyor {(***): Yirmi sene sonraki bu şimdiki hali, hiss-i kabl-el vuku' (ön sezi) ile hissetmiş.} hüsran-ı İslâm'a(islamın hüsranı).
Cevap: İslam Allah’ın dini olduğu için hiçbir zaman hüsrana uğramayacaktır. Ancak Said NURSİ Allah’ın dini hakkında o derece saygısız bir yaklaşıma sahiptirki inandığı dinin Hüsrana uğradığını dahi söylemekten çekinmemiştir. Ki zaten ona göre hüsrana uğramış bu dini türedi müceddit haliyle o yenileyecek! İnandığını söylediği dinin hüsrana uğrayacağını söyleyerek Said NURSİ bir kez daha CİDDİYETSİZLİĞİNİ ve TUTARSIZLIĞINI ortaya koymuştur.

Mezar taşımla pür-emvat (ölülerle dolu) enindar (inleyen) o mezarımla

Revanım (gidişim) sâha-i ukba-yı ferdâma (yarınımın sonundaki meydana).

Yakînim var ki: İstikbal semavatı (gelecek gökleri), zemin-i Asya (asya kıtasını)

Bâhem (birlikte) olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm'a (islam’ın beyaz eline).

Zira yemin-i yümn-ü imandır (imanın uğurlu yeminidir)

Verir emni eman ile enâma. (Halka emniyet ve güven verir)..

* * * بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمنُ يَا رَحِيمُ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ

İsm-i A'zam'ın (en yüce ismin) hakkına ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hürmetine ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın şerefine, bu mecmuayı bastıranları ve mübarek yardımcılarını Cennet-ül Firdevs'te saadet-i ebediyeye (sonsuz mutluluğa) mazhar (nail) eyle, âmîn. Ve hizmet-i imaniye ve Kur'aniyede daima muvaffak eyle, âmîn. Ve defter-i hasenatlarına (iyilikler defterine) Şualar Mecmuasının herbir harfine mukabil (karşılık) bin hasene (sevap) yazdır, âmîn. Ve Nurların neşrinde (yayılmasında) sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle âmîn. Yâ Erhamerrâhimîn! Umum Risale-i Nur Şakirdlerini (takipçilerini) iki cihanda mes'ud eyle, âmîn. İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmîn. Ve bu âciz ve bîçare Said'in kusuratını (kusurlarını) afveyle, âmîn...

Umum (Tüm) Nur Şakirdleri (Takipçileri) namına
Said Nursî
Şualar ( 727 - 762 )

CEVAP: Said NURSİ eseriyle sevap kazanma arasında direk ilişki kurarak yazdığı kitabın harfleri sayısınca Allah’tan karşılık bekliyor. Said Nursi’nin diğer iddialarıyla birlikte değerlendirildiğinde ona göre yazdığı kitabın herbir harfi aslında SEVAP VE HASENE taşımaktadır ve bu tamamen yazdıklarının KUTSAL olduğununda zımnen ilanıdır. Allah bu tür hadd aşmalarına karşılık şöyle diyor:
  
“ Ey iman edenler Allah ve elçisinin ÖNÜNE geçmeyin Allah’tan sakının Allah işitendir bilendir”

 

 

Tüm Hakları Saklıdır. | http//www.risaleinursi.com
Aydın M.