Mektûbat
MEKTÛBAT
SAİD NURSİ HAYAT’I KENDİNE GÖRE KATEGORİZE EDİYOR VE İŞKEMBE-İ KÜBRADAN CÖMERTÇE SALLIYOR :

Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema (alimler) hayatını kabul etmiyorlar?

Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat (yaşamın mertebeleri) beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema (alimler) hayatında şübhe etmişler.

Birinci Tabaka-i Hayat (yaşam tabakası): Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir (kayıtlıdır).

İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm'ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla (gereksinimleriyle) daimî (sürekli) mukayyed (kayıtlı) değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud (tanıklar) ve keşif olan evliyanın (velilerin), Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı (hayat şeklini) tenvir (aydınlatan) ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette (velilik) bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır (Hızırın kendisi) telakki olunur.

Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm'ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından (gereksinimlerinden) tecerrüd (soyutlanma) ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet (incelik) kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde (inceliğinde) ve cesed-i necmî (yıldız cismi) nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle (dünyadaki bedenleriyle) semavatta (göklerde) bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin (doğa felsefesinin) verdiği cereyan-ı küfrîye (küfür akımına) ve inkâr-ı uluhiyete (tanrılığı inkara) karşı İsevîlik dini tasaffi (arınarak) ederek ve hurafattan (hurafelerden) tecerrüd (soyutlanıp) edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi (manevi kişiliğini), vahy-i semavî (göksel vahiy) kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini (manevi kişiliğini) öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini (manevi kişiliğini) temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet (tanrılığı inkar) fikrini öldürecek.

Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda (şehitler) hayatıdır. Nass-ı Kur'anla (Kur’anın metniyle) şühedanın (şehitlerin), ehl-i kuburun (kabirdekilerin) fevkinde (üstünde) bir tabaka-i hayatları (hayat şekilleri) vardır. Evet şüheda (şehitler), hayat-ı dünyevîlerini (dünya yaşamlarını) tarîk-ı hakta (hak yolunda) feda ettikleri için, Cenab-ı Hak kemal-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye (dünya hayatına) benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle (tam bir mutlulukla) mütelezziz (lezzetleniyorlar) oluyorlar.. ölümdeki firak (ayrılık) acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun (kabirdekilerin) çendan (gerçi) ruhları bâkidir (kalıcıdır), fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın (şehitlerin) lezzetine yetişmez. Nasılki iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor. Hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur.

İşte Âlem-i Berzahtaki emvat (ölüler) ve şühedanın (şehitlerin) hayat-ı berzahiyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz (sayısız) vakıatla (olaylarla) ve rivayatla (rivayetlerle) şühedanın (şehitlerin) bu tarz-ı hayata (hayat şekline) mazhariyetleri (ulaşmaları) ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir. Hattâ Seyyid-üş şüheda (şehitlerin efendisi) olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer (tekrar tekrar) vakıatla (olaylarla) kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla (olaylarla), bu tabaka-i hayat (hayat şeklini) tenvir (aydınlatmış) ve isbat edilmiş. Hattâ -ben kendim- Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sadıkada, taht-el Arz (yerin altına) bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda (şehitler) tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus'un istilasından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rü'ya, bazı şerait (şartlar) ve emaratla (izlerle), geçen hakikata, bana şuhud (gözle görülür) derecesinde bir kanaat vermiştir.

Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun (kabirdekilerin) hayat-ı ruhanîleridir (ruhani hayatlarıdır). Evet mevt (ölüm); tebdil-i mekândır (yer değişikliğidir), ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İ'dam (yok edilme) ve adem (yok olma) ve fena değildir. Hadsiz (sayısız) vakıatla (olaylarla) ervah-ı evliyanın (velilerin ruhlarının) temessülleri (şekle bürünmesi) ve ehl-i keşfe (kalp gözü açıkların) tezahürleri ve sair ehl-i kuburun (kabirdekilerin) yakazaten (duru görü) ve menamen (uykuda) bizlerle münasebetleri ve vakıa (olanlara) mutabık (uygun) olarak bizlere ihbaratları (haber vermeleri) gibi çok delail (deliller), o tabaka-i hayatı (hayat şeklini) tenvir (aydınlatır) ve isbat eder. Zâten beka-i ruha (ruhun kalıcılığına) dair "Yirmidokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayatı (hayat şeklini) delail-i kat'iyye (kesin delillerle) ile isbat etmiştir.
Mektubat ( 5 - 7 )

Cevap: Said NURSİ hiçbir delile dayanmaksızın önce kendi kafasına göre yaşamı kategorize ediyor sonra bunları derecelere ayırıyor. Ona göre hayatın beş şekli var oysa Allah hayat ve ölümü tekil olarak ifade ediyor ve Mülk Suresi 1. Ve 2. Ayetinde şöyle der:
Herşeyin mülkünün elinde olduğu Allah ne mübarektir o ki herşeye kadirdir. O ki sizi – içinizden en güzel eylemi kim yapacak diye-  deneyim sahibi kılmak için ÖLÜMÜ VE HAYATI yarattı.

Allah kitabında ne ölümü ne de hayatı kategorize etmemiş ve Said NURSİ’nin iddia ettiği gibide hayat şekillerinden bahsetmemiştir. Said NURSİ sorulan soruya kesin kanaat sahibi biriymiş gibi yanıt vermenin yanında iddia ettiği kesin delilleri ise sunma ihtiyacı hissetmiyor. Buna dair 29. Sözü okuyun diyerek kendi kitabını referans göstererek Bozacının şahidi yine Bozacı durumlarına düşüyor. Peki 29. Sözde acaba Said NURSİ herhangi bir delil getiriyor mu? Said NURSİ 29. Söz dediği yerde uzun uzun misallendirmelerle anlattığı, Melek, Ruh ve Haşr ile ilgili ne Kur’an’dan, nede Kur’an’a uygun sahih hadislerden delil getirmediği gibi, son derece sıkıcı yorumlarının arasına serpiştirdiği ayetlerin mealini dahi vermemiştir. Gelin Said NURSİ’nin kafasına göre kategorize ettiği bu hayat şekillerini Allah’ın ayetleri ışığında irdeleyelim!

Said NURSİ Allah’ın kategorize etmediği ve Kur’an’da hep tekil olarak verdiği hayatın şekillerinden birisinin Hızır ve İlyas (a.s) hayatlarının olduğunu iddia ediyor. Ona göre onlar evrende, dünyada serbestçe dolaşıyorlar. Hatta yaşam gereksiniminden olan yeme içmeye dahi ihtiyaçları olmadığı ve istedikleri zaman bu yeme içme işini yaptıklarını ve aynı anda birkaç yerde görünebildikleri yalanını söyleyebilmektedir. Buna dair getirdiği delillerde “evliya” dediği kişilerin şahitlikleriymiş. Gelin önce Hızır ve İlyas kimdir ona bakalım! Hıdır Kur’an’da geçmeyen ve doğruluğu şüpheli bazı hadislerde geçen efsanevi bir kişiliktir. Öyleki Kehf Suresinde Musa a.s’ın iki denizin birleştiği yerde buluştuğu kişinin Hızır olduğunu iddia eden sözüm ona sahih hadisler bulunmaktadır. Oysa Allah Musa a.s ile buluşan kişinin adını vermediği gibi Said NURSİ’nin iddia ettiği gibi özelliklere sahip ve kendine has bir yaşam şekli olduğunu da söylemiyor. İlyas a.s ile ilgili Kur’an’da detaylı hiçbir bilgi yoktur ve sadece iki yerde geçer o ayetlerde şunlardır:

Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.
En’am 85

Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi. Hani kavmine demişti ki: Çekinmez misiniz siz? “Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah’ı bırakarak “Ba’l’e mi tapıyorsunuz?” Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir. Ancak Allah’ın ihlâslı kulları başka. Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık. İlyas’a selâm olsun. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
Saffat Suresi 123-131

İlyas a.s ile ilgili ayetler topu topu bu kadar ve bu derece kendisinden az bahsedilen İlyas a.s için Said NURSİ Kur’an’da olmayan bir sürü lakırdı etmekte ve maalesef bunuda sadece kendi atmalarına tutmalarına dayandırmaktadır.

Gelelim Hızır efsanesine, Kur’an’da adı geçmeyen bu hayali şahıs üzerine hadisler ve menkıbeler uydurulmuş hatta bu uydurulan menkıbeler gerçek zannedilerek “dinsel paranoyaya” yakalanmış kitlelerin doğmasına neden olmuşlardır. Kehf Suresinde geçen ve Musa a.s’ın bilgelik öğrendiği kişiyi Hızır a.s olarak niteleyenler ise peygamberimizden çok sonra yaşayan ve özellikle tasavvuf ehli kişilerdir. Said NURSİ kavramlarını tepe tepe kullandığı tasavvuf ehlinin görüşünü benimsiyor ve Hızır denilen hayali şahısla İlyas peygamberin hayatta olduğunu iddia ediyor. Oysa Allah şöyle diyor :

Ayette geçen ve “uzun ömür” diye tercüme ettiğimiz “Huld” kelimesinin anlamı çok uzun yaşam demektir ve bu kelimenin anlamında “sonsuzluk” yoktur aksine “sonlu uzun bir yaşam” olarak algılamak gerek. Cennet ve Cehennemdeki “halidine fiha” ifadesi ise “ebed” sıfatıyla ancak “sonsuzluk” olarak anlamlandırılabilir. Zira “ebed” kelimesinin yapısal anlamında sabitlik ve kesinlik yer almakta hatta bu kelimeden türetilen “Evabid” “göçmen olmayan kuş” anlamındadır. Kısacası “Huld-uzun süre” kelimesi “ebed” kelimesiyle “sonsuzluk” anlamına kavuşur. Enbiya Suresinde geçen söz konusu ayette Allah “binlerle ifade edilebilecek bir sürenin insan yaşamı için söz konusu olamayacağını söylemiş olmaktadır.

Hızır ile ilgili gelen hadisler ise özellikle İsrailiyat kaynaklı olmak hasebiyle uydurma ve Kur’an’a, ama en önemlisi adına yalanlar uydurulan peygamberimize yapılmış büyük bir iftiradır. Bu hadislerin kritiğini yaparken hadislerin sihhatını kaynaklarına değil Kur’an’a arz ederek yapacağımızdan uzun uzun hadis usulü bilgileri verecek değiliz. Ancak söz konusu uyduruk hadislerde dahi söz konusu hayali şahsın kıyamete kadar ila nihaye yaşadığına dair tek bir iddia yoktur. Yani hakkında uydurulmuş bu hayali kahramanızla ilgili sözler bile Said NURSİ ve batıl sufilerin sözlerinden daha masum (!) duruyor.


Hızır –Khıdır- Arapça’da “yeşil, yeşilliği bol olan” yer manasına gelmekte ve Ebu Hureyre kanalıyla gelen ve uyduruk olduğu her halinden belli olan hadiste, Hızır’a bu adın verilmesinin nedeni olarak “Kuru yerde oturduğunda altında otların yeşermesi” gösterilir. Peygamberimiz adına uydurulan bu rivayet aslında Muharref Tevrat’ın Zekerya Kitabının 6. Bab 12. Ayetin kötü bir kopyasıdır. Bakın söz konusu muharref metin ne diyor “İşte adı yeşil dal olan adam ve o durduğu yerden filizlenecek”…Bu muharref söz daha sonra peygamberimize nispet edilerek büyük bir yalan üretilmiş ve bu yalan daha sonra Müslümanların ekserisinin inancına “Hızır” adlı bir paranoya kültürünün kahramanı olarak sokulmuştur. Paranoya diyorum zira özellikle tarikatçı, tasavvufçu kesim yüzyıllarca bu hayali şahsın yaşadığı ve darda kalanlara yardıma koştuğuna inanmakta hatta şeyhlerin, evliya dedikleri ermişlerin zaman zaman Hızırla buluştuğu yalanını dahi söylemişlerdir. Bu yalanı sıradan insanlarda söylemiş ve böylelikle etraftaki insanlara kendini özel olarak lanse ettirmişlerdir. Bu hayali kahramanımız “aksakallı” dede olarak lanse edilmiş ve görenler hep böyle tarif etmişlerdir. Hızır hikâyesi uydurma olduğundan doğal olarak onu gördüğünü iddia edenlerde ya yalancıdır ya da ruh hastasıdır. Eğer bu hayali şahsın oturduğu kuru yer hemen yeşeriyorsa o vakit Peygamberimizin vesilesiyle tüm Arabistan’ın yağmur ormanlarına dönmesi gerekirdi oysa böyle bir şey olmadı ve Arabistanın zorlu coğrafi koşullarını peygamberimiz iliklerine kadar hissetti. Ancak tüm bunlara rağmen peygamberimiz adına bu hayali şahıs hakkında sözler uydurulabilmiştir.

Said NURSİ’nin İsa ve İdris a.s ile ilgili yakıştırmada bulunduğu hayat türü için ise şunları söyleriz:

“ Hani Allah şöyle demişti “Ey isa şüphesiz ben seni öldürücem ve kendime kaldırıcam seni görmezlikten gelenlerden arındırıcam sana inananlar kıyamete kadar görmezlikten gelenlerden üstün kılıcam sonra bana döndürüleceksiniz ve aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz hususlarda hükmümü vereceğim
” Al-i İmran 55. Ayet
Yukarıdaki ayette geçen “Muteviffike” “öldürücem” kelimesini İsa a.s’ın ineceğini söyleyenler onun tekrar yeryüzüne indikten sonra son görevini yapıp Allah tarafından öldürülmesi olarak algılarlar. Oysa bu zorlama bir yorumdur ve Allah burada açık açık İsa a.s’ı öldüreceğini söylüyor. Kaldıki peygamberimize hitaben şu ayet bunu çok açık teyid etmektedir :
“Senden önce hiçbir beşere (insan türüne) uzun bir ömür vermedik sen öleceksinde onlar kalıcımı olacaklar”
Enbiya Suresi 34
Ayette geçen ve “uzun ömür” diye tercüme ettiğimiz “Huld” kelimesinin anlamı çok uzun yaşam demektir ve bu kelimenin anlamında “sonsuzluk” yoktur aksine “sonlu uzun bir yaşam” olarak algılamak gerek. Cennet ve Cehennemdeki “halidine fiha” ifadesi ise “ebed” sıfatıyla ancak “sonsuzluk” olarak anlamlandırılabilir. Zira “ebed” kelimesinin yapısal anlamında sabitlik ve kesinlik yer almakta hatta bu kelimeden türetilen “Evabid” “göçmen olmayan kuş” anlamındadır. Kısacası “Huld-uzun süre” kelimesi “ebed” kelimesiyle “sonsuzluk” anlamına kavuşur. Enbiya Suresinde geçen söz konusu ayette Allah “binlerle ifade edilebilecek bir sürenin insan yaşamı için söz konusu olamayacağını söylemiş olmaktadır. Gelin bu ayetin geçtiği sayfanın tamamını yazalım ve bakalım Allah ne diyor :
“Senden önce göndermiş olduğumuz ne kadar peygamber varsa onlara “Allah’tan başka ilah yok o yüzden bana kul olun” diye vahyettik. Birde kalkıp Allah çocuk edindi dediler, Allah tüm noksanlıklardan münezzehtir, bilakis onlar kerim kılınmış kullardır” Onlar Allah’ın sözünün önüne geçmezler onun emrini eyleme dönüştürürler. O Allah onların önceden ve sonradan ne yaptıklarını bilir onlar Allah’ın razı olması başka şefaatte etmezler onlar Allah’ın azametinden korku içindedirler. Kim onlardan biri kalkıp “Ben Allah’ın berisinde bir ilahım” derse onu cehennemle cezalandırırız işte biz yanlış yapanları böyle cezalandırırız. O görmezlikten gelenler görmediler mi göklerle yer bitişikti de biz onları ayırdık ve yaşayan herşeyi sudan dönüştürdük, halen inanmazlar mı? Yerde dağlar oluşturduk o yer onları sarsmasın diye! Yeryüzünde yollarını bulsun diye geniş geçitler oluşturduk. Göğü korunmuş bir tavan haline getirdik, onlar ise o göğün ayetlerinden yüz çevirip durmaktadırlar. O ki geceği, gündüzü, güneşi ve ayı yarattı. Her biri bir yörüngede yüzerler.
ENBİYA SURESİ 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33
Söz konusu ayetten önce Allah İsa a.s’ı ve Melekleri kastederek Allah’ın çocuk edinmeyeceğini söylemektedir. Zira Hristiyanlar İsa a.s’a Allah’ın oğlu, Mekkeli müşrikler ve benzerleride melekleri Allah’ın kızları olarak nitelemişlerdir. Esasen insanlık tarihi boyunca Allah’la yarattıkları arasında organik bağ kurmaya çalışanlar olmuş hatta bu çoğunluğun inancı haline bile gelmiştir. Allah ise bu ayetleriyle onların sıradan yaratılanlar olduğunu ve hatta İsa a.s kastedilerek “Senden önce hiçbir beşeri uzun ömürlü kılmadık…” diyerekte bu ayetiyle vurgulamıştır. Muhtemelen bu ayetler Hristiyanların İsa a.s için söylediği iki büyük iddiasını çürütmüştür o iddiadan birincisi “İsa a.s’ın Allah’ın oğlu olduğu inancı diğeri ise ölümünden sonra tekrar yeryüzüne geleceği inancıdır” işte Enbiya Suresindeki bu ayetler bu iki önemli iddiayı yalanlamaktadır. Kaldıki hemen bu 34. Ayeti takip eden ayet ise şöyledir :
“Her Can ölümü tadıcıdır. Sizi değerinizi ortaya çıkarmak için kötülük ve iyilikle deneyim sahibi yaparız. Bize döndürüleceksiniz”
Enbiya Suresinin 25. Ayetinden 35. Ayetine kadar okuduğumuzda aslında Allah bizden evrene koyduğu sabit yasalara dikkat çekmekte ve bu yasaları kâfirlerin görmemesini yadırgamaktadır.

“O Yahudilerin sözlerinden ve görmezlikten geldikleri bir hususta Meryeme attıkları korkunç iftiradır ve Allah’ın elçisi Meryemin oğlu İsa’yı biz öldürdük ve astık demeleridir. Onu öldürmediler vede asmadılarda fakat onlara bu şüpheli kılınmıştır. Bu hususta ihtilaf halinde olanlar apaçık bir şüphe içindedirler. Zann’dan başka uydukları hiçbirşeyde yoktur. Gerçekten onu öldürmediler. Bilakis Allah onu kendisine kaldırdı ve Allah aziz ve hâkimdir. Kitap ehlinden bir grup ölümünden önce mutlaka ona inanır o ise kıyamet günü onların aleyhinde şahitlikte bulunacak
”  Nisa Suresi 156, 157, 158, 159
Nisa Suresindeki bu ayetler maalesef Türkçe’ye birçok açıdan yanlış çevrilmektedir bunlardan biri Allah’ın “Onu öldürmediler, asmadılarda” ifadesini “ONU ÖLDÜREMEDİLER, ASAMADILARDA” diye çevrilmesidir. Oysa ayette olumsuz geçmiş zaman kipi kullanılmakta ve “onu öldürmediler, asmadılarda” olarak çevrilmesi gerekir. Zira Yahudiler aslında bu tarz bir şeye kalkıştıkları dahi şüphelidir ve bu iddianın sahibide zaten İsa a.s’ın çağdaşı Yahudiler değil sonraki Yahudiler özelliklede peygamberimizin çağdaşı Yahudilerdir. İsa a.s’ın risaletinin Kur’an haricinde geçen rivayetler ise şüphe taşıdığı için bu hususta bilgileri az olan Yahudilerin kendi aralarında dahi söz birliği yoktur ve doğal olarak şüphe içindedirler. Ayetin sonunda Allah “GERÇEKTEN ONU ÖLDÜRMEDİLER” diyerekte son noktayı koymuştur. Allah’ın “Bilakis Allah onu kendisine kaldırmıştır” ayetini ise maalesef çok sonraları “İsa’nın göğe kaldırıldığı” olarak değerlendirilmiştir ki bu Allah’ın koyduğu yasalara ters olduğu gibi Kur’an’ada ters bir anlayıştır. Önce “Kendine kaldırdı” olarak çevrilen “refeahu ileyhi” cümlesi üzerinde duralım:
“Rafa’” kelimesinin anlamı üzerinde ünlü dil bilimci Rağıb El-İsfahani (d. 954 ö. 1010) El-Müfredat adlı Kur’an sözlüğünde şöyle tespitleri yer almakta :
“Raf’u, “ yere konulmuş cisimlerin bulunduğu yerden yukarıya kaldırılması manasında kullanılır”   örneğin Bakara Suresi 93 ve 63. Ayetinde geçen “Ve onların üzerine dağı kaldırdık” ya da “Ra’d Suresi 2. Ayetinde geçen “O Allah’ki gökleri gördüğünüz üzere desteksiz yükseltmiştir” ya da bir şeyi dikey olarak uzatıldığında “Raf’” denir ki mesela Bakara Suresi 127. Ayetinde “Hani İbrahim evin temellerini yükseltirken..” ayetinde bu manadadır. Bir diğer manası ise “Yüceltmek, övmek” demektirki örneğin İnşirah Suresi 4. Ayetinde Allah peygamberimiz için “Senin şanını yücelttik” der. Bir başka anlamı ise konum itibariyle birini üstün tutma anlamındaki Allah bu anlamda Zuhruf Suresi 32. Ayetinde şöyle der “Bazılarını bazılarına derece itibariyle üstün kıldık”. En’am Suresi 83. Ayetinin“Dilediğimizi dereceler itibariyle üstün kılarız” cümlesinde geçen “Nerfeu” “Yükseltiriz, yüceltiriz, üstün kılarız” yine aynı anlamadır. (Rağıb El-İsfahani, El-Mufredat Sayfa 225-226 ‘Raf’u maddesi)
Nisa Suresi 158. Ayetinde geçen “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendine kaldırdı” ve “İlâ” harf-ı cerri harfiyle kullanılan “Raf’” ise ya bundan göğe yükseltilme yada makamının, mevkisinin yüceltildiği anlamında kullanılmıştır. Ayetlerde daha çok “yüceltme, onurlandırma, şereflendirme” anlamında kullanılmış ve İdris a.s için bu yüzden Allah Meryem Suresi 57. ayetinde şöyle der : “Ve İdris’i konum itibariyle yücelttik”. İdris a.s içinde Allah “Raf’u” kelimesine kullanmasına rağmen ne hikmetse Müslümanlar İdris a.s’ın tekrar dünyaya geleceğini söylememişlerdir. Buda gösteriyor ki özellikle Kur’an’ın insanlara va’z ettiği genel mantığı bir kenara bırakıp muhtemeldirki Hristiyan mühtediler yada mühtedi gözükerek Müslümanların kafasını bulandıran zihniyetler dönemlerindeki halkın genel cehaletinden istifade ederek Hristiyanlık inancına ait olan İsa’nın tekrar gelişini Müslümanların kültür dünyasına sokmuşlardır. “İlâ” harf-ı cerriyle kullanılan “Raf’u” fiiline bir örnek ise Fatır Suresi 10. Ayetinde geçen “o Allah’a güzel söz çıkar ve salih amel yükselir”. Modern Arapça’da ise “Lam” harfiyle kullanıldığında “ayırmak, bir kenara koymak anlamına” gelmektedir, mesela “Senin için yemek ayırdım denildiğinde “Raf’atu Leke Etta’amu” denilir. Tüm örnekler alta alta konulduğunda “Raf’u” kelimesi maddi anlamıyla bir şeyi kaldırmak, yükseltmek, dikey bir şekilde uzatmak olarak kullanılırken bu yapısal anlamından yola çıkılarak mecaz olarakta “Şanını yükseltmek, yüceltmek ve birşeyden ayırıp öncelemek anlamında” kullanılmıştır. İsa a.s için Allah’ın Al-i İmran Suresinde geçen “Rafiuka ileyye, seni kendime kaldıracağım, yada ayıracağım, yada seçeceğim olarak anlamalı zira bu kelimeden sonra “Seni o görmezlikten gelenlerden arındırıcam” diyerek adeta “Rafiuke ileyye, kendime kaldıracağım” cümlesini açıklamış olmaktadır. Esasen söz konusu ayet “Ey İsa ben seni öldüreceğim cümlesiyle başlamaktadır zira eğer göğe yükseltilmiş olsaydı ayet “Seni kendime yükselteceğim, seni kafirlerden arındıracağım ve seni öldürücem” şeklinde olurdu. Oysa Allah ona önce “seni öldürücem” diyor ve aslında “Raf’u” kelimesininde anlamı ortaya çıkmış oluyor oda İsa aleyhisselamın öldükten sonra Allah’ın onu katına alması ve şanını yüceltmesidir. Ancak hadis alimleri İsa a.s’ın inişiyle ilgili ayetlerden hiç bahsetmeksizin direk kendilerine ulaşan rivayetleri kitaplarına yazmış ve sonraki nesillere bir inanç umdesi olarak geçmiştir. Kur’an’ın anlaşılmasında yapılan yorumlar değil gerçekten Arapça’ya vakıf olmak meselesi önemlidir, zira Allah şöyle der “Şüphesiz biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki akledesiniz” diye. Arapça’nın dil bilgisi çok eski dil olması itibariyle oturmuş ve düzenlidir, ancak bu dilin en büyük özelliklerinden biri Etimolojik –kelime türetim bilimi- yönünden hayli tafsilatlı olmasıdır. Hadis Alimlerinin bir çoğunun ana dili Arapça değil Farsça’dır ve Arapça nahv, ve sözlük bilimi üzerine çalışmaları dahi daha çok Fars kökenli alimler yapmıştır. Bereket versin Kur’an bu hususta Müslümanlar tetiklemiş ve o günden bu güne Arapça dilinin geçirdiği bütün evreleri hatta kelimelerin dahi zamanla nasıl anlam kaymaları yaşadığının tespitini yapabiliyoruz. Kur’an’ın doğru bir çevirisi insanlık için yetecektir ve bilginler Kur’an’la ilgili yazılmış yorum kitaplarını okumak yerine Arapça bilimi üzerine yoğunlaşıp kendi dillerine Kur’an’ın doğru tercümesini yaparak halklarına ulaşsalar bu onlar için en büyük salih amel olacaktır.

Nisa Suresinde geçen bu ayetlerdeki “Kitap ehlinden hiçkimse yokturki ölümünden onca ona inanmış olmasın” cümlesinden yola çıkarak İsa a.s’ın geleceğine delil getirilmeye çalışılmış oysa eğer öyleyse o zaman “göğe çekildikten sonrasıyla tekrar inişi arasında geçen onlarca asırdaki kitap ehlinin durumu ne olacak? Burada Allah umumi bir ifadeyle “Kitap ehli” demekte ve ilahi bir kitapa inandığını söyleyen ne kadar kişi varsa hepsini kapsamakta. Zira bu kitaplar üzerinde kafa yoran herkes İsa a.s’ın tarihi şahsiyeti ile doğal olarak karşılaşacak ve onun bir peygamber olduğuna kesinlikle inanacaktır. Buda gayet doğal bir şey zira İsa a.s’ın peygamber olduğunu kabul etmeyen Yahudiler dahi onun tarihi şahsiyetini kabul ediyor ve “Zaten onu biz öldürdük ve astık, davasında başarılı olamadı” diyerek güya küçümsüyorlar. Esasen burada özellikle Yahudiler’e bir atıf olsa gerek zira Müslümanlarla Hristiyanlar zaten İsa a.s’a inanmakta ve bu ayet herhalde Müslüman ve Hristiyanları anlatmasa gerek, zaten bu ayetten önceki ayetler Yahudilerin iddialarını anlattığı için “ÖLÜMÜNDEN ÖNCE MUTLAKA ONA İMAN EDECEKLER VE İSA’DA ONLARIN ALEYHİNDE TANIKLIK YAPACAK” cümleside Yahudilerle ilgilidir. Bu kesinlikle İsa a.s’ın çağdaşı ve onun düşmanı Yahudiler ve bu Yahudilerin geleneğini sürdürüp daha sonra İsa a.s için rivayetler üreten sonraki asırda yaşayan takipçilerinide kapsıyor. Yahudilik ve Hristiyanlık geleneği neredeyse birbirinin içine girdiği için bu dinlerde uzmanlaşan din alimleri tabiatiyle tarihi gerçeklerle yüzleşiyor ve bir süre sonra vicdanları onlara doğruyu konuşmayı emretmektedir. Heleki günümüzde her türlü bilgiye ulaşmadaki kolaylık artık din adamı olmayıda gerektirmeyecek kadar çabucak başka dinlerin, inançların umdelerinide araştırmaya insanları sevketmekte ve böylelikle İsa a.s’ı reddeden ne kadar bahtsız varsa ölmeden önce mutlaka onun peygamberliğine, tarihi şahsiyetinin varlığına inanacaktır.
Hani Allah şöyle demişti, “Ey Meryemin oğlu İsa senmi insanlara “beni ve annemi Allah’ın berisinde iki ilah edinin” dedin? İsa “Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim ki ben kimim ki gerçek olmayan bir şeyi söylüyeyim, zaten söylemişsem sen bunu biliyorsundur zira sen bendekini bilirsin ama ben sendekini bilemem şüphesiz gaybı bilen sensin.  Ben onların içinde olduğum sürece “Benimde sizinde rabbiniz olan Allah kul olun” diyerek onlara örnek oldum. Ne zamanki sen beni öldürünce onların üzerinde gözetleyici sendin ve sen herşeye şahitsin”
Maide Suresi 116 ve 117
Yukarıdaki ayet ise İsa a.s’ın görevini yaptıktan sonra öldüğünün delilidir. Zira İsa a.s’ın inişiyle ilgili hadislerin iddiasına göre İsa a.s tekrar indikten sonra Hristiyanların Müslüman olacağı, haçı kıracağı ve domuzu öldüreceği yazarken ayette ise kıyamet gününde Allah’ın İsa a.s sonrası insanların onu ve annesini ilah edinmesinden söz ediyor! Eğer İsa a.s’ın inişinden sonra Hristiyanlık kalmayacaksa Allah kıyamet günü İsa a.s’ı niye bu hususta hesaba çeksin ki? Tam tersine İsa a.s “Sen beni öldürdüğünde sen onların üzerinde gözetleyiciydin” diyerek kendisinden sonra olanlardan haberdar olmadığını söylüyor. Yok eğer bu hesaba çekme kendisinin göğe çekilmesi sonrası Hristiyanların sapmasıyla ilgiliyse tekrar ineceği söylenen zamanla onun göğe çekildiği zaman arasındaki Hristiyanların hali ne olacak? Nereden bakılırsa bakılsın sözüm ona söylenen hadislerin Peygamberimiz tarafından söylenmediği ve onun adına uydurulduğu açık ve nettir.

Gelelim Said NURSİ’nin şehitlerle ilgili ama özellikle peygamberimizin amcası Hamza ile ilgili söylediği şeye;

Allah Bakara Suresi 154. Ayetinde şöyle der:

“Allah uğrunda öldürülenlere ölülerdir demeyin bilakis onlar diridir ANCAK SİZ ANLAYAMAZSINIZ!


Kur’an’ın hiçbir yerinde “şehit” kavramı kullanılmaz tam tersine “öldürülen” ifadesi kullanılır. Çok sonraları “Şehit” kavramı üretilmiş ve adeta “öldürülmek” kutsallaştırılmış ve din adına canilerin türemesine neden olunmuştur. Şehid kelimesi muhtemelen batılıların bu manada kullanılan “martyr” kelimesine karşılık uydurulmuş olabilir. Zira ölümün ya da öldürülmenin “kutsalı” olmaz. Allah kendisinin uğrunda öldürülenin ebedi hayata doğduğunu “onlar dirilerdir” diyerek vurguluyor ancak bizlerin bu hayatı dünyadayken anlayamacağımızı da özellikle söylüyor. Allah’ın “anlayamazsınız” dediğini ne hikmetse akl-ı evvel Said NURSİ anlamış ve üstüne üstelik kendi işkembe-i kübrasına göre kategorize ettiği hayat türlerinden biri olarak görmüştür. Bu ayet peygamberimize indiğine göre “anlayamayanlar” içine oda gireceğine göre o halde kıyamete kadar kimse bu kişiler hakkında bilgi sahibi olamayacaktır. Şehit olarak tanımlamayı kabul etsek bile bir kişinin canı çıkmadan yani beden olarak ölmezse nasıl şehit olacak? Yok eğer canı çıktıktan sonra şehit olunuyorsa o halde onunda diğer ölülerden farkı ne olacak? Eğerki mükafat yönünden farklı muamele görecekler denirse bu onunla Allah arasında bir mevzudur ve kimin ne muameleyle karşılacağını doğal olarak bilmeyeceğiz sonucu çıkar! Her halükarda Allah’ın “Onlar diridirler ama siz anlayamazsınız” sözüyle nokta konmuş oluyor!
Allah Ahkaf Suresi 9. Ayetinde şöyle der “De ki ben size yeni bir şey getirmiş değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem ben sadece bana vahyolunana uyarım ve ben ancak apaçık bir uyaranım.” Bu ayet gösteriyor ki mahşer gününe kadar kimin ne muameleyle karşılaşacağını peygamberlerde dâhil kimse bilemez. Hatta kimin Allah yolunda gerçek manada öldürülüp öldürülmediğin dahi bilemeyiz. Ölüm olayı gerçekleştikten sonra ister tabii yollardan ölsün ister öldürülsün artık dünya ile bağlantısı kesilir ve bir dahada dünya ile ilişkileri kalmaz. Ancak maalesef Said NURSİ gibiler şehit diye tanımlanan insanlarla ilgili hikâyeler ve menkıbeler uydurarak Müslümanların paranoid bir dünyada yaşamalarına sebep olmuşlardır. Öyleki bu uğurda korkunç uydurmalar yaparak insanlığa en büyük kötülükleri işlemişlerdir. Hz. Hamza ile ilgili uydurulan hikayenin aynısını ilginçtir Said NURSİ’nin bir numaralı takipçsi Fethullah GÜLEN’de uydurmuş ve üstadının yalanına ortak olmuştur. Oysa Allah şöyle der:

“Biz yalnız sana kul olur ve yalnız senden yardım isteriz”
Fatiha Suresi 4. Ayet
“   “Kendilerine kıyamete kadar cevap vermeyecek kimseleri Allah’ın berisinde çağırandan daha sapık kim olabilir zaten o çağrılan zatlarda bu çağrılardan habersizdirler. Kıyamet günü insanlar bir araya getirildiğinde bu çağrılan zatlar bu çağıranlara düşman kesilecekler ve onlara yapılan bu kulluktan onların haberleri yoktur”
Ahkaf Suresi 5,6

Ey iman edenler Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin Allah sabredenlerle beraberdir.
(Bakara Suresi 153)
“Muhtaç dua ettiği zaman kim onun duasına icabet eder yada sıkıntıyı giderir sizi yeryüzünün halifeleri kıldı Allah’la beraber bir ilah mı? Ne kadar az düşünürsünüz.
(Neml Suresi 62
“Kullarım sana benden sordukları zaman de ki ben onlara yakınım dua ettiği zaman dua edene icabet ederim o halde onlarda benden cevap beklesinler ve bana inansınlar umulur ki rüşde ererler.
(Bakara Suresi 186)
Ölüp gidenlerin geride kalanlarla bir bağının olmayacağını ise Allah şöyle açıklıyor:

Ölülerle diriler bir olur mu? Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE işittiremezsin?
Fatır Suresi 22
İşte budur mülk rabbiniz Allah’ındır. Onun berisinde çağırıp durduklarınız bir hurma çekirdeğine dahi sahip değildir. Onları çağırsanız sizin çağrılarınızı duymazlar velevki duysalar bile size cevap veremezler.
Fatır suresi 13, 14

Ölüm vakitleri gelince Allah canları alır uykularında ölmeyenleride, kendisine ölüm hükmü verilmişleri bir yerde tutar diğerlerini ise belli bir vakte kadar serbest bırakır düşünen toplumlar için bunda ayetler vardır. Yoksa Allah’ın berisinde şefaatçiler mi edindiler? Deki şefaatçi edindikleriniz hiçbir şeye sahip olmadığı haldemi böyle yaparsınız, bunlar aklını kullanmazlar. Deki şefaat toptan Allah’ındır göklerin yerin mülkü ona attir sonra ona döndürüleceksiniz.
Zümer Suresi 42, 43

Said NURSİ ilmini doğrudan doğruya kendisinden yüzyıllar önce yaşamış ve ölmüş kişilerden yardım aldığını iddia ederek yolunda yürüdüğünü iddia ettiği Kur’an’dan nasıl saptığını ayetler güzel bir şekilde anlatmakta. Hatta Said NURSİ ve o zihniyetteki insanlar yüzyıllar önce yaşamış bu şahısların sanki cenneti garantilemiş gibi onları şefaatçi edinirler. Said Nursi şefaatçi edinmenin yanında ölmüş gitmiş bu insanlarla irtibatının olduğunu iddia ediyor oysa Allah bunun olmayacağını açık açık ayetleriyle söylemektedir. Said NURSİ elbette bu ayetleri biliyor ve bile bile ayetlerin tersi şeyleri söyleyerek Allah’a ortak koşmaktadır.


SAİD NURSİ’NİN AY HAKKINDAKİ GARİP DÜŞÜNCESİ ;
Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.
Mektubat ( 9 )

Said NURSİ ayın ışığının olduğunu iddia etmekte oysa ayın yüzeyinin fosfor ağırlıklı olması nedeniyle sadece güneşin ışığını yansıtıyor ve kendine ait ışığı yoktur. Ancak Said NURSİ cehaletini burdada belirtiyor! Üstüne üstelik ayın vücudunu kaybettiğini de iddia ediyor ve dayanağını da söylemiyor! Allah bizim hakkında bilgimiz olmayan hususlarda konuşmamamızı bakın nasıl söylüyor :

“Hakkında bilgi olmayan şeyin ardına düşme şüphesiz göz, kulak ve gönül bundan sorumlu olur”
İsra Suresi 36

SAİD NURSİ CEHENNEMİ KENDİNCE KATEGORİZE EDİYOR :
Cehennem ikidir: Biri suğra (küçük), biri kübradır (büyük). İleride suğra (küçük), kübraya (büyüğe) inkılab edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğra (küçük cehennem) yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakat-ül Arz'ca (jeoloji bilimince) malûmdur ki: Ekseriya her otuzüç metre hafriyatta, bir derece-i hararet (sıcaklık) tezayüd (artar) eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz (yerin yarı çapı), altıbin küsur kilometre olduğundan, ikiyüz bin derece-i harareti câmi' (sıcak derecesini toplayan), yani ikiyüz defa ateş-i dünyevîden (dünya ateşinden) şedid (şiddetli) ve rivayet-i hadîse (hadis rivayetine) muvafık (uygun) bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğra (küçük cehennem), Cehennem-i Kübra'ya (büyük cehenneme) ait çok vezaifi (görevleri), dünyada ve Âlem-i Berzah'ta (kabir aleminde) görmüş ve ehadîslerle (hadislerle) işaret edilmiştir. Âlem-i Âhiret'te (ahiret aleminde), Küre-i Arz (yeryüzü) nasılki sekenesini (sakinlerini) medar-ı senevîsindeki (yıl dönümü) meydan-ı haşre (haşir meydanına) döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğra'yı (küçük cehennemi) dahi Cehennem-i Kübra'ya (büyük cehenneme) emr-i İlahî ile teslim eder. Ehl-i İtizal'in (mutezile mezheb ehlinin) bazı imamları "Cehennem sonradan halkedilecektir" demeleri, hâl-i hazırda (şu an) tamamıyla inbisat (yayılmadığından) etmediğinden ve sekenelerine (sakinlerine) tam münasib bir tarzda inkişaf etmediğinden, galattır (yanlıştır) ve gabavettir (kaba bir düşüncedir). Hem perde-i gayb (gayb perdesini) içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin edelim.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivayatın (rivayetlerin) işaratıyla (işaretleriyle), âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münasebetdardır (ilgilidir). Yaz'ın şiddet-i hararetine
مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ
denilmiştir. Demek bu dünyevî küçücük ve sönük akıl gözüyle, o büyük Cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîm'in nuruyla bakabiliriz. Ş
Mektubat ( 9 )

Said NURSİ kendi kafasına göre Cehennemi büyük ve küçük diye ikiye ayırmakta ve küçük olanın yerin çekirdeğinde olan ateş küresi olduğunu iddia ediyor. Hatta kıyamet günü yerin içindeki ateşin büyük cehenneme teslim olacağı yalanını söylüyor. Tabi tüm bunları söylerken hiçbir delil, dayanak söyleme ihtiyacıda hissetmiyor. Bugün gerek yeryüzü gerek gökyüzü ile ilgili bilimsel veriler kesinlik taşımaz ve elde edilen bulgular ise zann ifade etmektedir. O yüzden birçok düşünce teoriden ibaret kalmıştır. Her yeni bulguda önceki teoriler çöpe atılmaktadır. Bu gayet doğaldır zira evrenden önce dünya son derece büyük ve yapısı karmaşık ve çözülemeyen bir sürü gizeme sahiptir. Allah bize bu hususta az bilgi vermiş ve bizden kesin kanaat bildirmememizi istemiştir. Mesela Kehf Suresi 51. Ayetinde şöyle der :
“GÖKLERİN, YERİN VE ONLARIN KENDİLERİNİN YARADILIŞINA ONLARI ŞAHİT TUTMADIM VE BEN SAPTIRICILARIDA DESTEKÇİDE EDİNMEDİM”
Said NURSİ öyle bir konuşuyor ki sanki Allah gökleri, yeri, cehennemi yaratırken onu şahit tutmuş. Allah Kur’an’da cehennemi kıyamet sonrası suçluların cezalandırılacağı yer olarak bize anlatmakta ve kesinlikle bu dünyada bir ikincisini bulunduğuna dair tek bir ayet söylememektedir. Said NURSİ bu husustada işkembe-i kübrasından sallamakta ve Allah’a iftira atmaktadır.   
SAİD NURSİ YAZDIĞI KİTABIN ALLAH’IN RAHİM VE HAKİM İSMİNİN YANSIMASI OLARAK İDDİA EDİYOR
Ehl-i hakikatın bir kısmı nasılki İsm-i Vedud'a mazhardırlar (naildirler) ve a'zamî (en üst derecede) bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın (varlıkların) pencereleriyle Vâcib-ül Vücud'a (varlığı gerekli olan Allah) bakıyorlar.. öyle de: Şu hiç-ender hiç (hiç içinde hiç) olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur'ana istihdamı (hizmeti) hengâmında (esnasında) ve o hazine-i bînihayenin (sonsuz hazinenin) dellâlı (göstereni) olduğu bir vakitte, İsm-i Rahîm ve İsm-i Hakîm mazhariyetine medar (sebep) bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallah o Sözler,
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا
sırrına mazhardırlar.
Mektubat ( 19 )

Nurcular’a “Nasıl oluyor da Risale-i Nur Allah’ın rahim ve hâkim isminin tecellisi oluyor?” diye sorduğumuzda onlar hemen tevil edip “Canım alemde ne varsa hepsi Allah’ın isimlerinin tecellisidir bunda ne var Risale-i Nur’da bu alemde olduğuna göre oda Allah’ın isimlerinin tecellisinden biridir” diye cevap veriyorlar. Eğer kastedilen buysa o halde bunu vurgulamanın bir anlamı yok ki! Ya da Said NURSİ neden “Evrende ne varsa Allah’ın isimlerinin tecellisidir bizim yazdığımız eserde rahim ve hâkim isminin tecellisinden biridir ve başkaca yazılan kitaplarda bu tecellidendir” demiş olsa bir yere kadar kabul edilebilir ama Said NURSİ kendi eserini özelleştirerek, diğer yazılan kitaplardan üstün tutarak bunu yapıyor ve direk Allah’ın isimleriyle ilişkilendirmektedir. Nurcular’da köşeye sıkıştığında üstadlarının yaptığı hileyi yapıp güya Kur’an’ın tefsiri dedikleri kitabı bu sefer tefsir etme ihtiyacı hissediyorlar… Oysa Tefsirin tefsiri olmaz ki!

SAİD NURSİ VELAYET DİYE BİR DİNSEL MAKAM UYDURUYOR VE KENDİNCE BUNU KATEGORİZE EDİYOR :
Beşinci Mektub

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-i imaniyeden (iman hakikatlerinden)  bir mes'elenin inkişafını (kavramak), binler ezvak (zevkler) ve mevacid (dinsel trans halleri) ve keramata (kerametlere) tercih ederim."

Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin nokta-i müntehası (son noktası), hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) vuzuh (açığa kavuşması) ve inkişafıdır (kavranmasıdır)."

Hem demiş ki: "Velayet üç kısımdır: Biri velayet-i suğra (küçük velayet) ki, meşhur velayettir. Biri velayet-i vustâ (orta derece velayet), biri velayet-i kübradır (büyük velayet). Velayet-i kübra (büyük velayet) ise; veraset-i nübüvvet (peygamberlik mirası) yoluyla, tasavvuf berzahına (perdesine) girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."

Hem demiş ki: "Tarîk-i Nakşî' (Nakşibendi tarikatinde) de iki kanad ile sülük (yol alınır) edilir." Yani: Hakaik-i imaniyeye (iman gerçeklerine) sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi (dini gereklilikleri) imtisal (uymakla) etmekle olur. Bu iki cenahta (tarafta) kusur varsa, o yolda gidilmez. Öyle ise tarîk-ı Nakşî'nin üç perdesi var:

Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülük (girmiştir) etmiştir.

İkincisi: Feraiz-i diniyeye (dini farzlar) ve Sünnet-i Seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin (kalbi hastalıkların) izalesine (giderilmesine) çalışmak, kalb ayağıyla sülük (girmektir) etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.
Madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) ve akaid-i İslâmiyenin (İslam inançlarının) takviyesine sarfedeceklerdi. Çünki saadet-i ebediyenin (sonsuz mutluluğun) medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye (sonsuz kötülüğe) sebebiyet verir. İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye (İslami hakikatler) gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülük (tarikat yolunda yürüme) ile bazı hakaik-i imaniyeye  (inanç gerçeklerine) ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl (akıl karı) değil...

İşte otuzüç aded Sözler, böyle Kur'anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Madem hakikat budur; esrar-ı Kur'aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın (karanlıkların) tehacümatına (hücumlarına) maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' (yararlı) bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım. Bilirsiniz ki: Eğer dalalet (sapkınlık) cehaletten gelse izalesi (giderilmesi) kolaydır. Fakat dalalet (sapkınlık), fenden ve ilimden gelse, izalesi (giderilmesi) müşkildir (zordur). Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i'caz-ı Kur'anın manevî lemaatından (ışıltılarından) olan malûm Sözler'i, şu dalalet (sapkınlık) zındıkasına (dinsizliğine) bir tiryak (ilaç) hâsiyetini (özelliğini) vermiş tasavvurundayım.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
Mektubat ( 22 - 23 )
Aziz kardeşim!

Senin birinci sualin ki: Sahabeler nazar-ı velayetle (ermişlik gözüyle) müfsidleri (bozguncuları) neden keşfedemediler? Tâ Hulefa-yı Raşidîn'in üçünün şehadetini (şehitliğini) netice verdi. Halbuki küçük Sahabelere, büyük velilerden daha büyük deniliyor?

Elcevab: Bunda iki makam var.

BİRİNCİ MAKAM: Dakik (ince) bir sırr-ı velayetin (ermişlik sırrının) beyanıyla sual halledilir. Şöyle ki:

Sahabelerin velayeti (ermişliği), velayet-i kübra (büyük ermişlik) denilen, veraset-i nübüvvetten (peygamberlik mirasından) gelen, berzah (perde) tarîkına (yoluna) uğramayarak, doğrudan doğruya zahirden hakikata geçip, akrebiyet-i İlahiyenin (ilahi yakınlığın) inkişafına (kavranmasına) bakan bir velayettir (ermişliktir) ki, o velayet (ermişlik) yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Hârikaları az, fakat meziyatı (meziyetleri) çoktur. Keşif ve keramet orada az görünür. Hem evliyanın (ermişlerin) kerametleri ise, ekserîsi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlahî olarak bir hârika ondan zuhur (ortaya çıkar) eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de, seyr ü sülük (tarikat yolunda yürüme) zamanında, tarikat (yolların) berzahından (geçitinden) geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd (soyutlanma) ettiklerinden, hilaf-ı âdet (alışılmışın dışında) hâlâta (hallere) mazhar (nail) olurlar. Sahabeler ise, sohbet-i nübüvvetin (peygamberlik sohbetinden) in'ikasıyla (yansıması) ve incizabıyla (çekimiyle) ve iksiriyle tarîkattaki seyr ü sülük (tasavvuf yolunda yürüme) daire-i azîminin (büyük dairenin) tayyına (geçmesine) mecbur değildirler. Bir kademde (ayakta) ve bir sohbette zahirden hakikata geçebilirler. Meselâ: Nasılki dün geceki Leyle-i Kadr'e ulaşmak için iki yol var:
Mektubat ( 50 )

Cevap: Gelin önce Allah’ın kitabında “veli ve bu kelimenin çoğulu olan evliya” kelimelerini nasıl kullandığını görelim:
Allah’ın kendisini “veli” olarak nitelendirdiği ayetlerden bazıları:
1-            Allah inananların velisidir (dostudur) onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır kafirlerin (görmezlikten gelenlerin) dostları ise (evliya) tağuttur (azgınlık içinde olanlar), onlarda onları aydınlıktan karanlığa doğru çıkarırlar, onlar ateşin yâranıdırlar orada sürekli kalacaklar.  Bakara Suresi 257
2-            Allah sizin düşmanlarınızı en iyi bilendir. Veli (dost olarak) Alla yeter ve yardımcı olarakta Allah yeter.
Nisa Suresi 45
3-            Ne sizin nede ehl-i kitabın temennileriyle değil, kim bir kötülük işlerse karşılığını görecektir ve Allah’ın berisinde ne bir dost (veli) nede bir yardımcı bulabilecektir.
Nisa Suresi 123
Allah’ın şeytanları “veli” (dost) olarak nitelendirdiği ayet :
Biz şeytanları inanmayanların EVLİYASI (dostları kıldık)
A’raf Sûresi 27
Allah’ın inanlar için “Evliya- Veliler” kelimesini kullandığı ayetlerden örnekler:
1.            Şüphesiz Allah’ın dostlarına (Evliya) korku yoktur onlar üzülmeyecekler, onlar ki iman edip günahtan sakınanlardır.
Yunus Suresi 62
2.            Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar birbirlerinin Velisidirler-dostudurlar (Evliya) iyiliği teşvik eder kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, Allah ve resuluna itaat ederler. Onlar Allah’ın kendilerine rahmet vereceği kimselerdir. Allah azizdir, hikmet sahibidir.
Tevbe Suresi 71

Hristiyan ve Yahudiler için kullanılan ayet :
1.            Ey iman edenler birtakım Yahudi ve Hristiyanları dostlar (Evliya) edinmeyin onlar birbirlerinin velisidirler (Evliya), her kim onlardan birini dost edinirse oda onlardan olduğu içindir. Allah yanlış iş yapanlara doğru yolu göstermez.
Maide Suresi 51

Tamda günümüz olsun geçmişte olsun tasavvuf dünyasının uydurduğu ve peygamberlerin mucizelerinden çok daha büyük olarak hikâyelendirilen ve adına keramet denilen şeylerin sahibi olduğu edilen ve daha dünyadayken “ermiş ilan edilen” ler için Allah’ın indirdiği ayet:
1-            Rabbinizden size indirilene uyun Allah’ın berisinde bir takım evliya (dostlara) uymayın ne kadar az düşünürsünüz.
A’raf Suresi 3

Not : Allah şüphesiz zamandan ve mekandan münezzehtir o yüzdende din adına insanların bir takım insanları kutsallaştırıp onlara keramet adı altında olayları namzet gösterip peşinden gideceklerinide biliyordu. Bu durum geçmiştede böyleydi şimdide böyle, gelecektede böyle olacaktı. Allah’ın elçilerine en büyük düşmanlığı içlerindeki toplumun en dindarları olduğunu iddia edenler yapmıştır. Peygamberimiz Medineye göç ettiğinde ona ilk inananların Yahudiler olması gerekirken ilk ve en katı düşmanların onların olması işte bu yüzden manidardır. Oysa peygamberimize tevhide en uzak olan putperest Medineli Araplar inanmış ve desteklemiştir. Günümüzdede Kur’an’a yapılan çağrıda en büyük düşmanlığı maalesef Nurcular, Tarikatçılar yapmakta ve özellikle hedef kitlelerini Kur’an’dan uzak tutma çabası içindedirler. O yüzden DİNİN KARŞISINDA DİNSİZLİK DEĞİL DİNİN KARŞISINDA YİNE BAŞKA BİR DİN YER ALMAKTADIR. Bu tür güruhlar insanları bir takım “evliya” dedikleri kişilerin kulu kölesi haline getirerek Allah’a en büyük başkaldırıyı yapmaktadırlar.

Evliya kelimesinin Melekler için kullanıldığı ayet :
Rabbimiz Allah deyip sonra dosdoğru olanlar varya onları üzerine melekler inişir “korkmayın hüzünlenmeyin size vaadidelen cennetten dolayı müjdeler olsun size, biz sizin hem dünyada hem ahrette dostlarınız (evliya), o cennetlerde size arzuladığınız ve çağrıda bulunduğunuz şeyler vardır ve bunlar bağışlayıcı ve merhameti bol Allah’tan bir ikramdır” derler.
Fussilet Suresi 30, 31, 32
Görüldüğü üzere gerek “Veli” gerekse bu kelimenin çoğulu olan “Evliya” kelimesini Allah tarikatçı zümre ve Nurcuların kullandığından çok farklı bir anlamda kullanmıştır. Biz bu ayetleri kendilerine okuduğumuzda bize “öyle de, Allah’ın seçtiği insanlar var, ve sıradan insanlar gibi değiller ve Allah’a daha yakınlar! Oysa kimin Allah’a daha yakın olduğunu Allah bize bildirmedikçe bunu bilemeyiz ve bu yüzden Allah şöyle der:
•                   Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz.
Nisa Suresi: 49
•             Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR?
Necm Suresi 31.32.33.34.35

SAİD NURSİ KERAMET VE İKRAM DİYE OLAĞANÜSTÜLÜK GÖSTERME ÜZERİNE KENDİNCE KATEGORİYE GİDİYOR :
Kerametin izharı (açığa vurulması), zaruret (gerekli) olmadan zarardır. İkramın izharı (açığa vurulması) ise, bir tahdis-i nimettir (nimeti anlatmaktır). Eğer keramet ile müşerref olan bir şahıs, bilerek hârika bir emre mazhar olursa, o halde eğer nefs-i emmaresi (kötülüğü emreden) bâki ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine itimad etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrac (inanmayanların gösterdiği olağan dışı olaylar) olabilir. Eğer bilmeyerek hârika bir emre mazhar olursa, meselâ birisinin kalbinde bir sual var, intak-ı bilhak (gerçeği söyletmek) nev'inden ona muvafık bir cevab verir; sonra anlar. Anladıktan sonra kendi nefsine değil, belki kendi Rabbisine itimadı ziyadeleşir ve "Beni benden ziyade terbiye eden bir hâfızım vardır." der, tevekkülünü ziyadeleştirir. Bu kısım, hatarsız (tehlikesiz) bir keramettir; ihfasına (saklamasına) mükellef değil, fakat fahr (övgü) için kasden izharına (açığa vurmaya) çalışmamalı. Çünki onda zahiren insanın kesbinin (kazancının) bir medhali (girişi)  bulunduğundan, nefsine nisbet edebilir. Amma ikram ise; o, kerametin selâmetli olan ikinci nev'inden daha selâmetli, bence daha âlîdir (yücedir). İzharı (açığa vurulması), tahdis-i nimettir (nimeti dile getirmektir). Kesbin (kazancın) medhali (girdisi) yoktur, nefsi onu kendine isnad etmez.
Mektubat ( 32 )

Cevap: Said NURSİ İslam inanç tarihi boyunca üretilen keramet masallarından örnek vermekte ve bu kerametlerden kendisine düşen hisseleri de anlatmakta. Kaldı ki bu kerametin kendisine değil Risale-i Nur’a nispet edilmesi gerektiğini söyleyerek yalanını ikiye katlıyor.   Gelin önce keramet mevzusu üzerinde biraz duralım :
Kökü Ke-re-me’ye dayanan bu kelimenin anlamı “iyilikte ve güzellikte cömertlik”’tir. İkram kelimeside bu köke dayanır ve Türkçe’de bu kelime “sunu” anlamındadır. Tasavvuf düşüncesi Müslümanların arasında yayıldıktan sonra Evliya diye tanımlanan bazı kişilerin tıpkı Peygamberlere verilen mucizelere benzer şeylerin onlara da “Keramet” olarak verildiği inancı geliştirilmiş ve bazı sahabeler le ilgili benzer şeyler söylense de bunların sıhhati tartışılmıştır. Ancak anlatılan bazı kerametler o derece ileri seviyededir ki peygamberlere dahi verildiği söylenen mucizeleri dahi aşan bir mahiyet taşımaktadır. Oysa “Keramet” kelimesi ne Kur’an’da nede sahih hadislerde tasavvufçu zümrenin kullandığı şekilde geçmez ve Kur’an peygamberlerin dahi Allah’ın izni olmaksızın mucize getiremeyeceğini söyler. Allah izin vermedikçe peygamberler dahi mucize getiremeyeceğine göre “evliya” denilen sözüm ona ermişler zümresinin gösterdiği kerametlere Allah’ın izin verdiğini nereden bileceğiz? Eğer Allah’ın izniyle oluyor denilirse o halde bu iznin bir belgesi olması gerekir o halde bu belge nerede diye bizde sorarız? Ancak tasavvufçu ve onların izinden giden Nurcu zümre esasen Evliyaullah dedikleri bu ermişler zümresinin de vahiy aldığını mucizeler gösterdiğini dolambaçlı cümlelerle söylemekte ve İslam dairesinden çıkmış olmaktadırlar. Yüzyıllar boyunca “Keramet” masallarıyla şartlandırılan kitleler bir dinsel şizofreni içerisine sokularak günlük hayatta olan en sıradan olayı dahi kerametlerle ilişkilendirerek saptırılmıştır. Bu şekilde dini öğrenen birey toplumda koyunlaştırılarak Ermişler Sınıfının kulu kölesi haline getirilmiştir. Said NURSİ’de aynı yöntemi kullanarak taraftar toplamaya çalışmış yada topladığı taraftarlarını bu keramet masallarıyla korkutarak çevresinde tutmuştur. Bu psikolojiyle yetişen Nurcularda bir nevi “Çarpılma” korkusuyla vicdanlarındaki sorgulama yetilerini bastırıp KENDİLERİNİ BİR ŞEYE İNANDIRMAK zorunda kalmışlardır. Oysa Allah bakın keramet sahibi olarak kendisini nasıl anlatıyor:
“Oku yaratan rabbinin adıyla oku o ki insanı asılıp tutulan bir şeyden yarattı, oku rabbin en kerim olandır o kalemle insana bilmediğini öğretti” Alak Suresi 1, 2, 3, 4, 5. Ayet.
“ Adem oğluna biz çok cömert davrandık onları karada ve denizde taşıdık, temiz şeylerle rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan üstün tuttuk”
İsra Suresi 70
İsra suresinde “Cömert davrandık” diye tercüme ettiğimiz kelimenin Arapçası “Kerremnê”’dir ve Allah burada tüm insanlığa bu ikramını yaptığını söylemektedir. Ancak Tasavvufçu zümre bu kerameti bir takım ermişler sınıfına özelleştirerek kullanmaktadır. Allah ise onların aksine tüm insanlığı o kerametin içinde görmektedir. O yüzden inancı ne olursa olsun ister günahkâr ister takva sahibi kısacası tüm insanlar keramet sahibidir. Zira Allah’ın bir sıfatı da Kerim’dir ki bu Kerimliği/kerameti tüm yarattıklarına şamildir.
Allah Alak Suresinin ilk beş ayetinde ise insana olan kerametini ona KALEMLE BİLMEDİĞİNİ ÖĞRETEREK gösterdiğini söylüyor zira insana verilen en büyük ikramda tamda budur yani ÖĞRENME VE ÖĞRETME YETİSİ… Ancak bunlarda bir emekle olabilecek bir şey! Allah insana çalıştığından başkasının olmayacağını söyler ve zorlu bir deneyim sürecinin insan hayatının boyunca onun peşini bırakmayacağını ve kimseye iltimas geçmeyeceğini de bildiriyor. Tüm bunlara rağmen tasavvufçu ve Nurcu kesim Allah’tan hiçbir belgeleri olmadığı halde bir takım insanları seçilmiş ilan edip onlara peygamber mucizesine benzer olağanüstülükler atfederler!
Keramet masalları muhtemelen Hristiyan dininde Azizlerin yaşadığı iddia edilen olağanüstülüklere nazire olarak tasavvufçuların ve benzeri fırkaların Müslümanlar için uydurduğu şeylerdir. Hristiyan kültüründeki azizler tasavvuf kültüründeki Evliya sınıfını karşılamaktadır. Ancak İslamdan sapmanın adı olan ne tasavvufçuların nede Hristiyanların bu uydurduklarının asılları yoktur ve bu düpedüz Allah’a yapılmış alçakça iftiralardır.
SAİD NURSİ MAHŞER MEYDANINI KENDİNCE TESPİT EDİYOR :
İkinci Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?

Elcevab:
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
Hâlık-ı Hakîm'in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye (yüce hikmet), hattâ tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasıyla tasrih (açık açık bildirme) derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz (yeryüzü), serseriyane (başıboş bir şekilde), bâd-i heva (boş yere) azîm (büyük bir) bir daireyi çizmiyor. Belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin (en büyük meydanın) daire-i muhitasını (çevreleyen daire) çiziyor, gösteriyor ve bir meşher-i azîmin (büyük sergi yerinin) etrafında gezip, mahsulât-ı maneviyesini (manevi sonuçlarını) ona devrediyor ki; ileride o meşherde (sergi yerinde), enzar-ı nâs (insanın gözleri) önünde gösterilecektir. Demek yirmibeş bin seneye karib (yakın) bir daire-i muhitanın (çevreleyen daire) içinde, rivayete binaen Şam-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak bir meydan-ı haşir (haşir meydanı) bastedilecektir (yayılacaktır). Küre-i Arz'ın (yeryüzünün) bütün manevî mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına (levhalarına) gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini (sakinlerini) de yine o meydana dökecek; o manevî mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz (yeryüzü) bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi (en büyük meydanı) dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab (içine alacak) edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ (dolduracak) edecek masnuat (yapılmışlar) ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz (yeryüzü) bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet nasılki nuranî (ışıksal) bir nokta, sür'at-i hareketiyle (hareket hızıyla) nuranî (ışıktan) bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz (yeryüzü) sür'atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun (varlık dairesinin) temessülüne (görünmesine) ve o daire-i vücud (varlık dairesi) mahsulâtıyla (meyveleriyle) beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin (en büyük toplanma meydanının) teşekkülüne medardır (nedendir).
قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
Mektubat ( 37 - 38 )

Cevap : Oysa Allah bakın kitabında kıyameti nasıl anlatıyor :
“Gökler başka göklerle yer başka yerle değiştirildiği gün kahredici güce sahip tek olan Allah için ortaya çıkacaklar”
İbrahim Suresi 48

Allah evrenin tümden değişeceğini ve yeni gökler ve yer yaratacağını söylerken, Said NURSİ dünyanın güneşin etrafındaki dolanım yerini mahşer yeri olarak tespit ediyor, buna dairde bir delil sunmadığı gibi birde “Bilgisi Allah katındadır” diyerek kendisiylede her zaman ki gibi çelişen bir istisna koyuyor. Oysa bunun bilgisi yalnızca Allah’a aitse o halde hakkında fikir yürütüp konuşmakta ne oluyor? Said NURSİ bunu hep yapıyor, gaybı yalnız Allah bilir der ama ondan sonra gaybten haber vermeye kalkışır.

Not: Said NURSİ dil bilgisi kaidelerinden o derece habersiz ki bazı kelimeleri Arapça çoğul halinde yazmanın yanında zaten çoğul olan kelimeyi birde Türkçe çoğul eki “-lar ve –ler” ekini getirerek kendisinin dil hususundaki cehaletini ortaya koymakta! Yukarıdaki parçadada “ELVAHLAR” diyerek esasen çoğul olan kelimeyi birde Türkçe ekiyle çoğullaştırmakta…!
SAİD NURSİ HİRA MAĞARASINA ÖZENİP BARLA’DA BİR MAĞARAYA İNZİVAYA ÇEKİLİYOR
Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüd (soyutlanarak) ederek bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünya zulmen (haksız yere) beni oradan çıkarıp nefyettiler (sürdüler). Hâlık-ı Rahîm ve Hakîm o nefyi (sürgünü) bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlası bozacak esbaba (nedenlere) maruz o dağdaki inzivayı; emniyetli, ihlaslı Barla Dağlarındaki halvete (yalnızlığa)  çevirdi. Rusya'da esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn bana Barla'yı o mağara yaptı, mağara faidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zaîf vücuduma yüklemedi. Yalnız Barla'da, iki-üç adamda bir vehhamlık (kuşkuculuk) vardı. O vehhamlık (kuşkuculuk) sebebiyle bana eziyet verildi. Hattâ o dostlarım, güya istirahatımı düşünüyorlar. Halbuki o vehhamlık (kuşkuculuk) sebebiyle hem kalbime, hem Kur'anın hizmetine zarar verdiler. Hem ehl-i dünya bütün menfîlere vesika verdiği ve cânileri hapisten çıkarıp afvettikleri halde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-ı Rahîmim, beni Kur'anın hizmetinde ziyade istihdam etmek ve Sözler namıyla envâr-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani ışıkları) bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir surette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünya, dünyalarına karışabilecek bütün nüfuzlu ve kuvvetli rüesaları (reisleri) ve şeyhleri, kasabalarda ve şehirlerde bırakıp akrabalarıyla
Mektubat ( 46 )

Said NURSİ’de peygamberimize karşı müthiş bir öykünme var, peygamberimizi örnek almak yerine ona benzemeye kalkışma hatta kendini onunla özdeşleştirme çabası içine girmektedir. Oysa Allah bizden peygamberi örnek almamızı, ona itaat etmemizi isterken bizden onun gibi olma yada daha doğrusu peygamberleşme çabası içine girmemizi istemiyor. Ancak Said NURSİ kendisini peygamberimiz gibi Ümmi, 23 yılda Risale-i Nur’un yazıldığını söyleyerek Kur’an’ın iniş sürecine benzetiyor. Öyleki Said NURSİ ve eserini okuyan biri “İYİDE BEN BU FİLMİ DAHA ÖNCE GÖRMÜŞTÜM” diyesi geliyor. Şimdi Said NURSİ peygamberimizin inzivaya çekildiği Hira dağının alternatifi olarak Barla dağını İnanırlarının önüne koyuyor. Muhtemelen Barla’daki mağarada paranoid kişiliğine katkılarda bulunmaktan başka bir şey yapmamıştır.

Not: Said NURSİ kullandığı dil hususunda da öyle cahil biridir ki “Rüesa” kelimesi “Reisler” anlamında çoğul anlam taşıdığı halde birde sonuna Türkçe çoğul eki “Lar” getirerek çoğul kelimeyi yine çoğul yapmakta!
SAİD NURSİ NUR DİYE ADLANDIRDIĞI RİSALE-İ NUR’A KİMSENİN İLİŞEMEYECEĞİNİ İDDİA EDİYOR :
İşte o bataklık ise, gafletkârane (gaflete düşer şekilde) ve dalalet-pîşe (sapıklığa giden) olan sefihane  hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir (beşeri sosyal hayat). O sarhoşlar, dalaletle telezzüz (lezzetlenen) eden mütemerridlerdir (isyankardırlar). O mütehayyir (şaşkın) olanlar, dalaletten (sapıklıktan) nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar.. mütehayyir (şaşkın) insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır (akımlarıdır). O nurlar ise, hakaik-i Kur'aniyedir (Kur’ani gerçeklerdir). Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adavet (düşmanlık) edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden (kovulmuş şeytan) başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de nur-u Kur'anı elde tutmak için "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase- Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım" deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım.
Mektubat ( 49 )

Said NURSİ kitabını o derece kutsallaştırıyor ki “dokunursan yanarsın” demeye getiriyor. Ve yazdığı –ki ona göre kendisine yazdırılan- kitaba Nur ismini veriyor ve kendisininde ondan istifade edeceğini söylüyor. Zira kitabı kendisiyle değil direk Allah’la ilişkilendirdiğinden doğal olarak “Nur” dan istifade edeceğim diyor. Zira insanın kendi kendine yazdığı şeyden istifade ediyorum demesi abes kaçar. Allah’ta böyleleri için şöyle diyor:

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78

Tabi birde siyaseti kötülüyor ve siyasetten Allah’a sığındığını söylüyor. Oysa yazdığı kitabın başka yerlerinde gerek Celal Bayar ve gerekse Adnan Menderes’e tavsiyelerde bulunacak kadar siyasetle haşır neşir olduğunu adeta haykırmaktadır. Siyaseti şeytanla bir tutarak güya kendini aklayıp paklamakta ancak siyasetin nimetlerindende yararlanmak için Adnan Menderes ve Celal Bayar ikilisinden de övgüyle söz etmektedir. Said NURSİ işte böylesine SİYASETE KARŞI SİYASET yapmakta ve kendisinden Allah’a sığındığı şeytanla aynı pozisyona düşmekte!

HZ. ÖMER’LE İLGİLİ UYDURMA BİR RİVAYET :
Eğer denilse: Hazret-i Ömer'in (R.A.) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki bir kumandanına
يَا سَارِيَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ
deyip, Sâriye'ye işittirip, sevk-ül ceyş (stratejik) noktasından zaferine sebebiyet veren kerametkârane (kerametli) kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki katili Firuz'u o keskin nazar-ı velayetiyle (ermişlik gözüyle) görmedi?
Yani: Hazret-i Yakub'dan sorulmuş ki: "Ne için Mısır'dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Ken'an Kuyusundaki Yusuf'u görmedin?" Cevaben demiş ki: "Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz."
Mektubat ( 52 )

Said NURSİ Hz. Ömer’le ilgili söylenen hadisin ne sihhati üzerine konuşmakta nede bu hadisin Kur’an’la uygunluğunu tartmakta tam tersine Yakup a.s adına yalan konuşarak onun adına sözler sarfetmektedir. Sariye hadisi meşhur bir hadis olup güya İran seferi sırasında Hz. Ömer hutbe esnasında “ey Sariye dağa doğru dağa doğru” diye bir söz sarfetmiş, orada dinleyenler hutbeyle ilgisi olmayan bu cümleye şaşırırlar. Daha sonra İran’daki bu savaş zaferle neticelenir ve o savaşa katılanlar “dağa doğru dağa doğru” diye bir ses işittiklerini söylerler. Bunun uydurma olduğu Ömer’in yaşamından bellidir. Zira eğer Ömer kilometrelerce uzaklıktaki bu olayı görmüş olsaydı o vakit kendisini öldürmek için arkasından yaklaşan İranlı’yıda görmesi gerekti. Belli ki böyle bir itirazla karşılaşacağını bilen Said NURSİ bu soruyu kendi kendine soruyor ama ilgisiz bir cevap veriyor hemde Yakup peygamber adına yalan uydurarak. Söz konusu uydurma şu kaynaklarda
geçiyor :
Ahmet b. Hanbel El-Müsned, Fedailu-ssahabe
Ebu Nuaym, Delailu-nnubuvve
İbni Asakir,
İbni Hacer El-askalani, El-İsâbe
Bu kadar kaynakta geçmesine rağmen hadisin sihhatlık derecesi pekte parlak değil ve hadisçilerin nazarında “hasen” derecesinde kalıyor. Biz tabi Kur’an’ı ölçü aldığımızdan bir hadisin doğruluğunun testini hadis usulü kaidelerine göre değil Kur’an’ın ayetlerine göre değerlendirip öyle konuşacağız. Zira sahih denilen birçok hadis bile Kur’an’la alenen çelişmektedir ve doğal olarak onlarca hadis usulü ölçüleri berhava olmaktadır. Söz konusu Sariye hadisini değerlendiren alimler bunun Ömer’e bir ilham olduğu kanaatindedirler o halde sormak lazım:
Neden o vakit Ömer katledilirken Allah Ömer’e katilinin arkadan yaklaştığını haber vermedi? Yok eğer Allah istediği vakit ilham verip istediği zamanda vermiyorsa bunun vaktini kim nasıl tayin edecek? Ve hangi şeyin ilham olduğunun testini nasıl yapacağız? Allah kullarıyla oyun mu oynamaktadır? Madem Allah İran’lılara karşı Müslümanlara yardımcı oldu o halde İran’lılarla yapılan bazı savaşlarda Müslümanlar neden yenildi? Oysa bakın Allah ne diyor:
“Başınıza ne gelirse kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizdendir. Allah bir çoğunu da affediyor. Siz yeryüzünde hiçbir şeyi etkisiz hale getirecek değilsiniz. Allah’ın berisinde de size ne bir dost nede yardımcı vardır”
Şura Suresi 30 ve 31. Ayet
Ayet bize tüm yaşanmışlıklarımızın kendi çabamız sonucu olduğunu söylemektedir. Zira eğer “ilham” yoluyla kulları arasında ayrımcılık yapmış olsaydı o vakit Uhut harbinde Allah Müşriklere ilhammı verdi ki onlarda peygamberimize karşı savaşı kazandılar? Ve sorularımıza devam edersek “Eğer bu özel bir ilhamsa o halde bu ilhamı ya Allah yada onun emriyle bir meleğin Ömer’e bildirmiş olması gerek, eğer böyleyse o zaman bu ilham olmaktan çıkar apaçık vahiy olur” ve buda peygamberimizle vahyin kesilmediği anlamına gelmiş olur ki bu apaçık Kur’an’a terstir. Eğer burada Allah Müslümanların zaferini dilemişse neden savaş meydanında ki komutanlara değilde onlardan hayli uzakta olan halifeye ilham etsin ki? Söz konusu uyduruk hadise neresinden yaklaşılırsa yaklaşılsın Kur’an’a uygun hiçbir sonuç çıkmamaktadır. Tasavvuf ehli bu uyduruk hadise dayanarak keramet ve evliya dedikleri ermişlerin gaybi bilgilere sahip olduğunu iddia etmişlerdir. Uyduruk bir hadis maalesef yüzyıllarca Müslümanları uyutacak ve yanlış yollara kanalize olmalarına sebebiyet verecek inanç faciasına neden olmuştur. Söz konusu hadisle belliki Hz. Ömer’i övmek ama en önemlisi kutsallaştırılmak amaçlanmıştır.

SAİD NURSİ MEHDİ, SÜFYAN, DECCAL VE HZ. İSA İLE İLGİLİ ATIP TUTUYOR :
Dördüncü sualinizin meali: Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal'ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka (hak dine) girerler. Halbuki rivayetlerde gelmiştir ki: "Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet kopmaz." Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?

Cevap: Biz araya girip cevap verelim zira Said NURSİ kendi kendine sorduğu soruya bile cevap vermemiştir. Ancak Allah’ın mutlaka cevabı var:

“Çok istesende insanların ekserisi iman etmeyecek”
Yusuf Suresi 103
“İnsanların ekserisi Allah’a ortak koşmadan inanmaz”
Yusuf Suresi 106

Allah insanların çoğunun iman etmeyeceğini söylemesine rağmen Said NURSİ insanların ekserisinin İslamiyete gireceği iddiasını dile getiriyor. Oysa bugün bakıldığında ben Müslümanım diyenlerin –en baştada Nurcular- dahi ekserisinin İslamiyet’le uzaktan yakından alakası yoktur.



Elcevab: Hadîs-i sahihte rivayet edilen: "Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın geleceğini ve şeriat-ı İslâmiye (İslami şeriatla) ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini" imanı zaîf olanlar istib'ad (uzak görüyorlar) ediyorlar. Onun hakikatı izah edilse, hiç istib'ad (uzak görme) yeri kalmaz. Şöyle ki:

Not: Said NURSİ sanki İsa a.s İslam’dan başka bir dine çağırmış gibi yeryüzüne indiğinde İslam şeriatıyla amel edeceğini söyleyerek cehaletini ortaya koymakta. Oysa Kur’an tüm peygamberlerin davasının İslâm olduğunu söyler.
O hadîsin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri mana budur ki: Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:

Said NURSİ Süfyan diye birinden ve bununla ilgili hadislerden bahsediyor ama ne hikmetse bu hadislerin ne kaynağını nede hadisin kendisini söylemekte. Yani açık açık yalan konuşmaktadır. Mehdi ile ilgili rivayetlerin ise tamamı ya uydurma yada zayıf hadislerdir ki İslamın özüyle bağdaşan hiçbir yanıda yoktur.

Birisi: Nifak perdesi altında, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) (Muhammed a.s’ın peygamberliğini) inkâr edecek Süfyan namında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifakın (münafıkların) başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin (İslam şeriatının) tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevînin (peygamberin ailesinden) silsile-i nuranîsine (nurlu zincirine) bağlanan, ehl-i velayet (ermişlik ehli) ve ehl-i kemalin (yetkinlerin) başına geçecek Âl-i Beyt'ten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nuranî (nurlu), o Süfyan'ın şahs-ı manevîsi (manevi kişiliği) olan cereyan-ı münafıkaneyi (münafık akımı) öldürüp dağıtacaktır.

Said NURSİ’nin bu söylediklerinin tarihi olaylarla örtüşen hiçbir gerçekliği yok kaldıki olmayan bir kişiyle ilgili ileride bir olayın gerçekleşmeside zaten imkansızdır. Zira gerek Deccal, gerek Süfyan gerek Mehdi yada İsa’nın tekrar yeryüzüne inmesiyle ilgili hadisler, sözler kısacası rivayetler Allah’ın kitabıyla taban tabana çelişmektedir.

Velayet dediği şey için ise bakın Allah ne diyor :

İşte bu durumda velayet yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.
Kehf Suresi 44. ayet
İkinci cereyan ise: Tabiiyyun (doğacılar), maddiyyun (maddeciler) felsefesinden tevellüd (doğan) eden bir cereyan-ı Nemrudane (Nemrutça akım), gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye (Maddi Felsefe) vasıtasıyla intişar (yayılarak) ederek kuvvet bulup, uluhiyeti (Tanrının varlığını) inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zabitan (subaylar) ve efrad (bireyler) onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşi bir adam, herkese, her askere bir nevi padişahlık ve bir gûna (çeşit) hâkimiyet verir. Öyle de: Allah'ı inkâr eden o cereyan efratları (fertleri), birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rububiyet (rablık) verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma (Hipnotizma) ve manyetizmanın hâdisatı (olayları) nev'inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbarane (zorbaca) surî hükûmetini bir nevi rububiyet (rablık) tasavvur edip uluhiyetini (tanrılığını) ilân eder. Bir sineğe mağlub olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen âciz bir insanın uluhiyet (tanrılık) dava etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu malûmdur.

Not: Said NURSİ’nin dilbilgisi cehaleti “efradlar” diyerek yine kendini bellettiriyor. Zira Efrad zaten çoğul bir kelimedir ancak Said NURSİ çoğul yapmaya doymamış olmalı ki birde Türkçe kelimeyi çoğul yapıyor!
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur (ortaya çıkacak) edecek, yani rahmet-i İlahiyenin (ilahi rahmetin) semasından (gökyüzünden) nüzul (inecek) edecek; hâl-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi (arınacak) edecek, hurafattan (hurafelerden) ve tahrifattan (tahriflerden) sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye (İslami hakikatlerle) ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılab (dönüşecek) edecektir. Ve Kur'ana iktida (uyacak) ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi' ve İslâmiyet metbu' (tabi olunan) makamında kalacak; din-i hak (gerçek din) bu iltihak (katılım) neticesinde azîm (büyük bir kuvvet) bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına (akımına) karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad (birleşme) neticesinde, dinsizlik cereyanına (akımına) galebe edip dağıtacak istidadında (gücünde) iken; âlem-i semavatta (gökler aleminde) cism-i beşerîsiyle (beşeri bedeniyle) bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak (hak dinin) cereyanının (akımının) başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık (doğru haber veren), bir Kadir-i Külli Şey'in va'dine (herşeye gücü yetenin vaadına) istinad (dayanarak) ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey' (herşeye gücü yeten) va'detmiş, elbette yapacaktır.

Said NURSİ’nin en garip ve Kur’an’a taban tabana zıt sözü ise İsa a.s’a nispet ettiği İsevilik dinidir. Oysa hakk din yanlızca Allah’a nispet edilir. O yüzden İbrahimi, yada Yakubi, yada Muhammedi din diye bir şey olamaz. Din Allah’a aittir ve Allah bize şöyle buyurmaktadır.

“Deki ben dini Allah’a has kılarak kul olmakla emrolundum”
Zümer Suresi 11
“De ki ben dinimi ona has kılarak Allah’a kul olurum”
Zümer Suresi 14

“Sana hakla kitap indirdik o halde dini ona has kılarak Allah’a kul ol
” Zumer Suresi 2

Apaçık ayetler ortadayken Said NURSİ sanki din İsa a.s’ınmış gibi onun adıyla bir din üretiyor ve daha sonra bu dinin İslamiyetle birleşeceğini iddia ediyor. Demekki İslamiyetten başka bir hakk dinde varmış ki oda İsa a.s’a ait sonrasında başka bir hakk din olan İslamiyetle birleşecek. Oysa hakk tektir ve Allah kendi katında İslamiyetin haricinde hiçbir din kabul etmeyeceğini söylüyor. Said Nursi’nin yukarıdaki sözlerinden onun din algısının dahi Kur’an’la taban taban zıt olduğunu gösteriyor. Oysa Kur’an İslamiyet’in ilk insandan son peygamber Muhammed a.s’a kadar gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin davası olduğunu söylemektedir. Gelin bununla ilgili ayete bir bakalım:

“İbrahim ve Yakup oğullarına vasiyet etti ki “Çocuklarım! Allah size dini seçti o halde ancak MÜSLÜMANLAR olarak can verin”
Bakara Suresi 132

Said NURSİ ve takipçileri Avrupa’da Kur’an’a göre Hristiyanlığı sorgulayıp tevhide yaklaşan bir grubun çıkacağını iddia etmektedirler. Oysa eğer bunu Kur’an’a göre yapacaklarsa o halde Müslüman olmaları gerekmez mi? Zira Kur’an’ı ölçü alıyorlarsa o halde inandıklarından ölçü alıyorlar demektir yok eğer başka bir şeyleri ölçü alarak İsa a.s’ı Allah’a ortak koşmaktan kaçınıp Allah’ın oğlu olduğunu reddediyorlarsa o vakit zaten Hristiyanlıktanda çıkmış olur ve yeni bir din kurmuş olurlar ve bu dinde Allah’ın dini olmayacağına göre yine batıl yolda olmuş olurlar. Allah ise kendi katında dinin İslam olduğunu bakın nasıl söylüyor :

Şüphesiz Allah’ın indinde din İslamdır kitap ehli sırf kıskançlıktan ötürü kendilerine bu bilgi geldikten sonra anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah’ın ayetini görmezlikten gelirse Allah hesabı çabuk görendir.
Al-i İmran Suresi 19. Ayet

Said NURSİ ve Nurcuların iddia ettiği gibi Avrupa’da yada dünyanın başka yerinde bu tarz bir grup oluşmamıştır. Tarihte ise benzer mezhepler çıkmış olsada yinede İsa a.s’ı Allah’a öyle yada böyle ortak koşma hastalığından kurtulamamışlardır. Kaldıki Said NURSİ ve Nurcular Allah’a ortak koşarken ve Hristiyanlardan daha beter bir haldeyken onlar hakkında yorumları traji-komik doğrusu!


Evet her vakit semavattan (göklerden)
melaikeleri
(melekleri) yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz'eden (Hazret-i Cibril'in "Dıhye" suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) gönderip beşer suretine temessül (gösteren) ettiren, hattâ ölmüş
evliyaların
çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle (kendisine benzeyen cesedi ile) dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi (güzel bir son) için, değil sema-i dünyada (en yakın gökte) cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme  (büyük bir sonuç) için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm'in hikmetinden uzak değil.. belki onun hikmeti öyle iktiza (gerektirdiği) ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.

Said NURSİ “Ruhaniler”, ve “evliya” diye tanımladığı bir takım ermişlerin ruhlarının dünyaya gönderilmesinden bahsediyor ancak buna dair hiçbir kanıt ve Kur’ani delil getirmiyor. Ruhani olarak tanımladığı yaratıklarla ilgili ise ne Kur’an’da nede hadislerde hiçbir rivayet yok. Evliya diye tanımladığı kişilerin ruhlarının dolaştığını iddia etmek ise tamamen Kur’an’a terstir bakın Allah bu hususta ne diyor:

Ölüm vakitleri gelince Allah canları alır uykularında ölmeyenleride, kendisine ölüm hükmü verilmişleri bir yerde tutar diğerlerini (uyuyupta ölmeyenleri) ise belli bir vakte kadar serbest bırakır düşünen toplumlar için bunda ayetler vardır. Yoksa Allah’ın berisinde şefaatçiler mi edindiler? Deki şefaatçi edindikleriniz hiçbir şeye sahip olmadığı haldemi böyle yaparsınız, bunlar aklını kullanmazlar. Deki şefaat toptan Allah’ındır göklerin yerin mülkü ona attir sonra ona döndürüleceksiniz.
Zümer Suresi 42, 43

Zümer Suresi, kendisine ölüm hükmü verilenlerin kesinlikle geri dönmeyeceğini söylüyor ve Allah onları tutacağını apaçık beyan ediyor. Said NURSİ ise tersini iddia ederek bilerek ve isteyerek Kur’an’a ters düşmektedir.

Not: Melaike kelimesi “melekler” anlamında çoğul bir kelime olduğu halde Said NURSİ dil cahili olduğunu bellettirircesine kelimeyi birde ayrıca Türkçe çoğul yapmakta. Aynı cehalet “evliya ve ervah” kelimesindede görülüyor, zaten çoğul olan söz konusu kelimeleri Said NURSİ tekrar çoğul yapıyor.
Hazret-i İsa Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb (gözde) ve havassı (özel insanlar), nur-u iman (inanç ışığıyla) ile onu tanır. Yoksa bedahet (açık bir şekilde) derecesinde herkes onu tanımayacaktır.
Mektubat ( 56 - 57 )

Herkes onu açık bir şekilde tanımayacaksa o halde İsa a.s’ın geldiği nasıl anlaşılacak o vakit gelmesinin ne manası var ki? Said NURSİ nasıl saçmaladığının farkında bile değil!
Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne gelmeyeceğine dair ayetlerle yaptığımız kritik aşağıdaki gibidir.

“ Hani Allah şöyle demişti “Ey isa şüphesiz ben seni öldürücem ve kendime kaldırıcam seni görmezlikten gelenlerden arındırıcam sana inananlar kıyamete kadar görmezlikten gelenlerden üstün kılıcam sonra bana döndürüleceksiniz ve aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz hususlarda hükmümü vereceğim”
Al-i İmran 55. Ayet
Yukarıdaki ayette geçen “Muteviffike” “öldürücem” kelimesini İsa a.s’ın ineceğini söyleyenler onun tekrar yeryüzüne indikten sonra son görevini yapıp Allah tarafından öldürülmesi olarak algılarlar. Oysa bu zorlama bir yorumdur ve Allah burada açık açık İsa a.s’ı öldüreceğini söylüyor. Kaldıki peygamberimize hitaben şu ayet bunu çok açık teyid etmektedir :
“Senden önce hiçbir beşere (insan türüne) uzun bir ömür vermedik sen öleceksinde onlar kalıcımı olacaklar”
Enbiya Suresi 34
Ayette geçen ve “uzun ömür” diye tercüme ettiğimiz “Huld” kelimesinin anlamı çok uzun yaşam demektir ve bu kelimenin anlamında “sonsuzluk” yoktur aksine “sonlu uzun bir yaşam” olarak algılamak gerek. Cennet ve Cehennemdeki “halidine fiha” ifadesi ise “ebed” sıfatıyla ancak “sonsuzluk” olarak anlamlandırılabilir. Zira “ebed” kelimesinin yapısal anlamında sabitlik ve kesinlik yer almakta hatta bu kelimeden türetilen “Evabid” “göçmen olmayan kuş” anlamındadır. Kısacası “Huld-uzun süre” kelimesi “ebed” kelimesiyle “sonsuzluk” anlamına kavuşur. Enbiya Suresinde geçen söz konusu ayette Allah “binlerle ifade edilebilecek bir sürenin insan yaşamı için söz konusu olamayacağını söylemiş olmaktadır. Gelin bu ayetin geçtiği sayfanın tamamını yazalım ve bakalım Allah ne diyor :
“Senden önce göndermiş olduğumuz ne kadar peygamber varsa onlara “Allah’tan başka ilah yok o yüzden bana kul olun” diye vahyettik. Birde kalkıp Allah çocuk edindi dediler, Allah tüm noksanlıklardan münezzehtir, bilakis onlar kerim kılınmış kullardır” Onlar Allah’ın sözünün önüne geçmezler onun emrini eyleme dönüştürürler. O Allah onların önceden ve sonradan ne yaptıklarını bilir onlar Allah’ın razı olması başka şefaatte etmezler onlar Allah’ın azametinden korku içindedirler. Kim onlardan biri kalkıp “Ben Allah’ın berisinde bir ilahım” derse onu cehennemle cezalandırırız işte biz yanlış yapanları böyle cezalandırırız. O görmezlikten gelenler görmediler mi göklerle yer bitişikti de biz onları ayırdık ve yaşayan herşeyi sudan dönüştürdük, halen inanmazlar mı? Yerde dağlar oluşturduk o yer onları sarsmasın diye! Yeryüzünde yollarını bulsun diye geniş geçitler oluşturduk. Göğü korunmuş bir tavan haline getirdik, onlar ise o göğün ayetlerinden yüz çevirip durmaktadırlar. O ki geceği, gündüzü, güneşi ve ayı yarattı. Her biri bir yörüngede yüzerler.
ENBİYA SURESİ 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33
Söz konusu ayetten önce Allah İsa a.s’ı ve Melekleri kastederek Allah’ın çocuk edinmeyeceğini söylemektedir. Zira Hristiyanlar İsa a.s’a Allah’ın oğlu, Mekkeli müşrikler ve benzerleride melekleri Allah’ın kızları olarak nitelemişlerdir. Esasen insanlık tarihi boyunca Allah’la yarattıkları arasında organik bağ kurmaya çalışanlar olmuş hatta bu çoğunluğun inancı haline bile gelmiştir. Allah ise bu ayetleriyle onların sıradan yaratılanlar olduğunu ve hatta İsa a.s kastedilerek “Senden önce hiçbir beşeri uzun ömürlü kılmadık…” diyerekte bu ayetiyle vurgulamıştır. Muhtemelen bu ayetler Hristiyanların İsa a.s için söylediği iki büyük iddiasını çürütmüştür o iddiadan birincisi “İsa a.s’ın Allah’ın oğlu olduğu inancı diğeri ise ölümünden sonra tekrar yeryüzüne geleceği inancıdır” işte Enbiya Suresindeki bu ayetler bu iki önemli iddiayı yalanlamaktadır. Kaldıki hemen bu 34. Ayeti takip eden ayet ise şöyledir :
“Her Can ölümü tadıcıdır. Sizi değerinizi ortaya çıkarmak için kötülük ve iyilikle deneyim sahibi yaparız. Bize döndürüleceksiniz”
Enbiya Suresinin 25. Ayetinden 35. Ayetine kadar okuduğumuzda aslında Allah bizden evrene koyduğu sabit yasalara dikkat çekmekte ve bu yasaları kafirlerin görmemesini yadırgamaktadır.

“O Yahudilerin sözlerinden ve görmezlikten geldikleri bir hususta Meryeme attıkları korkunç iftiradır ve Allah’ın elçisi Meryemin oğlu İsa’yı biz öldürdük ve astık demeleridir. Onu öldürmediler vede asmadılarda fakat onlara bu şüpheli kılınmıştır. Bu hususta ihtilaf halinde olanlar apaçık bir şüphe içindedirler. Zann’dan başka uydukları hiçbirşeyde yoktur. Gerçekten onu öldürmediler. Bilakis Allah onu kendisine kaldırdı ve Allah aziz ve hâkimdir. Kitap ehlinden bir grup ölümünden önce mutlaka ona inanır o ise kıyamet günü onların aleyhinde şahitlikte bulunacak”
Nisa Suresi 156, 157, 158, 159
Nisa Suresindeki bu ayetler maalesef Türkçe’ye birçok açıdan yanlış çevrilmektedir bunlardan biri Allah’ın “Onu öldürmediler, asmadılarda” ifadesini “ONU ÖLDÜREMEDİLER, ASAMADILARDA” diye çevrilmesidir. Oysa ayette olumsuz geçmiş zaman kipi kullanılmakta ve “onu öldürmediler, asmadılarda” olarak çevrilmesi gerekir. Zira Yahudiler aslında bu tarz bir şeye kalkıştıkları dahi şüphelidir ve bu iddianın sahibide zaten İsa a.s’ın çağdaşı Yahudiler değil sonraki Yahudiler, özelliklede peygamberimizin çağdaşı Yahudilerdir. İsa a.s’ın risaletinin Kur’an haricinde geçen rivayetler ise şüphe taşıdığı için bu hususta bilgileri az olan Yahudilerin kendi aralarında dahi söz birliği yoktur ve doğal olarak şüphe içindedirler. Ayetin sonunda Allah “GERÇEKTEN ONU ÖLDÜRMEDİLER” diyerekte son noktayı koymuştur. Allah’ın “Bilakis Allah onu kendisine kaldırmıştır” ayetini ise maalesef çok sonraları “İsa’nın göğe kaldırıldığı” olarak değerlendirilmiştir ki bu Allah’ın koyduğu yasalara ters olduğu gibi Kur’an’ada ters bir anlayıştır. Önce “Kendine kaldırdı” olarak çevrilen “refeahu ileyhi” cümlesi üzerinde duralım:
“Rafa’” kelimesinin anlamı üzerinde ünlü dil bilimci Rağıb El-İsfahani (d. 954 ö. 1010) El-Müfredat adlı Kur’an sözlüğünde şöyle tespitleri yer almakta :
“Raf’u, “ yere konulmuş cisimlerin bulunduğu yerden yukarıya kaldırılması manasında kullanılır”   örneğin Bakara Suresi 93 ve 63. Ayetinde geçen “Ve onların üzerine dağı kaldırdık” ya da “Ra’d Suresi 2. Ayetinde geçen “O Allah’ki gökleri gördüğünüz üzere desteksiz yükseltmiştir” ya da bir şeyi dikey olarak uzatıldığında “Raf’” denir ki mesela Bakara Suresi 127. Ayetinde “Hani İbrahim evin temellerini yükseltirken..” ayetinde bu manadadır. Bir diğer manası ise “Yüceltmek, övmek” demektirki örneğin İnşirah Suresi 4. Ayetinde Allah peygamberimiz için “Senin şanını yücelttik” der. Bir başka anlamı ise konum itibariyle birini üstün tutma anlamındaki Allah bu anlamda Zuhruf Suresi 32. Ayetinde şöyle der “Bazılarını bazılarına derece itibariyle üstün kıldık”. En’am Suresi 83. Ayetinin“Dilediğimizi dereceler itibariyle üstün kılarız” cümlesinde geçen “Nerfeu” “Yükseltiriz, yüceltiriz, üstün kılarız” yine aynı anlamadır. (Rağıb El-İsfahani, El-Mufredat Sayfa 225-226 ‘Raf’u maddesi)
Nisa Suresi 158. Ayetinde geçen “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendine kaldırdı” ve “İlâ” harf-ı cerri harfiyle kullanılan “Raf’” ise ya bundan göğe yükseltilme yada makamının, mevkisinin yüceltildiği anlamında kullanılmıştır. Ayetlerde daha çok “yüceltme, onurlandırma, şereflendirme” anlamında kullanılmış ve İdris a.s için bu yüzden Allah Meryem Suresi 57. ayetinde şöyle der : “Ve İdris’i konum itibariyle yücelttik”. İdris a.s içinde Allah “Raf’u” kelimesine kullanmasına rağmen ne hikmetse Müslümanlar İdris a.s’ın tekrar dünyaya geleceğini söylememişlerdir. Buda gösteriyor ki özellikle Kur’an’ın insanlara va’z ettiği genel mantığı bir kenara bırakıp muhtemeldirki Hristiyan mühtediler yada mühtedi gözükerek Müslümanların kafasını bulandıran zihniyetler dönemlerindeki halkın genel cehaletinden istifade ederek Hristiyanlık inancına ait olan İsa’nın tekrar gelişini Müslümanların kültür dünyasına sokmuşlardır. “İlâ” harf-ı cerriyle kullanılan “Raf’u” fiiline bir örnek ise Fatır Suresi 10. Ayetinde geçen “o Allah’a güzel söz çıkar ve salih amel yükselir”. Modern Arapça’da ise “Lam” harfiyle kullanıldığında “ayırmak, bir kenara koymak anlamına” gelmektedir, mesela “Senin için yemek ayırdım denildiğinde “Raf’atu Leke Etta’amu” denilir. Tüm örnekler alta alta konulduğunda “Raf’u” kelimesi maddi anlamıyla bir şeyi kaldırmak, yükseltmek, dikey bir şekilde uzatmak olarak kullanılırken bu yapısal anlamından yola çıkılarak mecaz olarakta “Şanını yükseltmek, yüceltmek ve birşeyden ayırıp öncelemek anlamında” kullanılmıştır. İsa a.s için Allah’ın Al-i İmran Suresinde geçen “Rafiuka ileyye, seni kendime kaldıracağım, yada ayıracağım, yada seçeceğim olarak anlamalı zira bu kelimeden sonra “Seni o görmezlikten gelenlerden arındırıcam” diyerek adeta “Rafiuke ileyye, kendime kaldıracağım” cümlesini açıklamış olmaktadır. Esasen söz konusu ayet “Ey İsa ben seni öldüreceğim cümlesiyle başlamaktadır zira eğer göğe yükseltilmiş olsaydı ayet “Seni kendime yükselteceğim, seni kafirlerden arındıracağım ve seni öldürücem” şeklinde olurdu. Oysa Allah ona önce “seni öldürücem” diyor ve aslında “Raf’u” kelimesininde anlamı ortaya çıkmış oluyor oda İsa aleyhisselamın öldükten sonra Allah’ın onu katına alması ve şanını yüceltmesidir. Ancak hadis alimleri İsa a.s’ın inişiyle ilgili ayetlerden hiç bahsetmeksizin direk kendilerine ulaşan rivayetleri kitaplarına yazmış ve sonraki nesillere bir inanç umdesi olarak geçmiştir. Kur’an’ın anlaşılmasında yapılan yorumlar değil gerçekten Arapça’ya vakıf olmak meselesi önemlidir, zira Allah şöyle der “Şüphesiz biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki akledesiniz” diye. Arapça’nın dil bilgisi çok eski dil olması itibariyle oturmuş ve düzenlidir, ancak bu dilin en büyük özelliklerinden biri Etimolojik –kelime türetim bilimi- yönünden hayli tafsilatlı olmasıdır. Hadis Alimlerinin bir çoğunun ana dili Arapça değil Farsça’dır ve Arapça nahv, ve sözlük bilimi üzerine çalışmaları dahi daha çok Fars kökenli alimler yapmıştır. Bereket versin Kur’an bu hususta Müslümanları tetiklemiş ve o günden bu güne Arapça dilinin geçirdiği bütün evreleri hatta kelimelerin dahi zamanla nasıl anlam kaymaları yaşadığının tespitini yapabiliyoruz. Kur’an’ın doğru bir çevirisi insanlık için yetecektir ve bilginler Kur’an’la ilgili yazılmış yorum kitaplarını okumak yerine Arapça bilimi üzerine yoğunlaşıp kendi dillerine Kur’an’ın doğru tercümesini yaparak halklarına ulaşsalar bu onlar için en büyük salih amel olacaktır.

Nisa Suresinde geçen bu ayetlerdeki “Kitap ehlinden hiçkimse yokturki ölümünden onca ona inanmış olmasın” cümlesinden yola çıkarak İsa a.s’ın geleceğine delil getirilmeye çalışılmış oysa eğer öyleyse o zaman “göğe çekildikten sonrasıyla tekrar inişi arasında geçen onlarca asırdaki kitap ehlinin durumu ne olacak? Burada Allah umumi bir ifadeyle “Kitap ehli” demekte ve ilahi bir kitapa inandığını söyleyen ne kadar kişi varsa hepsini kapsamakta. Zira bu kitaplar üzerinde kafa yoran herkes İsa a.s’ın tarihi şahsiyeti ile doğal olarak karşılaşacak ve onun bir peygamber olduğuna kesinlikle inanacaktır. Buda gayet doğal bir şey zira İsa a.s’ın peygamber olduğunu kabul etmeyen Yahudiler dahi onun tarihi şahsiyetini kabul ediyor ve “Zaten onu biz öldürdük ve astık, davasında başarılı olamadı” diyerek güya küçümsüyorlar. Esasen burada özellikle Yahudiler’e bir atıf olsa gerek zira Müslümanlarla Hristiyanlar zaten İsa a.s’a inanmakta ve bu ayet herhalde Müslüman ve Hristiyanları anlatmasa gerek, zaten bu ayetten önceki ayetler Yahudilerin iddialarını anlattığı için “ÖLÜMÜNDEN ÖNCE MUTLAKA ONA İMAN EDECEKLER VE İSA’DA ONLARIN ALEYHİNDE TANIKLIK YAPACAK” cümleside Yahudilerle ilgilidir. Bu kesinlikle İsa a.s’ın çağdaşı ve onun düşmanı Yahudiler ve bu Yahudilerin geleneğini sürdürüp daha sonra İsa a.s için rivayetler üreten sonraki asırda yaşayan takipçilerinide kapsıyor. Yahudilik ve Hristiyanlık geleneği neredeyse birbirinin içine girdiği için bu dinlerde uzmanlaşan din alimleri tabiatiyle tarihi gerçeklerle yüzleşiyor ve bir süre sonra vicdanları onlara doğruyu konuşmayı emretmektedir. Heleki günümüzde her türlü bilgiye ulaşmadaki kolaylık artık din adamı olmayıda gerektirmeyecek kadar çabucak başka dinlerin, inançların umdelerinide araştırmaya insanları sevketmekte ve böylelikle İsa a.s’ı reddeden ne kadar bahtsız varsa ölmeden önce mutlaka onun peygamberliğine, tarihi şahsiyetinin varlığına inanacaktır.
Hani Allah şöyle demişti, “Ey Meryemin oğlu İsa senmi insanlara “beni ve annemi Allah’ın berisinde iki ilah edinin” dedin? İsa “Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim ki ben kimim ki gerçek olmayan bir şeyi söylüyeyim, zaten söylemişsem sen bunu biliyorsundur zira sen bendekini bilirsin ama ben sendekini bilemem şüphesiz gaybı bilen sensin.  Ben onların içinde olduğum sürece “Benimde sizinde rabbiniz olan Allah kul olun” diyerek onlara örnek oldum. Ne zamanki sen beni öldürünce onların üzerinde gözetleyici sendin ve sen herşeye şahitsin”
Maide Suresi 116 ve 117
Yukarıdaki ayet ise İsa a.s’ın görevini yaptıktan sonra öldüğünün delilidir. Zira İsa a.s’ın inişiyle ilgili hadislerin iddiasına göre İsa a.s tekrar indikten sonra Hristiyanların Müslüman olacağı, haçı kıracağı ve domuzu öldüreceği yazarken ayette ise kıyamet gününde Allah’ın İsa a.s sonrası insanların onu ve annesini ilah edinmesinden söz ediyor! Eğer İsa a.s’ın inişinden sonra Hristiyanlık kalmayacaksa Allah kıyamet günü İsa a.s’ı niye bu hususta hesaba çeksin ki? Tam tersine İsa a.s “Sen beni öldürdüğünde sen onların üzerinde gözetleyiciydin” diyerek kendisinden sonra olanlardan haberdar olmadığını söylüyor. Yok eğer bu hesaba çekme kendisinin göğe çekilmesi sonrası Hristiyanların sapmasıyla ilgiliyse tekrar ineceği söylenen zamanla onun göğe çekildiği zaman arasındaki Hristiyanların hali ne olacak? Nereden bakılırsa bakılsın sözüm ona söylenen hadislerin Peygamberimiz tarafından söylenmediği ve onun adına uydurulduğu açık ve nettir.
BAKIN SAİD NURSİ KENDİNİ NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR:
Birincisi: Ehl-i dünya bana der: "Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi (emeği ile) ile geçinenleri istemiyoruz."

Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzakımdan (rızık veren Allah) başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes'elenin izahını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enaniyeti (bencilliği) ihsas (hissettirir) eder fikriyle, beyan etmek bana pek nâhoştur. Fakat madem ehl-i dünya evhamlı (kuşkucu) bir surette soruyorlar, ben de derim ki: Küçüklüğümden beri halkların malını kabul etmemek -velev zekat dahi olsa- hem maaşı kabul etmemek -yalnız bir-iki sene Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'de dostlarımın icbarıyla (zorlamasıyla) kabul etmeye mecbur oldum ve o parayı da manen millete iade ettik- hem maişet-i dünyeviye (dünya geçimliği) için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır (hayat ilkemdir). Ehl-i memleketim (memleketimdekiler) ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde (sürgünde), çok dostlar bana hediyelerini kabul ettirmek için çok çalıştılar, kabul etmedim. "Öyle ise nasıl idare edersin?" denilse, derim: Bereket ve
ikram-ı İlahî (ilahi ikramla) ile
yaşıyorum. Nefsim çendan (gerçi) her hakarete, her ihanete müstehak ise de; fakat Kur'an hizmetinin kerameti olarak, erzak (yiyecekler) hususunda ikram-ı İlahî olan berekete mazhar (nail) oluyorum.
وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ
sırrıyla, Cenab-ı Hakk'ın bana ettiği ihsanatı (ihsanları) yâdedip (dile etirip), bir şükr-ü manevî (manevi teşekkür) nev'inde birkaç nümunesini söyleyeceğim. Bir şükr-ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riya (iki yüzlülük) ve gururu ihsas ederek o mübarek bereket kesilsin. Çünki müftehirane (övünerek) gizli bereketi izhar (açığa vurmak) etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.

Cevap: Said NURSİ çalışmadığı halde hiçbir geliri olmadığı halde geçiminin direk Allah tarafından sağlandığını iddia ediyor. Hadi diyelim bu söz “rızk Allah’a aittir, herkesin rızkını o yaratır” anlamında olsun iyide çalışmadan, bir emek sarfetmeden o rızk insana nasıl ulaşacak? Ya birileri ona getirip ikram ediyordur ki o bunu kabul etmiyor, zekat, maaşta yok diyor o zaman geriye bir ihtimal kalıyor oda kendisine gökten sofra iniyordur. Esasen Said NURSİ’nin bu batıl çalışmaları yaparken finans kaynağı mutlaka araştırılmalı ve hangi zinde güçlerle bağlantısı olduğu mutlaka ortaya çıkarılmalı. Said NURSİ mucizevi bir şekilde kendisine rızk geldiğini iddia etmekte ki bu büyük bir yalandır.

Oysa Allah bakın ne diyor :
“İnsana çalıştığından başkası yoktur” Necm Suresi 39. Ayet

Yukarıdaki ayet insana ancak bir emek sonrası bir şey verileceğini söyler hatta Allah kitabında gerek cennetlik gerek cehennemlikler için “bu yaptıklarınıza karşılıktır” diyerek herşeyin ancak bir eylem ve koşuşturma sonucunda karşılığı olduğunu söylemektedir. Said NURSİ ise kaçamak bir yanıt veriyor ancak bu bir kaçamak yanıttan öte kendisini kutsallaştırmak için söyledikleri sözlerden başka bir şey değil. Maaş, yok, bağış, yok, ikram yok zira beyefendi özel bir insan olduğu için bu gibi şeyleri kendisine layık görmüyor o halde geriye mucizevi bir şekilde “geçinip gitmek” kalıyor, bu da apaçık Allah’a iftiradan başka bir şey değil!

İşte birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfi geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifayet (yeterlilik) {(Haşiye): Bir sene devam etti.} edecek, bilmiyorum.

Sormak lazım, madem maaş, yok, bağış yok, zekat yok bu 36 ekmek nerden geldi? Said Nursi ekmeklerin bitmemesini ise keramete bağlıyor. Yani kendisi Allah katında özel biri olduğu için ekmekler hiç bitmeyecek ve habire bayat ekmek tüketip duracak.

İkincisi: Şu mübarek Ramazanda, yalnız iki haneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten
memnû'um
(yasaklıyım). Mütebâkisi (geriye kalanı), bütün Ramazanda benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve sadık bir arkadaşım olan o hane sahibi Abdullah Çavuş'un ihbarı ve şehadetiyle; üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfi gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.

Peki, üç ekmek, bir kilo pirinç nerden geldi, kaynağını bize bir açıklasa? Ama en önemlisi başkasının yemeğini yemeyecek kadar kendini ÖZEL VE ELİT olarak lanse ediyor. Yani SAİD NURSİ o derece üstün bir zat ki öyle sıradan insanların ikramları ona layık değil o yüzden kerametli bir şekilde Allah onu besleyecek!

Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misafirlerime bir kıyye (kilo) tereyağı, -hergün ekmekle beraber yemek şartıyla- kâfi geldi. Hattâ Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi; dedim ona: Git ekmek getir. İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. "Cum'a gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum" dedi. Ben de dedim: "Tevekkelna alallah (Allah’a tevekkül ettik), kal." Sonra hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: "Kardeşim, bir parça çay yap." O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifane (üzgün bir şekilde) şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu safi-kalb (temiz kalpli) adama ne diyeceğim? diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: "Süleyman müjde! Cenab-ı Hak bize rızık verdi." O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat-ı vahşiye (vahşi hayvanların) hiçbiri ilişmemiş. Yirmi-otuz gündür hiç bir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sadık bir sıddıkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.

Bağış, zekat, ikram kabul etmeyen Said NURSİ bir ağacın tepesinde kocaman bir ekmek görüyor. O ekmekte bir başkasın aittir aslında ve muhtemelen sahibi yememiş oraya atmıştır, normal yollardan gelen ikramı kabul etmeyen Said NURSİ alelade atılmış bir ekmeğe tenezzül edecek kadarda çelişkili bir dünya içindedir.  Ki zaten direk Allah’la bağlantı kurup o ekmeği onun gönderdiğini söylüyor! Eğer bu durum her aç içinse o halde yeryüzündeki açların hepsine gökten ekmek yağmalı değilmiydi, yok bu Said NURSİ’nin kerametiyle oluyorsa o halde bir katran ağacının tepesinde o ekmek ne arasın ağacın tepesine çıkmaya gerek olmadan oturduğu evin bir köşesinde ona ikram edilmesi gerekmezmiydi? Üstüne üstelik Said NURSİ adamına git ekmek al diyor ama “ekmeği nasıl alması” gerektiğini söylemiyor, yani adamına “al şu kadar para git ekmek al” demiyor, “git ekmek bul” diyor. Ya bu kişi gidip bir fırından ekmek dilenecek ya bedelini ödeyip alacak yada durup dururken bir ağacın tepesinde bir ekmek belirecek onlarda bunu alacak. Neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ şizofren dünyasından bizlere haberler veriyor!

Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket-i iktisad ve rahmet-i İlahiye bana kâfi geldi.

“Peki o dört buçuk lira’nın kaynağı ne”, Allah’ın darphanesi yoktu herhalde basıp göndermiyordu kendisine?

İşte şu nümuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i İlahiyenin çok cihetleri (yönleri) var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr (övgü) için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma ihsandır veya hizmet-i Kur'aniyeye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatıdır veyahut "Yâ Rahîm, Yâ Rahîm" ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazîn mırmırlarını dikkatle dinlesen, "Yâ Rahîm, Yâ Rahîm" çektiklerini anlarsın.

Saçmalığı görüyormusunuz, insan oğlundan ikram, zekat, bağış kabul etmeyen Said NURSİ kedilere verilenleri kabule şayan görüyor! O halde inancını kedilere anlatsaydı onları Nurcu yapsaydı! Bu satırları yazarak resmen insanların akıl gücüyle ya alay etmekte yada kendi aklının cirmi bu kadar olduğu için ancak bu kadar saçmalayabiliyor!

Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fasıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi; ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum: "Böyle olur mu?" dedim. Dediler: "Belki bir ihsan-ı İlahîdir (ilahi ihsandır)." Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübarek hâli bir ikram-ı Rabbanî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı.. Beni yumurtasız bırakmadı.

Önce soralım bu tavuk nerden geldi? Bağış, ikram ve zekat kabul etmediğine göre bu tavuk birden bire yaratılıp Said NURSİ’nin önüne çıkmadı değil mi? Said NURSİ yalanını o derece zirveye çıkarıyor ki tavuğun doğurma gücünü aynı günde iki yumurta doğurdur diyebiliyor. Said NURSİ kedi, tavuk derken hayvanat âlemini dahi iftiralarına alet ediyor? Zaten dikkat edilirse Said NURSİ’ye göre  tavuk dahi fıtratının dışında Allah tarafından sırf Said kulu için davranmaya başlıyor. Buda gösteriyor ki Said NURSİ yeme içmesi dahi Allah tarafından direk sağlanıyor, oysa peygamberimiz savaşların birinde açlıktan karnına iki taş bağlayacak kadar sıkıntı çekmiştir. Demek oluyor ki Said NURSİ peygamberimizden üstün ki tavuklar bile onun için çifter çifter yumurtlamış. Tavuklar değil SAİD NURSİ yalanlar yumurtlamış ancak cahil yandaşları ve halkta bu yumurtaları maalesef yutmuş.
Mektubat ( 66 - 68 )

SAİD NURSİ MUHYİDDİN İBNİ ARABİ VE ONUN GİBİ BAZI ŞARLATANLAR İÇİN BAKIN NE DİYOR :
BİRİNCİ MES'ELE-İ MÜHİMME: "Fütuhat-ı Mekkiye" sahibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve "İnsan-ı Kâmil" denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (K.S) gibi evliya-i meşhure (meşhur ermişler); küre-i arzın (yeryüzünün) tabakat-ı seb'asından (yedi tabakasından) ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyza'dan (beyaz yerden) ve Fütuhat'ta Meşmeşiye dedikleri acaibden bahsediyorlar; "gördük" diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem Coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilaf-ı vaki' (olanın aksine) ve hilaf-ı hak (gerçek dışı) söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?

Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velayet (ermişlik ehli) ve şuhuddurlar (şahitler). Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihatasız olan halet-i şuhudda (görme halinde) ve rü'ya gibi rü'yetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rü'yadaki adam kendi rü'yasını tabir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşf ve şuhud (şahitler) dahi rü'yetlerini o halde iken kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek, "asfiya" denilen veraset-i nübüvvet (peygamberlik mirası) muhakkikleridir (araştırmacılarıdır). Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya (arınmışlar) makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnet'in irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler (düzeltirler); hem etmişler.
Mektubat ( 81 )

Görüldüğü üzere Said NURSİ “Kaf dağı” vb gibi masal diyarlarının gerçek olduğunu ve Muhyiddin ibni Arabi ve benzeri tiplerin bu yerleri gördüklerine dair söylediklerinin doğru olduğunu iddia ediyor. İyide bunun doğruluğunu neyle test edicez? Yeryüzünde böyle yerler olmadığı halde Said NURSİ “İbni arabi var demişse vardır” diyerek yalanda ısrar ediyor. O halde bizde diyoruz ki o halde göster bize Kaf dağını? Said NURSİ üstad edindiği kişiler kadar saçmalıyor ve din adına yalanlar üretiyor.

Allah’ta böyleleri için şöyle diyor :

“Bundan sonra kim Allah adına yalan iftira atarsa işte onlar zalimlerin ta kendileridir
” Âl-i İmrân Sûresi 94

SAİD NURSİ ALEMİ KENDİNCE KATEGORİZE EDİYOR :
İşte yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rü'yada iken ihatasız olduğu için tabirde hakkı olmadığından, âlem-i maddî (madde alemi) ile âlem-i manevîyi (mana alemini) birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, "Ben hakikî maddî bir deniz gördüm." der. Fakat uyanık adam, âlem-i misal (rüyada görülen alem) ile âlem-i maddîyi (madde alemini) farkettiği için tabirde hakkı vardır ki, dedi: "Gördüğün doğrudur, fakat hakikî deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayaline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hâkeza..." Demek oluyor ki; âlem-i maddî (madde alemi) ile âlem-i ruhanîyi (ruhani alem) birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse (karıştırılsa), hükümleri yanlış görünür. Meselâ: Senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen "Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum", doğru dersin. Eğer "Odam bir meydan kadar geniştir" diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünki âlem-i misali (rüyalar alemini), âlem-i hakikîye (gerçek alemle) karıştırırsın.
İşte Küre-i Arz'ın (yeryüzünün) tabakat-ı seb'asına (yedi tabakasına) dair bazı ehl-i keşfin, Kitab ve Sünnet'in mizanıyla tartmadan beyan ettiği tasvirat (tasvirler), yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: "Bir tabaka-i Arz (yeryüzü tabakası), cinn ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var." Halbuki bir-iki senede devredilen küremizde, o acib tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mana (mana alemi) ve âlem-i misalde (rüya aleminde) ve âlem-i berzah (berzah aleminde) ve ervahta (ruhlar), (küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek) ondan temessül (görünüp) ve teşekkül eden misalî şeceresi (ağacı), o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhud (şahitler ehli), seyr-i ruhanîlerinde (ruhsal yolculuklarında), Arz'ın (yerin) tabakalarından bazılarını âlem-i misalde (rüya aleminde) pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur; fakat
Mektubat ( 82 )

Allah’ta bakın Said NURSİ’ye cevap veriyor :
“GÖKLERİN, YERİN VE ONLARIN KENDİLERİNİN YARADILIŞINA ONLARI ŞAHİT TUTMADIM VE BEN SAPTIRICILARIDA DESTEKÇİDE EDİNMEDİM”
KEHF SURESİ 51
SAİD NURSİ EHL-İ BEYT İMAMLARI VE ABA EHLİ DİYE ŞİİLİK İNANCINI BAKIN NASIL KUTSUYOR :
Hâtime: Şu mes'eleden anlaşılıyor ki: Derece-i şuhud (şahitler derecesi), derece-i iman-ı bilgaybdan (gayba iman derecesinden) çok aşağıdır. Yani: Yalnız şuhuduna (şahitlerine) istinad (dayanan) eden bir kısım ehl-i velayetin (ermişlerin) ihatasız keşfiyatı (keşifleri), veraset-i nübüvvet (peygamberlik mirası) ehli olan asfiya (arınmışlar) ve muhakkikinin (araştırmacıların) şuhuda (şahitlere) değil, Kur'ana ve vahye, gaybî fakat safi, ihatalı, doğru hakaik-i imaniyelerine (iman gerçeklerine) dair ahkâmlarına (hükümlerine) yetişmez. Demek bütün ahval (haller) ve keşfiyatın (keşiflerin) ve ezvak (zevkler) ve müşahedatın (şahit olunanların) mizanı: Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desatir-i kudsiyeleri (kutsal ilkeleri) ve asfiya-i muhakkikînin (araştırmacı arınmışların) kavanin-i hadsiyeleridir (ilgili kanunlarıdır).

İKİNCİ MES'ELE-İ MÜHİMME (önemli mesele): Sual: Vahdet-ül Vücud (varlığın tekliği) mes'elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telakki ediliyor. Halbuki velayet-i kübrada (büyük ermişlik makamı) bulunan başta Hulefa-yı Erbaa (dört halife) olmak üzere Sahabeler ve hem başta Hamse-i Âl-i Abâ (Beş aba ehli, Hasan, Hüseyin, Ali, Fatıma ve peygamber) olarak Eimme-i Ehl-i Beyt (ehl-i beyt imamları) ve hem başta Eimme-i Erbaa (dört imam) olarak müçtehidîn ve tâbiînden bu çeşit vahdet-ül vücud (varlığın tekliği) meşrebi (anlayışı) sarihan (açık bir şekilde) görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde-i kübra (büyük bir cadde) mı bulmuşlar?

Elcevab: Hâşâ! Şems-i Risalet'in (peygamberlik güneşinin) en yakın yıldızları ve en karib vereseleri (mirasçıları) bulunan o asfiyadan (arınmışlardan) hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde-i kübra (büyük cadde) onlarındır.

Vahdet-ül Vücud (varlığın tekliği) ise, bir meşreb (anlayış) ve bir hal ve bir nâkıs (eksik) mertebedir. Fakat zevkli, neş'eli olduğundan, seyr ü sülûkta (hakikat yolunda yürüyüşte) o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en münteha (uç) mertebe zannediyorlar.

İşte şu meşreb (anlayış) sahibi, eğer maddiyattan ve vesaitten (vasıtalardan) tecerrüd (soyutlanmış) etmiş ve esbab (sebepler) perdesini yırtmış bir ruh ise, istiğrakkârane (kendinden geçmiş bir şekilde) bir şuhuda (şahitliğe) mazhar ise; vahdet-ül vücuddan (varlığın tekliğinden) değil, belki vahdet-üş şuhuddan (şahitliğin tekliğinden) neş'et eden, ilmî değil, hâlî bir vahdet-i
vücud (varlığın tekliği) onun için bir kemal (olgun), bir makam temin edebilir. Hattâ Allah
hesabına kâinatı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbab (sebebler) içinde dalmış ise, maddiyata mütevaggil (derinliğe çok dalan) ise, vahdet-ül vücud (varlığın tekliği) demesi, kâinat hesabına Allah'ı inkâr etmeye kadar çıkar.

Evet cadde-i kübra (büyük cadde), sahabe ve tâbiîn ve asfiyanın (arınmışların) caddesidir.
Mektubat ( 83 )

Önce gelin ehl-i beyt Kur’an’da nasıl anlatılıyor bakalım :

Maalesef gerek Sünni gerekse Şii mezhebindekiler ehl-i beyt kelimesini su-i istimal ederek adeta Ali b. Ebi Talip ve onun evlatlarını kutsallaştırıp yer yer Şiilikte olduğu gibi peygamberimizden dahi üstün görebilmişlerdir. Bu kutsama bir süre sonra Ali b. Ebi Talip eksenli yeni dinler (Nusayrilik, Alevilik gibi) ortaya çıkarmıştır. Nurcular bugün koyu Sünni bir anlayış sergileselerde kutsadıkları kitap Risale-i Nur onlara göre Ali b. Ebi Talip’e nispet edilen uyduruk bir şiirle müjdelenmiştir. Gerek Cevşen, gerek Cifr ve Ebced gibi batıl hesaplamaları Şiilerin daha çok kullandığını düşünürsek esasen Nurculuk Şiilikten hem akide hem hurafe ithalatında bulunmuştur. Bunlardan biride ehl-i beyt efsanesidir. Peki Ehl-i Beyt yani “Hane halkı” kimdir, gelin bununla ilgili ayetleri okuyalım :
“Ey peygamber eşlerine de ki; eğer dünya hayatı ve onun süsünü istiyorsanız gelin size nafakanızı vereyim ve sizi güzellikle bırakayım. Ve eğer Allah’ı, resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız Allah sizden iyilikler sahibi olanlara büyük bir mükafat hazırlamıştır. Ey peygamberin hanımları sizden kim açık bir fuhuşla gelirse ona iki kat azap uygulanır ve bu Allah için kolay bir şeydir. Sizden kim Allah’a, resulüne itaat eder ve salih ameli işlerse ona iki kere mükafat verir ve ona cömert bir rızık hazırlarız. Ey Peygamberin hanımları siz diğer kadınlar gibi herhangi biri değilsiniz. Eğer korkunuz varsa sözü yumuşatarak söylemeyin ki kalplerinde arıza olanlar bundan bir şey ummasın ve marufa uygun söz söyleyin. Evlerinizde oturun ilk cahiliyedeki gibi kırıtarak yürümeyin, namazı kılın, zekatı verin Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey hane sahipleri –ehl-i beyt- Allah ancak sizden çirkinliği defedip sizi öyle bir arındırmak ister ki! Evlerinizde Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten olanları anın Allah letafet sahibi ve herşeyden haberdardır” Ahzab Suresi 28,29,30,31,32,33,34
Dikkat edilirse ayet gayet açık ve net peygamberimizin eşlerine ve onun evinin içindeki olaylarla ilgili özel uyarılar içermektedir. Ancak özellikle Şiiler bu ayetin içinde “ehl-i beyt – Hane halkı” olarak geçen cümleyi cımbızlayarak alır ve bununla Ali b. Ebi Talip eşi Fatıma, ve çocukları Hasan ve Hüseyin kastedildiği yalanını söylerler. Bu yalanıda peygamberimiz adına uydurulan hadislere dayandırırlar. Ehl-i beyt kelimesinin geçtiği cümlenin önündeki diğer ayetleri ise kasten okumazlar zira o vakit yaptıkları yorumun batıllığı ortaya çıkacaktır. Oysa eğer ehl-i beyt- hane halkı diye bahsettikleri Ali b. Ebi Talip, eşi Fatıma ve onların çocukları Hasan ve Hüseyin kastedilmiş olsaydı Allah “Ey peygamberin hanımları” diye cümleye başlamaz “Ey peygamberin kızı, yada ey peygamberin damadı, torunları” gibi cümlelerle başlardı. Ancak Şiilik ve benzeri batıl dinler inançlarına dayanak olması pahasına ayetlerin manalarını batıl bir şekilde yorumlayıp ona uygun hadisler uydururak insanları saptırmışlardır. Öyleki bu uydurmalar bir süre sonra İslam’ın kesinlikle karşı çıktığı SOYLUCULUK (ARİSTOKRASİ) anlayışını övecek boyuta gelmiştir. Oysa Allah SOYLUCULUĞA bakın nasıl karşı çıkıyor :
“Hani rabbin İbrahimi bir takım kelimelerle imtihan etmiştide oda bu kelimeleri tamamlamıştı. Allah, ben seni insanlar için önder kılacağım dediğinde o “SOYUMDANDA” dedi Allah “BENİM SÖZÜM YANLIŞ YAPANLAR İÇİN GEÇERLİ OLMAZ” dedi. Bakara Suresi 134
Dikkat edilirse Allah peygamber dahi olsa ayrıcalık tanımıyor ve “SOYLUCULUĞA” karşıdır. Velev ki peygamber soyundanda gelse yanlış yapanlarla ilgili hiçbir ayrıcalık yapmayacağını söylüyor. Ancak maalesef Müslümanlar ayetler ortada dururken ehl-i beyt efsanesini üreterek Ali, eşi Fatıma ve çocukları Hasan ve Hüseyin’i kutsallaştırıp onlara bir dokunulmazlık zırhı giydirmişlerdir. Oysa peygamberin ailesi dahi olsa Ahzab Suresinde geçtiği üzere “Allah ve Resulune” itaat ettikleri sürece sevgiyi ve saygıyı hakederler. Bu yüzden Allah, peygamberimizin eşleri dahi olsa onları bile azapla tehdit etmektedir. Ancak özellikle Şiilik ve benzeri dinler SOYLUCULUK inancıyla yola çıkarak Ali ve onun 12 evladını peygamber gibi görerek Allah’ın ayetlerini de batıl inançlarına alet etmişlerdir.
İlginç olan gerek Sünniler ve gerekse Şiiler peygamberimizin soyunun kızından devam ettiğini iddia etmişler ancak fıkhi uygulamalara gelince, gerek miras hukukunda ve gerekse benzeri uygulamalarda “Asabe” ilkesine tutunmuşlardır. Asabe yani “BABASOYLULUK”, neslin devamının baba esaslı olduğu ilkesidir. Eğer böyleyse esasen soyu devam eden peygamberimiz değil soyu devam eden Ali b. Ebi Talip’tir. Müşrikler peygamberimizin doğan oğullarının yaşamamasından ötürü onu “Ebter-Soyu Kesik” olarak niteleyince Allah Kevser Suresini indirerek “soyu sopu” ölçü olarak kabul etmediğini deklare etmiştir. Oysa gerek Sünniler gerekse Şiiler Kevser suresini bile anlamamışlar ve Allah’ın baz almayacağı “SOYLUCULUK” saplantısını üretmişlerdir. Bu soyluculuk adına “SEYYİTLİK” kavramını üretip Hüseyin b. Ali’nin soyundan gelen insanları kutsallaştırıp onlara Allah’ın emretmediği aşırı bir ihtiram göstermişlerdir. Kevser Suresi ise şöyle der :
“Biz sana ÇOKLUĞU verdik o halde namazını kıl ve kurbanını kes sana dil uzatanların bizatihi kendisinin soyu kesiktir” Oysa ayetin bahsettiği ve peygamberimize zulmeden kişilerin soyu devam etmiş ama peygamberimizin hiçbir erkek evladı yaşamadığı için soyuda kesilmiştir. Eğer Allah Ataerkil bir mantıkla “SOYCULUĞU” önemseseydi elbette peygamberinin erkek evlatları yaşardı. Erkek evlatları yaşamadığı halde kızından olan torunları kutsallaştırılıp, dokunulmazlık zırhı büründürülerek onlar üzerinden inançlar üretilerek günümüze kadar sürecek SOSYOLOJİK sancılara neden olmuşlardır. Demekki onun doğan erkek çocukları yaşasaydı TAKDİS- KUTSALLAŞTIRMA çok daha korkunç olacaktı.
Said NURSİ ve Nurcular dahi bu “SOYLUCULUK” inancını kendilerine adapte etmiş ve Risale-i Nur’un bir çok yerinde Said NURSİ kendisini manevi olarak ehl-i beytten sayıp kendi kendini kutsallaştırarak insanlara sunmuştur. Öyleki Said NURSİ “hediye kabul etmeyecek” kadarda kendini seçkin, özel ve ulaşılmaz bir kişiliğe büründürmüştür. Allah ise peygamber dahi olsa onları ve eşlerini tehdit etmiş ve onlardan herhangi biri hata yaparsa sıradan insanlara göre iki kat azaplanacağını söylemiştir. Yani ortada ayrıcalık olması bir yana peygamber eşi olmanın getirdiği korkunç ağır risklerle Allah onları uyarmıştır. Şiiler ehl-i beyt olarak sıfatlandırdıkları insanları “hata işlemez, günahsız” olarak kabul ettikleri halde ayette “Allah sizden pisliği gidermek ve sizi arındırmak istiyor” cümlesi tersini söylemektedir. Yani eğer masumiyet olsaydı Allah olmayan bir pisliği niye temizlemek istesin yada niye onları arındırmak istesin ki? Şiiler ayetin tam tersi manayla bir inanç üreterek Allah’ın kitabından açık açık uzaklaşmışlardır. Allah hane halkını bize sıradan insanlar olarak anlatırken gerek Sünniler gerek Şiiler hem ayetin ilahi mantığından uzaklaşmış hemde ayeti tahrif ederek batıl davalarına alet etmişlerdir. Allah böyleleri için şöyle der:
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler
. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına!
Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
SAİD NURSİ PEYGAMBERİMİZE BAZI MUCİZELERİ NİSPET EDİYOR :
şakk -ı Kamer (ayın yarılması) ve parmağından suyun akması ve az taamla çokları doyurması ve hayvan ve ağaç ve taşın konuşması gibi yirmi nev' ve herbir nev'i manevî tevatür derecesinde ve herbir nev'in de çok mükerrer (tekrarlı) efradı vardır. İkinci kısım: İstikbalde ihbar ettiği hâdiselerdir ki; Cenab-ı Hakk'ın talimiyle o da haber vermiş, haber verdiği gibi doğru çıkmıştır. İşte biz de şu âhirki kısımdan başlayıp icmali (kısaca) bir fihriste göstereceğiz. {Haşiye): Maatteessüf (üzüntüyle söylemek gerekirse) niyet ettiğim gibi yazamadım
. İhtiyarsız olarak nasıl kalbe geldi; öyle yazıldı.
Şu taksimattaki (bölümlemelerdeki) tertibi tamamıyla müraat (gözetemedim) edemedim.}
Mektubat ( 92 )

Said NURSİ ne diyor, iradesi dışında kalbe nasıl gelmişse öyle yazılmış. Peki o kalbe söyleyen yada ilham eden kim? Onu söylemiyor ancak söylemese bile kimin olduğu aşikar! Zira onun telakkisine göre şeytan olmayacağına göre ona bu şekil yazdıran Allah oluyor! Peki Allah ne diyor :

•         Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
Birinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın çendan (gerçi) her hali ve her tavrı, sıdkına (doğruluğuna) ve nübüvvetine (peygamberliğine) şahid olabilir; fakat her hali, her tavrı hârikulâde olmak lâzım değildir. Çünki Cenab-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın ahval-i içtimaiyelerinde (sosyal hallerinde) ve dünyevî, uhrevî (ahirete dair) saadetlerini kazandıracak a'mal (eylemler) ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mu'cizat-ı kudret-i İlahiye (ilahi kudretin mucizeleri) olan âdiyat (sıradanlıklar) içindeki hârikulâde olan san'at-ı Rabbaniyeyi (rabbani sanatı) ve tasarruf-u kudret-i İlahiyeyi (ilahi gücün tasarrufu) göstersin. Eğer ef'alinde (fiilerinde) beşeriyetten çıkıp hârikulâde olsaydı, bizzât imam olamazdı; ef'aliyle, (fiilleriyle) ahvaliyle (durumlarıyla), etvarıyla (tavırlarıyla) ders veremezdi. Fakat yalnız nübüvvetini (peygamberliğini) muannitlere (inatçılara) karşı isbat etmek için hârikulâde işlere mazhar olur ve indelhace (gerektiğinde) arasıra mu'cizatı (mucizeleri) gösterirdi. Fakat sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla (gerekmesiyle), elbette
Mektubat ( 92 )

Oysa Allah bir daha asla mucize göstermeyeceğine dair bakın kitabında ne diyor :

Bizi mucizeler göndermeye engelleyen şey o mucizeleri öncekilerin yalanlamasıdır… Semud’a hakikatı gösterecek şekilde deve verdikte o kavimde ona yanlış yaptılar. Mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. 
İsra Suresi 59. Ayet.
Ayette aslında “Mu’cize” olarak Türkçe’ye çevrilen “AYET, ÇOĞUL ÂYÂT” geçmekte ve asıl manası, işaret demektir. Ancak bunu İslam alimleri harikulade hadiseler olarak yorumlamış ve bir süre sonra bunlar “MU’CİZAT” olarak yorumlanmıştır. Aslında doğru tercüme şu şekilde olmalı
Bizi işaretler göndermeye engelleyen şey öncekilerin o işaretleri yalanla itham etmeleridir..Semud’a hakikatı gösterecek şekilde deve verdikte o kavimde o deveye yanlış yaptılar. İşaretleri ancak korkutmak için göndeririz!

Mu’cize olarak çevrilse bile bu ayet artık Allah’ın mucize göndermeyeceğini apaçık beyan ediyor ve bu ayet peygamberimizle ilgili uydurulmuş mucize hikayelerininde aslı olmadığını gösteriyor.
SAİD NURSİ KAFASINA GÖRE “VAHY”İ KATEGORİZE EDİYOR VE KENDİNE YOL ARIYOR :
Biri: "Vahy-i sarihî" (açık vahiydir) dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir (tebliğ edendir), müdahalesi yoktur. Kur'an ve bazı ehadîs-i kudsiye (kutsal hadisler) gibi...

İkinci Kısım: "Vahy-i zımnî" (saklı vahiy) dir. Şu kısmın mücmel (öz) ve hülâsası (özeti), vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı (ayrıntıları) ve tasviratı (tasvirleri), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a aittir. O vahiyden gelen mücmel (öz) hâdiseyi tafsil (ayrıntılamada) ve tasvirde , Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve tasviratı, ya vazife-i risalet (peygamberlik görevi) noktasında ulvî kuvve-i kudsiye (kutsal gücüyle) ile beyan eder veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme (genel fikirler) seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.
Mektubat ( 93 )

Said NURSİ kendi kafasına göre vahyi açık ve gizli olarak ikiye ayırmakta. Ancak bunu yaparken dayanağını da söylememektedir. Gelin önce “vahy” kelimesini Allah’ın kitabında nasıl kullandığını görelim.

Vahy sözlükte “sürat etmet, ilham etmek, işaret etmek, birine elçi göndermek, gizlice söz söylemek, yazı yazmak, süratle boğazlamak” anlamlarına gelir.
“ Zekeriyya mihraptan,  toplumunun içine çıktı ve onlara sabah akşam dua etmelerini işaret etti/yazdı”
Meryem Suresi 11
Yukarıdaki ayette geçen “Evha” kelimesi hem işaret etti hem yazdı manasına gelebilir. O yüzden iki manayıda arasına slash işareti koyarak verdik.
“İşte böyle her peygambere ins ve cinn şeytanlarından düşman kıldık onlar birbirlerine süslü sözleri aldatmak için vahyederler/yazarlar”
En’am Suresi 112

“Şüphesiz şeytanlar dostlarına vahyederler/yazarlar”
En’am Suresi 121

Yukarıdaki iki ayet ise tamda Risale-i Nur müellifi ve şakirtlerini anlatmaktadır. Zira onlar Risale-i Nur’un üstadlarına ilham yoluyla yazdırıldığını iddia ederler. Öyle olsa bile bu ilham Kur’an’la çelişmemesi gerek kaldıki bu ilhamın doğru olup olmadığını neyle ölçecez? Müslüman olmayan şairler, yazarlar dahi kendilerine gelen ilham üzere birşeyler yazıp çizdiklerini iddia ederler. Kur’an’a uyan ilhamlar olsa bile bu İslamda ölçü değildir ki! Kur’an’a uymayan ilhamlar ise Allah’ın açıkça belirttiği gibi şeytanların birbirlerine yazdırdıklarından başka bir şey değildir. Said NURSİ açık açık kendisine iradesi dışında kitabının yazdırıldığını iddia ettiğine göre ona yazdıran Allah olmadığına göre yazdıranın şeytan olduğu apaçık ortaya çıkmış oluyor!

“Allah hiçbir beşerle konuşacak değildir ancak bir vahiy ya da bir perde arkasından yada bir elçi gönderirde oda onun izniyle ona dilediğini vahyetmesi başka! O yüce ve hikmet sahibidir”
Şûra Suresi 51. Ayet

Bu ayetin peygamberlerin aldığı vahyi anlattığı açık ve nettir. Zira Allah peygamberlerin alacağı vahyin şekil şartını adeta sıralamıştır. Böylelikle Kur’an’ın birçok yerinde aynı ve fakat farklı manalarla kullanılan diğer “vahy” kelimelerinden anlamca seçmiş olmaktadır.

“Ve Musa’nın annesine vahyettik ki onu emzir”
Kasas 7. Ayet

Şimdi Musa a.s’ın annesine Allah “vahyettiğini” söylüyor ancak hiçbir dil alimi bu kelimenin peygamberlere gelen vahiy olarak algılamamış ve bununla “ilham”ın kastedildiğini söylemiştir. İçgüdüsel olarak anneye yapılan bu ilham Said NURSİ’nin ilham yoluyla kitabını yazdığına delil olamaz. Çünkü Musa a.s’ın annesine ilham yoluyla bazı şeylerin bildirildiğini biz Kur’an’dan öğreniyoruz oda Allah bildirdiği için, peki Said NURSİ’nin ilham yoluyla kitabını yazdığının delilini nerden ve nasıl öğreneceğiz? O Allah’ın ayetleri üzerinde batıl yorumlarla bunu ispatlamaya çalışıyor oysa bize Said NURSİ’nin adının geçtiği bir ayet söylesin bizde inanalım!

“Ve rabbin bal arısına vahyetti”
Nahl Suresi 68

Nurcular Nahl suresindeki bu ayeti delil getiriyor “Allah bal arasına dahi vahyediyor, ilham ediyor, üstada niye ilham etmesin” diyerekte üstadlarını börtü böcekle karşılaştırıyorlar. Oysa bu ayet tamda onların tezlerini çürütüyor çünkü Allah bal arısıda dâhil yarattığı bütün canlılara emirlerini, yapacaklarını bünyelerine koyduğu içgüdüyle vahyeder, ancak KİTAP YAZMAK, ŞİİR YAZMANIN içgüdüsel hareketlerle bir alakası yok. Mükayese edilen şeyler arasında bir illet benzerliği bile yokken Nurcular sırf sahte peygamberleri Said NURSİ’yi aklayıp paklamak için takla atıp durmaktadırlar.
Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı üzere Allah “vahy” kelimesini, Peygamberler, Melekler, İns ve Cinni şeytanlar, insanlar ve hayvanlar için kullanmış ve bu kullanışların hepsinde vahyin manası kullanıldığı cümlelerde sözün akışı neticesinde hangi manayla kullanıldığı açıkça belli olmuştur. Yani Said NURSİ’nin “sarih vahiy ve zımni vahiy” diye ayırımı tamamen kendi batıl düşünce sistematiğinin ürünüdür ve zaten bunu bir kaynağada dayandırmamaktadır.

Muhyiddin İbni Arabi, İmam-ı Rabbani ve benzerleri gibi çok az tarihi şahsiyet hariç hiçbir tefsir alimi yada dini kitap yazan yazdıklarının ilham eseri olduğunu iddia etmemiştir. Said NURSİ ilham kelimesinin yanına birde kerameti kendinden menkul “sunuhat ve ihtarat” kelimelerinide koyup batıl sahasını genişletiyor. Sünuhat “içe doğuşlar” demek, İhtarat ise “hatırlatmalar” anlamını içerir. Buda gösteriyor ki Said NURSİ’nin nazarında ilham öyle bir şaire yada yazara gelen sıradan ilham değil bizzat Allah tarafından ona vahyedilen şeylerdir. Said NURSİ direk “vahiy” demiyor ve başka başka kelimeler kullanarak “vahiy aldığını” iddia ederek peygamberlik iddiasındadır! Peki böyleleri için Allah ne diyor :
•     Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi şimdi kendinizi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93


SAİD NURSİ MUHADDİSLER İLE İLGİLİ SÖYLEDİĞİ YALANA BAKIN :
İşte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan bize naklolunan mu'cizatı (mucizeleri) ve delail-i nübüvveti (peygamberlik delillerini), kısm-ı a'zamı (büyük bir kısmı) tevatür iledir; ya sarihî, ya manevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı çendan (gerçi) haber-i vâhid iledir. Fakat öyle şerait (şartlar) dâhilinde, nekkad-ı muhaddisîn (hadis tenkitçileri) nazarında kabule şâyan olduktan sonra, tevatür gibi kat'iyyeti ifade etmek lâzım gelir. Evet muhaddisinin (hadisçilerin) muhakkikîninden (araştırmacılarından) "El-Hâfız" tabir ettikleri zâtlar, lâakal (en az) yüzbin hadîsi hıfzına almış binler muhakkik (araştırmacı) muhaddisler (hadisçiler),
hem elli sene sabah namazını işa abdestiyle
kılan müttaki muhaddisler ve başta Buharî ve Müslim olarak Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye (altı hadis kitabı) sahibleri olan ilm-i hadîs (hadis ilmi) dâhîleri, allâmeleri tashih ve kabul ettikleri haber-i vâhid, tevatür kat'iyyetinden geri kalmaz. Evet fenn-i hadîsin (hadis sanatının) muhakkikleri (araştırmacıları), nekkadları (tenkitçileri) o derece hadîs ile hususiyet peyda etmişler ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tarz-ı ifadesine ve üslûb-u âlîsine (üstün tarzına) ve suret-i ifadesine (ifade şekline) ünsiyet (yakın ilgi gösterip) edip meleke kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu'u görse, "Mevzu'dur" der. "Bu, hadîs olmaz ve Peygamber'in sözü değildir" der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır, başka sözü ona iltibas (karıştırmaz) edemez. Yalnız İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler tenkidde ifrat edip, bazı ehadîs-i sahihaya (sahih hadislere) da mevzu' (uydurma) demişler. Fakat her mevzu' (uydurma)
Mektubat ( 94 )

Said NURSİ hadis imamlarının 50 sene yatsı namazının abdestiyle sabah namazını kıldığını iddia ediyor. Yani 50 sene hiç uyumamışlar ve bu yüzdende yatsı için aldıkları abdesti sabah namazı içinde kullanmışlar. Oysa üçgün üst üse uyumayan bir insan halüsinasyonlar görmeye başlar hatta beden kendi kendine yere düşer. Kaldıki böyle bir uykusuzluğa zorlanmayı Allah bile kabul etmez ve bakın kitabında ne diyor :
“ Ve onun rahmetindendir geceyi dinlenesiniz gündüzüde fazlından isteyesiniz diye yarattı”
Kasas Suresi 63
“Görmedilermi biz geceyi dinlensinler, gündüzüde onları aydınlatsın diye yarattık”
Neml Suresi 86
“Uykunuzu dinlenme olarak, geceyi giysi, gündüzü ise geçimi sağlama zamanı kıldık”
Nebe Suresi 9, 10, 11

Şimdi sormak lazım Allah’ın dinlenmek için kıldığını söylediği geceleri tersi amaç için muhaddislerin kullandığını Said NURSİ neye dayanarak söylüyor? Bu derece tarihi gerçeklere, bilime, insan fizyolojisine ters yorumları yapmaktan korkmayan Said NURSİ Allah’a bunun hesabını nasıl verecek? Birçok insan bu tür masallara inanıyor ve “vay be adam 50 sene hiç uyumamış” diyerek acaba bende yapabilirmiyim diyerek dinsel bir paranoyaya giriyor tabiri caizse kafayı yiyor. Oysa İslam fıtrat dinidir ve bundan dolayı Allah gecenin ve gündüzün fonksiyonlarını açık açık anlatmış tüm bunlara rağmen peygamberimizin hadislerini özenle toplamaya çalışan alimlerin Allah’ın gece ve gündüzlerle ilgili buyruklarına ters hareket ettiğini söylemek herhalde en başta muhaddislere hakaret ve iftira olsa gerek!

SAİD NURSİ UYDURUK MEHDİ İLE İLGİLİ SÖYLEDİKLERİ :
Dördüncü Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın istikbalden (gelecekten) haber verdiği bazı hâdiseler, cüz'î birer hâdise değil; belki tekerrür (tekrar) eden birer hâdise-i külliyeyi (genel olay), cüz'î bir surette haber verir. Halbuki o hâdisenin müteaddid (çeşitli) vecihleri (özellikleri) var. Her defa bir veçhini (özelliğini) beyan eder. Sonra râvi-i hadîs (hadis rivayet eden) o vecihleri (yönleri) birleştirir, hilaf-ı vaki' (olağan dışı) gibi görünür. Meselâ: Hazret-i Mehdi'ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât (detaylar) ve tasvirat (betimlemeler), başka başkadır. Halbuki Yirmidördüncü Söz'ün bir dalında isbat edildiği gibi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, her bir asırda kuvve-i maneviye-i ehl-i imanı (iman ehlinin manevi gücünü) muhafaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye'se (umutsuzluğa) düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin (İslam aleminin) bir silsile-i nuraniyesi (nurlu zinciri) olan Âl-i Beytine (ev halkına) ehl-i imanı (iman ehlini) manevî raptetmek (bağlamak) için, Mehdi'yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdi gibi, herbir asır Âl-i Beytten (peygamberin soyundan) bir nevi Mehdi, belki Mehdiler bulmuş. Hattâ Âl-i Beytten (peygamberin soyundan) ma'dud (sayılan) olan Abbasiye Hulefasından, Büyük Mehdi'nin çok evsafına (vasıflarını) câmi' (kapsayan) bir Mehdi bulmuş.
Mektubat ( 95 )

Said NURSİ Mehdi’lerin sayısını çoğaltıyor ve her asırda bir Mehdi’nin geleceğini iddia ediyor. Başka yerlerdede her asır başında Mehdi’nin haricinde birde Müceddid geleceğini söylüyor. Bunuda uyduruk rivayetlere dayandırıyor. Said NURSİ farklı kanallarla gelen zayıf hadislerin birbirini güçlendirdiğini iddia ediyor oysa zayıflar birbirini güçlendirmez tam tersine zayıflıklarını dahada teyit etmiş olurlar. Zira bir zayıfı ancak başka sağlam bir hadis ancak güçlendirebilir. Zayıf hadis diğer bir zayıf hadisi güçlendirmez tam tersine zayıflığına zayıflık katmış olur. Ancak Said NURSİ’nin zayıf hatta uydurma hadislerle arası çok iyidir ve tezine destek olduğu sürece onları kullanmakta hiç beis görmez hatta bu uydurma sözlerin üzerinde dahi tahrif yapmaktan geri durmaz. Said NURSİ Mehdi ile ilgili o derece saçmalamıştır ki Abbasi Halifesi Mehdi’yi bile her yüzyıl başında gelecek Mehdilerden saymış. Oysa Abbasi Halifesi El-Mehdi’nin (d. 746 öl. 785) asıl ismi Muhammed’tir ve Abbasi Devletinin geleneğinde tahta çıkan yeni sultana lakaplar verilirdi ve Muhammed babası Cafer El-Mansur’dan sonra tahta çıktığında onada “EL-Mehdi” lakabı verilmiştir. El-Mehdi “hidayet erdirilmiş kişi” demektir uydurma ve zayıf hadislerde geçen kıyamete yakın geleceği iddia edilen Mehdi ile uzaktan yakından alakası yoktur. Görüldüğü üzere Said NURSİ’nin tarihi bilgilerden dahi nasip almamış biri ve işkembe-i kübrasından atıp tutmaktadır.
SAİD NURSİ ALLAH’IN GAYBİ HABERLERİ KULLARINA VEREBİLECEĞİNİ İDDİA EDİYOR :
İşte bu sır içindir ki: Ölüm ve ecel mübhem (kapalı) bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler dahi, perde-i gaybda (gayp perdesinde) kalmış. İşte hikmet-i Rabbaniye (ilahi hikmetler) ve rahmet-i İlahiye (ilahi rahmet) böyle iktiza (gerektiği) ettiği için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetine karşı ziyade hassas merhametini ziyade rencide etmemek ve âl ü ashabına (ailesi ve arkadaşlarına) karşı şedid (şiddetli) şefkatini fazla incitmemek için, vefat-ı Nebevî'den (peygamberin vefatından) sonra, âl ü ashabının (ailesi ve arkadaşlarının) ve ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisatı (olayları), umumiyetle (genellikle) ve tafsilatıyla (detayıyla) göstermemek {(Haşiye): Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a Âişe-i Sıddıka'ya karşı ziyade muhabbet ve şefkatini rencide etmemek için, Vak'a-i Cemel hâdisesinde o bulunacağı kat'î gösterilmediğine delil ise, Ezvac-ı Tahirata (temiz eşlerine) ferman etmiş ki: "Keşki bilseydim hanginiz o vak'ada bulunacak?" Fakat sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki, Hazret-i Ali'ye (R.A.) ferman etmiş: "Senin ile Âişe beyninde bir hâdise olsa,
فَارْفَقْ وَ بَلِّغْهَا مَاْمَنَهَا
" mukteza-yı hikmet (hikmet gereği) ve rahmettir. Fakat yine bazı hikmetler için mühim hâdisatı, -fakat dehşetli bir surette değil- ona talim etmiş. O da ihbar etmiş. Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel (kısa), kısmen tafsil (detay) ile bildirmiş. O da haber vermiş. Onun haberlerini de en yüksek bir derece-i takvada (takva derecesinde) ve adlde ve sıdkta çalışan ve
وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّاْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ
hadîsindeki tehdidden şiddetle korkan ve
فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ
âyetindeki şiddetli tehdidden şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilin (yetkin hadisçiler), bize sahih bir surette o haberleri nakletmişler.
Mektubat ( 96 )

Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
•             Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.
Âl-i İmrân Suresi 179
•             De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
•             De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
•             Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
•             Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
•             De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar.
Neml Suresi 27
•             Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
•             Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
•             O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.
Cinn Suresi 26, 27, 28

SAİD NURSİ BEDİR HARBİNDE MİKAİL VE CEBRAİL’İN İNDİĞİNİ İDDİA EDİYOR :
Meselâ: Hazret-i Cebrail ve Mikâil, iki muhafız yaver hükmünde Gazve-i Bedir'de (Bedir savaşında) yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek; çarşı içinde, bedevi bir arabla at mübayaasında (alım satımında) münazaa (tartışma) etmek, bir tek şahid olan Huzeyfe'yi şahid göstermekle görünen etvarı (tavırları) içinde sığışmaz.
Mektubat ( 97 )

Allah kitabında meleklerle müminleri desteklediğini söylemekte ancak meleklerin müminler tarafından görüldüğünü söylememekte tam tersine Allah’ın askerlerini sadece kendisinin bileceğini söyleyerek bunun mümkün olmadığını belirtmektedir. Gelin önce Bedir harbinde meleklerin inmesiyle ilgili ayetleri okuyalım:

Hani sen müminlere Rabbinizin üçbin indirilmiş melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi? Bilakis eğer sabrederseniz ve sorumlu hareket ederseniz ansızın size “işte bu rabbinizin size yardımıdır diye” nişanlı beşbin melek gelir!
Al-i İmran Suresi 124 ve 125. Ayet

Eğer müminler Bedir harbinde melekleri görmüş olsaydı peygamber onlara bunu hatırlatma ihtiyacı hisseder miydi? Kaldıki Allah meleklerle yapacağı yardımı herşeyden önce sabır ve sorumlu hareket etme şartına bağlıyor! Yani armut piş ağzıma düş durumu söz konusu değil! Yani meleklerin inmesi için yürekten ve bilekten mücadele şarttır!

Hani rabbinizden yardım istemiştiniz oda size peş peşe gelen bin melekle sizi destekleyeceğim dedi. Allah bunu size ancak müjde ve kalpleriniz tatmin olsun diye yaptı. Zafer ancak Allah’tan olur. Allah güçlü ve hikmet sahibidir.
Enfal Suresi 9 ve 10. Ayet

Allah bu yardımın içerik sınırlamasını dahi yapmış ve bunun sadece müjde ve müminlerin kalplerinin yatışması, soğukkanlılık kazanması için olduğunu söylüyor! Zira eğer melekler savaşmış olsaydı o vakit müminlerden kimse şehit olmaz kâfirlerin kökü kazınırdı. Oysa Said NURSİ melekleri insanların ordusuyla karıştırıp BAŞKOMUTANLARININ Mikail ve Cebrail olduğunu söyleyecek kadar bundan haberdarmış gibi konuşuyor! Oysa bakın Allah kendi askerleri için ne diyor:
O ki, imanlarına iman katmak için müminlerin kalplerine sakinlik indirdi. Allahın göklerde ve yerde askerleri vardır. Allah bilir ve hikmet sahibidir!
Feth Suresi 4. Ayet

Rabbinin askerlerini ondan başkası bilmez!
Müddessir Suresi 31
SAİD NURSİ’NİN PEYGAMBERİMİZE NİSPET EDİLEN MUCİLERLE İLGİLİ AÇIKLAMALARI:
BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Umûr-u gaybiyeye (gaybi işlere) dair hadîslerin birkaç misalini zikrederiz:

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahih (sahih nakil) ile ve mütevatir bir derecede bize vâsıl olmuş ki; minber üstünde, cemaat-ı Sahabe içinde ferman etmiş ki:
اِبْنِى حَسَنٌ هذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ

İşte kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh, Hazret-i Muaviye (R.A.) ile musalaha (Barış) edip, cedd-i emcedinin (en övülmüş atasının) mu'cize-i gaybiyesini (gaybi mucizesini) tasdik etmiştir.

Cevap: Said
NURSİ yukarıdaki hadisin mütevatir derecede kuvvetli olduğunu iddia etmektedir. Peygamberimizin torunu Hasan b. Ali’nin Muaviye ile anlaşma yapacağını söylemektedir. Oysa başka bir hadiste ise Muaviye’nin ordusundan “Baği, yani isyankar” olarak bahsedilmektedir. Burada ise iki büyük grup diyerek Muaviye ve ordusuda meşrulaştırılıyor. Bu hadisin peygamberimiz adına uydurulduğu o kadar belli ki önce peygamberimizin böyle bir şey söylemeyeceğine dair ayeti yazalım:

“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34

Allah’ın dediği gibi hiçbir nefis ne olacağını, ne kazanacağını bilmiyorsa peygamberimiz nasıl bilmiş olacak? Denilebilir ki Allah ona bildirirse bilir o halde Allah’ın ona bildirdiğinden nasıl emin olucaz? Bunu bize Allah kitabında bildirmediği sürece bu haberin doğruluğu tartışmalıdır kaldıki Allah yukarıdaki ayette hiçbir nefsin böyle bir yeteneğinin olmayacağını söyleyerek bu uydurmaların peygamberimizden rivayetler olamayacağını açıkça söylemiş olmaktadır. Bu ayetle uyumlu bizzat peygamberimizin eşi Hz. Aişe’den bir rivayet bulunmaktadır ve bu rivayet dahi göstermektedirki daha sahabelerin döneminde bu tür iddialar ortaya çıkmıştır. İşte o rivayet :

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu.
Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu.
En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l

Gelelim Hasan b. Ali ile ilgili rivayetin kendi içindeki mantık hatalarına : Eğer peygamber torunu Hasan’ı barış yapıcılığıyla övmüşse o halde o barıştan önce Muaviye ile olan savaşı için ne demiştir? Yada Muaviye ve taraftarını peygamberimiz güya “Baği” olarak haber verdiği halde Hasan’ın onunla yaptığı barışı niye övsün? Hem düşünün yüzyıllar boyunca neler olabileceğini peygamber bilmiş olsa acaba sevdiklerinin başına geleceklerden ötürü yaşayacağı psikolojik travmayı bir düşünün! Yarın neler olabileceğini bilen bir insan AKIL HASTALI haline gelir ve peygamber dahi olsa buna dayanabilir mi? Oysa peygamberimiz dahi bizim gibi bir insandır ve gaybı bilemez ve işte gaybı bilmeyle ilgili ayetler bakın gerçeği ne güzel açıklıyor:

•          Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.
Âl-i İmrân Suresi 179
•             De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
•             De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
•             Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
•             Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
•             De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar.
Neml Suresi 27
•             Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
•             Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
•             O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28

İkincisi: Nakl-i sahih ile Hazret-i Ali'ye demiş:
سَتُقَاتِلُ النَّاكِثِينَ وَالْقَاسِطِينَ وَالْمَارِقِينَ

Hem Vak'a-i Cemel, hem Vak'a-i Sıffîn, hem Vak'a-i Havariç hâdiselerini haber vermiş.

Cevap :Bu haberleri önceden alan Ali hiçmi önlem almamış acaba? Ama en önemlisi senaryo baştan belliyse Ali hiçmi “o halde niye yaşıyoruz, niye özgür irademiz var” diye sormamış!
Hem Hazret-i Ali (R.A.) Hazret-i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: "Bu sana karşı muharebe edecek, fakat haksızdır."

Cevap : Düşünün bir kere peygamberimiz böyle bir öngörüyü haber verecek ve Zübeyr’de Ali’ye karşı bu rivayete rağmen savaşacak öyle mi? O halde aslında Zübeyr peygamberi hiç kaale almış olmayacak ki peygamberi kaale almamışsa aslında iman etmiş olmuyor yada sonradan imanını kaybetmiş oluyor! Madem haklı haksız baştan belli o halde yaşamanın ne anlamı var zira senaryo baştan belli! Görüldüğü üzere ŞİİLİK kokan bu rivayetin akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok. Said NURSİ düşünmeyen biri olduğu için rivayetler üzerinde hiç akletmeden olduğu gibi almış ve bunu peygamberin mucizesi diye yutturmaya kalkışıyor ve peygambere en büyük hakareti yaptığının farkında değil! Oysa bakın Allah ne diyor :

"Kimse yarın ne yapacağını bilmez"
(Lokman, 31/34)
Hem Ezvac-ı Tahiratına (Temiz eşlerine) demiş: "İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek."
وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلاَبُ الْحَوْئَبِ

Bu rivayetinde uydurma olduğunu bizzat Hz. Aişe’den gelen başka bir sahih hadis –zira Kur’an’la uyumlu olan her hadisin başımızın üzerinde yeri vardır- ispatlamaktadır:

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l


İşte şu sahih, kat'î hadîsler; otuz sene sonra Hazret-i Ali'nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha'ya karşı Vak'a-i Cemel'de.. ve Muaviye'ye karşı Sıffîn'de.. ve Havaric'e (Haricilere) karşı Harevra'da ve Nehrüvan'da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin (gaybi haber vermelerin) bir tasdik-i fiilîsidir (fiili onayıdır).

Hem Hazret-i Ali'ye: "Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı" ihbar etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman İbn-i Mülcem-ül Haricî'dir.

Not: Güya Peygamberimiz daha kendisi hayattayken Ali’nin akıbetini ona haber vermiş hemde üstüne üstelik onu kimin öldüreceğini ismiyle cismiyle söylemiş. Demekki bu haber vermeye rağmen Ali bile bile ölüme gitmiş. Yok eğer herşey baştan Allah tarafından belirlenmişse vede beklenen sondan kaçış yoksa o halde yaşamanın ne anlamı var? Yada İbni Mülcem’in katil oluşu daha baştan Allah tarafından belirlenmişse onun bu hususta suçu ne? Zira bu senaryo baştan yazılmışsa İbni Mülcemi katil yapan o halde haşa suçludur? Görüldüğü üzere Said NURSİ her hâlükârda saçmalamaktan geri durmuyor.

"Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34)
Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü. 5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l

Hem Haricîlerin içinde Züssedye denilen bir adamı, garib bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havariçlerin (Haricilerin) maktulleri içinde o adam bulunmuş; Hazret-i Ali, onu hakkaniyetine (gerçekliğine) hüccet (delil) göstermiş. Hem mu'cize-i Nebeviyeyi (nebevi mucizeyi) ilân etmiş.

Not: Said NURSİ Arapça hususunda yine bir cehalet örneği sergiliyor ve zaten çoğul bir kelime olan ve Hariciler anlamına gelen “Havariç” kelimesini tekrar Türkçe çoğul ekiyle çoğul yapıyor.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm-ü Seleme'nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihi (sahih rivayet) ile haber vermiş ki: "Hazret-i Hüseyin, Taff yani Kerbelâ'da katledilecektir." Elli sene sonra, aynı vak'a-i ciğersûz (ciğerleri yakan olay) vukua gelip, o ihbar-ı gaybîyi (gaybi haber vermeyi) tasdik etmiş.

Not: Düşünün, peygamberimiz torununun nasıl öldürüleceğini biliyor ve buna dair hiçbir önlemde almıyor. Bir insan yarın ne olacağını ayan beyan bilseydi psikolojik sorunlar içine girer ve tabiri caizse kafayı yerdi. Bunu Allah bildiği için işte o yüzden diyor ki:
"Kimse yarın ne yapacağını bilmez"
(Lokman, 31/34)
Bir kimse kendisiyle ilgili yarının ne getireceğini bilemeyeceğine göre başkası hakkında ise hadi hadi hiçbirşey bilemez. Kendisi hakkında yarın ne olacağı hususunda bilgi acizliğinde biri başkası hakkında yarın ne olacağını nereden bilsin?

Hem mükerreren (tekrarlı bir şekilde) ihbar etmiş ki: "Benim Âl-i Beytim, benden sonra
يَلْقَوْنَ قَتْلاً وَ تَشْرِيدًا
yani; katle ve belaya ve nefye (sürgüne) maruz kalacaklar." Ve bir derece izah etmiş, aynen öyle çıkmıştır.

Şu makamda bir mühim sual vardır ki; denilir ki: "Hazret-i Ali, o derece hilafete liyakatı olduğu ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a karabeti (yakınlığı) ve hârikulâde cesaret ve ilmi ile beraber, neden hilafette (halifelikte) tekaddüm (öne çıkarılmadı) ettirilmedi ve neden onun hilafeti (halifeliği) zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?.."

Elcevab: Âl-i Beyt'ten bir kutb-u a'zam (en büyük kutup) demiş ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'nin (R.A.) hilafetini (halifeliğini) arzu etmiş, fakat gaibden ona bildirilmiş ki: Murad-ı İlahî başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad-ı İlahîye tâbi' olmuş." Murad-ı İlahînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:

Not: Kutup dediği bu ulu kişi kim, Said NURSİ adını telaffuz etmiyor. Birde peygamberimizin Ali’yi istediğini iddia ediyor ve buna dair hiçbir delilde dile getirmiyor.
Vefat-ı Nebevî'den sonra, en ziyade ittifak ve ittihada (birleşmeye) gelmeye muhtaç olan Sahabeler; eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali'nin hilafeti (halifeliği) zamanında zuhura (ortaya çıkan) gelen hâdisatın (hadiselerin) şehadetiyle ve Hazret-i Ali'nin mümaşatsız (maslahat yolunu takip etmeden), pervasız (korkusuz), zâhidane (dünyaya yüz çevirerek), kahramanane (kahramanca), müstağniyane (umursamayan) tavrı ve şöhretgir-i âlem (dünyaca ünlü) şecaatı (kahramanlığı) itibariyle, çok zâtlarda ve kabîlelerde rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya (bölünmeye) sebeb olmak kaviyyen (güçlü bir şekilde) muhtemeldi. Hem Hazret-i Ali'nin hilafetinin (halifeliğinin) teehhür (gecikmesinin) etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvamın (kavimlerin) birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haber verdiği gibi, sonra inkişaf (ortaya çıkan) eden yetmişüç fırka efkârının (fikirlerinin) esaslarını taşıyan o akvam (kavimler) içinde, fitne-engiz (fitne çıkaran) hâdisatın (olayların) zuhuru (ortaya çıkma) zamanında, Hazret-i Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı... Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haber verdiği gibi: "Ben Kur'anın tenzili (inişi uğrunda) için harbettim, sen de tevili (yorumu) için harbedeceksin!" Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi (Emevi kralları) bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Halbuki karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyt'i gördükleri için, onlara karşı muvazeneye (dengeye) gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvibleriyle etbaları (uyanları) ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi (İslami gerçekleri) ve hakaik-i imaniyeyi (inanç gerçeklerini) ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani hükümleri) muhafazaya (korumaya) ve neşre (yaymaya) çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn-i muhakkikin (araştırmacı müçtehitler) ve muhaddisîn-i kâmilin (yetkin hadisçiler) ve evliyalar (ermişler) ve asfiyalar (arınmışlar) yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beyt'in gayet kuvvetli velayet ve diyanet ve kemalâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyyen (güçlü bir şekilde) muhtemeldi.

Cevap: Tüm bu saçmalıkların ŞİA kaynaklı olduğu o kadar aşikârki! Bu arada Said NURSİ zulümleriyle binlerce insanın canını yakan Ümeyyeoğullarınıda övmekte ama daha doğrusu kimi övüp kimi yerdiği belli olmamaktadır. Ehl-i beyt Kur’an’da peygamberimizin eşleri olarak geçtiği halde oda Şia’nın tesiriyle Ali b. Ebi Talip ve ailesi olarak görmekte ve Kur’an’a ters düşmektedir. Ama en önemlisi ehl-i beytinden olan Hz. Aişe’den gelen sahih rivayeti göz ardı etmesidir. Zira Hz. Aişe bizzat Kur’an’la delil getirerek peygamberimizin yarın ne olacağını bilemeyeceğini söylemektedir:

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l


Eğer denilse: Neden hilafet-i İslâmiye (İslam halifeliği) Âl-i Beyt-i Nebevî'de (Peygamberin ailesinde) takarrür (karar kılmadı) etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak (hak eden) onlardı?"

Elcevab: Saltanat-ı dünyeviye (dünyevi saltanat) aldatıcıdır. Âl-i Beyt (Peygamberin ailesi) ise, hakaik-i İslâmiyeyi (İslamın gerçeklerini) ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani hükümleri) muhafazaya memur idiler. Hilafet (halifelik) ve saltanata (sultanlığa) geçen, ya Nebi gibi masum (hatadan korunmuş) olmalı, veyahut Hulefa-yı Raşidîn (Raşit halifeler) ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilafeti (halifeliği) ve Afrika'da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye (dünyevi sultanlık) Âl-i Beyte (Peygamberin ailesine) yaramaz, vazife-i asliyesi (asli vazifesi) olan hıfz-ı dini (dini korumak) ve hizmet-i İslâmiyeti (İslami hizmeti) onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler.

Not: Said NURSİ Kur’an’a ters bir şekilde ehl-i beyt olarak Ali ve oğulları olarak vasıflandırmakta ve dünya iktidarının onlara yaramadığını söylemektedir. Oysa Ali’nin soyundan gelen hiç kimse uzun ve kanlı savaşlara rağmen iktidar olamamışlardır. Eğer devleti idare etmek yada iktidar olmak dünya düşkünlüğü olsaydı o halde bu mantığa göre bu uğurda mücadele eden, Ali ve oğulları dünyayı çok seviyorlardı. Said NURSİ’nin tarih, sosyoloji ve benzeri sosyal bilimlerde hiçbir derinliği olmadığı için kendi kendine bu komik izahı getirerek yine kendi kendisine sorduğu cevaba evlere şenlik bir şekilde cevap vermeye çalışmıştır. Bu mantıkla aslında idareci olan herkes dünyevi iktidarla ahiretlerini kaybetmişlerdir. Bu mantığa göre aslında devlete, düzene, iktidara ihtiyaç yok, bu ihtiyaçları giderenler ise yine bu mantığa göre yanlış yoldadır. Görüldüğü üzere Said NURSİ’nin saçmalığının hiçbir izahı ve çıkış yolu olmuyor!
İşte bak! Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen aktablar (kutuplar), hususan (özellikle) Aktab-ı Erbaa (dört kutup) ve bilhâssa Gavs-ı A'zam (en büyük gavs) olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı (karanlıkları) dağıtıp, envâr-ı Kur'aniyeyi (Kur’anın ışıklarını) ve hakaik-i imaniyeyi (inanç gerçeklerini) neşretmişler (yaymışlardır). Cedd-i emcedlerinin (en övülen dedelerinin) birer vârisi olduklarını göstermişler.

Cevap : Said NURSİ buradada saçmalamakta ve dör
t
kutuptan, gavs-ı a’zam gibi Kur’ani hiçbir dayanağı olmayan kavramlarla tarihi şahsiyetleri ilişkilendirmektedir. Kaldıki kutuplar anlamına gelen “AKTAB” kelimesini tekrar Türkçe çoğul eki getirerek çoğul yaparakta dil hususundaki cehaletini aşikar kılmıştır.

Eğer denilse: Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin (mutluluk çağından) başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti (rahmet özelliği) nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?

Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebatatın (bitki grubunun), tohumların, ağaçların istidadlarını (yeteneklerini) tahrik eder, inkişaf (ortaya çıkartır) ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidadları (yetenekleri) tahrik edip kamçıladı; "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına (yeteneğine) göre câmia-i İslâmiyetin (islami camianın) kesretli (bol) ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemal-i ciddiyetle (tam bir ciddiyetle) çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-i imaniyenin (imani gerçeklerin) muhafazasına, bir kısmı Kur'anın muhafazasına çalıştı ve hâkeza (öyle).. Herbir taife (grup) bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette (İslami vazifenin) hummalı bir surette sa'yettiler (koşturdular). Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin (islam aleminin) aktarına (uç noktalarına), o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf (üzüntüyle söylemek gerekirse) o güller ve gülistan içinde ehl-i bid'a (bidatçıların) fırkalarının dikenleri dahi çıktı.

Cevap: Said NURSİ sahabelerin başına gelen fitneleri kendince saçma sapan bir misalle açıklamakta neredeyse “OH İYİKİ BÖYLE OLDU ZİRA BÖYLE OLMASAYDI GÜZEL ŞEYLERE VESİLE OLMAZDI” diyecek! Oysa Allah Kur’an’da ayrışma ve fitne için bakın ne diyor:
“Toplu olarak Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılın ve tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın!”
Al-i İmran Suresi 103. Ayet
“Açık açık delliler geldikten sonra sakın ayrışan ve ihtilafa düşenler gibi olmayın! Onlar için büyük bir azap vardır”
Al-i İmran Suresi 105. Ayet

Şimdi tüm bu ayetler ortadayken sahabelerin birbirlerine düşmelerinde hangi “HİKMET, HÜSN-Ü NİYYET” aranabilir. Bal gibi Allah’ın bu emirlerini bilerek yada bilmeyerek çiğnemiş ve günaha girmişlerdir. Bundan dolayı bu insanlar hesaba çekileceksede buda bizi ilgilendirmez zira Allah bunun için şöyle diyor :

“Onlar bir ümmetti geldi geçti onların yaptığı onlara sizin yaptığınız size onların yaptıklarından siz sorguya çekilmeyeceksiniz”
Bakara Suresi 134
Güya dest-i kudret (kudret eli), celal ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziye (merkezden gelen güç) ile pek çok münevver (aydın) müçtehidleri ve nuranî (nurlu) muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyaları (arınmışları), aktabları (kutupları) âlem-i İslâmın (islam dünyasının) aktarına (uçlarına) uçurdu, hicret (göç) ettirdi. Şarktan (doğudan) garba (batıya) kadar ehl-i İslâmı (İslam ehlini) heyecana getirip, Kur'anın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı... Şimdi sadede geliyoruz.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, umûr-u gaybiyeden (gaybi işlerden) haber verdiği gibi doğru vukua (meydana) gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz:

İşte başta Buharî ve Müslim, sıhhatle meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye (altı hadis kitabı) sahibleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu manen mütevatir ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik (araştırmacıların) onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat'î denilebilir.

İşte -nakl-i sahih-i kat'î ile- ashabına haber vermiş ki: "Siz umum (bütün) düşmanlarınıza galebe edeceksiniz; hem Feth-i Mekke, hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Şam, hem Feth-i Irak, hem Feth-i İran, hem Feth-i Beyt-ül Makdis'e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde (aranızda) taksim edeceksiniz!.." Haber vermiş, hem "Tahminim böyle veya zannederim" dememiş. Belki görür gibi kat'î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.

Cevap: Belliki bu tür rivayetler sonradan uydurulmuş yani olaylar gerçekleştikten sonra ve bu gerçekleşmenin önceden haber verildiğini söyleyerek bir nevi yapılan fetihler, askeri işgaller vs meşrulaştırılmış olsa gerek! Bir peygamber başka ülkelerin topraklarını işgal etmeyi emretmez, yada o ülkelerin kaynaklarını ganimet gözüyle İnanırlarına lanse etmez! Bize burada kalkıp Süleyman A.S ve Saba Melikesinden örnek vereceklerdir ancak onlarla ilgili ayetler incelendiğinde Süleyman a.s Seba Devletindeki insanlarla adalete dayanan ilişkisi ve en sonunda hakkıyla anlattığı İslam’a Melike ile birlikte teslimi söz konusudur. Öyleki Seba Melikesi en sonunda “Ben Süleyman’la birlikte alemlerin rabbine teslim oldum” demiş ve Süleyman a.s onun idaresini de meşru görmüştür. Bu karşılaşmada silahlar konuşmamış tam tersine ilim ve dönemin teknolojisi yarışmıştır. Allah’ta zaten bize Süleyman a.s’ın bu yanını bize örnek göstermiş ve bir kralın olması gereken hareketlerinin ancak bu olduğunu adeta anlatmıştır. Peygamberimiz dahi gaybı bilmediğine göre İranın fethiyle ilgili yada Bizanzlılardan alınan Suriye, Kudüs gibi rivayetlerin hepsinin uydurma olduğu anlaşılmış oluyor!


Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde)  ile- çok defa ferman etmiş:
عَلَيْكُمْ بِسِيرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِى اَبِى بَكْرٍ وَ عُمَرَ
deyip, Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve rıza-i İlahî ve marzî-i Nebevî (peygamberin rızası) dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat (fetihler) yapacak.
Hem ferman etmiş ki:
زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُرِيتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتِى مَا زُوِىَ لِى مِنْهَا
deyip: "Şarktan (doğudan) garba (batıya) kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş." Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- Gazâ-i Bedir'den evvel ferman etmiş:

هذَا مَصْرَعُ اَبِى جَهْلٍ، هذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ، هذَا مَصْرَعُ اُمَيَّةَ، هذَا مَصْرَعُ فُلاَنٍ وَ فُلاَنٍ
deyip, müşrik Kureyş reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: "Ben kendi elimle Übeyy İbn-i Halef'i öldüreceğim." Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde)  ile- bir ay uzak mesafede Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede (meşhur savaşta) muharebe eden sahabelerini görür gibi ferman etmiş:

اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللّٰهِ

deyip, birer birer hâdisatı (olayları) ashabına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya'lâ İbn-i Münebbih meydan-ı harbden (savaş meydanından) geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (A.S.M.) harbin tafsilâtını (detaylarını) beyan etti. Ya'lâ kasem (yemin) etti: "Dediğin gibi aynen öyle oldu."

Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş:

اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَاِنَّ هذَا اْلاَمْرَ بَدَاَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً
ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلاَفَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ يَكُونُ عُتُوًّا وَ جَبَرُوتًا

deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilafetiyle (halifeliğiyle); Cihar-ı Yâr-ı Güzin'in (Hulefa-yı Raşidîn'in) zaman-ı hilafetlerini (halifeliklerinin zamanını) ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut (zorbalık) ve fesad-ı ümmet (ümmetin bozulacağını) olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î  (kesin doğru bir şekilde) ile- ferman etmiş:

يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَاُ الْمُصْحَفَ وَاِنَّ اللّهَ عَسَى اَنْ يُلْبِسَهُ قَمِيصًا وَاِنَّهُمْ يُرِيدُونَ خَلْعَهُ

deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak Kur'an okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î  (kesin doğru bir şekilde) ile- hacamat (kan aldırma) edip mübarek kanını Abdullah İbn-i Zübeyr teberrüken (bereket umarak) şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş:
وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَ وَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِ
deyip, hârika bir şecaatle (kahraman bir şekilde) ümmetin başına geçeceğini ve müdhiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftar (uğrayacağını) olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah İbn-i Zübeyr, Emevîler zamanında hilafeti (halifeliğini) Mekke'de ilân ederek kahramanane (kahramanca) çok müsademe (çarpışmış) etmiş; nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden (çarpışmadan) sonra o kahraman-ı âlişan (asil bir kahraman olarak) şehid edilmiş.

Not: Güya, Abdullah b. Zübeyr peygamberimizin hacamat sonrası akan kanını içmiş, buda demek oluyorki Allah’ın yasakladığı “Kan içme” meselesinde Abdullah b. Zübeyr Allah’ın bu emrini çiğnemiş. Bereket olsun diye peygamberin kanını Allah haram kıldığı halde Abdullah tersini yaparak Allah’a isyan etmiş oluyor, tabi bu Said NURSİ’nin yalanı ve iftirasıdır! Peygamberimiz elbette böylesi bir iğrençliğe asla müsaade etmez. Zira Allah haramları sayarken “akan kan”ının yenmesini, içmesini de yasaklamış, hele bu kan bir insan kanıysa bu hadi hadi haramdır.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Emeviye Devleti'nin zuhurunu (ortaya çıkışını) ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve içlerinde Yezid ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına geçeceğini,
وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ
fermanıyla, rıfk ve adaleti tavsiye etmiş. Ve Emeviye'den sonra
يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السُّودِ وَ يَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُوا
deyip, Devlet-i Abbasiye'nin zuhurunu (ortaya çıkışını) ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Not : Said NURSİ burada Muaviye’ye Hazreti diyerek taltif ederken başka bir yerde Muaviye ve toplumunu “baği” yani İsyankar ilan ediyor. Allah resulü birini hem isyankar ilan edecek hemde ona “başa geçtiğinde adil” ol diyerek ondan adalet isteyecek öyle mi? Bir peygamber asla tutarsız olmaz, olamaz.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- ferman etmiş:
وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِن شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ
deyip, Cengiz ve Hülâgu'nun dehşetli fitnelerini ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Not: Ama Said NURSİ, Cengiz ve Hülagü ile ilgili olduğunu söylediği hadisi ve kaynağını ne hikmetse söylemiyor. Çünkü böyle bir hadis yok ama en önemlisi peygamberimiz kendisinin vefatından sonra olacaklardan haberi yok.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Sa'd İbn-i Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş:
لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتَّى يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ آخَرُونَ
deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat (fetihler) yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harab olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa'd ordu-yu İslâm başına geçti, Devlet-i İraniye'yi (İran devletini) zîr ü zeber (alt üst) etti; çok kavimlerin daire-i İslâma (İslam dairesine) ve hidayete girmelerine sebeb oldu.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile- imana gelen Habeş Meliki olan Necaşî, Hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün ashabına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış. Bir hafta sonra cevab geldi ki, aynı günde vefat etmiş.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille)   ile- Cihar-ı Yâr-ı Güzin ile beraber Uhud veya Hira Dağı'nın başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa ferman etti ki:
اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدٌ
deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Şimdi ey bedbaht (talihsiz), kalbsiz, bîçare adam! Muhammed-i Arabî akıllı bir adam idi diye o Şems-i Hakikat'a karşı gözünü yuman bîçare insan! Onbeş enva'-ı külliye-i mu'cizatından (genel mucize türlerinden) birtek nev'i (türü) olan umûr-u gaybiyeden (gaybi haberlerden) onbeş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Manevî tevatür derecesinde kat'î bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb (gayb haber vermesi) kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta "dâhî-i a'zam (en büyük dahi)" denilir ki, ferasetiyle (öngörüsüyle) istikbali (geleceği) keşfediyor. Binaenaleyh (bundan dolayı) senin gibi haydi deha desek; yüz dâhî-i a'zam (en büyük dahi) derecesinde bir deha-yı kudsiyeyi (kutsal dehayı) taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir deha-yı a'zam (en büyük deha) sahibinin saadet-i dâreyne (iki cihan mutluluğuna) dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin (deliliğin) alâmetidir.

Cevap : Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez ve Allah gaybi bilgileri peygamberlerine verse bile bu ancak ona indirdiği kitapta yazarsa inanç değeri taşıyabilir. Allah’ın kitabının dışında bize gelen rivayetler ise şüpheyle karşılanmalı. Peygamberimiz Allah’ın kendisine vahyettiği zamanın haricinde sıradan bir insan gibi yaşadı ve vahiy indiği anda o kendisine yüklenen ne kadar bilgi varsa ümmetine açıkladı! Eğer peygamberimiz Kur’an’ın dışında vahiy almışsa ve bunu ümmetine bildirmişse o halde bu vahiyleri niye kaleme aldırmadı da asırlar sonra bu işe muhaddisler soyundu nereden bakılırsa bakılsın bu tarz düşünce Kur’an’a terstir. Tarihin akışına uygun rivayetler uydurarak peygambere saygı değil ancak hakkında şüphelerin oluşmasına neden olunur! Zira peygamber adına yalan uydurmak Cehenneme gitme nedenlerinden biridir!

•              Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.
Âl-i İmrân Suresi 179
•             De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
•             De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
•             Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
•             Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
•             De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.
Neml Suresi 27
•             Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
•             Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
•             O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.
Cinn Suresi 26, 27, 28

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l
ALTINCI NÜKTELİ İŞARET: -Nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakil) ile- Hazret-i Fatıma'ya (R.A.) ferman etmiş ki:
اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًا بِى
deyip, "Âl-i Beytimden (ailemden) herkesten evvel vefat edip, bana iltihak (katılacaksın) edeceksin." diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur (ortaya çıkmış) etmiş.

Cevap : Oysa Allah ne diyor :

“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34

Hiçbir nefis derken buna peygamberlerde dahil olduğuna göre peygamberimizin kızının kendisinden sonra ilk ölen kişi olacağını bilmesi imkansızdır. Yok eğer bunun Allah tarafından kendisine bildirildiği iddia edilirse o halde bu vahiy sayılmaz mı? Eğer vahiyse o vakit niye Allah’ın kitabında yok? Ki zaten ayetle çelişiyor! Bir insan kendisinin nerde nasıl öleceğini bilemeyeceğine göre kızının ne zaman öleceğini nerden bilsin? Bu rivayetlere bakıldığında sanki peygamber her saniye hatta zamanın en küçük birimi neyse o zaman biriminin her anında vahiy almış gibi bir şey ortaya çıkıyor! Düşünün ne var ne yoksa gelecekte olacakların peygambere yüklendiğini düşünün hangi insan buna dayanır oysa bakın Allah ne diyor:

“De ki bende sizin gibi başka bir şey değil sadece bir insanım bana vahyolunuyor ki ilahınız tek bir ilahtır. Kim rabbine kavuşmayı umuyorsa salih işler yapsın ve ona kullukta kimseyi ortak koşmasın”
Kehf Suresi 110

Ayetin orjilanilinde “İnnema” edatı hasr (özelleme) edatıdır ve “SADECE VE SADECE BAŞKA ŞEY DEĞİL” anlamındadır ve “Ben sadece ve sadece başka değil sizin misliniz bir beşerim” diyen ayet ona yüklenen kutsallaştırmaları reddediyor!

Hem Eba Zer'e ferman etmiş:
سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَعِيشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ
deyip, Medine'den nefyedilip (sürgün edilip), yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrada vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

Cevap: Hâlbuki burada peygamberimiz Ebu Zerr’in kişilik yapısına vurgu yapmak için böyle bir şey söylemiş ve bununla gaybi bir haber vermemiştir. Bir insanın kişilik yapısından onun gelecekteki yaşam şekli hakkında insan üç aşağı beş yukarı doğru tahminlerde bulunabilir. Ebu Zerr asosyal bir karaktere sahip olsa gerekki peygamberimiz onun kişiliğinden yola çıkarak böyle konuşmuştur!
Hem Enes İbn-i Mâlik'in halası olan Ümm-ü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm (gülümsemiş) edip ferman etmiş:
رَاَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ
Ümm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk sene sonra, zevci olan Ubade İbn-i Sâmit refakatıyla Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur (ortaya çıkmış) etmiş.

Not: Muhtemelen bu hadis peygamber adına uydurularak Muaviyenin ganimet hırsıyla yaptığı savaşı meşrulaştırılmak istenmiştir. Zira söz konusu savaşın komutanı tamda Muaviyedir. Oysa Allah’ın hiçbir peygamberi başka ülkeleri sırf ganimet ve cariye aşkına işgalini tavsiye etmez.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile- ferman etmiş ki:
يَخْرُجُ مِنْ ثَقِيفَ كَذَّابٌ وَ مُبِيرٌ
yani: "Sakif Kabilesinden biri dava-yı nübüvvet (peygamberlik iddia) edecek; ve biri, hunhar zalim zuhur (ortaya çıkacak) edecek." deyip, nübüvvet dava eden meşhur Muhtar'ı ve yüzbin adam öldüren Haccac-ı Zalim'i haber vermiş.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile-
سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَنِعْمَ اْلاَمِيرُ اَمِيرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا
deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur (ortaya çıkmış) etmiş.

Not : Oysa bu hadisle çelişen sözüm ona başka uyduruk hadisler yer almakta ve hatta İstanbul’un kıyamete yakın fethedileceği söylenmekte. Ancak Said NURSİ İstanbul’un fethiyle ilgili sadece Ahmet b. Hanbel’in kitabında geçen hadisi söyleyip diğer hadisleri göz ardı etmektedir.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille)  ile- ferman etmiş ki:
اِنَّ الدِّينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَا لَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ
deyip, başta Ebu Hanife olarak İran'ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ülema (alimlere) ve evliyaya (ermişlere) işaret ediyor, haber veriyor.

Hem ferman etmiş ki:
عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَءُ طِبَاقَ اْلاَرْضِ عِلْمًا
deyip, İmam-ı Şafiî'ye işaret edip haber veriyor.

Not: Said NURSİ o derece saçmalıyor ki güya peygamberimiz İmam Şafiiyi bile müjdelemiş. Demekki aslında peygamberimizin bilinç dünyası gelecekte yaşayacak insanların isimleri, hayat hikayeleriyle dolu ve boş bulundukça haşa bol bol gelecekte yaşayacakların GBT’sini vermiş durmuş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î  (kesin doğru bir nakille) ile- ferman etmiş ki:

سَتَفْتَرِقُ اُمَّتِى ثَلاَثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا. قِيلَ مَنْهُمْ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَ اَصْحَابِى

deyip, ümmeti yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile (tam olarak kurtulan fırka), Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.

Not: Oysa Allah kitabında ümmetin tek bir ümmet olacağını söylüyor, 73 tane değil! Eğer tüm bu fırkalar peygamberin ümmetiyse niye sadece biri kurtulsun, yok biri haricinde geri kalanı ümmeti değilse yada ümmeti olma liyakatına sahip değilse onlara niye ümmetim desin. Görüldüğü üzere nereden bakılırsa bakılsın bu hadisin uydurma ve Kur’an’a ters olduğu her halinden belli!
Hem ferman etmiş ki:
اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هذِهِ اْلاُمَّةِ
deyip, çok şubelere (kollara) inkısam (bölünen) eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini (grubunu) haber vermiş. Hem çok şubelere (kollara) inkısam (bölünen) eden Râfızîleri haber vermiş.

Cevap: özellikle fırkalar hakkında üstteki rivayetler gerçekten sonradan uydurulduğu o kadar belliki! Demekki birbirlerini fikirle yenemeyince peygamber adına rivayet uydururak rakip fırkanın hareket sahasını daratlma işine girişmişler!

“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34

Allah’ın dediği gibi hiçbir nefis ne olacağını, ne kazanacağını bilmiyorsa peygamberimiz nasıl bilmiş olacak? Denilebilir ki Allah ona bildirirse bilir o halde Allah’ın ona bildirdiğinden nasıl emin olucaz? Bunu bize Allah kitabında bildirmediği sürece bu haberin doğruluğu tartışmalıdır kaldıki Allah yukarıdaki ayette hiçbir nefsin böyle bir yeteneğinin olmayacağını söyleyerek bu uydurmaların peygamberimizden rivayetler olamayacağını açıkça söylemiş olmaktadır. Bu ayetle uyumlu bizzat peygamberimizin eşi Hz. Aişe’den bir rivayet bulunmaktadır ve bu rivayet dahi göstermektedirki daha sahabelerin döneminde bu tür iddialar ortaya çıkmıştır. İşte o rivayet :

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu.
Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu.
En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l

Gelelim Hasan b. Ali ile ilgili rivayetin kendi içindeki mantık hatalarına : Eğer peygamber torunu Hasan’ı barış yapıcılığıyla övmüşse o halde o barıştan önce Muaviye ile olan savaşı için ne demiştir? Yada Muaviye ve taraftarını peygamberimiz güya “Baği” olarak haber verdiği halde Hasan’ın onunla yaptığı barışı niye övsün? Hem düşünün yüzyıllar boyunca neler olabileceğini peygamber bilmiş olsa acaba sevdiklerinin başına geleceklerden ötürü yaşayacağı psikolojik travmayı bir düşünün! Yarın neler olabileceğini bilen bir insan AKIL HASTALI haline gelir ve peygamber dahi olsa buna dayanabilir mi? Oysa peygamberimiz dahi bizim gibi bir insandır ve gaybı bilemez ve işte gaybı bilmeyle ilgili ayetler bakın gerçeği ne güzel açıklıyor:

• Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.
Âl-i İmrân Suresi 179
• De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
• De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
• Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
• Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
• Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
• Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
• De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar.
Neml Suresi 27
• Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
• Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
• O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28

İkincisi: Nakl-i sahih ile Hazret-i Ali'ye demiş:
سَتُقَاتِلُ النَّاكِثِينَ وَالْقَاسِطِينَ وَالْمَارِقِينَ

Hem Vak'a-i Cemel, hem Vak'a-i Sıffîn, hem Vak'a-i Havariç hâdiselerini haber vermiş.

Cevap :Bu haberleri önceden alan Ali hiçmi önlem almamış acaba? Ama en önemlisi senaryo baştan belliyse Ali hiçmi “o halde niye yaşıyoruz, niye özgür irademiz var” diye sormamış!
Hem Hazret-i Ali (R.A.) Hazret-i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: "Bu sana karşı muharebe edecek, fakat haksızdır."

Cevap : Düşünün bir kere peygamberimiz böyle bir öngörüyü haber verecek ve Zübeyr’de Ali’ye karşı bu rivayete rağmen savaşacak öyle mi? O halde aslında Zübeyr peygamberi hiç kaale almış olmayacak ki peygamberi kaale almamışsa aslında iman etmiş olmuyor yada sonradan imanını kaybetmiş oluyor! Madem haklı haksız baştan belli o halde yaşamanın ne anlamı var zira senaryo baştan belli! Görüldüğü üzere ŞİİLİK kokan bu rivayetin akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok. Said NURSİ düşünmeyen biri olduğu için rivayetler üzerinde hiç akletmeden olduğu gibi almış ve bunu peygamberin mucizesi diye yutturmaya kalkışıyor ve peygambere en büyük hakareti yaptığının farkında değil! Oysa bakın Allah ne diyor :

"Kimse yarın ne yapacağını bilmez"
(Lokman, 31/34)
Hem Ezvac-ı Tahiratına (Temiz eşlerine) demiş: "İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek."
وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلاَبُ الْحَوْئَبِ

Bu rivayetinde uydurma olduğunu bizzat Hz. Aişe’den gelen başka bir sahih hadis –zira Kur’an’la uyumlu olan her hadisin başımızın üzerinde yeri vardır- ispatlamaktadır:

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l


İşte şu sahih, kat'î hadîsler; otuz sene sonra Hazret-i Ali'nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha'ya karşı Vak'a-i Cemel'de.. ve Muaviye'ye karşı Sıffîn'de.. ve Havaric'e (Haricilere) karşı Harevra'da ve Nehrüvan'da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin (gaybi haber vermelerin) bir tasdik-i fiilîsidir (fiili onayıdır).

Hem Hazret-i Ali'ye: "Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı" ihbar etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman İbn-i Mülcem-ül Haricî'dir.

Not: Güya Peygamberimiz daha kendisi hayattayken Ali’nin akıbetini ona haber vermiş hemde üstüne üstelik onu kimin öldüreceğini ismiyle cismiyle söylemiş. Demekki bu haber vermeye rağmen Ali bile bile ölüme gitmiş. Yok eğer herşey baştan Allah tarafından belirlenmişse vede beklenen sondan kaçış yoksa o halde yaşamanın ne anlamı var? Yada İbni Mülcem’in katil oluşu daha baştan Allah tarafından belirlenmişse onun bu hususta suçu ne? Zira bu senaryo baştan yazılmışsa İbni Mülcemi katil yapan o halde haşa suçludur? Görüldüğü üzere Said NURSİ her hâlükârda saçmalamaktan geri durmuyor.

"Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34)
Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü. 5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l

Hem Haricîlerin içinde Züssedye denilen bir adamı, garib bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havariçlerin (Haricilerin) maktulleri içinde o adam bulunmuş; Hazret-i Ali, onu hakkaniyetine (gerçekliğine) hüccet (delil) göstermiş. Hem mu'cize-i Nebeviyeyi (nebevi mucizeyi) ilân etmiş.

Not: Said NURSİ Arapça hususunda yine bir cehalet örneği sergiliyor ve zaten çoğul bir kelime olan ve Hariciler anlamına gelen “Havariç” kelimesini tekrar Türkçe çoğul ekiyle çoğul yapıyor.
Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm-ü Seleme'nin, daha diğerlerin rivayet-i sahihi (sahih rivayet) ile haber vermiş ki: "Hazret-i Hüseyin, Taff yani Kerbelâ'da katledilecektir." Elli sene sonra, aynı vak'a-i ciğersûz (ciğerleri yakan olay) vukua gelip, o ihbar-ı gaybîyi (gaybi haber vermeyi) tasdik etmiş.

Not: Düşünün, peygamberimiz torununun nasıl öldürüleceğini biliyor ve buna dair hiçbir önlemde almıyor. Bir insan yarın ne olacağını ayan beyan bilseydi psikolojik sorunlar içine girer ve tabiri caizse kafayı yerdi. Bunu Allah bildiği için işte o yüzden diyor ki:
"Kimse yarın ne yapacağını bilmez"
(Lokman, 31/34)
Bir kimse kendisiyle ilgili yarının ne getireceğini bilemeyeceğine göre başkası hakkında ise hadi hadi hiçbirşey bilemez. Kendisi hakkında yarın ne olacağı hususunda bilgi acizliğinde biri başkası hakkında yarın ne olacağını nereden bilsin?

Hem mükerreren (tekrarlı bir şekilde) ihbar etmiş ki: "Benim Âl-i Beytim, benden sonra
يَلْقَوْنَ قَتْلاً وَ تَشْرِيدًا
yani; katle ve belaya ve nefye (sürgüne) maruz kalacaklar." Ve bir derece izah etmiş, aynen öyle çıkmıştır.

Şu makamda bir mühim sual vardır ki; denilir ki: "Hazret-i Ali, o derece hilafete liyakatı olduğu ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a karabeti (yakınlığı) ve hârikulâde cesaret ve ilmi ile beraber, neden hilafette (halifelikte) tekaddüm (öne çıkarılmadı) ettirilmedi ve neden onun hilafeti (halifeliği) zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?.."

Elcevab: Âl-i Beyt'ten bir kutb-u a'zam (en büyük kutup) demiş ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'nin (R.A.) hilafetini (halifeliğini) arzu etmiş, fakat gaibden ona bildirilmiş ki: Murad-ı İlahî başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad-ı İlahîye tâbi' olmuş." Murad-ı İlahînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:

Not: Kutup dediği bu ulu kişi kim, Said NURSİ adını telaffuz etmiyor. Birde peygamberimizin Ali’yi istediğini iddia ediyor ve buna dair hiçbir delilde dile getirmiyor.
Vefat-ı Nebevî'den sonra, en ziyade ittifak ve ittihada (birleşmeye) gelmeye muhtaç olan Sahabeler; eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali'nin hilafeti (halifeliği) zamanında zuhura (ortaya çıkan) gelen hâdisatın (hadiselerin) şehadetiyle ve Hazret-i Ali'nin mümaşatsız (maslahat yolunu takip etmeden), pervasız (korkusuz), zâhidane (dünyaya yüz çevirerek), kahramanane (kahramanca), müstağniyane (umursamayan) tavrı ve şöhretgir-i âlem (dünyaca ünlü) şecaatı (kahramanlığı) itibariyle, çok zâtlarda ve kabîlelerde rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya (bölünmeye) sebeb olmak kaviyyen (güçlü bir şekilde) muhtemeldi. Hem Hazret-i Ali'nin hilafetinin (halifeliğinin) teehhür (gecikmesinin) etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvamın (kavimlerin) birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haber verdiği gibi, sonra inkişaf (ortaya çıkan) eden yetmişüç fırka efkârının (fikirlerinin) esaslarını taşıyan o akvam (kavimler) içinde, fitne-engiz (fitne çıkaran) hâdisatın (olayların) zuhuru (ortaya çıkma) zamanında, Hazret-i Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı... Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haber verdiği gibi: "Ben Kur'anın tenzili (inişi uğrunda) için harbettim, sen de tevili (yorumu) için harbedeceksin!" Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi (Emevi kralları) bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Halbuki karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyt'i gördükleri için, onlara karşı muvazeneye (dengeye) gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvibleriyle etbaları (uyanları) ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-i İslâmiyeyi (İslami gerçekleri) ve hakaik-i imaniyeyi (inanç gerçeklerini) ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani hükümleri) muhafazaya (korumaya) ve neşre (yaymaya) çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn-i muhakkikin (araştırmacı müçtehitler) ve muhaddisîn-i kâmilin (yetkin hadisçiler) ve evliyalar (ermişler) ve asfiyalar (arınmışlar) yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beyt'in gayet kuvvetli velayet ve diyanet ve kemalâtı olmasaydı, Abbasîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyyen (güçlü bir şekilde) muhtemeldi.

Cevap: Tüm bu saçmalıkların ŞİA kaynaklı olduğu o kadar aşikârki! Bu arada Said NURSİ zulümleriyle binlerce insanın canını yakan Ümeyyeoğullarınıda övmekte ama daha doğrusu kimi övüp kimi yerdiği belli olmamaktadır. Ehl-i beyt Kur’an’da peygamberimizin eşleri olarak geçtiği halde oda Şia’nın tesiriyle Ali b. Ebi Talip ve ailesi olarak görmekte ve Kur’an’a ters düşmektedir. Ama en önemlisi ehl-i beytinden olan Hz. Aişe’den gelen sahih rivayeti göz ardı etmesidir. Zira Hz. Aişe bizzat Kur’an’la delil getirerek peygamberimizin yarın ne olacağını bilemeyeceğini söylemektedir:

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l


Eğer denilse: Neden hilafet-i İslâmiye (İslam halifeliği) Âl-i Beyt-i Nebevî'de (Peygamberin ailesinde) takarrür (karar kılmadı) etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak (hak eden) onlardı?"

Elcevab: Saltanat-ı dünyeviye (dünyevi saltanat) aldatıcıdır. Âl-i Beyt (Peygamberin ailesi) ise, hakaik-i İslâmiyeyi (İslamın gerçeklerini) ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani hükümleri) muhafazaya memur idiler. Hilafet (halifelik) ve saltanata (sultanlığa) geçen, ya Nebi gibi masum (hatadan korunmuş) olmalı, veyahut Hulefa-yı Raşidîn (Raşit halifeler) ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır'da Âl-i Beyt namına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilafeti (halifeliği) ve Afrika'da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye (dünyevi sultanlık) Âl-i Beyte (Peygamberin ailesine) yaramaz, vazife-i asliyesi (asli vazifesi) olan hıfz-ı dini (dini korumak) ve hizmet-i İslâmiyeti (İslami hizmeti) onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler.

Not: Said NURSİ Kur’an’a ters bir şekilde ehl-i beyt olarak Ali ve oğulları olarak vasıflandırmakta ve dünya iktidarının onlara yaramadığını söylemektedir. Oysa Ali’nin soyundan gelen hiç kimse uzun ve kanlı savaşlara rağmen iktidar olamamışlardır. Eğer devleti idare etmek yada iktidar olmak dünya düşkünlüğü olsaydı o halde bu mantığa göre bu uğurda mücadele eden, Ali ve oğulları dünyayı çok seviyorlardı. Said NURSİ’nin tarih, sosyoloji ve benzeri sosyal bilimlerde hiçbir derinliği olmadığı için kendi kendine bu komik izahı getirerek yine kendi kendisine sorduğu cevaba evlere şenlik bir şekilde cevap vermeye çalışmıştır. Bu mantıkla aslında idareci olan herkes dünyevi iktidarla ahiretlerini kaybetmişlerdir. Bu mantığa göre aslında devlete, düzene, iktidara ihtiyaç yok, bu ihtiyaçları giderenler ise yine bu mantığa göre yanlış yoldadır. Görüldüğü üzere Said NURSİ’nin saçmalığının hiçbir izahı ve çıkış yolu olmuyor!
İşte bak! Hazret-i Hasan'ın neslinden gelen aktablar (kutuplar), hususan (özellikle) Aktab-ı Erbaa (dört kutup) ve bilhâssa Gavs-ı A'zam (en büyük gavs) olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin'in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı (karanlıkları) dağıtıp, envâr-ı Kur'aniyeyi (Kur’anın ışıklarını) ve hakaik-i imaniyeyi (inanç gerçeklerini) neşretmişler (yaymışlardır). Cedd-i emcedlerinin (en övülen dedelerinin) birer vârisi olduklarını göstermişler.

Cevap : Said NURSİ buradada saçmalamakta ve dör
t
kutuptan, gavs-ı a’zam gibi Kur’ani hiçbir dayanağı olmayan kavramlarla tarihi şahsiyetleri ilişkilendirmektedir. Kaldıki kutuplar anlamına gelen “AKTAB” kelimesini tekrar Türkçe çoğul eki getirerek çoğul yaparakta dil hususundaki cehaletini aşikar kılmıştır.

Eğer denilse: Mübarek İslâmiyet ve nuranî Asr-ı Saadetin (mutluluk çağından) başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti (rahmet özelliği) nedir? Çünki onlar, kahra lâyık değil idiler?

Elcevab: Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebatatın (bitki grubunun), tohumların, ağaçların istidadlarını (yeteneklerini) tahrik eder, inkişaf (ortaya çıkartır) ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife başına geçer. Öyle de: Sahabe ve Tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidadları (yetenekleri) tahrik edip kamçıladı; "İslâmiyet tehlikededir, yangın var!" diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyetin hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi istidadına (yeteneğine) göre câmia-i İslâmiyetin (islami camianın) kesretli (bol) ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemal-i ciddiyetle (tam bir ciddiyetle) çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakaik-i imaniyenin (imani gerçeklerin) muhafazasına, bir kısmı Kur'anın muhafazasına çalıştı ve hâkeza (öyle).. Herbir taife (grup) bir hizmete girdi. Vezaif-i İslâmiyette (İslami vazifenin) hummalı bir surette sa'yettiler (koşturdular). Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyetin (islam aleminin) aktarına (uç noktalarına), o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf (üzüntüyle söylemek gerekirse) o güller ve gülistan içinde ehl-i bid'a (bidatçıların) fırkalarının dikenleri dahi çıktı.

Cevap: Said NURSİ sahabelerin başına gelen fitneleri kendince saçma sapan bir misalle açıklamakta neredeyse “OH İYİKİ BÖYLE OLDU ZİRA BÖYLE OLMASAYDI GÜZEL ŞEYLERE VESİLE OLMAZDI” diyecek! Oysa Allah Kur’an’da ayrışma ve fitne için bakın ne diyor:
“Toplu olarak Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılın ve tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın!”
Al-i İmran Suresi 103. Ayet
“Açık açık delliler geldikten sonra sakın ayrışan ve ihtilafa düşenler gibi olmayın! Onlar için büyük bir azap vardır”
Al-i İmran Suresi 105. Ayet

Şimdi tüm bu ayetler ortadayken sahabelerin birbirlerine düşmelerinde hangi “HİKMET, HÜSN-Ü NİYYET” aranabilir. Bal gibi Allah’ın bu emirlerini bilerek yada bilmeyerek çiğnemiş ve günaha girmişlerdir. Bundan dolayı bu insanlar hesaba çekileceksede buda bizi ilgilendirmez zira Allah bunun için şöyle diyor :

“Onlar bir ümmetti geldi geçti onların yaptığı onlara sizin yaptığınız size onların yaptıklarından siz sorguya çekilmeyeceksiniz”
Bakara Suresi 134
Güya dest-i kudret (kudret eli), celal ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziye (merkezden gelen güç) ile pek çok münevver (aydın) müçtehidleri ve nuranî (nurlu) muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyaları (arınmışları), aktabları (kutupları) âlem-i İslâmın (islam dünyasının) aktarına (uçlarına) uçurdu, hicret (göç) ettirdi. Şarktan (doğudan) garba (batıya) kadar ehl-i İslâmı (İslam ehlini) heyecana getirip, Kur'anın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı... Şimdi sadede geliyoruz.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, umûr-u gaybiyeden (gaybi işlerden) haber verdiği gibi doğru vukua (meydana) gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz'î birkaç misaline işaret edeceğiz:

İşte başta Buharî ve Müslim, sıhhatle meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye (altı hadis kitabı) sahibleri, beyan edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu manen mütevatir ve bir kısmı dahi, ehl-i tahkik (araştırmacıların) onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat'î denilebilir.

İşte -nakl-i sahih-i kat'î ile- ashabına haber vermiş ki: "Siz umum (bütün) düşmanlarınıza galebe edeceksiniz; hem Feth-i Mekke, hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Şam, hem Feth-i Irak, hem Feth-i İran, hem Feth-i Beyt-ül Makdis'e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde (aranızda) taksim edeceksiniz!.." Haber vermiş, hem "Tahminim böyle veya zannederim" dememiş. Belki görür gibi kat'î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.

Cevap: Belliki bu tür rivayetler sonradan uydurulmuş yani olaylar gerçekleştikten sonra ve bu gerçekleşmenin önceden haber verildiğini söyleyerek bir nevi yapılan fetihler, askeri işgaller vs meşrulaştırılmış olsa gerek! Bir peygamber başka ülkelerin topraklarını işgal etmeyi emretmez, yada o ülkelerin kaynaklarını ganimet gözüyle İnanırlarına lanse etmez! Bize burada kalkıp Süleyman A.S ve Saba Melikesinden örnek vereceklerdir ancak onlarla ilgili ayetler incelendiğinde Süleyman a.s Seba Devletindeki insanlarla adalete dayanan ilişkisi ve en sonunda hakkıyla anlattığı İslam’a Melike ile birlikte teslimi söz konusudur. Öyleki Seba Melikesi en sonunda “Ben Süleyman’la birlikte alemlerin rabbine teslim oldum” demiş ve Süleyman a.s onun idaresini de meşru görmüştür. Bu karşılaşmada silahlar konuşmamış tam tersine ilim ve dönemin teknolojisi yarışmıştır. Allah’ta zaten bize Süleyman a.s’ın bu yanını bize örnek göstermiş ve bir kralın olması gereken hareketlerinin ancak bu olduğunu adeta anlatmıştır. Peygamberimiz dahi gaybı bilmediğine göre İranın fethiyle ilgili yada Bizanzlılardan alınan Suriye, Kudüs gibi rivayetlerin hepsinin uydurma olduğu anlaşılmış oluyor!


Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- çok defa ferman etmiş:
عَلَيْكُمْ بِسِيرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِى اَبِى بَكْرٍ وَ عُمَرَ
deyip, Ebu Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir surette ve rıza-i İlahî ve marzî-i Nebevî (peygamberin rızası) dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat (fetihler) yapacak.
Hem ferman etmiş ki:
زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُرِيتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتِى مَا زُوِىَ لِى مِنْهَا
deyip: "Şarktan (doğudan) garba (batıya) kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş." Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- Gazâ-i Bedir'den evvel ferman etmiş:

هذَا مَصْرَعُ اَبِى جَهْلٍ، هذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ، هذَا مَصْرَعُ اُمَيَّةَ، هذَا مَصْرَعُ فُلاَنٍ وَ فُلاَنٍ
deyip, müşrik Kureyş reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: "Ben kendi elimle Übeyy İbn-i Halef'i öldüreceğim." Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- bir ay uzak mesafede Şam etrafında, Mûte nam mevkideki gazve-i meşhurede (meşhur savaşta) muharebe eden sahabelerini görür gibi ferman etmiş:

اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللّٰهِ

deyip, birer birer hâdisatı (olayları) ashabına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya'lâ İbn-i Münebbih meydan-ı harbden (savaş meydanından) geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (A.S.M.) harbin tafsilâtını (detaylarını) beyan etti. Ya'lâ kasem (yemin) etti: "Dediğin gibi aynen öyle oldu."

Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş:

اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَاِنَّ هذَا اْلاَمْرَ بَدَاَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً
ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلاَفَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ يَكُونُ عُتُوًّا وَ جَبَرُوتًا

deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilafetiyle (halifeliğiyle); Cihar-ı Yâr-ı Güzin'in (Hulefa-yı Raşidîn'in) zaman-ı hilafetlerini (halifeliklerinin zamanını) ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut (zorbalık) ve fesad-ı ümmet (ümmetin bozulacağını) olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- ferman etmiş:

يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَاُ الْمُصْحَفَ وَاِنَّ اللّهَ عَسَى اَنْ يُلْبِسَهُ قَمِيصًا وَاِنَّهُمْ يُرِيدُونَ خَلْعَهُ

deyip, Hazret-i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak Kur'an okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- hacamat (kan aldırma) edip mübarek kanını Abdullah İbn-i Zübeyr teberrüken (bereket umarak) şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş:
وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَ وَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِ
deyip, hârika bir şecaatle (kahraman bir şekilde) ümmetin başına geçeceğini ve müdhiş hücumlara maruz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftar (uğrayacağını) olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullah İbn-i Zübeyr, Emevîler zamanında hilafeti (halifeliğini) Mekke'de ilân ederek kahramanane (kahramanca) çok müsademe (çarpışmış) etmiş; nihayet Haccac-ı Zalim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek, şiddetli müsademeden (çarpışmadan) sonra o kahraman-ı âlişan (asil bir kahraman olarak) şehid edilmiş.

Not: Güya, Abdullah b. Zübeyr peygamberimizin hacamat sonrası akan kanını içmiş, buda demek oluyorki Allah’ın yasakladığı “Kan içme” meselesinde Abdullah b. Zübeyr Allah’ın bu emrini çiğnemiş. Bereket olsun diye peygamberin kanını Allah haram kıldığı halde Abdullah tersini yaparak Allah’a isyan etmiş oluyor, tabi bu Said NURSİ’nin yalanı ve iftirasıdır! Peygamberimiz elbette böylesi bir iğrençliğe asla müsaade etmez. Zira Allah haramları sayarken “akan kan”ının yenmesini, içmesini de yasaklamış, hele bu kan bir insan kanıysa bu hadi hadi haramdır.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Emeviye Devleti'nin zuhurunu (ortaya çıkışını) ve onların padişahlarının çoğu zalim olacağını ve içlerinde Yezid ve Velid bulunacağını ve Hazret-i Muaviye ümmetin başına geçeceğini,
وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ
fermanıyla, rıfk ve adaleti tavsiye etmiş. Ve Emeviye'den sonra
يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السُّودِ وَ يَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُوا
deyip, Devlet-i Abbasiye'nin zuhurunu (ortaya çıkışını) ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Not : Said NURSİ burada Muaviye’ye Hazreti diyerek taltif ederken başka bir yerde Muaviye ve toplumunu “baği” yani İsyankar ilan ediyor. Allah resulü birini hem isyankar ilan edecek hemde ona “başa geçtiğinde adil” ol diyerek ondan adalet isteyecek öyle mi? Bir peygamber asla tutarsız olmaz, olamaz.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- ferman etmiş:
وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِن شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ
deyip, Cengiz ve Hülâgu'nun dehşetli fitnelerini ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Not: Ama Said NURSİ, Cengiz ve Hülagü ile ilgili olduğunu söylediği hadisi ve kaynağını ne hikmetse söylemiyor. Çünkü böyle bir hadis yok ama en önemlisi peygamberimiz kendisinin vefatından sonra olacaklardan haberi yok.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Sa'd İbn-i Ebî Vakkas gayet ağır hasta iken ona ferman etmiş:
لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتَّى يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ آخَرُونَ
deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütuhat (fetihler) yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harab olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa'd ordu-yu İslâm başına geçti, Devlet-i İraniye'yi (İran devletini) zîr ü zeber (alt üst) etti; çok kavimlerin daire-i İslâma (İslam dairesine) ve hidayete girmelerine sebeb oldu.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile- imana gelen Habeş Meliki olan Necaşî, Hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün ashabına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış. Bir hafta sonra cevab geldi ki, aynı günde vefat etmiş.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile- Cihar-ı Yâr-ı Güzin ile beraber Uhud veya Hira Dağı'nın başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa ferman etti ki:
اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدٌ
deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.

Şimdi ey bedbaht (talihsiz), kalbsiz, bîçare adam! Muhammed-i Arabî akıllı bir adam idi diye o Şems-i Hakikat'a karşı gözünü yuman bîçare insan! Onbeş enva'-ı külliye-i mu'cizatından (genel mucize türlerinden) birtek nev'i (türü) olan umûr-u gaybiyeden (gaybi haberlerden) onbeş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Manevî tevatür derecesinde kat'î bir kısmını duydun. Şu ihbar-ı gayb (gayb haber vermesi) kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta "dâhî-i a'zam (en büyük dahi)" denilir ki, ferasetiyle (öngörüsüyle) istikbali (geleceği) keşfediyor. Binaenaleyh (bundan dolayı) senin gibi haydi deha desek; yüz dâhî-i a'zam (en büyük dahi) derecesinde bir deha-yı kudsiyeyi (kutsal dehayı) taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir deha-yı a'zam (en büyük deha) sahibinin saadet-i dâreyne (iki cihan mutluluğuna) dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin (deliliğin) alâmetidir.

Cevap : Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez ve Allah gaybi bilgileri peygamberlerine verse bile bu ancak ona indirdiği kitapta yazarsa inanç değeri taşıyabilir. Allah’ın kitabının dışında bize gelen rivayetler ise şüpheyle karşılanmalı. Peygamberimiz Allah’ın kendisine vahyettiği zamanın haricinde sıradan bir insan gibi yaşadı ve vahiy indiği anda o kendisine yüklenen ne kadar bilgi varsa ümmetine açıkladı! Eğer peygamberimiz Kur’an’ın dışında vahiy almışsa ve bunu ümmetine bildirmişse o halde bu vahiyleri niye kaleme aldırmadı da asırlar sonra bu işe muhaddisler soyundu nereden bakılırsa bakılsın bu tarz düşünce Kur’an’a terstir. Tarihin akışına uygun rivayetler uydurarak peygambere saygı değil ancak hakkında şüphelerin oluşmasına neden olunur! Zira peygamber adına yalan uydurmak Cehenneme gitme nedenlerinden biridir!

• Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.
Âl-i İmrân Suresi 179
• De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
• De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
• Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
• Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
• Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
• Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
• De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.
Neml Suresi 27
• Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
• Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
• O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.
Cinn Suresi 26, 27, 28

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l
ALTINCI NÜKTELİ İŞARET: -Nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakil) ile- Hazret-i Fatıma'ya (R.A.) ferman etmiş ki:
اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًا بِى
deyip, "Âl-i Beytimden (ailemden) herkesten evvel vefat edip, bana iltihak (katılacaksın) edeceksin." diye söylemiş. Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur (ortaya çıkmış) etmiş.

Cevap : Oysa Allah ne diyor :

“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34

Hiçbir nefis derken buna peygamberlerde dahil olduğuna göre peygamberimizin kızının kendisinden sonra ilk ölen kişi olacağını bilmesi imkansızdır. Yok eğer bunun Allah tarafından kendisine bildirildiği iddia edilirse o halde bu vahiy sayılmaz mı? Eğer vahiyse o vakit niye Allah’ın kitabında yok? Ki zaten ayetle çelişiyor! Bir insan kendisinin nerde nasıl öleceğini bilemeyeceğine göre kızının ne zaman öleceğini nerden bilsin? Bu rivayetlere bakıldığında sanki peygamber her saniye hatta zamanın en küçük birimi neyse o zaman biriminin her anında vahiy almış gibi bir şey ortaya çıkıyor! Düşünün ne var ne yoksa gelecekte olacakların peygambere yüklendiğini düşünün hangi insan buna dayanır oysa bakın Allah ne diyor:

“De ki bende sizin gibi başka bir şey değil sadece bir insanım bana vahyolunuyor ki ilahınız tek bir ilahtır. Kim rabbine kavuşmayı umuyorsa salih işler yapsın ve ona kullukta kimseyi ortak koşmasın”
Kehf Suresi 110

Ayetin orjilanilinde “İnnema” edatı hasr (özelleme) edatıdır ve “SADECE VE SADECE BAŞKA ŞEY DEĞİL” anlamındadır ve “Ben sadece ve sadece başka değil sizin misliniz bir beşerim” diyen ayet ona yüklenen kutsallaştırmaları reddediyor!

Hem Eba Zer'e ferman etmiş:
سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَعِيشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ
deyip, Medine'den nefyedilip (sürgün edilip), yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrada vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

Cevap: Hâlbuki burada peygamberimiz Ebu Zerr’in kişilik yapısına vurgu yapmak için böyle bir şey söylemiş ve bununla gaybi bir haber vermemiştir. Bir insanın kişilik yapısından onun gelecekteki yaşam şekli hakkında insan üç aşağı beş yukarı doğru tahminlerde bulunabilir. Ebu Zerr asosyal bir karaktere sahip olsa gerekki peygamberimiz onun kişiliğinden yola çıkarak böyle konuşmuştur!
Hem Enes İbn-i Mâlik'in halası olan Ümm-ü Haram'ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm (gülümsemiş) edip ferman etmiş:
رَاَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ
Ümm-ü Haram niyaz etmiş: "Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım." Ferman etmiş: "Beraber olacaksın." Kırk sene sonra, zevci olan Ubade İbn-i Sâmit refakatıyla Kıbrıs'ın fethine gitmiş; Kıbrıs'ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhur (ortaya çıkmış) etmiş.

Not: Muhtemelen bu hadis peygamber adına uydurularak Muaviyenin ganimet hırsıyla yaptığı savaşı meşrulaştırılmak istenmiştir. Zira söz konusu savaşın komutanı tamda Muaviyedir. Oysa Allah’ın hiçbir peygamberi başka ülkeleri sırf ganimet ve cariye aşkına işgalini tavsiye etmez.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile- ferman etmiş ki:
يَخْرُجُ مِنْ ثَقِيفَ كَذَّابٌ وَ مُبِيرٌ
yani: "Sakif Kabilesinden biri dava-yı nübüvvet (peygamberlik iddia) edecek; ve biri, hunhar zalim zuhur (ortaya çıkacak) edecek." deyip, nübüvvet dava eden meşhur Muhtar'ı ve yüzbin adam öldüren Haccac-ı Zalim'i haber vermiş.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile-
سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَنِعْمَ اْلاَمِيرُ اَمِيرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا
deyip, İstanbul'un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed Fatih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhur (ortaya çıkmış) etmiş.

Not : Oysa bu hadisle çelişen sözüm ona başka uyduruk hadisler yer almakta ve hatta İstanbul’un kıyamete yakın fethedileceği söylenmekte. Ancak Said NURSİ İstanbul’un fethiyle ilgili sadece Ahmet b. Hanbel’in kitabında geçen hadisi söyleyip diğer hadisleri göz ardı etmektedir.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile- ferman etmiş ki:
اِنَّ الدِّينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَا لَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ
deyip, başta Ebu Hanife olarak İran'ın emsalsiz bir surette yetiştirdiği ülema (alimlere) ve evliyaya (ermişlere) işaret ediyor, haber veriyor.

Hem ferman etmiş ki:
عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَءُ طِبَاقَ اْلاَرْضِ عِلْمًا
deyip, İmam-ı Şafiî'ye işaret edip haber veriyor.

Not: Said NURSİ o derece saçmalıyor ki güya peygamberimiz İmam Şafiiyi bile müjdelemiş. Demekki aslında peygamberimizin bilinç dünyası gelecekte yaşayacak insanların isimleri, hayat hikayeleriyle dolu ve boş bulundukça haşa bol bol gelecekte yaşayacakların GBT’sini vermiş durmuş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir nakille) ile- ferman etmiş ki:

سَتَفْتَرِقُ اُمَّتِى ثَلاَثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا. قِيلَ مَنْهُمْ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَ اَصْحَابِى

deyip, ümmeti yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile (tam olarak kurtulan fırka), Ehl-i Sünnet ve Cemaat olduğunu haber veriyor.

Not: Oysa Allah kitabında ümmetin tek bir ümmet olacağını söylüyor, 73 tane değil! Eğer tüm bu fırkalar peygamberin ümmetiyse niye sadece biri kurtulsun, yok biri haricinde geri kalanı ümmeti değilse yada ümmeti olma liyakatına sahip değilse onlara niye ümmetim desin. Görüldüğü üzere nereden bakılırsa bakılsın bu hadisin uydurma ve Kur’an’a ters olduğu her halinden belli!
Hem ferman etmiş ki:
اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هذِهِ اْلاُمَّةِ
deyip, çok şubelere (kollara) inkısam (bölünen) eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye taifesini (grubunu) haber vermiş. Hem çok şubelere (kollara) inkısam (bölünen) eden Râfızîleri haber vermiş.

Cevap: özellikle fırkalar hakkında üstteki rivayetler gerçekten sonradan uydurulduğu o kadar belliki! Demekki birbirlerini fikirle yenemeyince peygamber adına rivayet uydururak rakip fırkanın hareket sahasını daratlma işine girişmişler!

“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü. 5
- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- İmam-ı Ali'ye (R.A.) demiş: Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete (yok olmaya) gider. Birisi, ifrat-ı muhabbet (sevgide aşırılık); diğeri, ifrat-ı adavetle (düşmanlıkta aşırılık). Hazret-i İsa'ya Nasrani muhabbetinden hadd-i meşru'dan (meşru sınırı) tecavüz (geçmek) ile hâşâ "İbnullah (Allah’ın oğlu)" dediler. Yahudi, adavetinden (düşmanlığından) çok tecavüz ettiler, nübüvvetini (peygamberliğini) ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan (meşru sınırı) tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete (yok olmaya) gidecektir.
لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُ
demiş. Bir kısmı, senin adavetinden (düşmanlığından) çok ileri gidecekler, onlar da Havariç'tir (haricilerdir) ve Emevîlerin müfrit (aşırı) bir kısım tarafdarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.

Eğer denilse: Âl-i Beyt'e (peygamberin ailesine) muhabbeti, Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünki ehl-i muhabbet (sevgi ehli), bir derece ehl-i sekirdir (kendinden geçme ehlidir). Ne için Şîalar hususan (özellikle) Râfızîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki işaret-i Nebeviye (peygamberin işaretiyle) ile o fart-ı muhabbetten (sevginin aşırısından) mahkûmdurlar?

Cevap: Oysa Allah ehl-i beyt ile ilgili ayetleri Said NURSİ’nin anladığı ve anlattığından o kadar farklı ki!

Önce gelin ehl-i beyt Kur’an’da nasıl anlatılıyor bakalım :
Maalesef gerek Sünni gerekse Şii mezhebindekiler ehl-i beyt kelimesini su-i istimal ederek adeta Ali b. Ebi Talip ve onun evlatlarını kutsallaştırıp yer yer Şiilikte olduğu gibi peygamberimizden dahi üstün görebilmişlerdir. Bu kutsama bir süre sonra Ali b. Ebi Talip eksenli yeni dinler (Nusayrilik, Alevilik gibi) ortaya çıkarmıştır. Nurcular bugün koyu Sünni bir anlayış sergileselerde kutsadıkları kitap Risale-i Nur onlara göre Ali b. Ebi Talip’e nispet edilen uyduruk bir şiirle müjdelenmiştir. Gerek Cevşen, gerek Cifr ve Ebced gibi batıl hesaplamaları Şiilerin daha çok kullandığını düşünürsek esasen Nurculuk Şiilikten hem akide hem hurafe ithalatında bulunmuştur. Bunlardan biride ehl-i beyt efsanesidir. Peki Ehl-i Beyt yani “Hane halkı” kimdir, gelin bununla ilgili ayetleri okuyalım :
“Ey peygamber eşlerine de ki; eğer dünya hayatı ve onun süsünü istiyorsanız gelin size nafakanızı vereyim ve sizi güzellikle bırakayım. Ve eğer Allah’ı, resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız Allah sizden iyilikler sahibi olanlara büyük bir mükafat hazırlamıştır. Ey peygamberin hanımları sizden kim açık bir fuhuşla gelirse ona iki kat azap uygulanır ve bu Allah için kolay bir şeydir. Sizden kim Allah’a, resulüne itaat eder ve salih ameli işlerse ona iki kere mükafat verir ve ona cömert bir rızık hazırlarız. Ey Peygamberin hanımları siz diğer kadınlar gibi herhangi biri değilsiniz. Eğer korkunuz varsa sözü yumuşatarak söylemeyin ki kalplerinde arıza olanlar bundan bir şey ummasın ve marufa uygun söz söyleyin. Evlerinizde oturun ilk cahiliyedeki gibi kırıtarak yürümeyin, namazı kılın, zekatı verin Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey hane sahipleri –ehl-i beyt- Allah ancak sizden çirkinliği defedip sizi öyle bir arındırmak ister ki! Evlerinizde Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten olanları anın Allah letafet sahibi ve herşeyden haberdardır”
Ahzab Suresi 28,29,30,31,32,33,34
Dikkat edilirse ayet gayet açık ve net peygamberimizin eşlerine ve onun evinin içindeki olaylarla ilgili özel uyarılar içermektedir. Ancak özellikle Şiiler bu ayetin içinde “ehl-i beyt – Hane halkı” olarak geçen cümleyi cımbızlayarak alır ve bununla Ali b. Ebi Talip eşi Fatıma, ve çocukları Hasan ve Hüseyin kastedildiği yalanını söylerler. Bu yalanıda peygamberimiz adına uydurulan hadislere dayandırırlar. Ehl-i beyt kelimesinin geçtiği cümlenin önündeki diğer ayetleri ise kasten okumazlar zira o vakit yaptıkları yorumun batıllığı ortaya çıkacaktır. Oysa eğer ehl-i beyt- hane halkı diye bahsettikleri Ali b. Ebi Talip, eşi Fatıma ve onların çocukları Hasan ve Hüseyin kastedilmiş olsaydı Allah “Ey peygamberin hanımları” diye cümleye başlamaz “Ey peygamberin kızı, yada ey peygamberin damadı, torunları” gibi cümlelerle başlardı. Ancak Şiilik ve benzeri batıl dinler inançlarına dayanak olması pahasına ayetlerin manalarını batıl bir şekilde yorumlayıp ona uygun hadisler uydururak insanları saptırmışlardır. Öyleki bu uydurmalar bir süre sonra İslam’ın kesinlikle karşı çıktığı SOYLUCULUK (ARİSTOKRASİ) anlayışını övecek boyuta gelmiştir. Oysa Allah SOYLUCULUĞA bakın nasıl karşı çıkıyor :
“Hani rabbin İbrahimi bir takım kelimelerle imtihan etmiştide oda bu kelimeleri tamamlamıştı. Allah, ben seni insanlar için önder kılacağım dediğinde o “SOYUMDANDA” dedi Allah “BENİM SÖZÜM YANLIŞ YAPANLAR İÇİN GEÇERLİ OLMAZ” dedi.
Bakara Suresi 134
Dikkat edilirse Allah peygamber dahi olsa ayrıcalık tanımıyor ve “SOYLUCULUĞA” karşıdır. Velev ki peygamber soyundanda gelse yanlış yapanlarla ilgili hiçbir ayrıcalık yapmayacağını söylüyor. Ancak maalesef Müslümanlar ayetler ortada dururken ehl-i beyt efsanesini üreterek Ali, eşi Fatıma ve çocukları Hasan ve Hüseyin’i kutsallaştırıp onlara bir dokunulmazlık zırhı giydirmişlerdir. Oysa peygamberin ailesi dahi olsa Ahzab Suresinde geçtiği üzere “Allah ve Resulune” itaat ettikleri sürece sevgiyi ve saygıyı hakederler. Bu yüzden Allah, peygamberimizin eşleri dahi olsa onları bile azapla tehdit etmektedir. Ancak özellikle Şiilik ve benzeri dinler SOYLUCULUK inancıyla yola çıkarak Ali ve onun 12 evladını peygamber gibi görerek Allah’ın ayetlerini de batıl inançlarına alet etmişlerdir.
İlginç olan gerek Sünniler ve gerekse Şiiler peygamberimizin soyunun kızından devam ettiğini iddia etmişler ancak fıkhi uygulamalara gelince, gerek miras hukukunda ve gerekse benzeri uygulamalarda “Asabe” ilkesine tutunmuşlardır. Asabe yani “BABASOYLULUK”, neslin devamının baba esaslı olduğu ilkesidir. Eğer böyleyse esasen soyu devam eden peygamberimiz değil soyu devam eden Ali b. Ebi Talip’tir. Müşrikler peygamberimizin doğan oğullarının yaşamamasından ötürü onu “Ebter-Soyu Kesik” olarak niteleyince Allah Kevser Suresini indirerek “soyu sopu” ölçü olarak kabul etmediğini deklare etmiştir. Oysa gerek Sünniler gerekse Şiiler Kevser suresini bile anlamamışlar ve Allah’ın baz almayacağı “SOYLUCULUK” saplantısını üretmişlerdir. Bu soyluculuk adına “SEYYİTLİK” kavramını üretip Hüseyin b. Ali’nin soyundan gelen insanları kutsallaştırıp onlara Allah’ın emretmediği aşırı bir ihtiram göstermişlerdir. Kevser Suresi ise şöyle der :
“Biz sana ÇOKLUĞU verdik o halde namazını kıl ve kurbanını kes sana dil uzatanların bizatihi kendisinin soyu kesiktir” Oysa ayetin bahsettiği ve peygamberimize zulmeden kişilerin soyu devam etmiş ama peygamberimizin hiçbir erkek evladı yaşamadığı için soyuda kesilmiştir. Eğer Allah Ataerkil bir mantıkla “SOYCULUĞU” önemseseydi elbette peygamberinin erkek evlatları yaşardı. Erkek evlatları yaşamadığı halde kızından olan torunları kutsallaştırılıp, dokunulmazlık zırhı büründürülerek onlar üzerinden inançlar üretilerek günümüze kadar sürecek SOSYOLOJİK sancılara neden olmuşlardır. Demekki onun doğan erkek çocukları yaşasaydı TAKDİS- KUTSALLAŞTIRMA çok daha korkunç olacaktı.
Said NURSİ ve Nurcular dahi bu “SOYLUCULUK” inancını kendilerine adapte etmiş ve Risale-i Nur’un birçok yerinde Said NURSİ kendisini manevi olarak ehl-i beytten sayıp kendi kendini kutsallaştırarak insanlara sunmuştur. Öyleki Said NURSİ “hediye kabul etmeyecek” kadarda kendini seçkin, özel ve ulaşılmaz bir kişiliğe büründürmüştür. Allah ise peygamber dahi olsa onları ve eşlerini tehdit etmiş ve onlardan herhangi biri hata yaparsa sıradan insanlara göre iki kat azaplanacağını söylemiştir. Yani ortada ayrıcalık olması bir yana peygamber eşi olmanın getirdiği korkunç ağır risklerle Allah onları uyarmıştır. Şiiler ehl-i beyt olarak sıfatlandırdıkları insanları “hata işlemez, günahsız” olarak kabul ettikleri halde ayette “Allah sizden pisliği gidermek ve sizi arındırmak istiyor” cümlesi tersini söylemektedir. Yani eğer masumiyet olsaydı Allah olmayan bir pisliği niye temizlemek istesin yada niye onları arındırmak istesin ki? Şiiler ayetin tam tersi manayla bir inanç üreterek Allah’ın kitabından açık açık uzaklaşmışlardır. Allah hane halkını bize sıradan insanlar olarak anlatırken gerek Sünniler gerek Şiiler hem ayetin ilahi mantığından uzaklaşmış hemde ayeti tahrif ederek batıl davalarına alet etmişlerdir. Allah böyleleri için şöyle der:
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına!
Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
Elcevab: Muhabbet iki kısımdır. Biri: Mana-yı harfiyle (sözlük anlamıyla), yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenab-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i (peygamberin ailesini) sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı (fazlası) zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini (kınamayı) ve adavetini (düşmanlığını) iktiza (gerektirmez) etmez.

İkincisi: Mana-yı ismiyle (isminin manasıyla) muhabbettir. Yani bizzât onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamber'i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetine ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat (aşırı) olsa, başkaların zemmini (kınamayı) ve adavetini (düşmanlığını) iktiza (gerektirir) eder.

İşte işaret-i Nebeviye (peygamberin işareti) ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri (uzaklaştıklarından) ettiklerinden hasarete düşmüşler. Ve o menfi (olumsuz) muhabbet, sebeb-i hasarettir (hüsran nedenidir).

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- ferman etmiş ki:

اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ، رَدَّ اللّٰهُ بَاْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَ سَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلَى خِيَارِهِمْ

deyip, "Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belanız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dâhilî olacak; şerirleriniz (kötüleriniz) başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!" haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- ferman etmiş ki:
وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلَى يَدَىْ عَلِىٍّ
deyip, "Hayber Kal'asının fethi, Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün (umulanın) pek fevkinde (üzerinde) ikinci gün bir mu'cize-i Nebeviye (peygamber mucizesi) olarak Hayber Kal'asının kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal (kullanarak) ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış; bir rivayette kırk adam kaldıramamış.

Not : Tabi bu satırlarda müthiş bir Ali b. Ebi Talip yağcılığı yer alıyor ve tarihi olaylara kabartma tozu dökerek gerçeklerde görünmez hale getiriliyor. Bu apaçık yalan konuşmaktır ve maalesef gerek Sünni gerek Şii tarihçileri bu tür yalanlar uydurarak Hz. Ali’yi sevdiklerini zannetmişlerdir.
Hem ferman etmiş ki:
لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌ
diye, Sıffîn'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermiş.
Hem ferman etmiş ki:
اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ
diye, "Bâgî (isyankar) bir taife, Ammar'ı katledecek." Sonra, Sıffîn Harbi'nde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâgî (isyankar) olduklarına hüccet (delil) gösterdi. Fakat Muaviye tevil (yorumladı) etti. Amr İbn-ül Âs dedi: "Bâgî (isyankar) yalnız onun katilleridir, umumumuz (hepimiz) değiliz."

Not : Oysa Said NURSİ yukarıda Muaviye ile ilgili uyduruk bir hadis yazıyor ve güya Peygamberimiz “Sen, Muaviye başa geçtiğinde adaletle hükmet” demiş. Burda ise Muaviye ve taraftarı Baği ilan ediliyor. Tüm bu sözde hadisler tarihi olayların cerayanından sonra ve özellikle mezheplerin kendi tarihsel görüşlerini kutsallaştırmak için uydurulduğu çok açık ve nettir.
Hem ferman etmiş ki:
اِنَّ الْفِتَنَ لاَ تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيًّا
diye, "Hazret-i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhur (ortaya çıkmaz) etmez!" haber vermiş, öyle de olmuş.

Hem Sehl İbn-i Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a demiş ki: "İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünki o fesahatıyla küffar-ı Kureyş'i (Kureyşin kafirlerini) harbimize teşvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:
وَعَسَى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ
diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın vefatı hengâmında (anında) olan dehşet-engiz (dehşetli) ve sabırsûz (sabrı yokeden) hâdisede, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık nasılki Medine-i Münevvere'de kemal-i metanetle (tam bir soğuk kanlılıkla) herkese teselli verip mühim bir hutbe ile sahabeleri teskin etmiş.. aynen onun gibi: Şu Sehl o hengâmda (esnada), Mekke-i Mükerreme'de aynı Ebu Bekir-is Sıddık gibi sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatıyla (edipliğiyle) Ebu Bekir-is Sıddık'ın aynı hutbesinin mealinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.

Hem Süraka'ya ferman etmiş ki:
كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرَى
diye, "Kisra'nın iki bileziğini giyeceksin!" Hazret-i Ömer zamanında Kisra mahvedildi, zînetleri ve şahane bilezikleri geldi; Hazret-i Ömer Süraka'ya giydirdi. Dedi:
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى سَلَبَهُمَا كِسْرَى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ
İhbar-ı Nebevîyi (peygamberin haber vermesini) tasdik ettirdi.

Hem ferman etmiş ki:
اِذَا ذَهَبَ كِسْرَى فَلاَ كِسْرَى بَعْدَهُ
diye, "Kisra-yı Fars gittikten sonra, daha kisra çıkmayacak!" Haber vermiş, hem öyle olmuş.

Hem Kisra elçisine demiş: "Şimdi Kisra'nın oğlu Şirveyh Perviz, Kisra'yı öldürdü." O elçi tahkik etmiş, aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehadîste (hadislerde), o elçinin adı Firuz'dur.

Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- Hâtıb İbn-i Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad'ı göndermiş. "Filan mevkide bir şahısta şöyle bir mektub var. Alınız, getiriniz!" Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı celbetti. "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş.

Hem -nakl-i sahih ile-(kesin doğru bir şekilde) Utbe İbn-i Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki:
يَاْكُلُهُ كَلْبُ اللّٰهِ
diye, Utbe'nin akibet-i feciasını (korkunç sonunu) haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş.

Hem -nakl-i sahih ile -(kesin doğru bir şekilde) Feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Kâ'be damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten (Kureyş’in reislerinden) Ebî Süfyan, Attab İbn-i Esid ve Hâris İbn-i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: "Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi." Haris dedi ki: "Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşî'yi tezyif etti. Ebî Süfyan dedi: "Ben korkarım, birşey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha'nın taşları, ona haber verecek, o bilecek." Hakikaten bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Haris şehadet getirdiler, müslüman oldular.

Not: Böyle bir olay olsa bile artık yaşandığı çağı ilgilendirdiğinden bu vakanın günümüzle alakası ne? Nerden bilelim bu şekil bir olayın gerçekten olup olmadığını!
İşte ey bîçare mülhid (dinsiz)! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid (inatçı) büyükleri, bir tek ihbar-ı gaybî (gaybi haber vermeyle) ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki; manevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî (gaybten haber vermeyle) gibi binler mu'cizatı (mucizeleri) işitiyorsun, yine kanaat-ı tâmmen (tam kanaat) gelmiyor!.. Her ne ise, sadede dönüyoruz.

Hem -nakl-i sahih ile- Gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat (kurtuluş fidyesi) istenilmiş. O da demiş: "Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Zevcen Ümm-ü Fadl yanında bu kadar parayı filan yere bırakmışsın." Hazret-i Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi." O vakit kemal-i imanı (tam inancı) kazanıp İslâm olmuş.
Hem -nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- muzır (zararlı) bir sahir (büyücü) olan Lebid-i Yahudi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı rencide etmek için acib ve müessir (etkili) bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve sahabelere ferman etmiş: "Gidiniz, filan kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!" Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Her bir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hıffet (hafifleme) buluyordu.

Hem -nakl-i sahih ile- Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir heyette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki:
ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِى النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ
diye, birinin irtidadıyla (dinden dönmesiyle) müdhiş akibetini haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi: "O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık; ben korktum. Sonra öteki adam, Yemame Harbi'nde Müseylime tarafında bulunup, mürted (dinden dönmüş) olarak katledildi." İhbar-ı Nebevînin (peygamberin haber vermesi) hakikatı çıktı.

Hem -nakl-i sahih ile- Umeyr ve Safvan müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamber'in (A.S.M.) katline karar verip; Umeyr ise Peygamber'in (A.S.M.) katlini niyet ederek Medine'ye gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı. Dedi: "Safvan ile maceranız budur!" Elini Umeyr'in göğsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, müslüman oldu.

Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbarat-ı gaybiye (gayıptan haber vermelerle) vuku bulmuş. Meşhur Kütüb-ü Sitte-i Sahiha-i Hadîsiyede (altı hadis kitabında) zikredilmiştir ve senedleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın (olayların) ekseri, tevatür-ü manevî hükmünde kat'îdir, yakînîdirler. Başta Buharî ve Müslim ki, Kur'andan sonra en sahih kitab olduklarını, ehl-i tahkik kabul etmiş. Ve sair Sahih-i Tirmizî, Nesaî ve Ebu Davud ve Müsned-i Hâkim ve Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delail-i Beyhakî gibi kitablarda an'anesiyle beyan edilmiştir.

Şimdi ey mülhid-i bîhuş (akılsız dinsiz)! "Muhammed-i Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi" deyip geçme. Çünki şu umûr-u gaybiyeye (gaybi işlere) dair ihbarat-ı sadıka-i Ahmediye (A.S.M.) (peygamberin doğru haberleri) iki şıktan hâlî değil; ya diyeceksin ki: O Zât-ı Kudsî'de öyle keskin bir nazar ve geniş bir deha var ki, mazi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi (dünyanın uçlarını) ve şark (doğu) ve garbı (batıyı) temaşa (seyreder) eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehası vardır. Bu hal ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı Âlem (dünyanın yaratıcısı) tarafından verilmiş bir hârika, bir mevhibe (ilahi ihsan) olur. Bu ise, tek başıyla bir mu'cize-i a'zamdır (en büyük mucizedir). Veyahut inanacaksın ki: O Zât-ı Mübarek, öyle bir Zât'ın memuru ve şakirdidir (takipçisi) ki, herşey onun nazarında ve tasarrufundadır ve bütün enva'-ı kâinat (evren çeşitleri) ve bütün zamanlar, onun taht-ı emrindedir (emrinin altındadır).. Defter-i Kebirinde (büyük defterinde) herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden (ezeli hocasından) ders alır, öyle ders verir...

Hem -nakl-i sahih ile- Hazret-i Hâlid'i, harb için Düvmet-ül Cendel Reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki:
اِنَّكَ تَجِدُهُ يَصِيدُ الْبَقَرَ
diye, bakar-ı vahşi (vahşi öküz) avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş getirmiş.

Hem -nakl-i sahih ile- Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâ'be'nin sakfına (tavanına) astıkları sahife hakkında ferman etmiş ki: "Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esma-i İlahiyeye (Allah’ın isimlerine) ilişmemişler!" Haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş.

Hem -nakl-i sahih ile- "Beyt-ül Makdis'in fethinde büyük bir taun (veba) çıkacak." ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beyt-ül Makdis fetholundu. Ve öyle bir taun (veba) çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat oldu.

Hem -nakl-i sahih ile- o zamanda vücudu olmayan Basra ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar (Hazar denizi) etrafındaki milletler ile Arablar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Arablara Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:

يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ فِيكُمُ الْعَجَمُ يَاْكُلُونَ فَيْئَكُمْ وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْ

Hem ferman etmiş ki:
هَلاَكُ اُمَّتِى عَلَى يَدِ اُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍ
diye, Emeviye'nin Yezid ve Velid gibi şerir (kötü) reislerinin fesadını haber vermiş.

Hem Yemame gibi bir kısım yerlerde, irtidad (dinden dönme) vuku bulacağını haber vermiş.

Hem Gazve-i Meşhure-i Hendek'te (Meşhur Hendek savaşında) ferman etmiş ki:
اِنَّ قُرَيْشًا وَاْلاَحْزَابَ لاَ يَغْزُونِى اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْ
diye, "Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!" Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.

Hem -nakl-i sahih ile- vefatından bir-iki ay evvel ferman etmiş ki:
اِنَّ عَبْدًا خُيِّرَ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَ اللّٰهِ
diye, vefatını haber vermiş.

Hem Zeyd İbn-i Suvahan hakkında ferman etmiş ki:
يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ
Zeyd'den evvel, bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend Harbi'nde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o el şehid olup, manen Cennet'e gitmiş.

İşte bütün bahsettiğimiz umûr-u gaybiye (gaybi işler), on kısım enva'-ı mu'cizatından (mucize türlerinden) birtek nevidir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi bu kısımla beraber i'caz-ı Kur'ana dair Yirmibeşinci Söz'de, gayet geniş ihbar-ı gayb (gayb haberi) nev'inin dört nev'ini icmalen (kısaca) beyan etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'anın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün. Gör ki: Ne kadar kat'î, şübhesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhan-ı risalettir (peygamberin delilidir) ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan elbette iman edecek ki: Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Küll-i Şey (Herşeyi yaratan) ve Allâm-ül Guyub (gaybleri bilen) olan bir Zât-ı Zülcelal'in resulüdür ve ondan haber alıyor.

Cevap: Yukarıda Said NURSİ’nin örnekler verdiği bazı tarihi olayların sonradan uydurulduğunun bir delilide verilen örneklerin hep sahabelerinin kendisinden sonra içine düşeceği ihtilaflar ve çatışmalarla ilgili! Oysa peygamber tüm insanlığa gönderilmiştir o halde neden dünya tarihinin çok daha etkili olaylarından olan Moğol Saldırılarını, ya da birinci ya da ikinci dünya harbinden haber vermemiştir? Peygamberimize nispet edilen bu hadislerin tamamı gerçekten artık iç çatışmaya girmiş Müslüman grupların birbirlerine üstünlük kurmak için uydurduğu şeyler olduğu o kadar belli ki! Kur’an ışığında tekrar bu haberleri değerlendirdiğimizde gaybın Allah hariç kimse tarafından bilinemeyeceği ve peygamberine de bu hususta hiçbir bilgi vermeyeceğini söylüyor. Vermiş olsaydı bu bilgiler Allah’ın kendi kitabında olurdu.

• Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.
Âl-i İmrân Suresi 179
• De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
• De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
• Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
• Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
• Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
• Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
• De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.
Neml Suresi 27
• Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
• Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
• O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.
Cinn Suresi 26, 27, 28

Buhârî'de Mesrûk tarikiyle Hz. Aişe'den gelen şöyle bir rivayet vardır: Mesrûk der ki: Hz. Aişe'ye: "Valide hazretleri! Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü mü"? diye sordum. O da bana "Söylediğin bu sözden dolayı tüylerim diken diken oldu." dedi. Ve arkasından şunu ilave etti, "Her kim şu üç şeyi söylerse yalan söylemiştir. Kim Muhammed (s.a.v) Rabbini gördü derse yalan söylemiştir. Sonra "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür; o latifdir her şeyi haber alandır." (En'âm, 6/103) âyetini okudu. Her kim sana yarın ne olacağını bilirim derse yalan söylemiştir dedi ve sonra "Kimse yarın ne yapacağını bilmez" (Lokman, 31/34) âyetini okudu. En sonunda da her kim sana peygamber risaletten bazı şeyler gizledi derse yalan söylemiştir, dedi ve ardından "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Maide, 5/67) âyetini okudu. Ancak Peygamber, Cebrail'i iki defa hakiki sûretinde gördü.
5- Buharı, K. Tefsir el-Kur'an sure 53, bab: l


YEDİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Mu'cizat-ı Nebeviyenin (peygamberin mucizelerinden) bereket-i taam (yemek bereketi) hususunda olan kısmından birkaç kat'î ve manen mütevatir misaline işaret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münasibdir.

Mukaddime: Şu gelecek bereketli mu'cizat (mucizeler) misalleri, herbiri müteaddid (çeşitli) tarîkle, hattâ bazıları onaltı tarîkle sahih bir surette nakledilmiş. Ekserisi, bir cemaat-ı kesîre huzurunda vukubulmuş; o cemaat içinde mu'teber (itibarlı) ve sadık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: "Sa' denilen dört avuç taamdan (yiyecekten) yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar" naklediyor. O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzib etmiyor. Demek sükût (sessiz) ile tasdik ediyorlar. Halbuki o asr-ı sıdk (doğruluk çağı) ve hakikatta ve o hakperest ve ciddî ve doğru adam olan sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red ve tekzib ederler. Halbuki bahsedeceğimiz vakıaları çoklar rivayet etmiş ve ötekiler de sükût (susma) ile tasdik etmişler. Demek herbir hâdise manen mütevatir gibi kat'îdir.

Cevap: Oysa peygamberimiz özellikle Mekke döneminde son derece sıkıntı çekmiş ve hatta toplumu tarafından tecrit edilerek, açlığa, yokluğa mahkum edilmiş ve yinede göklerin kapıları açılmamıştır. Eğer herşey bu kadar kolay olsaydı neden Mekke’de o sıkıntıları çeksin, neden ona inananlar bu açlık ve boykot döneminde buldukları bir deri parçasını yıkayıp onu suda kaynatıp açlıklarını gidermeye çalışsınlar? Oysa bakın Allah ne diyor:
Yoksa siz daha öncekilerin başına gelenlerin benzeri başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizimi sandınız? onlara sıkıntı, darlık dokundu ve sarsıldılar hatta resul ve ona inananlar “Allah’ın yardımı nerde kaldı” diyesi oldular. Dikkat edin Allah’ın yardımı yakındır
! Bakara Sûresi 214. Ayet

“Elim, lâm, mim insanlar sadece inandık demekle hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan bırakılacaklarını mı zannediyorlar. Biz onlardan öncekileride test ettik böylelikle Allah onlarından sözünün eri olanlarla yalancıları bilmiş oldu”
Ankebut Sûresi 1,2,3

Allah asla armut piş ağzıma düş diye bir düzeni kullarına vadetmemiş tam tersine sonuçlarına, sıkıntısına katlanılması gereken bir davayla karşı karşıya kalacaklarını en baştan söylemiş oluyor! Bununla birlikte peygamberimiz ve onun arkadaşlarınında yaşadığı sıkıntıları gördüğümüzde Said NURSİ’nin yanıldığı ortaya çıkmış oluyor!
Hem sahabeler, Kur'anın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyade, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ef'al (eylemler) ve akvalinin (sözlerinin) muhafazasına, bahusus (söz konusu) ahkâma (hükümlere) ve mu'cizata (mucizelere) dair ahvaline (durumlarına) bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, Tarih ve Siyer şehadet ediyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hali ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehadîsiye (hadis kitapları) şehadet ediyor. Hem Asr-ı Saadette (mutluluk çağında), mu'cizatı (mucizeleri) ve medar-ı ahkâm (hüküm bildiren) ehadîsi (hadisleri), kitabetle (yazmakla) çoklar kaydedip yazdılar. Hususan (özellikle) Abadile-i Seb'a (Yedi Abdullah adını taşıyan sahabe), kitabetle (yazmakla) kaydettiler. Hususan (özellikle) Tercüman-ül Kur'an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbn-il Âs, bahusus (söz konusu) otuz-kırk sene sonra, Tâbiînin binler muhakkikleri (araştırmacıları), ehadîsi (hadisleri) ve mu'cizatı (mucizeleri) yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid (müçtehit imam) ve binler muhakkik (araştırmacı) muhaddisler naklettiler; yazı ile muhafaza ettiler. Daha Hicretten ikiyüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule (kabul edilen altı hadis kitabı) vazife-i hıfzı (koruma görevi) omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler (eleştirmenler) çıkıp; bazı mülhidlerin (dinsizlerin) veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların (cahillerin) karıştırdıkları mevzu ehadîsi (hadisleri) tefrik (ayırdılar) ettiler, gösterdiler. Sonra ehl-i keşfin (kalp gözü açıkların) tasdikiyle;
yetmiş defa Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül (şekillenip) edip, yakaza (uyanık) halinde onun sohbetiyle müşerref olan Celaleddin-i Süyutî gibi allâmeler ve muhakkikler, ehadîs-i sahihanın (sahih hadislerin) elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan (uydurmalardan) tefrik (ayırdılar) ettiler.
İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler böyle elden ele -kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden- sağlam olarak bize gelmiş.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Cevap : Said NURSİ yalanın en büyüyünü söylüyor ve Süyuti denilen alim için peygamberimizin 70 kez ete kemiğe bürünüp göründüğünü ve bununda uyku yada rüya halinde değil “YAKAZA” yani uyanık halde olduğunu iddia ediyor. Yani Said NURSİ peygamberimizin zaman zaman bazı alimler için yattığı kabirden çıkıp haşa hortlak gibi gelip onlarla muhabbet ettiğini iddia ediyor. Bu iddialar akıl sağlığı yerinde olanların söyleyebileceği cinsten şeyler değil! Peygamberimizin bu şekil görünüp yaşayan insanlarla görüştüğünü iddia etmek Allah’a açık açık iftiradır.

Gelin bununla ilgili ayetlere bir bakalım :

“ Muhammed ancak bir resuldür. Ondan öncede resuller geldi geçti o ÖLÜRSE yada öldürülürse gerisin geriyemi döneceksiniz?”
Âl-i İmrân Sûresi 144

“Şüphesiz sende ÖLECEKSİN onlarda ÖLECEKLER, sonra kıyamet günü rabbinizin huzurunda tartışacaksınız”
Zümer Sûresi 30-31

Görüldüğü üzere Allah peygamberinin diğer insanlar gibi öleceğini söylüyor. Ölülerle iletişimin olmayacağını ise Allah şöyle anlatıyor:

“Ölülerle diriler bir değildir Allah dileyene işittirir sen KABİRDEKİLERİNE İŞİTTİREMEZSİN”
Fatır Suresi 22
Bir Nurcuya Fatır Suresinin bu ayetini okuduğumda “Allah orada mecaz yapmaktadır, iman etmeyenleri ölülere benzetmektedir” dediğinde bende ona “Bir kişiye Aslan gibisin dediğinde Aslanın bir yönünü o kişide gördüğün için bunu söylersin eğer Aslan güçlü, kuvvetli olmasa övmek içinde Aslan kelimesini kullanmazdın. Eğer ölüler duymuş olsaydı ve bize de cevap vermiş olsalardı Allah duyarsızlığa, görmezlikten gelmeye ÖLÜLER olarak mecazlandırır mıydı? Zira senin iddiana göre bazı ehl-i keşif veliler bunu görebiliyorsa o halde ÖLÜLERDE DİRİLER GİBİDİR. O zaman Allah’ın “Ölüler diriler gibi değildir” sözü hâşâ havada kalır. Mecaz yaparken dahi bir gerçekliğe dayanılır zira benzettiğin şeyde benzetilenin bir özelliği olmalı.

İşte buna binaen; "Bu zamana kadar uzun mesafeden gelen şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki karışmamış ve safidir" hatıra gelmemelidir.

Berekete dair mu'cizat-ı kat'iyyenin (kesin mucizelerin) birinci misali: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha (sahih altı hadis kitabının) müttefikan (ittifakla) haber veriyorlar ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Hazret-i Zeyneb ile tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes'in vâlidesi Ümm-ü Süleym, bir-iki avuç hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes'le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'a gönderdi. Enes'e ferman etti ki: "Filan, filanı çağır. Hem kime tesadüf etsen davet et." Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üçyüz kadar sahabe gelip, Suffe ve Hücre-i Saadeti doldurdular. Ferman etti:
تَحَلَّقُوا عَشَرَةً عَشَرَةً
Yani: "Onar onar halka olunuz!" Sonra mübarek elini o az taam (yiyecek) üzerine koydu, dua etti, "Buyurun" dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes'e ferman etmiş: "Kaldır!" Enes demiş ki: "Bilmedim, taam (yiyecek) kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu farkedemedim."

Cevap : Eğer Said NURSİ’nin kastettiği şekilde öyle üç kuruşa beş köfte olsaydı peygamberimiz ashabı hiçbir sıkıntı çekmezdi oysa Allah ne diyor :
Yoksa siz daha öncekilerin başına gelenlerin benzeri başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizimi sandınız? onlara sıkıntı, darlık dokundu ve sarsıldılar hatta resul ve ona inananlar “Allah’ın yardımı nerde kaldı” diyesi oldular. Dikkat edin Allah’ın yardımı yakındır!
Bakara Sûresi 214. Ayet
“Elim, lâm, mim insanlar sadece inandık demekle hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan bırakılacaklarını mı zannediyorlar. Biz onlardan öncekileride test ettik böylelikle Allah onlarından sözünün eri olanlarla yalancıları bilmiş oldu”
Ankebut Sûresi 1,2,3
Allah asla armut piş ağzıma düş diye bir düzeni kullarına vadetmemiş tam tersine sonuçlarına, sıkıntısına katlanılması gereken bir davayla karşı karşıya kalacaklarını en baştan söylemiş oluyor! Bununla birlikte peygamberimiz ve onun arkadaşlarınında yaşadığı sıkıntıları gördüğümüzde Said NURSİ’nin yanıldığı ortaya çıkmış oluyor!

İkinci Misal: Mihmandar-ı Nebevî (peygamberin rehberliğinde) Ebu Eyüb-il Ensarî hanesine teşrif-i Nebevî (peygamberin gelmesi) hengâmında (anında) Ebu Eyüb der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebu Bekir-i Sıddık'a kâfi gelecek iki kişilik yemek yaptım. Ona ferman etti:
اُدْعُ ثَلاَثِينَ مِنْ اَشْرَافِ اْلاَنْصَارِ
Otuz adam geldiler, yediler. Sonra ferman etti:
اُدْعُ سِتِّينَ
Altmış daha davet ettim; geldiler, yediler. Sonra ferman etti:
اُدْعُ سَبْعِينَ
Yetmiş daha davet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyete girip, biat ettiler. O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.

Yoksa siz daha öncekilerin başına gelenlerin benzeri başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizimi sandınız? onlara sıkıntı, darlık dokundu ve sarsıldılar hatta resul ve ona inananlar “Allah’ın yardımı nerde kaldı” diyesi oldular. Dikkat edin Allah’ın yardımı yakındır!
Bakara Sûresi 214. Ayet
“Elim, lâm, mim insanlar sadece inandık demekle hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan bırakılacaklarını mı zannediyorlar. Biz onlardan öncekileride test ettik böylelikle Allah onlarından sözünün eri olanlarla yalancıları bilmiş oldu”
Ankebut Sûresi 1,2,3
Allah asla armut piş ağzıma düş diye bir düzeni kullarına vadetmemiş tam tersine sonuçlarına, sıkıntısına katlanılması gereken bir davayla karşı karşıya kalacaklarını en baştan söylemiş oluyor! Bununla birlikte peygamberimiz ve onun arkadaşlarınında yaşadığı sıkıntıları gördüğümüzde Said NURSİ’nin yanıldığı ortaya çıkmış oluyor!
Üçüncü Misal: Hazret-i Ömer İbn-il Hattab ve Ebu Hüreyre ve Seleme İbn-il Ekva' ve Ebu Amrat-el Ensarî gibi, müteaddid (çeşitli) tariklerle (yollarla) diyorlar ki: Bir gazvede (savaşta) ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a müracaat ettiler. Ferman etti ki: "Heybelerinizde kalan bakiyye-i erzakı (geri kalan yiyecekleri) toplayınız!" Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular. Seleme der ki: "Mecmuunu (toplamını) ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı." Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle dua edip, ferman etti: "Herkes kabını getirsin!" Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kap kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı. Sahabeden bir râvi demiş: "O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl-i Arz (tüm yeryüzündekiler) gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti."

Yoksa siz daha öncekilerin başına gelenlerin benzeri başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizimi sandınız? onlara sıkıntı, darlık dokundu ve sarsıldılar hatta resul ve ona inananlar “Allah’ın yardımı nerde kaldı” diyesi oldular. Dikkat edin Allah’ın yardımı yakındır!
Bakara Sûresi 214. Ayet
“Elim, lâm, mim insanlar sadece inandık demekle hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan bırakılacaklarını mı zannediyorlar. Biz onlardan öncekileride test ettik böylelikle Allah onlarından sözünün eri olanlarla yalancıları bilmiş oldu”
Ankebut Sûresi 1,2,3
Allah asla armut piş ağzıma düş diye bir düzeni kullarına vadetmemiş tam tersine sonuçlarına, sıkıntısına katlanılması gereken bir davayla karşı karşıya kalacaklarını en baştan söylemiş oluyor! Bununla birlikte peygamberimiz ve onun arkadaşlarınında yaşadığı sıkıntıları gördüğümüzde Said NURSİ’nin yanıldığı ortaya çıkmış oluyor!
Dördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sahiha beyan ediyorlar ki: Abdurrahman İbn-i Ebî Bekir-i Sıddık der: Biz yüzotuz sahabe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç mikdarı olan bir sa', ekmek için hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem (yemin) ederim, o kebaptan yüzotuz sahabeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik, fazla kaldı. Ben fazlasını deveye yükledim.

Beşinci Misal: Kütüb-ü sahiha (sahih kitaplar) kat'iyyetle beyan ediyorlar ki: Gazve-i Garra-i Ahzab'da (Ahzap savaşında), meşhur Yevm-ül Hendek'te (hendek gününde), Hazret-i Câbir-ül Ensarî kasem (yemin) ile ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sa' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret-i Câbir der ki: "O gün yemek, hanemde pişirildi; bütün bin adam o sa'dan, o oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu koyup, bereketle dua etmişti.

İşte şu mu'cize-i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle (yeminle) ilân ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivayet etmiş gibi kat'î denilebilir.

Altıncı Misal: -Nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- hâdim-i Nebevî (Peygamberin hizmetçisi) Hazret-i Enes'in amucası meşhur Ebu Talha der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; yetmiş seksen adamı, Enes'in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi. "O az ekmekleri parça parça ediniz!" emretti ve bereketle dua etti. Menzil dar olduğundan, onar onar gelip yediler, tok olarak gittiler.

Yedinci Misal: -Nakl-i sahih-i kat'î (kesin doğru bir şekilde) ile- Şifa-i Şerif ve Müslim gibi kütüb-ü sahiha (sahih kitaplar) beyan ederler ki: Hazret-i Câbir-ül Ensarî diyor: Bir zât, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan iyali (ailesi) için taam (yiyecek) istedi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyali ile ve misafirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa başladı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a geldi, vak'ayı beyan etti. Ona cevaben ferman etti:
لَوْ لَمْ تَكِلْهُ َلاَكَلْتُمْ مِنْهُ وَ لَقَامَ بِكُمْ
Yani: "Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi."

Sekizinci Misal: Tirmizî ve Nesaî ve Beyhakî ve Şifa-i Şerif gibi kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki: Hazret-i Semuretebn-i Cündüb der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a bir kâse et geldi. Sabahtan akşama kadar fevc fevç (grup grup) adamlar geldiler, yediler.

İşte mukaddimede beyan ettiğimiz sırra binaen; şu vakıa-i bereket (bereket olayları), yalnız Semure'nin rivayeti değil, belki Semure, o yemeği yiyen cemaatlerin mümessili (temsilcisi) gibi, onların namına ve tasdiklerine binaen ilân ediyor.

Dokuzuncu Misal: Şifa-i Şerif sahibi ve meşhur İbn-i Ebî Şeybe ve Taberanî gibi mevsuk (güvenilir) ve sahih muhakkikler (araştırmacılar) rivayetiyle, Hazret-i Ebu Hüreyre der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: "Mescid-i Şerif'in suffesini (sofasını) mesken ittihaz (edinen) eden yüzden ziyade fukara-yı muhacirini (muhacir fakirleri) davet et!" Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza bir tabla taam (yiyecek) konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda (yiyecek) görünüyordu.

İşte Hazret-i Ebu Hüreyre, umum kâmilîn-i Ehl-i Suffe (tüm Suffa ehli sahabelerin) tasdikine istinaden (dayanarak), onlar namına haber verir. Demek, manen umum Ehl-i Suffe rivayet etmiş gibi kat'îdir. Hem hiç mümkün müdür ki, o haber hak ve doğru olmasa, o sadık ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzib (yalanlamasınlar) etmesinler.

Onuncu Misal: -Nakl-i sahih-i kat’î (kesin doğru bir şekilde) ile- Hazret-i İmam-ı Ali der: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî Abdülmuttalib'i cem'etti (topladı). Onlar kırk adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Halbuki umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yeyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldı. Sonra üç-dört adama ancak kâfi gelir ağaçtan bir kap içinde süt getirdi. Umumen (hepsi) içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâki kaldı.

İşte Hazret-i Ali'nin şecaatı (kahramanlığı) ve sadakatı kat'iyyetinde bir mu'cize-i bereket (bereket mucizesi)!..

Onbirinci Misal: -Nakl-i sahih ile- Hazret-i Ali ve Fatımat-üz Zehra velîmesinde (düğün yemeğinde), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl-i Habeşî'ye emretti: "Dört-beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin." Hazret-i Bilâl der: Ben taamı getirdim, mübarek elini üstüne vurdu; sonra taife taife sahabeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâki kalan miktara yine bereketle dua etti, bütün Ezvac-ı Tahirat'a (temiz eşlerine) herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: "Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler."

Evet böyle mübarek bir izdivacda (evlilikte), elbette böyle bir bereket lâzımdır ve vukuu kat'îdir!..

Onikinci Misal: Hazret-i İmam-ı Cafer-i Sadık, pederleri İmam-ı Muhammed-ül Bâkır'dan, o da pederi İmam-ı Zeynelâbidîn'den, o dahi İmam-ı Ali'den nakleder ki: Fatımat-üz Zehra, yalnız ikisine kâfi gelecek bir yemek pişirdi. Sonra Ali'yi gönderdi; tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrif etti ve emretti ki: O yemekten her bir ezvacına (eşlerine) birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali'ye, hem Fatıma ve evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret-i Fatıma der: "Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup taşıyordu. Meşiet-i İlahiye (ilahi iradeyle) ile, hayli zaman o yemekten yedik."

Acaba niçin bu nuranî, yüksek silsile-i rivayetten (rivayet zincirinden) gelen şu mu'cize-i

Mektubat ( 98 - 117 )

Yoksa siz daha öncekilerin başına gelenlerin benzeri başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizimi sandınız? onlara sıkıntı, darlık dokundu ve sarsıldılar hatta resul ve ona inananlar “Allah’ın yardımı nerde kaldı” diyesi oldular. Dikkat edin Allah’ın yardımı yakındır!
Bakara Sûresi 214. Ayet
“Elim, lâm, mim insanlar sadece inandık demekle hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan bırakılacaklarını mı zannediyorlar. Biz onlardan öncekileride test ettik böylelikle Allah onlarından sözünün eri olanlarla yalancıları bilmiş oldu”
Ankebut Sûresi 1,2,3
Allah asla armut piş ağzıma düş diye bir düzeni kullarına vadetmemiş tam tersine sonuçlarına, sıkıntısına katlanılması gereken bir davayla karşı karşıya kalacaklarını en baştan söylemiş oluyor! Bununla birlikte peygamberimiz ve onun arkadaşlarınında yaşadığı sıkıntıları gördüğümüzde Said NURSİ’nin yanıldığı ortaya çıkmış oluyor!
PEYGAMBERİMİZE NİSPET EDİLEN BÜYÜK YALANLARDAN BİRİ: AĞAÇ MUCİZESİ!
DOKUZUNCU İŞARET : Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın enva'-ı mu'cizatından (mucize türlerinden) birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu'cize-i şeceriye (ağaç mucizesi), mübarek parmaklarından suyun akması gibi, manen mütevatirdir. Müteaddid (çeşitli) suretleri var ve çok tariklerle (yollarla) gelmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın emri için; ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarihan (açık olarak) mütevatir (üzerinde ihtilaf olmayan bilgi) denilebilir. Çünki meşahir-i sıddıkîn-i sahabeden (sahabenin meşhur doğru söz sahibleri) Hazret-i Ali, Hazret-i İbn-i Abbas, Hazret-i İbn-i Mes'ud, Hazret-i İbn-i Ömer, Hazret-i Ya'lâ İbn-i Murre, Hazret-i Câbir, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Üsame Bin Zeyd ve Hazret-i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahabeler; herbiri kat'iyyet ile, aynı mu'cize-i şeceriyeyi (ağaç mucizesini) haber vermiş. Tâbiînin yüzer imamları, mezkûr sahabelerden herbir sahabeden ayrı bir tarîk ile, o mu'cize-i şeceriyeyi (ağaç mucizesini) nakletmişler. Âdeta muzaaf (kat kat) tevatür suretinde bize nakletmişler. İşte şu mu'cize-i şecere (ağaç mucizesi), hiçbir şübhe kabul etmez bir tevatür-ü manevî-i kat'î (kesin manevi haber) hükmündedir.

Şimdi o mu'cize-i kübranın (büyük mucizenin), tekerrür ettiği halde, birkaç sahih suretlerini, birkaç misal ile beyan edeceğiz:
Mektubat ( 125 )

Cevap : Said NURSİ gerçekten akli muhakeme yeteneğinden yoksun biri zira böyle bir olay olmuş olsa bile asırlar önce peygamberimizin çağında yaşamış insanların gördüğü şeydir ve daha sonraki asırlarda birilerine anlatmak o mucizeyi yenilemiyor ki? Onlarca asır sonraki insanlar bu hikayeleri duyduğunda buna niye inansın ki zira kendi gözleriyle görmediler ki? Said NURSİ bu satırları yazarak ancak cahilleri kandırabilir ki kandırmıştırda! Oysa eğer bu tarz mucizeler göstermeye peygamberimiz muktedir olsaydı hiçbir sıkıntı yaşamaz, Taifte taşlanmaz, Mekke’dende çıkarılmazdı. Ama o savaş meydanında yaralanacak kadar bizden biriydi. Allah peygamberi dahi olsa kendisinin izni dışında mucize göstermeyeceğini bakın nasıl anlatıyor :

“Senden önce de elçiler gönderdik onlardan kimisini sana anlattık kimisini anlatmadık. Hangi resulün haddine ki mucize getirsin meğerki Allah izniyle olursa o başka! Allah’ın emri geldiği zaman iş bitirilir işte orada batıl için uğraşanlar kaybeder”
Mu’min Suresi 78. Ayet

Ayet böyle söylüyor ancak Said NURSİ ve peşinden gittiği rivayetler sanki peygamber canı sıkıldıkça ümmetine illüzyon gösterileri yapmış gibi sallıyorlarda sallıyorlar. Allah’ın izni olmaksızın hiçbir peygamber mucize getirmeyeceğine göre nasıl oluyorda peygamberimiz Allah’ın emri olmaksızın eşyaları istediği şekilde hareket ettiriyor. Hem bu tarz eşyayı hareket ettirmek ölçüyse eğer telepatik yetenekle eşya üzerinde etki bırakanlar şimdi PEYGAMBER yaptıkları da mucizemi oluyor?

“Eğer ki insanların senden yüz çevirmeleri senin çok zoruna gidiyorsa hadi gücün yetiyorsa yerden bir tünel aç ya da göğe merdiven kurda onlara bir mucize getir. Eğer Allah dileseydi insanları hidayet üzerine toplardı o halde sakın cahillerden olma!
En’am Suresi 35. Ayet

ONUNCU İŞARET: Şu mu'cize-i şeceriyeyi (Ağaç mucizesini) daha ziyade takviye eden mütevatir bir surette nakledilen, hanin-ül ciz' (ağaç kütüğünün inlemesi) mu'cizesidir. Evet Mescid-i Şerif-i Nebevîde kuru direğin büyük bir cemaat içinde, muvakkaten (geçici olarak) firak-ı Ahmedîden (A.S.M.) (peygamberimizden ayrılmasından dolayı) ağlaması; beyan ettiğimiz mu'cize-i şeceriyenin (ağaç mucizesinin) misallerini hem teyid eder, hem kuvvet verir. Çünki o da ağaçtır, cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevatirdir (kesin doğru haber), öteki kısımlar herbirinin nev'i mütevatirdir (kesin doğru haber). Cüz'iyatları (küçük parçaları), misalleri çoğu sarih tevatür derecesine çıkmıyor. Evet Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerif yapıldığı vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin (inleyip) edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu. Onunla konuştu, teselli verdi; sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm pek çok tariklerle (değişik kollardan gelen hadislerle), tevatür derecesinde nakledilmiştir.

Evet hanin-ül ciz' (ağaç kütüğünün inleme) mu'cizesi çok münteşir (yaygın) ve meşhur ve hakikî mütevatirdir. Sahabelerin bir cemaat-ı âlîsinden (ulu topluluğundan), onbeş tarik (yol) ile gelip, Tâbiînin yüzer imamları o mu'cizeyi, o tarîklerle arkadaki asırlara haber vermişler. Sahabenin o cemaatinden ülema-i sahabe (alim sahabiler) namdarları ve rivayet-i hadîsin (hadis rivayetinin) reislerinden Hazret-i Enes İbn-i Mâlik (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir Bin Abdullah-il Ensarî (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer, Hazret-i Abdullah Bin Abbas, Hazret-i Sehl Bin Sa'd, Hazret-i Ebu Said-il Hudrî, Hazret-i Übeyy İbn-il Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Ümm-ül Mü'minîn Ümm-ü Seleme gibi meşahir-i ülema-i sahabe (ünlü alim sahabeler) ve rivayet-i hadîsin (hadis rivayetinin) rüesaları (reisleri) gibi, herbiri bir tarîkın başında, aynı mu'cizeyi ümmete haber vermişler. Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha; arkalarındaki asırlara, o mütevatir mu'cize-i kübrayı (büyük mucizeyi) tarikleriyle (yollarıyla) haber vermişler.
Mektubat ( 129 )

Cevap : Said NURSİ gerçekten akli muhakeme yeteneğinden yoksun biri zira böyle bir olay olmuş olsa bile asırlar önce peygamberimizin çağında yaşamış insanların gördüğü şeydir ve daha sonraki asırlarda birilerine anlatmak o mucizeyi yenilemiyor ki? Onlarca asır sonraki insanlar bu hikayeleri duyduğunda buna niye inansın ki zira kendi gözleriyle görmediler ki? Said NURSİ bu satırları yazarak ancak cahilleri kandırabilir ki kandırmıştırda! Oysa eğer bu tarz mucizeler göstermeye peygamberimiz muktedir olsaydı hiçbir sıkıntı yaşamaz, Taifte taşlanmaz, Mekke’dende çıkarılmazdı. Ama o savaş meydanında yaralanacak kadar bizden biriydi. Allah peygamberi dahi olsa kendisinin izni dışında mucize göstermeyeceğini bakın nasıl anlatıyor :
“Senden önce de elçiler gönderdik onlardan kimisini sana anlattık kimisini anlatmadık. Hangi resulün haddine ki mucize getirsin meğerki Allah izniyle olursa o başka! Allah’ın emri geldiği zaman iş bitirilir işte orada batıl için uğraşanlar kaybeder”
Mu’min Suresi 78. Ayet
Ayet böyle söylüyor ancak Said NURSİ ve peşinden gittiği rivayetler sanki peygamber canı sıkıldıkça ümmetine illüzyon gösterileri yapmış gibi sallıyorlarda sallıyorlar. Allah’ın izni olmaksızın hiçbir peygamber mucize getirmeyeceğine göre nasıl oluyorda peygamberimiz Allah’ın emri olmaksızın eşyaları istediği şekilde hareket ettiriyor. Hem bu tarz eşyayı hareket ettirmek ölçüyse eğer telepatik yetenekle eşya üzerinde etki bırakanlar şimdi PEYGAMBER yaptıkları da mucizemi oluyor?
Eğer denilse: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın her hal ve hareketini kemal-i ihtimam (tam bir dikkat) ile sahabeler muhafaza ederek nakletmişler. Böyle mu'cizat-ı azîme (büyük mucize), neden on-yirmi tarik (yol) ile geliyor? Yüz tarik (yol) ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre'den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?

Elcevab: Birinci şıkkın cevabı: Dördüncü İşaretin Üçüncü Esasında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese (mühendislik) için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele-i şer'iye (şeri problem), müftüden haber alınır ve hâkeza (öyle)... Öyle de, sahabe içinde ehadîs-i Nebeviyeyi (peygamberin hadisleri) gelecek asırlara ders vermek için, ülema-i sahabeden (sahabenin alimlerinden) bir kısım, ona manen muvazzaf (görevli) idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i kübra (büyük halifelikle) ile meşgul imiş. Onun için, ehadîsi (hadisleri) ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi. Hem madem sıddık, sadûk, sadık ve musaddak (tasdiklenmiş) bir sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarik (yol) ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki-üç tarik (yol) ile geliyor.

ONBİRİNCİ İŞARET: Onuncu İşaret, nasılki şecer (ağaç) taifesindeki mu'cize-i Nebeviyeyi (peygamber mucizesini) gösterdi. Onbirinci İşaret dahi, cemadatta (cansızlarda) taş ve dağ taifesinin mu'cize-i Nebeviyeyi (peygamber mucizesini) gösterdiklerine işaret edecek. İşte biz de, o çok kesretli (bol) misallerinden (örneklerinden) yedi-sekiz misali zikredeceğiz:

Birinci Misal: Allâme-i Mağrib (Batı İslam aleminin alimi) Hazret-i Kadı-yı Iyaz, Şifa-i Şerif'inde ulvî (yüce) bir senedle ve Buharî sahibi gibi mühim imamlardan nakl-i sahih (doğru nakil) ile haber veriyorlar ki: Hâdim-i Nebevî (peygamberin hizmetkarı) Hazret-i İbn-i Mes'ud der ki: "Biz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında taam (yiyeceğin) yerken, taamın (yiyeceğin) tesbihlerini işitiyorduk."

Cevap :Oysa bakın Allah ne diyor :
“Yedi gök ve yer onu tesbih eder onu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ama siz onların TESBİHLERİNİ ANLAYAMAZSINIZ”
İsra Sûresi 44
İkinci Misal: Nakl-i sahih (doğru nakil) ile, Enes ve Ebu Zerr'den kütüb-ü sahiha (sahih kitaplar) haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî) demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı, mübarek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebu Bekir-is Sıddık'ın eline koydu, yine tesbih ettiler. Ebu Zerr-i Gıffarî tarîkında (yolunda) der ki: Sonra Hazret-i Ömer'in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret-i Osman'ın eline koydu, yine tesbihe başladılar. Sonra Hazret-i Enes ve Ebu Zerr diyorlar ki: "Ellerimize koydu, sustular."

Cevap :Oysa bakın Allah ne diyor :
“Yedi gök ve yer onu tesbih eder onu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur ama siz onların TESBİHLERİNİ ANLAYAMAZSINIZ” İsra Sûresi 44
Üçüncü Misal: Hazret-i Ali ve Hazret-i Câbir ve Hazret-i Âişe-i Sıddıka'dan nakl-i sahih (doğru nakil) ile sabittir ki: Dağ, taş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a "Esselâmü aleyke ya Resulallah" diyorlardı. Hazret-i Ali'nin tarîkında (yoluyla gelen hadisinde) diyor ki: Bidayet-i nübüvvette (peygamberliğin başlangıcında), nevahi-i Mekke'de (Mekke civarlarında), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber gezdiğimizde, ağaç ve taşa rastgeldiğimiz vakit, "Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyorlardı. Hazret-i Câbir, tarîkında (yoluyla gelen hadisinde) der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm taş ve ağaca rastgeldiği vakit, ona secde ediyordular; yani inkıyad (boyun eğip) edip, "Esselâmü aleyke yâ Resulallah" diyordular. Câbir'in bir rivayetinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
اِنِّى َلاَعْرِفُ حَجَرًا كَانَ يُسَلِّمُ عَلَىَّ
Bazıları demişler ki: O, Hacer-ül Esved'e işarettir. Hazret-i Âişe'nin tarîkında (yoluyla gelen hadiste) demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

لَمَّا اسْتَقْبَلَنِى جَبْرَائِيلُ بِالرِّسَالَةِ جَعَلْتُ لاَ اَمُرُّ بِحَجَرٍ وَلاَ شَجَرٍ اِلاَّ قَالَ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

Dördüncü Misal: Nakl-i sahih (doğru nakille) ile Hazret-i Abbas'tan haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Abbas'ı ve dört oğlunu (Abdullah, Ubeydullah, Fazl, Kusem) beraber, mülâet (büyük bir ihrama benzeyen şey) denilen bir perde altına alarak, üzerlerine örttü. Dedi:

يَا رَبِّ هذَا عَمِّى وَصِنْوُ اَبِى وَ هؤُلاَءِ بَنُوهُ فَاسْتُرْهُمْ مِنَ النَّارِ كَسَتْرِى اِيَّاهُمْ بِمُلاَئَتِى

deyip, dua etti. Birden evin damı ve kapısı ve duvarları, "Âmîn, Âmîn" diyerek duaya iştirak ettiler.

Beşinci Misal: Başta Buharî, İbn-i Hibban, Davud, Tirmizî gibi kütüb-ü sahiha (sahih kitaplar) müttefikan (ittifakla) Hazret-i Enes'ten, Ebu Hüreyre'den, Osman-ı Zinnureyn'den, Aşere-i Mübeşşere'den (Cennetle müjdelenen on sahabiden) Said İbn-i Zeyd'den haber veriyorlar ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekir-is Sıddık, Ömer-ül Faruk ve Osman-ı Zinnureyn ile Uhud Dağı'nın başına çıktılar. Cebel-i Uhud ya onların mehabetlerinden (sevgilerinden) veya kendi sürur ve sevincinden lerzeye (sarsıntıya) geldi, kımıldandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki:
اُثْبُتْ يَا اُحُدُ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَ صِدِّيقٌ وَ شَهِيدَانِ

Cevap: Madem peygamberimizin öyle bir kudreti vardı peki aynı Uhud dağının eteklerinde nasıl olduda müşriklere yenildi! Dua etseydi hiçbir Müslümanın şehit olmasına fırsat vermeden o dağ müşriklerin tepesine yıkılsaydı! Görüldüğü üzere bunların hepsinin gerçekliği olmayan mantık dışı, akıl dışı uydurmalardan başkabir şey değil!
Şu hadîs, Hazret-i Ömer ve Osman şehid olacaklarına bir ihbar-ı gaybîdir (gaybi haber vermedir). Şu misalin tetimmesi (eki) olarak nakledilmiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Mekke'den hicret ettiği ve küffarlar (kafirler) takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa çıktılar. Sebir dedi: "Ya Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa, Allah beni tazib eder. Onun için korkarım." Cebel-i Hira çağırdı:
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اِلَىَّ
"Bana gel." Bu sır içindir ki, ehl-i kalb, Sebir'de havf ve Hira'da da emniyeti hissederler. Bu misalden anlaşılır ki: O koca dağlar, birer müstakil abddir, müsebbihtir ve vazifedardırlar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanır ve severler; başıboş değillerdir.

Cevap: Hikâyeleri görüyorsunuz değil mi? Dağ taş dile geliyor ve hatta tercih haklarını kullanıyorlar ve “aman bana gelme senin yüzünden benim başıma iş gelir” diye peygamberi geri çeviriyorlar. Eğer öyleyse Uhut savaşında Allah kızıp dağı paramparça etseydi, yada geçmişte öldürülen peygamberlerine karşılık tüm dünyayı yok etmeliydi! Eğer herşey peygamberimizin emrinde olsaydı neden Müşriklerden kaçıp bir mağaraya saklansın ki? Oysa Allah peygamberi için dahi olsa asla doğa yasalarını değiştirmeyeceğini bakın nasıl anlatıyor:

Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?
Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”
Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz”


Not: Dil Cahili Said NURSİ, zaten çoğul olan ve kafirler anlamında “KÜFFAR” kelimesine birde Türkçe çoğul eki getirerek çoğulu yine çoğul yapıyor! Bu kadar dilin inceliğinden habersiz biri birde kalkıp kendini BEDİÜZZEMAN ilan ediyor!
Altıncı Misal: Nakl-i sahih (doğru nakil) ile Abdullah İbn-i Ömer'den haber veriyorlar ki, demiş: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minberde hutbe okurken

وَمَا قَدَرُوا اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ

âyetini okudu. Ve dedi:

اِنَّ الْجَبَّارَ يُعَظِّمُ نَفْسَهُ وَيَقُولُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْجَبَّارُ اَنَا الْكَبِيرُ الْمُتَعَالُ
dediği vakit, minber öyle sarsıldı ve öyle lerzeye (sarsıntıya) geldi ve titredi, korktuk ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşürecek bir derecede sallandı.

Yedinci Misal: Nakl-i sahih (doğru nakil) ile, Habr-ül Ümme (Ümmetin Alimi) ve Tercüman-ül Kur'an (Kur’an’ın tercümanı) olan Hazret-i İbn-i Abbas ve hâdim-i Nebevî (peygamberin hizmetçisi) ve ülema-i azîme-i sahabeden (büyük alim sahabelerden) olan İbn-i Mes'ud'dan haber veriyorlar ki, demişler: Feth-i Mekke gününde, Kâ'be ve etrafında, taşta rasasla (kurşunla) mıhlanmış üçyüz altmış sanem (put) vardı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elinde kavse (yaya) benzer bir değnekle, o sanemlere (putlara) birer birer işaret ederek
جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
deyip, hangisine işaret etti, yere düştü. Sanemin yüzüne işaret ettiyse, arkasına düşer; arkasına işaret ettiyse, yüzüstüne düşer ve hâkeza.. sanemler (putlar) yere yuvarlandılar.
Mektubat ( 132 - 135 )

Cevap : Bakın Allah ne diyor :
Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi?
Ra’d Sûresi 31

Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler”
Haşr Sûresi 21

Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz”

İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha (sahih kitaplar) haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber'de bir Yahudi kadını, bir keçiyi biryan (kebap) yapıp pişirmiş, gayet müessir (etkili) bir zehir ile zehirlemiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a göndermiş. Sahabeler yemeye başladılar. Birden ferman etti:
اِرْفَعُوا اَيْدِيَكُمْ اِنَّهَا اَخْبَرَتْنِى اَنَّهَا مَسْمُومَةٌ
Yani, pişirilen keçi bana der ki: "Ben zehirliyim" diye haber veriyor. Herkes elini çekti. Fakat o şiddetli zehirin tesirinden, Bişr İbn-il Berra', aldığı bir tek lokmadan vefat etti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o Zeyneb ismindeki kadını çağırdı. Ferman etti: "Neden böyle yaptın?" O menhuse dedi: "Eğer peygamber isen, sana zarar vermeyecek; eğer padişah isen, insanları senden kurtarmak için yaptım." Bazı rivayette onu öldürtmemiş, bazı tarikte (rivayetlere göre) öldürtmüş. Ehl-i tahkik (araştırmacılar) demiş ki: Kendi öldürtmemiş; fakat Bişr'in veresesine (mirasçılarına) verilmiş, onlar öldürmüşler. Şu vak'a-i acibedeki (acaip olaydaki) vech-i i'cazı (mucize yönleri) gösterecek iki-üç noktayı dinle:
Mektubat ( 136 )

Cevap: Oysa eğer böyle bir şey olsaydı daha kadın yoldayken peygamberimizin bunu bilmesi gerekti ve böylelikle can kaybıda olmazdı! Peki geçmişte öldürülen peygamberlere niye Allah göz yumdu o zaman? Allah peygamberleri arasında ayrımcılık mı yapıyordu haşa!?

İkinci Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha (sahih kitaplar) haber veriyorlar ki: Gazve-i Hayber'de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Aliyy-i Haydarî'yi (Ali b. Ebi Talip) bayraktar tayin ettiği halde, Ali'nin gözleri hastalıktan çok ağrıyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tiryak (ilaç) gibi tükürüğünü gözüne sürdüğü dakikada, şifa bularak hiçbir şey kalmadı. Sabahleyin Hayber Kal'asının pek ağır demir kapısını çekip, elinde kalkan gibi tutup, Kal'a-i Hayber'i fethetti. Hem o vakıada, Seleme İbn-i Ekva'ın bacağına kılınç vurulmuş, yarılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona nefes edip, birden ayağı şifa bulmuş.

Cevap: Madem öyleydi o vakit peygamberimiz kendi hastalığına niye çare olamadı ve ölümüne doğru 10 yada 15 gün kendisini yatağa vuracak olan ateşli hastalığa bir derman olamadı! Bu rivayetler gösteriyor ki bunların hepsi masa başı uydurulmuş efsanelerdir ve hiçbir tutarlılığı olmayan ama en önemlisi peygamberimizin ve arkadaşlarının yaşadıkları sıkıntı dolu hayatla çelişmektedir!
Üçüncü Misal: Başta Nesaî olarak erbab-ı Siyer, Osman İbn-i Huneyf'ten haber veriyorlar ki: Osman diyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına bir a'ma (kör) geldi, dedi: "Benim gözlerimin açılması için dua et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona ferman etti:

فَانْطَلِقْ وَتَوَضَّاْ ثُمَّ صَلِّ رَكْعَتَيْنِ وَقُلِ اللّٰهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ وَاَتَوَجَّهُ اِلَيْكَ بِنَبِىِّ مُحَمَّدٍ نَبِىِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدُ اِنِّى اَتَوَجَّهُ بِكَ اِلَى رَبِّكَ اَنْ يَكْشِفَ عَنْ بَصَرِى اَللّٰهُمَّ شَفِّعْهُ فِىَّ

O gitti öyle yaptı, geldi. Gözü açılmış, güzel görüyormuş, gördük.

Cevap: Madem peygamberimiz bu kadar büyük ve etkili bir güce sahipti o halde torunları ama en önemlisi çocuklarının ölümünün önüne niye geçmedi? Fatıma hariç bütün çocukları kendisinden önce öldü ve bir baba olarak sürekli evlat acısı çekti. Bununla kalmadı Osman b. Affanla evli olan kızından torunuda ölürken yine çare olamadı! Sıradan bir vatandaşın kör gözüne derman oluyor ama çocukları yada torunları için hiçbir şey yapamıyor! Bu rivayetler görüldüğü üzere peygamberimizin reel hayatıyla uzaktan yakından alakası yok! Bu uyduruk şeyler peygamberimizin davasının anlaşılması önünde büyük engeller olmuş ve fantastik bir rüya aleminde bilinç kayıpları yaşamışlardır.

• De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
Dördüncü Misal: Büyük bir imam olan İbn-i Vehb haber veriyor ki: Gazve-i Bedr'in ondört şehidinden birisi olan Muavviz İbn-i Afra', Ebu Cehil ile döğüşürken; Ebu Cehil-i Laîn, o kahramanın bir elini kesmiş. O da öteki eliyle elini tutup, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanına gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun elini yine yerine yapıştırdı, tükürüğünü ona sürdü; birden şifa buldu. Yine harbe gitti, şehid oluncaya kadar harbetti. Hem yine İmam-ı Celil İbn-i Vehb haber veriyor ki: O gazvede Hubeyb İbn-i Yesaf'ın omuz başına bir kılınç vurulmuş ki, bir şakkı (tarafı) ayrılmış gibi dehşetli bir yara açılmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onun kolunu omuzuna eliyle yapıştırmış, nefes etmiş; şifa bulmuş. İşte şu iki vakıa, çendan (gerçi) âhâdîdir (ahad rivayetlerdir) ve haber-i vâhiddir; fakat İbn-i Vehb gibi bir imam tashih etse, Gazve-i Bedir gibi bir menba'-ı mu'cizat (mucizeler kaynağı) olan bir gazvede olsa, hem bu iki vakıayı andıracak çok misaller bulunsa; elbette şu iki vakıa, kat'î ve vaki'dir denilebilir.

Cevap: Eğer bu mümkün olsaydı en önce peygamberimiz amcası Hamza’yı hayata döndürürdü. Bu rivayetleri kitabına alan Said NURSİ’nin akıl ve iz’andan ne kadar uzak olduğunu yazdığı bu hikâyeler çok güzel ispatlıyor. Eğer bu rivayetlere gerçekten inanmışsa zaten akılla ilgisinin hiç olmadığı ortaya çıkmış oluyor ki kesinlikle bu durumda bu şarlatan kaale alınmamalı!
İşte ehadîs-i sahiha (sahih hadislerle) ile sübut bulan belki bin misal var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mübarek eli ona şifa olmuş.
Mektubat ( 139 )

SAİD NURSİ KENDİSİNE NASIL VAHİY GELDİĞİNE DAİR BAKIN NASIL SAÇMALIYOR :
Bir İkram-ı İlahî ve Bir Eser-i İnayet-i Rabbaniye (rabbani bir yardımın eseriyle)


وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ
mazmununa (içeriğini) mâsadak (tasdikleyen) olmak emeliyle deriz: Şu risalenin te'lifinde, Cenab-ı Hakk'ın bir eser-i inayetini (yardımının etkisini) ve rahmetini zikredeceğim. Tâ, şu risaleyi okuyanlar, ehemmiyetle baksınlar.

İşte şu risalenin te'lifi hiç kalbimde yoktu. Çünki risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair Otuzbirinci ve Ondokuzuncu Sözler yazılmıştı. Birdenbire, şu risaleyi yazmak için mücbir (zorlama) bir hatıra kalbe geldi. Hem kuvve-i hâfızam (hafıza gücüm), musibetler neticesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde, yazdığım eserlerde, nakil suretiyle ("Kale-Kıyle (dedi yada denildiki)" suretiyle) gitmemiştim. Hem yanımda kütüb-ü hadîsiye (hadis kitaplarını) ve siyer kitabları yoktur. Bununla beraber, "Tevekkeltü Alallah" diyerek başladım. Öyle bir muvaffakıyet (başarı) oldu ki, Eski Said'in kuvve-i hâfızasından ziyade hâfızam yardım etti. Her iki-üç saatte, sür'atle otuz-kırk sahife yazıldı. Birtek saatte, onbeş sahife yazılıyordu. Ekser Buharî, Müslim, Beyhakî, Tirmizî, Şifa-i Şerif, Ebu Nuaym, Taberî gibi kitablardan naklediliyor. Halbuki bu nakilde hata olsa -hadîs olduğu için- günah olması lâzım geldiğinden, kalbim titriyordu. Fakat anlaşıldı ki inayet (yardım) var ve şu risaleye ihtiyaç var. İnşâallah sahih bir surette yazılmıştır. Şayet bazı elfaz-ı hadîsiyede (hadis lafızlarında) veya râvilerin (rivayet edenlerin) isminde bir yanlış bulunsa, tashih (doğrulanarak) edilerek müsamaha (tölarans) ile bakmalarını
ihvanlarımdan
(kardeşlerimden) rica ediyorum.
Said Nursî

Mektubat ( 196 )

Dikkat edilirse Said NURSİ, “Mücbir (zoraki) bir hatıra kalbe geldi” diyerek açık açık kendisine vahiy geldiğini iddia etmektedir. Kaldıki hafızasının yaşadığı sıkıntılar yüzünden söndüğünü ve kaynak eserlerin yanında olmadığı halde tüm bunların kendisine yazdırıldığını iddia ediyor. Nurcuların iddiasına bakılırsa bu yazdıran Allah’tan başkası olmadığına göre demekki Allah Said NURSİ’ye İslami kaynaklarıda bir bilgisayara yüklenen program gibi yüklüyor ve kitabını yazmasına yardımcı oluyor! Peki böylelerine karşılık Allah ne diyor:

• Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
Not : Dil Cahili Said NURSİ zaten çoğul olan ve Türkçede “kardeşler” anlamına gelen “ihvan” kelimesini Türkçe çoğul ekini getirerek tekrar çoğul yapmış.
AY YARILMASI MUCİZESİ YALANI VE SAİD NURSİ’NİN ÇIRPINIŞLARI :
Şakk-ı Kamer Mu'cizesine Dairdir

(Ondokuzuncu ve Otuzbirinci Sözlerin Zeyli)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ وَاِنْ يَرَوْ آيَةً يُعْرِضُوا وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ

Kamer gibi parlak bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olan inşikak-ı Kamer'i (ayın yarılması), evham-ı faside (bozuk şüpheler) ile inhisafa (tutulmaya) uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhakemesiz mukallidleri (taklitçileri) diyorlar ki: "Eğer inşikak-ı Kamer (ayın yarılması) vuku bulsa idi umum (bütün) âleme malûm olurdu. Bütün tarih-i beşerin (insanlık tarihinin) nakletmesi lâzım gelirdi?"

Elcevab: İnşikak-ı Kamer (ayın yarılması); dava-yı nübüvvete (peygamberlik davasına) delil olmak için o davayı işiten ve inkâr eden hazır bir cemaate, gecede, vakt-i gaflette (gaflet anında) âni olarak gösterildiğinden; hem ihtilaf-ı metali' (ayın doğuşundaki değişkenlik) ve sis ve bulut gibi rü'yete mani esbabın (sebeplerin) vücudu ile beraber, o zamanda medeniyet taammüm (genelleşme) etmediğinden ve hususî kaldığından ve tarassudat-ı semaviye (gök gözlemleri) pek az olduğundan; bütün etraf-ı âlemde (dünyanın taraflarında) görülmek, umum tarihlere geçmek, elbette lâzım değildir. Şakk-ı Kamer (ayın yarılması) yüzünden bu evham (şüpheler) bulutlarını dağıtacak çok noktalardan şimdilik beş noktayı dinle.

BİRİNCİ NOKTA: O zaman, o zemindeki küffarın (kafirlerin) gayet şedid (şiddetli) derecede inadları, tarihen malûm ve meşhur olduğu halde; Kur'an-ı Hakîm'in
وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ
demesiyle şu vak'ayı umum (bütün) âleme ihbar (haber verdiği) ettiği halde; Kur'anı inkâr eden o küffardan (kafirlerden) hiçbir kimse, şu âyetin tekzibine, yani ihbar ettiği şu vakıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o küffarca (kafirlerce) kat'î (kesin) ve vaki' (olmuş) bir hâdise olmasa idi; şu sözü serrişte (ipucu) ederek, gayet dehşetli bir tekzibe ve Peygamber'in ibtal-i davasına (davasını çürütmeye) hücum göstereceklerdi. Halbuki şu vak'aya dair siyer ve tarih, o vak'a ile münasebetdar (ilgili) küffarın (kafirlerin) adem-i vukuuna (olmazlığına) dair hiçbir şey'ini nakletmemişlerdir. Yalnız
وَ يَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
âyetinin beyan ettiği gibi, tarihçe menkul (nakledilen) olan şudur ki: O hâdiseyi gören küffar (kafirler), "Sihirdir" demişler ve "Bize sihir gösterdi. Eğer sair (diğer) taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattır. Yoksa bize sihir etmiş." demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki: "Böyle bir hâdiseyi gördük." Sonra küffar (kafirler), Fahr-i Âlem (A.S.M.) hakkında (hâşâ) "Yetim-i Ebu Talib'in (Ebu Talib’in yetiminin) sihri, semaya (gökyüzüne) da tesir etti." dediler.

İKİNCİ NOKTA: Sa'd-ı Taftazanî gibi eazım-ı muhakkikinin (araştırmacıların en büyüyü) ekseri demişler ki: İnşikak-ı Kamer (ayın yarılması); parmaklarından su akması umum bir orduya su içirmesi, câmide hutbe okurken dayandığı kuru direğin müfarakat-ı Ahmediyeden (A.S.M.) (peygamberimizden ayrılmasından dolayı) ağlaması umum (bütün) cemaatin işitmesi gibi mütevatirdir (kesindir). Yani, öyle tabakadan tabakaya bir cemaat-ı kesîre (çok topluluk) nakletmiştir ki, kizbe (yalana) ittifakları muhaldir (imkansızdır). Hâle gibi meşhur bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevatirdir. Görmediğimiz Serendib Adası'nın vücudu gibi tevatürle vücudu (varlığı) kat'îdir, demişler. İşte böyle gayet kat'î ve şuhudî (şahit olmaklık) mesailde (meselelerde) teşkikat-ı vehmiye (şüphe teşkil etmek) yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhal (imkansız) olmamak kâfidir. Halbuki şakk-ı Kamer (ayın yarılması), bir volkanla inşikak (yarılan) eden bir dağ gibi mümkündür.

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Mu'cize dava-yı nübüvvetin (peygamberlik davasının) isbatı için, münkirleri ikna etmek içindir, icbar (zorlamak) etmek için değildir. Öyle ise dava-yı nübüvveti (peygamberliğin davası) işitenler için, ikna edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır. Sair taraflara göstermek veyahut icbar derecesinde bir bedahetle (netlikle) izhar (açığa vurmak) etmek, Hakîm-i Zülcelal'in hikmetine münafî (zıt) olduğu gibi, sırr-ı teklife (teklif sırrına) dahi muhaliftir. Çünki "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırr-ı teklif iktiza (gerektiriyor) ediyor. Eğer Fâtır-ı Hakîm, inşikak-ı Kamer'i (ayın yarılmasını), feylesofların hevesatına (heveslerine) göre bütün âleme göstermek için bir-iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sair hâdisat-ı semaviye (gök olayları) gibi ya dava-yı nübüvvete (peygamberlik davasına) delil olmazdı ve risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı veyahut bedahet (netlik) derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki, aklı icbar (mecbur) edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti (peygamberliği) tasdik edecek. Ebucehil gibi kömür ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif (teklif sırrı) zayi' olacaktı. İşte bu sır içindir ki: Hem âni, hem gece, hem vakt-i gaflet (gaflet anında), hem ihtilaf-ı metali' (ayın doğuş yerlerinin değişikliği) ve sis ve bulut gibi sair (diğer) mevanii (engeller) perde ederek umum (bütün) âleme gösterilmedi veyahut tarihlere geçirilmedi.

DÖRDÜNCÜ NOKTA: Şu hâdise, gece vakti herkes gaflette iken âni bir surette vuku bulduğundan etraf-ı âlemde (dünyanın uçlarında) elbette görülmeyecek. Bazı efrada (kişilere) görünse de, gözüne inanmayacak. İnandırsa da, elbette böyle mühim bir hâdise, haber-i vâhid ile tarihlere bâki bir sermaye olmayacak.

Bazı kitablarda "Kamer iki parça olduktan sonra yere inmiş" ilâvesi ise, ehl-i tahkik (araştırmacılar) reddetmişler. "Şu mu'cize-i bahireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münafık ilhak etmiş." demişler.

Hem meselâ o vakit, cehalet sisiyle muhat İngiltere, İspanya'da yeni gurub (gün batımı); Amerika'da gündüz; Çin'de, Japonya'da sabah olduğu gibi, başka yerlerde başka esbab-ı maniaya (engel olan nedenler) binaen elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız muterize (itiraz edene) bak, diyor ki: "İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvamın tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise vuku (olmamış) bulmamış." Bin nefrin (lanet) onun gibi Avrupa kâselislerinin (dalkavukların) başına!

BEŞİNCİ NOKTA: İnşikak-ı Kamer (ayın yarılması), kendi kendine bazı esbaba (nedenlere) binaen vuku (olmuş) bulmuş, tesadüfî, tabiî bir hâdise değil ki; âdi (sıradan) ve tabiî kanunlarına tatbik edilsin. Belki Şems (güneş) ve Kamer'in (ayın) Hâlık-ı Hakîm'i, Resulünün risaletini (peygamberliğini) tasdik ve davasını tenvir (açıklığa kavuşturmak) için hârikulâde olarak o hâdiseyi îka (gerçekleştirmiştir) etmiştir. Sırr-ı irşad (yol gösterme sırrı) ve sırr-ı teklif (teklif sırrı) ve hikmet-i risaletin (peygamberliğin hikmetinin) iktizasıyla (gerektirmesiyle), hikmet-i rububiyetin (rablığının hikmetinin) istediği insanlara ilzam-ı hüccet (delil getirerek susturmak) için gösterilmiştir. O sırr-ı hikmetin (hikmetin sırrı) iktiza (gerektirmediği) etmedikleri, istemedikleri ve dava-yı nübüvveti (peygamberlik çağrısı) henüz işitmedikleri aktar-ı zemindeki (yeryüzünün uçlarındaki) insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilaf-ı metali' (ayın doğuşunun değişkenlikleri) haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazıların güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurub (batması) etmesi gibi, o hâdiseyi görmeye mani pekçok esbaba (nedenlere) binaen gösterilmemiş. Eğer, umum (bütün) onlara dahi gösterilse idi, o halde ya işaret-i Ahmediyenin (A.S.M.) neticesi ve mu'cize-i nübüvvet (peygamberlik mucizesi) olarak gösterilecekti; o vakit risaleti bedahet (netlik) derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu, aklın ihtiyarı (seçim hakkı) kalmazdı. İman ise aklın ihtiyarıyladır. Sırr-ı teklif (teklif sırrı) zayi' olurdu. Eğer sırf bir hâdise-i semaviye (göksel olay) olarak gösterilse idi; risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ile münasebeti kesilirdi ve onunla hususiyeti kalmazdı.

Elhasıl: Şakk-ı Kamer'in (ayın yarılması) imkânında şübhe kalmadı, kat'î isbat edildi. Şimdi, vukuuna (meydana gelişine) delalet eden çok bürhanlarından (delillerinden) altısına (Haşiye) işaret ederiz. Şöyle ki:

Ehl-i adalet olan sahabelerin, vukuuna (oluşuna) icmaı (görüş birliği) ve ehl-i tahkik (araştırmacıların) umum (bütün) müfessirlerin,
وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ
tefsirinde onun vukuuna (oluşuna) ittifakı ve ehl-i rivayet-i sadıka (sadık rivayetçilerin) bütün muhaddisinin (hadisçilerin), pek çok senedlerle ve muhtelif tariklerle (kanallarla) vukuunu (oluşunu) nakletmesi ve ehl-i keşif ve ilham bütün evliya (ermişler) ve sıddıkînin (sadıkların) şehadeti ve ilm-i Kelâm'ın (Kelam ilminin) meslekçe birbirinden çok uzak olan imamlarının ve mütebahhir (derin) ülemanın (alimlerin) tasdiki ve nass-ı kat'î (kesin hükmü) ile dalalet üzerine icma'ları (görüş birliği) vaki' olmayan ümmet-i Muhammediyenin (A.S.M.) o vak'ayı telakki-i bilkabul (kabul telakki) etmesi; güneş gibi inşikak-ı Kamer'i (ayın yarıldığını) isbat eder.

Elhasıl: Buraya kadar tahkik namına ve hasmı ilzam (bağlama) hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat namına ve iman hesabınadır. Evet tahkik (araştırma) öyle dedi, hakikat ise diyor ki:

Sema-yı risaletin (peygamberlik semasının) kamer-i müniri (aydınlatan ayı) olan Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet (peygamberliğin sone eren divanı), nasılki mahbubiyet (sevgililik) derecesine çıkan ubudiyetindeki (kulluğundaki) velayetin (ermişliğin) keramet-i uzması (büyük kerameti) ve mu'cize-i kübrası (büyük mucizesi) olan Mi'rac ile, yani bir cism-i Arzı (yeryüzü cismi) semavatta (göklerde) gezdirmekle semavatın (göklerin) sekenesine (sakinlerine) ve âlem-i ulvî (yüce alem) ehline rüchaniyeti (üstünlüğünü) ve mahbubiyeti (sevgililiği) gösterildi ve velayetini (ermişliğini) isbat etti. Öyle de: Arza (yere) bağlı, semaya (gök yüzüne) asılı olan Kamer'i (ayı), bir arzlının (yeryüzünde yaşayanın) işaretiyle iki parça ederek arzın (yeryüzünün) sekenesine (sakinlerine), o arzlının (dünyalının) risaletine (peygamberliğine) öyle bir mu'cize gösterildi ki: Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) Kamer'in (ayın) açılmış iki nuranî kanadı gibi; risalet (peygamberlik) ve velayet (ermişlik) gibi iki nuranî kanadıyla, iki ziyadar (ışıklı) cenah (kanat ile) ile, evc-i kemalâta (olgunlukların uçlarına) uçmuş; tâ Kab-ı Kavseyn'e (iki yay arası yakınlığa) çıkmış, hem ehl-i semavat (gökyüzündekiler) hem ehl-i arza (yeryüzündekilere) medar-ı fahr (övünç nedeni) olmuştur.

عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ الصَّلاَةُ وَالتَّسْلِيمَاتُ ِمْلاَ اْلاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتِ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Mektubat ( 207 - 210 )

Cevap: Said NURSİ analiz gücünden o derece yoksun ve o kadar yüzeysel düşünen bir şahsiyet ki tabiatıyle yapacağı yorumlarda bu niteliğine uygun yüzeyselliktedir. Farzedelim ki ayın yarılması gerçekten olmuş olsun, iyide peygamberimiz zamanında olmuş bitmiş bir olay ondan sonraki asırlarda yaşayan insanlara nasıl mucize olacak? Mucize onu görenler içindir, ya görmeyenler için nedir? Kendisine müşahade edilmedikten sonra hakkında ciltler dolusu kitap yazılsada bir vaka yaşandığı dönemi ve insanları ilgilendirir sonraki nesilleri bu ilgilendirmez, sonraki nesiller bunu bir hikaye gibi dinleyecektir o kadar! Peki gerçekten Said NURSİ ve onun gibi düşünenlerin iddiasına göre Ay Yarılması mucizesi diye bir şey olmuş mudur?
Kamer Suresinin ilk ayetinde geçen “KIYAMET YAKLAŞTI VE AY YARILDI” cümlesinden yola çıkılarak sonraki dönemde uydurulduğu belli olan ay yarılması mucizesi diye bir olay aslında olmamış ve bu uydurulan bu sözler ise Kur’an’la taban tabana zıttır! Zira ayın yarılması olayını Allah evrenin ölümü olan Kıyametle ilgili olarak bize anlatıyor ve birçok ayette tıpkı Ay gibi diğer gök cisimlerininde dengelerini kaybedeceğini bize şu ayetlerde söylemektedir:
Gök yarıldığı ve Rabbine boyun eğdiği zaman -ki ona yaraşan budur-,
İnşikak Suresi 1 ve 2. Ayet
Gök yarıldığı zaman, Yıldızlar saçıldığı zaman,
İnfitar Suresi 1 ve 2. Ayet

Yukarıdaki iki ayet kıyamet günü gökyüzünde olacak dramatik değişimleri anlatıyor ve yarılan gökyüzünde elbette diğer gök cisimleri gibi ayda parçalanacaktır. Peki, kıyamet günü öncesi ayın konumuyla ilgili Allah ne diyor:

Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur. Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.
Yasin Suresi 39 ve 40. Ayet

Yasin suresindeki bu ayet ay ve güneşin bir denge içinde hareket ettiğini hatta biri diğerini geçmeyecek şekilde kozmik görevlerini yerine getirdiğini söylemektedir. Zira bugün, ayın hareketlerinin yeryüzündeki med-cezir olaylarına hatta insanın psikolojisi üzerinde dahi etkileri olduğu ispatlanmıştır. Ayın yörüngesindeki en ufak bir kaymada güneş sistemindeki alt üst oluş hayal bile edilemez. Bunun müşriklere gösterilmiş bir mucize olduğunu ise bakın Allah şu ayetiyle nasıl yalanlıyor:

Kendine kıyacaksın inanmıyorlar diye âdetâ. Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar. Rahman katından, Kur'ân'ın yeni bir âyeti indi mi, hemen yüz çevirirler ondan.
Şuârâ Sûresi 3,4,5. Ayet

Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.
En’am Suresi 35. ayet

Yukarıdaki ayetler apaçık ispatlamaktadır ki Allah hiçte göğü yeri harekete geçirerek hiçbir müşriği, kâfiri ikna etme gibi bir pozisyona girmeyecektir. Zira müşriklerin Allah’ın gücünden bir şüpheleri yok ki Allah’ta bir güç gösterisine girsin.

SAİD NURSİ BAKIN KENDİSİ GİBİ BİR ŞARLATAN OLAN ABDULKADİR GEYLANİ İÇİN NELER DİYOR :
Birincisi: "Eğer perde-i gayb (gayb perdesi) açılsa yakînim (kesin inancım) ziyadeleşmeyecek" diyen İmam-ı Ali (R.A.) ve yerde iken Arş-ı A'zam'ı (en büyük arşı) ve İsrafil'in azamet-i heykelini (endamının büyüklüğüne) temaşa (seyreden) eden Gavs-ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar ve gaybbîn (gaybi bilen) gözleri bulunan binler aktab (kutuplar) ve evliya-i azîmeyi (büyük ermişleri) câmi' (kapsayan) ve Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm namıyla şöhret-şiar-ı âlem (dünyaca şöhret bulan) olan cemaat-ı nuraniyenin (nurlu topluluğun) icma' (görüş birliği) ile tasdikleridir.
Mektubat ( 220 )

Gelin önce Abdulkadir Geylani kim ona bir bakalım :
Abdulkadir 1077 yılında bugün İran sınırı içinde yer alan Gilan eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde dünyaya geldi. Fars kökenli olmasına rağmen uyduruk bir şecereyle soyunun Hz. Ali’ye dayandığını iddia etmiştir. Abdulkadir Geylani yaşadığı çevrenin etkisiyle daha on yaşında batıl iddialarda bulunmuş ve Melekler tarafından korunduğu yalanını söylemiştir. Abdulkadir Geylani sırf düşündüklerinden olsa gerek felsefecilerden nefret etmiştir. Daha kendisi hayattayken kendisini kutsallaştırmış ve kendisine birçok keramet masalları uydurmuştur. Muhtemelen bununla cahil kitleyi kandırıp onları sömürmeyi amaç edinmiştir. Kendisinin Cennete gideceğinden o derece emindir ki dinleyicilerini Cenneti vadetmesi bir yana bu hususta onlara teminat bile verecek kadar İslam’ın özünden uzaklaşmıştır. Onun takipçileri daha da ileri gitmiş ve ölümünden sonra bile bu sapkın kişinin keramet ve tasarruflarının devam ettiğini ve “Medet Ya Abdulkadir Geylani” yani “yetiş ya Abdulkadir Geylani” sözüyle onu “TANRILAŞTIRMIŞLARDIR”….
Said NURSİ kendisi gibi sapkın bir karaktere sahip olan Abdulkadir Geylani’yi örnek alması boşuna değildir. Zira düşünce dünyaları aynı olan bu insanlar birbirlerinin YALANCI ŞAHİDİDİRLER..
• Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
SAİD NURSİ KENDİNCE UYDURDUĞU SÜFYAN VE DECCAL’DEN BAHSEDİYOR :
Ehadîs-i şerifede (hadisi şeriflerde) gelmiş ki: Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka (kafirlik) başına geçecek eşhas-ı müdhişe-i muzırraları (müthiş zararlı şahısları), İslâm'ın ve beşerin hırs ve şikakından (ihtilafından) istifade ederek az bir kuvvetle nev'-i beşeri (insan türünü) herc ü merc eder ve koca Âlem-i İslâmı esaret altına alır.
Mektubat ( 270 )

Cevap: Süfyan kelimesinin geçtiği hiçbir hadis metnine Nurcuların en bilgilileri bile ulaşmamış ve “hele bir ulaşalım o vakit yazacaz” diyerekte ucu açık yalanlarına bir yalanı daha eklemişlerdir. Said NURSİ’nin hayali düşmanları Süfyan ve Deccal onun aynı zamanda yalanlarının kahramanıdır.
Daha sonra Süfyan dediği ve kendi yarattığı mitolojik düşmanı Atatürk’le özdeşleştirmiştir, tarihi gerçeklerle uzaktan yakından alakası olmayan yorumlarla cahil taraftarlarını kandırmaya çalışmıştır.
SAİD NURSİ TARİHTE YAŞAMIŞ BAZI ŞAHISLARI BAKIN NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR :
Üçüncü Sualiniz: Başta müçtehidîn-i izam (büyük müçtehitler) imamları mı efdal (en üstün), yoksa hak tarîkatların şahları, aktabları (kutuplarımı) mı efdaldir (üstündür)?

Elcevab: Umum (tüm) müçtehidin (müctehidler) değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî, Ahmed İbn-i Hanbel; şahların, aktabların (kutupların) fevkındedirler (üstündedirler). Fakat hususî faziletlerde Şah-ı Geylanî gibi bazı hârika kutublar, bir cihette daha parlak makama sahibdirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır. Hem tarîkat şahlarının bir kısmı, müçtehidlerdendir; onun için umum (tüm) müçtehidin (müçtehitlerin), aktabdan (kutuplardan) daha efdaldir denilmez. Fakat Eimme-i Erbaa (dört halife), Sahabeden ve Mehdi'den sonra en efdallerdir (en üstünleridir) denilir.
Mektubat ( 280 )

Oysa Allah bakın ne diyor :

Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz.
Nisa Suresi: 49
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR?
Necm Suresi 31,32,33,34,35
SAİD NURSİ PEYGAMBERİMİZE BİR NUR NİSPET EDİYOR:
Hakikat şu olmak gerektir ki: Âlem-i bekanın (sonsuzluk aleminin) mahlukları, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nuruyla pek alâkadardırlar. Çünki onun getirdiği nur iledir ki; Cennet ve dâr-ı âhiret (ahiret yurdu), cinn ve ins ile şenlenecek. Eğer o olmasaydı, o saadet-i ebediye (sonsuz mutluluk) olmazdı ve Cennet'in her nevi (türü) mahlukatından (yarattıklarından) istifadeye müstaid (hazır) olan cinn ve ins, Cennet'i şenlendirmeyeceklerdi; bir cihette (tarafta) sahibsiz virane kalacaktı. Yirmidördüncü Söz'ün Dördüncü Dalında beyan edildiği gibi: Nasılki bülbülün güle karşı dasitane-i aşkı (aşk destanı); taife-i hayvanatın (hayvanlar aleminin), taife-i nebatata (bitkiler alemine) derece-i aşka (aşk derecesine) baliğ olan ihtiyacat-ı şedide-i aşknümayı (aşkını gösteren şiddetli ihtiyaçlar), rahmet hazinesinden gelen ve hayvanatın (hayvanların) erzaklarını taşıyan kafile-i nebatata (bitkiler) karşı ilân etmek için,
Mektubat ( 303 )

Cevap: Said NURSİ tarikatçılar gibi Nur-u Muhammedi saçmalığına inanmakta ve tüm yaratılanların onun Nur’undan yaratıldığı yalanını kendince bol sözcük israflı cümlelerle izah etmeye çalışmaktadır. Oysa Allah kitabında ve kitabına uygun gelen hadis-i şeriflerde böyle bir şeyden bahsetmediği gibi, ne âlemlerin nede insanların yaradılışında hiçkimseyi şahit tutmadığını açık açık söylemektedir.

Ben onları ne göklerin, ne yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.
Kehf Sûresi 51. Ayet

Allahın şahit tutmadıkları içine peygamberimizde girdiğine göre demekki peygamberimiz Allah’ın kendisine bildirdiğinden başka hiçbir bilgisi olamaz. Peygamberimizde bizim gibi bir beşer olduğu için gerek doğumu, gerek çocukluğu ve gerekse hayatının tüm aşamalarında vahiy almasının dışında hiçbir artı bir özelliğe sahip olmadığını bakın Allah nasıl bize söylüyor:

De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”
Kehf Suresi 110

Bu tür batıl itikatlı insanlar daha da ileri gidip güya Allah’ın “Sen olmasaydın sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” dediği yalanını söyleyebilmiş ve peygamberimizi adeta tanrılaştırmışlardır. Peygamberimizden kalan boşluğa ise şeyhler, mollaları, seyyit dedikleri şarlatanları koyarak insanların dinen sömürülmesine zemin hazırlamışlardır. Eğer peygamberimizden dolayı alemlerler yaratılmış olsaydı o halde âlemlerden önce onun varlığının olması gerekti o halde Miladi 571. Senesinde doğup 63 yıl yaşayan kimdi peki? Hem âlemlerden önce varlığı olacak hemde alemlerden sonra yaratılacak, böylesi deli saçması şeylerin arkasına takılan sözüm onu bu insanlara alim denilerek ilme, irfana resmen hakaret edilmektedir.


SAİD NURSİ’NİN VELAYET UYDURMASI :
İşte Mi'racın uzun mesafesiyle,
وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
in ifade ettiği mesafesizliğin sırrıyla; hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın gitmesinde, çok mesafeyi tayyederek (geçerek) gitmesi ve ân-ı vâhidde (bir anda) yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mi'racı, onun seyr ü sülûkudur (tarzıdır), onun ünvan-ı velayetidir (velayet ünvanıdır). Ehl-i velayet (ermişlik ehli) nasılki seyr ü sülûk-u ruhanî (ruhsal yürüyüş tarzı) ile, kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakki ile, derecat-ı imaniyenin (imanın derecelerine) hakkalyakîn (gerçeklik) derecesine çıkıyor.
Mektubat ( 306 )

Cevap: Oysa Said NURSİ’nin bahsettiği tarzdaki velayeti Allah kendine has kılmaktadır ve bakın Allah ne diyor:

İşte bu durumda velayet yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.
Kehf Suresi 44. ayet

SAİD NURSİ’NİN TÜRKLERLE İLGİLİ SAÇMA SAPAN BİR YORUMU :
Cây-ı dikkat bir hal: Türk milleti anasır-ı İslâmiye (İslam unsurları) içinde en kesretli (bol) olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair (diğer) unsurlar gibi, müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam (ayrılmış) etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.
Mektubat ( 324 )

Cevap: Bu satırlardanda anlaşılıyor ki Said NURSİ’nin dünya coğrafyası hakkındaki bilgisi son derece kıt ve buna rağmen bilmediğinin arkasına düşecek kadarda cahil cüretine sahiptir. Oysa Türk diye tanımlanan kavimlerin tamamı Müslüman olmadığı gibi, İslam olduğu halde başka milletlerin içinde eriyipte Türklüğünü kaybeden toplumlar bile mevcuttur. Eğer İslam olmak kişinin etnik kimliğininde yaşamasına neden oluyorsa o halde mesela Araplaşan Türkleri nereye koyacaz, yada Türkleşen Çerkezleri, Arnavutları, yada Boşnakları nereye koyacaz. Said NURSİ’nin ikinci büyük yanlışı Türkleri Müslümanlar içinde nüfus yönünden en kalabalık etnik unsur olarak tanımlamasıdır ki bu külliyen yalandır zira kendisini Arap olarak nitelendiren Müslüman nüfus etnik yönden en kalabalık grubu teşkil eder. Bugün Yakut, Hakas, Çuvaş olarak adlandırılan ve Tarihçiler nezdinde Türk kabul edilen topluluklar Müslüman değildir ancak etnik kimliklerini kaybetmemişlerdir. Said NURSİ’nin Kürt olduğu halde Türk Milliyetçiliği kokan bu cümleleri onun cehaletinin eserinden başka bir şey değil! Esasen özbe öz kendini Türk olarak nitelendiripte İslamiyeti kabul etmeyen, ateistler, Hristiyanlar hatta Yahudiler dahi bulunmaktadır. Bireyin dinsel inanışını etnik kimliği değil tamamen kendi tercihi belirler. Etnik kimlik ise bireyin doğuştan kazandığı bir olgudur ve birey etnik kimliğini sonradan tercih etmez. Macarlarla ilgili verdiği örnek ise evlere şenlik zira Macarlar henüz peygamberimiz daha doğmadan önce Avrupa’ya gelmiş ve bulundukları toprağın kültürü içinde erimişler ancak Macar kimliğini kaybetmemişlerdir. Yani Said NURSİ’nin dediğinin tam tersi durumlar olmuştur. Zaten Macar diye ayrı bir terim kullanıyorsak tamda onların Macar kaldıkları içindir. Etnik kimliğin varlığı o etnik kimliğin inancıyla hiçbir alakası yoktur hatta tam tersine din bazen bir etnik unsurun başka bir etnik unsur içisinde erimesine neden olabilmiştir. Türkler Müslüman olduğunda hemen Arap ve Fars isimlerini almış hatta kurdukları devletlerin bir çoğunda resmi yazışma ya Arapça yada Farsça olmuş bu yüzden ana dillerinin safiyeti bozulmuş hatta çoğu yerde ana dillerini tümden unutup ya Araplaşmış yada Tacikler gibi Farslaşmışlar, yada Hindistanda olduğu gibi Hintlileşmişlerdir. Yani DİN unsuru tam tersine belkide etnik kimliğin başkalaşmasına neden de olabiliyor! Oysa Allah tüm dillerin, ırkların ayet olduğunu bakın nasıl açıklıyor:

Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.
Rûm Sûresi 22

Bu ayete rağmen Said NURSİ sanki Türklükte özel bir pâye varmış gibi “Necip” diye sıfatlandırarak Kürt olduğu halde neredeyse Türklüğü tüm ırklardan üstün görecek sözler sarfetmektedir. Oysa Bakın Allah ne diyor:

Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.
Hucurat Suresi 13. ayet
SAİD NURSİ ALLAH’IN AYETLERİNİ YAZIYOR AMA BU AYETLERE HİÇTE UYGUN DAVRANMIYOR :
Hem İslâmiyet, vücub-u zekat (zekatın farzlığı) ve hurmet-i riba (faizin yasaklığı) gibi binler şefkatperverane mesail (misaller) ile fukarayı ve avamı (halkı) himaye ettiği;
اَفَلاَ يَعْقِلُونَ ٭ اَفَلاَ يَتَفَكَّرُونَ ٭ اَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ
gibi kelimatıyla (sözleriyle) aklı ve ilmi istişhad (şahit kıldığı) ve ikaz ettiği ve ehl-i ilmi himaye ettiği cihetle daima İslâmiyet, fukaraların ve ehl-i ilmin kal'ası ve melce'i (sığınağı) olmuştur. Onun için, İslâmiyet'e karşı küsmeye hiçbir sebeb yoktur.
Mektubat ( 325 )

Arapçasını yazıp Türkçesini yazmadığı “Akıllarını kullanmazlar mı? Düşünmezler mi? Ve Anlamazlar mı?” cümlelerine ne hikmetse en başta Said NURSİ uymuyor ve tamda bu sınıfa yani aklını kullanmayan, düşünmeyen ve anlamayanlar güruhuna kendisi girmektedir. Son derece akla ters, düşünmenin eseri olmayan sözcük israfından ibaret düşüncelerini kalın kalın kitaplar halinde insanlara ilim diye sunabilmiştir.
SAİD NURSİ KUR’AN MEALLERİNİN OKUNMAMASI İÇİN BAKIN NASIL SAÇMALIYOR :
Elhasıl: Lisan-ı nahvî (dilbilgisi dili) olan lisan-ı Arabînin (Arapça dilinin) câmiiyeti (kapsayıcılığı) ve elfaz-ı Kur'aniyenin (Kur’an lafızlarının) i'cazı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme (tercüme edilebilir) değildir! Belki "muhaldir (imkansız)" diyebilirim. Kimin şübhesi varsa, i'caza dair Yirmibeşinci Söz'e müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar (kısa) ve nâkıs (noksan) bir mealdir. Böyle meal nerede; hayatdar (canlı), çok cihetlerle teşa'ub (dallanmış budaklanmış) etmiş âyâtın (ayetlerin) hakikî manaları nerede?
Mektubat ( 342 )

Bugün Nurcuların Kur’an meallerini okumaktan özenle kaçmalarına en büyük neden üstatları olan Said NURSİ’nin bu cümlesidir. Hâlbuki bir dilden başka dile yapılan hiçbir tercüme o şeyin aslı olmaz ve kimsede bu iddiayı dile getiremez. Kur’an meallerini yapan hiçbir yazarda yaptığı mealin “Kur’an” olduğunu iddia etmez, edemez. Nurcular’a direk Kur’an okuyun dediğimizde bize “Mealler Kur’an değil o yüzden biz okumayız” derler bunun üzerine “Peki Risale-i Nur Kur’an’mıki onu okuyorsunuz? Onu niye okuyorsunuz zira bu mantıkla Risale-i Nur’uda okumamanız gerek” dediğimizde onlar Risale-i Nur’u Kur’an’ın tercümanı olarak gördüklerini söylüyorlar. Yani aslında bu meali Said NURSİ yaptığında ideal ve okunası olarak görüyorlar, bir başkası yaptığında “nakıs” ilan ediyorlar. İnsanları Risale-i Nur saçmalığına mahkûm etmek için insanların kolayca anlayabileceği ve tek ciltten ibaret mealleri kötüleyerek günahların en büyüyünü işlemektedirler. Allah böyleleri için bakın ne diyor:

“Sonra dini aralarında kalın kitaplar haline getirerek paramparça ettiler. Her grup kendi yanındakiyle övünmektedir”
Mu’minun Sûresi 53. Ayet.
SAİD NURSİ SIK SIK UYGULADIĞI TEFE’ÜL (FAL BAKMA) İLE İLGİLİ NE DİYOR :
İkincisi: Kur'an ile tefe'üle (fal bakmaya) ve rü'yaya itimada ehl-i hakikat (araştırmacılar) tarafdar değiller. Çünki Kur'an-ı Hakîm, ehl-i küfrü (kafirleri) kesretle (bolca) ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe'üld e(fal bakmada), kâfire ait şiddeti, tefe'ül (fal bakan) eden insana çıktığı vakit, yeis (ümitsizlik) veriyor; kalbi müşevveş (karıştırıyor) ediyor. Hem rü'ya dahi hayr iken, bazı aks-i hakikatla (gerçek dışı) göründüğü için şerr telakki edilir, yeise (ümitsizliğe) düşürür, kuvve-i maneviyeyi (manevi gücü) kırar, sû'-i zan verir. Çok rü'yalar var ki: Sureti dehşetli, zararlı, mülevves (kirli) iken; tabiri ve manası çok güzel oluyor. Herkes rü'yanın suretiyle manasının hakikatı mabeynindeki (arasındaki) münasebeti (ilgiyi) bulamadığı için; lüzumsuz telaş eder, me'yus (umutsuz) olur, keder eder.

İşte yalnız bu cihet içindir ki, ehl-i hakikat (hakikat ehli) gibi ve İmam-ı Rabbanî misillü (gibi) başta
نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ
dedim.
Mektubat ( 347 )

Cevap: Tefe’ül yani bir kitabın sayfasını rast gele açarak fal bakmayı marifet sayan Said NURSİ bunu birde İslami olarak nitelendiriyor. Zaten bu tarz rast gele sayfalar çevirip kendine Bediüzzeman ismini layık gören bu şarlatan yaptığını birde suret-i haktan gösterme gafletine düşmüştür. İmam-ı Rabbani denilen şarlatana uyan birinden başka bir şey beklenmez zaten! Said NURSİ İmam-ı Rabbanı denen Hintli şarlatanın Mektubat adlı batıl kitabını rast gele çevirmiş ve çıkan sayfada Mirza Bediüzzeman’a mektup kısmını okuyunca kendi kendine “Babamın adı Mirza” olduğuna göre demekki bana sesleniyor diyerek kendine bu ünvanı koymuştur. Oysa belki o sayfada bir sürü sıfattan bahsedilmiştir ancak o hiçbirine bakmamış direk Mirza yazan kısmı alarak bundan kendince uğur çıkarmıştır. Bu derece paranoyak bir karaktere sahip bir kişinin maalesef bugün onlarca taraftarı yer almakta ve akıllarını tabiri caizse peynir ekmeksiz yemektedirler. Peki okuduğu o sayfada “BİR KAFİR’E” mektup deseydi acaba üzerine alır mıydı? Bu derece akıl, mantık dışı yollarla kendini kutsallaştıran Said NURSİ hem çağındaki hem sonraki çağda yaşayan onlarca insanın İMANINI çalmış ve onların sapmasına neden olmuştur!

SAİD NURSİ’YE GÖRE EVLİYA DEDİĞİ ZATLAR GAYBİ BİLİRLERMİŞ!
İşte umum (bütün) avam (halk) için dahi bir nevi velayete mazhariyet var ki, rü'ya-yı sadıkada, evliya (veliler) gibi, gaybî (gayba ait) ve istikbali (geleceğe ait) olan şeyleri görüyorlar. Evet uyku nasılki avam (sıradan halk) için rü'ya-yı sadıka (çıkan rüya) cihetinde bir mertebe-i velayet (ermişlik mertebesi) hükmündedir; öyle de umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbaniyenin (rabbani sinemanın) seyrangâhıdır (seyredilme yeridir). Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fena ahlâklı fena düşündüğünden, fena levhaları görür. Hem herkes için, âlem-i şehadet (görünen alem) içinde, âlem-i gayba (görünmeyen aleme) bakan bir penceredir. Hem mukayyed (kayıtlı) ve fâni insanlar için, saha-i ıtlak bir meydan ve bir nevi bekaya mazhar ve mazi ve müstakbel (gelecek), hal hükmünde bir temaşagâhtır (seyretme yeridir). Hem tekâlif-i hayatiye (hayatın zorlukları) altında ezilen ve meşakkat (sıkıntı) çeken zîruhların (ruhları olan canlıların) istirahatgâhıdır. İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur'an-ı Hakîm
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
nev'indeki âyetlerle, hakikat-ı nevmiyeyi (uyku gerçeğini) ehemmiyetle ders veriyor.
Mektubat ( 349 )

Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
• Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır
. Âl-i İmrân Suresi 179
• De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
• De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
• Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
• Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
• Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
• Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
• De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar
. Neml Suresi 27
• Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
• Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
• O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.
Cinn Suresi 26, 27, 28
ISMARLAMA BİR RÜYA VE SAİD NURSİ BAKIN BUNU KENDİNE NASIL YONTUYOR :
O vasi (geniş)' meydanlık, âlem-i İslâmiyettir (İslam dünyasıdır). Meydanlığın nihayetindeki mescid, Isparta vilayetidir. Etrafı bulanık çamurlu su, hal ve zamanın sefahet (düşüklük) ve atalet (tembellik) ve bid'atlar bataklığıdır. Sen selâmetle, bulaşmadan, sür'atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr-ı Kur'aniyeye (Kur’ani Nurlara) sahib çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir. Mesciddeki küçük cemaat ise; Hakkı, Hulusi, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühdü, Lütfü, Hüsrev, Re'fet gibi Sözler'in hameleleridir (taşıyıcılardır). Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözler'deki kuvvet ve sür'at-i intişarlarına (yayılmalarının hızına) işarettir. Birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman'dan sana münhal (boş) kalan yerdir. O cemaat; telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakikatı ise inşâallah tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfik-i İlahî (ilahi başarı) ile birer şecere-i âliye (yüce ağaç) hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulusi'ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi, naşirler (yayanlar) ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat'î hükmedemem. O genç, kuvve-i velayetle (velilik gücüyle) meydana atılacak bir zâttır. Sair noktaları sen benim bedelime tabir et.
Mektubat ( 350 )

Rüyalar Nurcu kitlenin inançsal fantazileridir adeta, ve doğal olarak sohbetlerdeki Risale-i Nur eksenli şartlandırmalar gerek şakirtlerin ve gerekse onların şarlatan öncüsü Said NURSİ’yi psikolojik olarak etkiliyor ve tabiri caizse ısmarlama rüyalar görülebiliyor! Oysa görülen sembolik şeyler türlü türlü manalara çekilebilir ve aslında uykuda gördüklerimizin uyanık halimizdeki yaşamımıza hiçbir etkisi olmadığı gibi doğruluğa ermede ölçüde değildir. Rüyalar Nurcuların paranoyak toplum olma noktasında çok fazla etkisi olmuş ve bu insanlar bu nedenle rasyonel düşünme yeteneklerini bir süre sonra kaybetmişlerdir. Öyleki kendilerine itiraz edenlere “Aklınız gözünüze inmiş” diyerek birde küçümserler. Zaten bir süre sonra görülen bu rüyalar onların zihinlernide kendileri hakkında özel ve seçilmiş bir topluluk inancına götürüyor ve artık bunun akabinde DİNSEL BİR KİBİRLE batıl inançlarına daha bir sadakatla bağlanıyorlar. Onlara itaraz edildiğinde ise “Bizim yolumuz nasip kısmet işidir, demekki senin kısmetin yokmuş” diyerek kendilerince küçümser ve aşağılarlar.

“Görmezlikten gelenler için birdir, onları uyarsanda uyarmasanda inanmayacaklar. Allah kalplerine kulaklarına mühür vurmuştur, basiretleri ise bağlanmıştır. Onlar için büyük bir azap vardır. İnsanlardan bazıları “Bizde Allah’a ve ahiret gününe iman ediyoruz” derler halbuki iman etmiş değillerdir. Allah’ı ve inananları kandırmaya çalışıyorlar ancak kendilerini kandırırlar ama bunun şuurunda değillerdir. Kalplerinde hastalık vardır ve bu yüzden Allah hastalıklarını arttırdı ve yalan konuşmalarından ötürü onlara elim bir azap vardır. Onlara denilseki “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” onlar “Biz islah edicileriz” derler, dikkat edin onlar gerçekten bozguncudurlar ama bunun farkında değiller”
Bakara Sûresi 6-12 ayetler

Nurcular insanların zihin dünyalarını, beklentilerini, hedeflerini ne kadar korkunç bir şekilde etkileyip bozduklarının gerçekten farkında değiller zira bunu din adına yapıyorlar ve üstüne üstelik Allah’a ve ahiret gününe iman ettiklerinide söylerler. Oysa Allah’a iman etmiş olan biri Kur’an’dan kaçmaz, Kur’an ayetlerini okumak yerine kalın kalın kitapların peşine düşmez. Ahiret gününe iman etmiş bir kişi Allah’tan başka şefaatçiler, torpiller edinmeye kalkışmaz. Nurcular’a Allah’ın açık ve net mesajını okuduğumuzda ya dinlemezler yada son derece vazıh olan ayetleri “Ama Allah öyle demek istememiştir” diyerek ayetlere itaat etmemek için kılı kırk yarar bahanelerle konunun özünden özenle uzaklaşırlar. Ahiret gününe gerçek manada inanmadıklarından ötürü taraftarlarına “Nur şakirdi olursan yüzde yüz cennete gideceksin, zira Nurcular imanla kabre girerler” diyerek şartlandırıyor ve ardından ölü diri ne kadar din şarlatanı varsa onların kendilerini kurtaracağını söyleyerek pusuladan hepten şaşırıyorlar. Zira Allah’ın adaletine güvenen biri başka bir dost ve yardımcı aramaz. Bir Mü’min bilir ki hesap gününde tüm hâkimiyet Allah’ın olacak, zira din gününün sahibi odur ve o adil olduğu için kimseyede kıl kadar haksızlık yapılmaz.
KUR’AN’DA VE HADİSLERDE BAZI MÜTEŞABİHAT VARMIŞ VE ONLARI SADECE BAZI ÖZEL KİŞİLER BİLİRMİŞ!
Fakat hadîsin, Kur'an gibi bazı müteşabihatı var. Ancak havas (elit) onların manalarını bulabilir. Şu hadîsin zahiri dahi, müşkilât-ı hadîsin (hadisin problemleri) müteşabihat kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medar-ı münakaşa (tartışma nedeni) olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevab verecektim:
Mektubat ( 351 )

Cevap: Oysa Allah birşeyleri saklamış olsaydı zaten bunları kitabında söylemeyecekti, yada peygamberimiz bir şeyleri saklamış olsaydı onun birşeyler sakladığını o söylemedikçe kimse bilmeyecekti. Allah ve resulü insanlara bilmece sormuyor ki, yada haşa dinsel bir saklambaç oyunu yokki ortada insanları arayışa itsin! Farzedelim ki Allah’ın kitabında gizemler var iyide bunu Allah bildirmedikçe kim o gizemleri çözebilir ki? Çözdüğünü iddia eden kişi bunu nasıl ispatlayabilir? Eğer Allah bildirdi derse o halde bu “vahiy alma” iddiasıdırki Allah bunu reddediyor!

• Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
SAİD NURSİ’NİN ÖLÜM MELEĞİ İLE İLGİLİ ATIP TUTTUKLARI :
"Her ölünün ruhunu, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm mı bizzât kabzediyor? Yoksa aveneleri mi kabzediyorlar?" Bu hususta üç meslek var:

Birinci Meslek: Azrail Aleyhisselâm, herkesin ruhunu kabzeder. Bir iş bir işe mani olmaz, çünki nuranîdir. Nuranî bir şey, hadsiz âyineler vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzât bulunabilir ve temessül (görünebilir) eder. Nuranînin temessülâtı (görünümleri), o nuranî zâtın hâssasına (özelliğine) mâliktir (sahiptir); onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin âyinelerdeki misalleri, Güneşin ziya (ışık) ve hararetini gösterdiği gibi; melaike (melekler) gibi ruhanîlerin dahi, âlem-i misalin (hakiki olmayan alem) ayrı ayrı âyinelerinde misalleri onların aynılarıdır, hâssalarını (özelliklerini) gösterirler. Fakat âyinelerin kabiliyetine göre temessül (görünüyorlar) ediyorlar. Nasılki Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, bir vakitte Dıhye suretinde sahabeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka suretlerde ve Arş-ı A'zam (en büyük arş) önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanadlarıyla secde ediyordu. Heryerde, o yerin kabiliyetine göre temessülü (görünümü) varmış; bir anda binler yerde bulunuyormuş.

İşte şu mesleğe göre; kabz-ı ruh (ruhun alınması) vaktinde, insanın âyinesine temessül (görünen) eden Melek-ül Mevt'in (ölüm meleğinin) insanî ve cüz'î bir misali, Hazret-i Musa Aleyhisselâm gibi bir ulü-l azm (azamet sahibi) ve celalli ve hiddetli bir zâtın tokadına maruz olmak ve o misalî Melek-ül Mevt'in (ölüm meleğinin) libası (giysisi) hükmündeki suret-i misaliyesindeki (hakiki olmayan sureti) gözünü çıkarmak; ne muhaldir (imkansızdır), ne fevkalâdedir, ne de gayr-ı makuldür (nede akıl dışıdır).

Not: Said NURSİ yukarıdaki satırlarıyla güya Musa a.s’ın ölüm meleğini tokatladığı uydurma hadisini doğru kabul ettiğini söyleyerek yine akıl ve mantık dışılıktan yana tavır koyduğunu ikrar ediyor. Gelin önce bu uyduruk hadise sonra bu hadisi çürüten ayetlere bakalım.

Ebu Hurayra (r.anh) dan rivayet, Rasul-u Ekram (s.a.v.) buyurdu ki:
Melekul Mevt (ölüm meleği), Musa (a.s.)a ruhunu kabzetmek için gönderilmişti.
Hz. Musa'ya geldiği zaman, Ona tokat vurup, melekul mevt'in (ölüm meleği) bir gözünü çıkarmıştı.
Melekul mevt (ölüm meleği) (a.s.) Rabbine dönerek: "Beni öyle bir kula gönderdin ki, ölümü istemiyor."
Cenabı Hak tekrar ona gözünü iade etmişti.
(Sahihi Buhari, 2/113 ve 4/191; Sahihi Muslim 4/1843;
Buhârî, Cenaiz 69, Enbiyâ 31; Muslim, Fezail 157,158; Nesai, Cenaiz 121; Ahmed bin Hanbel, Musned: 2/7, 269. 315, 351, 513, 533)


Oysa bakın Allah ölüm ve bu ölümü gerçekleştirecek olan ölüm elçileri için bakın ne diyor :

“De ki o Allah ki kulları üzerinde etkin güç sahibidir sizin üzerinize muhafızlar gönderir. Ta ki sizden birine ölüm gelip çattığı zaman elçilerimiz onu öldürür ve işi de yarım bırakmazlar”
En’am Sûresi 61. Ayet

Ayet açıkça ölümün elinden hiçkimsenin kaçamayacağını ve canı alacak olan elçilerin ise işi yarım bırakmayacağını söylerken, ne hikmetse Musa a.s’ı öldürmeye gelen melek işini beceremiyor ve Allah’a geri dönüyor. Oysa En’am Suresindeki ayetin başında Allah “O Kullarının üzerinde hâkimdir, etkindir” diyor, Said NURSİ ise haşa Allah’ın ölüm emrinin yerine getirilemediğini söyleyerek hem Allah’a hemde Musa a.s’a iftira atmaktadır. Daha doğrusu Said NURSİ’den yüzyıllar önce atılan bir iftiraya Said NURSİ’de ortak olmaktadır. Bu uydurma hadis Allah ve Musa a.s’a iftira atmanın yanında peygamberimiz adına uydurularak onada iftira atılmış olmaktadır. Peki peygamber diye birine ölümü esnasında farklı bir muamele yapılabilir mi? Gelin bununla ilgili Sebe Suresinin 14. Ayetini okuyalım:

“Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde onun ölümünü dayandığı asasını yiyen bir kurttan başkası göstermedi. Süleyman yere düşünce cinler için “eğer gaybı bilmiş olsalardı böylesi alçaltıcı bir sıkıntıyı yaşamayacaklardı” durumu ayan beyan ortaya çıkmış oldu.

Dikkat edilirse ölüm hükmü verildiğinde peygamber dahi olsa ne ölüm yeri ne ölüm zamanı bellidir. Öyleki peygamber olduğu halde Süleyman a.s dahi onca şaşalı yaşamına rağmen dayandığı asası üzerinde kaskatı kesilerek ölmüştür.

“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34

“Allah eceli geldiği zaman hiçbir canın ecelini ertelemez Allah yaptıklarınızdan haberdardır”
Münafıkun Suresi 11. ayet
İkinci Meslek odur ki: Hazret-i Cebrail, Mikâil, Azrail gibi melaike-i izam (büyük melekler), birer nâzır-ı umumî (genel bakış) hükmünde.. kendi nevilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda aveneleri vardır. Ve o muavinler, enva'-ı mahlukata (yaratıkların türüne) göre ayrı ayrıdırlar. Sulehanın (Salihlerin) {(Haşiye-1): Bizde "Seyda" lakabıyla meşhur bir veliyy-i azîm (büyük ermiş), sekeratta (ölüm sarhoşluğunda) iken, ervah-ı evliyanın (ermişlerin ruhlarını) kabzına (almaya) müekkel (yetkili) Melek-ül Mevt (ölüm meleği) gelmiş. Seyda bağırarak demiş ki: "Ben talebe-i ulûmu (ilim talebelerini) çok sevdiğim için, talebe-i ulûmun (ilim talebelerinin) kabz-ı ervahına (ruhlarını almaya) müekkel (yetkili) mahsus taife ruhumu kabzetsin!" diye dergâh-ı İlâhiyeye (ilahi dergaha) rica etmiş. Yanında oturanlar bu vak'aya şahid olmuşlar.} ervahını (ruhlarını) kabzeden (alan) başkadır; ehl-i şekavetin (isyankarların) ervahını (ruhlarını) kabzeden (alan) yine başkadır. Nasılki
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا
âyeti işaret ediyor ki: "Kabz-ı ervah (ruhları alan) eden, taife (grup) taifedir (gruptur)." Bu mesleğe göre; Hazret-i Musa Aleyhisselâm, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'a değil, belki Azrail'in bir avenesinin misali (görünür) cesedine, fıtrî celaletine (sertliğine) ve hulkî (yaradılıştan gelen) celadetine (katılığına) ve Cenab-ı Hakk'ın yanında nazdar (nazı geçen) olmasına binaen, ona bir tokat aşketmek gayet makuldür (akla yatkındır). {(Haşiye-2): Hattâ memleketimizde gayet cesur bir adam, sekerat (ölüm sarhoşluğu) vaktinde Melek-ül Mevti (ölüm meleğini) görmüş. Demiş: "Beni yatak içinde yakalıyorsun!" Kalkmış atına binmiş, kılıncını eline almış, ona meydan okumuş. Merdane, at üstünde vefat etmiş.}

Cevap: Said NURSİ uydurduğu bir ermiş hikayesiyle Ermiş’in gelen ölüm meleğini beğenmeyip “öğrenciler için gelen özel ekip” gelsin benim canımı alsın dediğini iddia ediyor. Ama işin ilginç yanı ölenin yanındakilerinde buna şahit tutuyor. Oysa bakın Allah ne diyor:

“Ah o ölüm gırtlağa gelip dayandığına bir görseydin. Biz ona sizden daha yakın oluruz ama SİZ GÖRMEZSİNİZ
” Vâkıa Sûresi 75-76

Allah ölüm esnasında ölen kişinin neler yaşadığını kimsenin görmeyeceğini ve bilmeyeceğini söylediği halde Said NURSİ tersini söyleyerek Allah’ı yalanlamaktadır.

“De ki o Allah ki kulları üzerinde etkin güç sahibidir sizin üzerinize muhafızlar gönderir. Ta ki sizden birine ölüm gelip çattığı zaman elçilerimiz onu öldürür ve işi de yarım bırakmazlar”
En’am Sûresi 61. Ayet
Ayet açıkça ölümün elinden hiçkimsenin kaçamayacağını ve canı alacak olan elçilerin ise işi yarım bırakmayacağını söylerken, ne hikmetse Musa a.s’ı öldürmeye gelen melek işini beceremiyor ve Allah’a geri dönüyor. Oysa En’am Suresindeki ayetin başında Allah “O Kullarının üzerinde hâkimdir, etkindir” diyor, Said NURSİ ise haşa Allah’ın ölüm emrinin yerine getirilemediğini söyleyerek hem Allah’a hemde Musa a.s’a iftira atmaktadır. Daha doğrusu Said NURSİ’den yüzyıllar önce atılan bir iftiraya Said NURSİ’de ortak olmaktadır. Bu uydurma hadis Allah ve Musa a.s’a iftira atmanın yanında peygamberimiz adına uydurularak onada iftira atılmış olmaktadır. Peki peygamber diye birine ölümü esnasında farklı bir muamele yapılabilir mi? Gelin bununla ilgili
Sebe Suresinin 14.
Ayetini okuyalım:
“Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde onun ölümünü dayandığı asasını yiyen bir kurttan başkası göstermedi. Süleyman yere düşünce cinler için “eğer gaybı bilmiş olsalardı böylesi alçaltıcı bir sıkıntıyı yaşamayacaklardı” durumu ayan beyan ortaya çıkmış oldu.
Dikkat edilirse ölüm hükmü verildiğinde peygamber dahi olsa ne ölüm yeri ne ölüm zamanı bellidir. Öyleki peygamber olduğu halde Süleyman a.s dahi onca şaşalı yaşamına rağmen dayandığı asası üzerinde kaskatı kesilerek ölmüştür.
“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34
“Allah eceli geldiği zaman hiçbir canın ecelini ertelemez Allah yaptıklarınızdan haberdardır”
Münafıkun Suresi 11. ayet
Üçüncü Meslek: Yirmidokuzuncu Söz'ün Dördüncü Esasında beyan edildiği gibi ve ehadîs-i şerifenin (Hadis-i şeriflerin) delalet (gösterdiği) ettiği üzere: "Bazı melaikeler (melekler) var ki, kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dili var -Demek, seksenbin gözü dahi var.- Herbir dilde, kırkbin tesbihat var." Evet madem melaikeler (melekler) âlem-i şehadetin (görünür alemin) enva'ına (çeşitlerine) göre müekkeldirler (vekil tayin edilmişlerdir); âlem-i ervahta (ruhlar aleminde) o enva'ın (çeşitlerin) tesbihatlarını temsil ediyorlar, elbette öyle olmak lâzımgelir. Çünki meselâ Küre-i Arz (yer yüzü) bir mahluktur, Cenab-ı Hakk'ı tesbih ediyor. Değil kırkbin, belki yüzbinler baş hükmünde enva'ları (türleri) var. Her nev'in, yüzbinler dil hükmünde efradları var ve hâkeza (işte öyle)... Demek Küre-i Arz'a (yeryüzüne) müekkel (vekil tayin edilen) meleğin kırkbin, belki yüzbinler başı olmalı. Ve her başında da yüzbinler dil olmalı ve hâkeza (işte öyle)... İşte bu mesleğe binaen, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın her ferde müteveccih (yönelmiş) bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ın, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'a tokat vurması; hâşâ Azrail Aleyhisselâm'ın mahiyet-i asliyesine (asli mahiyetine) ve şekl-i hakikîsine (gerçek şekline) değil ve bir tahkir değil ve adem-i kabul (kabul etmemek) değil; belki vazife-i risaletin (peygamberlik vazifesinin) daha devamını ve bekasını arzu ettiği için, kendi eceline dikkat eden ve hizmetine sed çekmek isteyen bir göze şamar vurmuş ve vurur...
اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ٭ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ ٭ قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
هُوَ الَّذِى اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَاَمَّا الَّذِينَ فِى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَاْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلاَّ اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فُِى الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلّ مِنْ عِنْدِ رَبّنِاَ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلاَّ اُولُوا اْلاَلْبَابِ

Mektubat ( 351 - 353 )
Not: Said NURSİ’nin dille ilgili cehaletine bir örnekte zaten çoğul bir kelime olan ve Melekler anlamına gelen Melâike kelimesini tekrar Türkçe çoğul eki getirerek yapmasıdır. Aynı durum “efrad” ve “tesbihat” kelimeleri içinde geçerli, zira bu kelimeler zaten çoğuldur.

Ayet açıkça ölümün elinden hiçkimsenin kaçamayacağını ve canı alacak olan elçilerin ise işi yarım bırakmayacağını söylerken, ne hikmetse Musa a.s’ı öldürmeye gelen melek işini beceremiyor ve Allah’a geri dönüyor. Oysa En’am Suresindeki ayetin başında Allah “O Kullarının üzerinde hâkimdir, etkindir” diyor, Said NURSİ ise haşa Allah’ın ölüm emrinin yerine getirilemediğini söyleyerek hem Allah’a hemde Musa a.s’a iftira atmaktadır. Daha doğrusu Said NURSİ’den yüzyıllar önce atılan bir iftiraya Said NURSİ’de ortak olmaktadır. Bu uydurma hadis Allah ve Musa a.s’a iftira atmanın yanında peygamberimiz adına uydurularak onada iftira atılmış olmaktadır. Peki peygamber diye birine ölümü esnasında farklı bir muamele yapılabilir mi? Gelin bununla ilgili Sebe
Suresinin 14. Ayetini okuyalım:
“Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde onun ölümünü dayandığı asasını yiyen bir kurttan başkası göstermedi. Süleyman yere düşünce cinler için “eğer gaybı bilmiş olsalardı böylesi alçaltıcı bir sıkıntıyı yaşamayacaklardı” durumu ayan beyan ortaya çıkmış oldu.
Dikkat edilirse ölüm hükmü verildiğinde peygamber dahi olsa ne ölüm yeri ne ölüm zamanı bellidir. Öyleki peygamber olduğu halde Süleyman a.s dahi onca şaşalı yaşamına rağmen dayandığı asası üzerinde kaskatı kesilerek ölmüştür.
“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34
“Allah eceli geldiği zaman hiçbir canın ecelini ertelemez Allah yaptıklarınızdan haberdardır”
Münafıkun Suresi 11. ayet
SAİD NURSİ BAKIN TEFE’ÜL DENEN SAÇMALIĞI NASIL SAVUNUYOR :
Üçüncü Nokta: Bundan onbir sene evvel, Eski Said'in gafil kafasına müdhiş tokatlar indi, "El-mevtü hakkun (ölüm haktır)" kaziyesini (gerekliliğini) düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Meded (yardım) istedi, bir yol aradı, bir halaskâr (kurtarıcı) taharri (araştırdı) etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddüdde kaldı. Gavs-ı A'zam olan Şeyh-i Geylanî Radıyallahü Anh'ın "Fütuh-ul Gayb (gaybın anahtarları)" namındaki kitabıyla tefe'ül (fal baktı) etti. Tefe'ülde (falda) şu çıktı:
اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ
Acibdir ki; o vakit ben, Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye âzası idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.

Cevap: Said NURSİ kitapları okuyup üzerinde düşünmek yerine okuduklarıyla hayatını özdeşleştirip onlardan kendince uğurlar çıkartıyor. Gerçekten ilim ve irfanla uğraşan insanlar rastgele hiçbir iş yapmadığı gibi saçma sapan yöntemlerle hele de din hakkında ilmi sonuçlara ulaşmaya kalkışmazlar. Aynı sayfada mesela “ahmak” kelimesi geçmiş olsa kesinlikle Said NURSİ bunu üzerine almayacak ve belkide yine batıl yorumla bu sözü başkalarına nispet edecekti. Said Nursi en az kendisi kadar şarlatan olan Abduldakir Geylani ve Rabbani’nin kitaplarının sayfalarını gelişigüzel çevirerek onların satırlarından medet ummuş ve kendince çıkardığı saçma sapan sonuçlarla hayali ve halüsinasyon üzerine bir inanç dünyası kurmuştur.
İşte Hazret-i Şeyh bana der ki: "Sen kendin hastasın, kendine bir tabib (doktor) ara!" Ben dedim: "Sen tabibim ol!" Tuttum, kendimi ona muhatab addederek, o kitabı bana hitab ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye (cerrahi ameliyatlar) yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı şifakâraneden (şifa verir şekildeki ameliyattan) gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim.

Sonra İmam-ı Rabbanî'nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe'ül ederek açtım
. Acaibdendir ki, bütün Mektubatında yalnız iki yerde "Bedîüzzaman" lafzı var. O iki mektub
bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektubların başında "Mirza Bedîüzzaman'a Mektub" diye yazılı olarak gördüm. Fesübhanallah dedim, bu bana hitab ediyor. O zaman Eski Said'in bir lâkabı, "Bedîüzzaman"dı. Halbuki hicretin üçyüz senesinde, Bedîüzzaman-ı Hemedanî'den başka o lâkabla iştihar (şöhret bulmuş) etmiş zâtları bilmiyordum. Halbuki İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hali, benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız İmam, o mektublarında tavsiye ettiği gibi çok mektublarında musırrane (ısrar ederek) şunu tavsiye ediyor: "Tevhid-i kıble (kıbleni tekleştir) et." Yani: Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma. Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma (yeteneğime) ve ahval-i ruhiyeme (psikolojik durumlarıma) muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm: "Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim?" tahayyürde (şaşkınlıkta) kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar (cazibeli) hasiyetler var. Biriyle iktifa (yetinmiyordum) edemiyordum. O tahayyürde (şaşkınlıkta) iken, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların (yolların) başı ve bu cedvellerin menbaı (kaynağı) ve şu seyyarelerin (gezegenlerin) güneşi, Kur'an-ı Hakîm'dir. Hakikî tevhid-i kıble (kıblenin tekleştirilmesi) bunda olur. Öyle ise, en a'lâ (en yüce) mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. Nâkıs ve perişan istidadım (gücüm) elbette lâyıkıyla o Mürşid-i Hakikî'nin (gerçek mürşidin) âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) hükmündeki feyzini massedip (emerek) alamıyor; fakat ehl-i kalb (kalp ehli) ve sahib-i halin (durum sahibinin) derecatına göre o feyzi, o âb-ı hayatı (ölümsüzlük suyu) yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek
Kur'andan gelen o Sözler ve o Nurlar,
yalnız aklî mesail-i ilmiye (ilmi meselelerle) değil; belki kalbî, ruhî, hâlî mesail-i imaniyedir (imani meselelerdir) ve pek yüksek ve kıymetdar (kıymetli) maarif-i İlahiye (ilahi tanıma) hükmündedirler.

Görüldüğü üzere Said NURSİ Rabbaninin kitabında çıkan bir isme istinaden kendisinin müjdelendiğini iddia ediyor ve bugün büyük bir kitlenin kutsayarak kabul ettiği ÜNVANINI rastgele çevirdiği bir sayfada gördüğü ve tarihte yaşamış olan Mirza Bediüzzeman adlı İranlı şairle ilgili olduğu halde kendisiyle ilişkilendirip kendi kendini kandırdığı gibi ona uyanlarıda kandırmıştır. Elbette Said Nursi ve ekibi gerçekten cahil kitle üzerinde etkisi olmuş ama artık zamanımızda analitik düşünme yeteneğine sahip insanların sayısı çok olduğundan bu kandırmacalar bugün için artık geçerli olmayacak.

O halde anne baba isim benzerliğinden yola çıkarak bu benzerlik içinde olan herkes bundan bir “keramet” çıkarmalı! Görüldüğü üzere paranoya Said NURSİ’nin kişiliğinin mayasıdır ve bu paranoyaları onu doğal olarak saçmalamaya sevketmiştir.

Not : Said NURSİ zaten çoğul olan ve yollar anlamına gelen “Turuk” kelimesini tekrar Türkçe olarak çoğul yaparak dil hususunda ne kadar cahil olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Dördüncü Nokta: Sahabelerden ve Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiînden en yüksek mertebeli velayet-i kübra (en büyük ermişlik sahibi) sahibi olan zâtlar, nefs-i Kur'andan (Kur’an’ın kendisinden) bütün letaiflerinin (inceliklerinin) hisselerini aldıklarından ve Kur'an onlar için hakikî (gerçek) ve kâfi (yeterli) bir mürşid olduğundan gösteriyor ki: Her vakit Kur'an-ı Hakîm, hakikatları ifade ettiği gibi, velayet-i kübra (en büyük ermişlik) feyizlerini dahi ehil olanlara ifaza eder.

Oysa bakın Allah ne diyor:

İşte bu durumda velayet yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.
Kehf Suresi 44. Ayet

Not : Zaten çoğul olan “Letâif” kelimesini tekrar Türkçe çoğul eki getirerek Said NURSİ bilgi sığlığında olduğunu güzelce ispat ediyor!
Evet zahirden (görünenden) hakikata geçmek iki suretledir:

Biri: Tarîkat berzahına girip, seyr ü sülük (tarikat yolunda yürüme) ile kat'-ı meratib (aşamaları katedip) ederek hakikata geçmektir.

İkinci Suret: Doğrudan doğruya, tarîkat berzahına uğramadan, lütf-u İlahî ile hakikata geçmektir ki, Sahabeye ve Tâbiîne has ve yüksek ve kısa tarik (yol) şudur. Demek hakaik-i Kur'aniyeden (Kur’an hakikatlerinden) tereşşuh (Sızan) eden Nurlar ve o Nurlara tercümanlık eden Sözler, o hâssaya (özelliğe) mâlik (sahip) olabilirler ve mâliktirler.

Nurlar dediği Risale-i Nur’un Kur’an’dan sızdığını iddia eden Said NURSİ büyük bir yalan konuşmakta Allahta böyleleri için şöyle demektedir:

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
Beşinci Nokta: Beş cüz'î misal ile göstereceğiz ki; Sözler talim-i hakaik (hakikatleri öğretmekle) ettikleri gibi, irşad vazifesini de görüyorlar.
Birinci Misal: Ben kendim on değil, yüz değil, binler defa müteaddid (çeşitli) tecrübatımla (tecrübelerimle) kanaatım gelmiş ki: Sözler ve Kur'andan gelen Nurlar; aklıma ders verdiği gibi, kalbime de iman hali telkin ediyor, ruhuma iman zevki veriyor ve hâkeza (işte böyle)... Hattâ dünyevî işlerimde; keramet sahibi bir şeyhin bir müridi, nasıl şeyhinden hacatına (ihtiyaçlarına) dair meded (yardım) ve himmet (dikkat gösterme) bekliyor; ben de Kur'an-ı Hakîm'in kerametli esrarından (sırlarından) o hacatımı (ihtiyaçlarımı) beklerken, ümid etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok defa hasıl oluyor. Yalnız cüz'iyattan iki küçük misal:

Said NURSİ, Nurlar dediği Risale-i Nur saçmalığını Allah’a nispet ettiği için kendisininde ondan dersler aldığını iddia ediyor. Zira bir insan kendi yazdığı kitap için “Bu kitaptan bayağı istifade ettim” demez!
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar
. Âl-i İmrân Suresi 78
Biri: Onaltıncı Mektub'da izahı ve tafsili geçen; Süleyman isminde bir misafirime, katran ağacı başında koca bir ekmek hârika bir tarzda gösterilmiş. İki gün ikimiz, o hediye-i gaybîden (gaybi hediyeden) yedik.

İkinci Misal: Gayet küçük ve latif, bugünlerde vaki' olan mes'eleyi söyleyeceğim. Şöyle ki:

Fecirden evvel hatırıma geldi ki; bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti; keşki dedim onu görseydim, kalbindeki dağdağayı izale etseydim. Aynı dakikada, Nis'e gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi; keşki elime geçseydi dedim. Sabah namazından sonra oturdum; baktım aynı zât, o kitab parçası elinde olduğu halde içeri girdi. Ona dedim: "Senin elindeki nedir?" Dedi: "Bilmiyorum, kapının önünde Nis'ten gelmiş diye birisi bana verdi; ben de size getirdim." Fesübhanallah dedim; böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz'ün Nis'den gelmesi, hiç tesadüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur'an-ı Hakîm'in himmetidir diyerek, Elhamdülillah dedim; benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu-yu kalbimi (kalbi arzumu) bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himaye ediyor; öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam.

İkinci Misal: Biraderzadem merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhamlarına (şüphelerine) bulaştığı halde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve meded (yardım) bekliyordu. Kur'an-ı Hakîm'in himmeti imdadına yetişti. Haşre dair olan Onuncu Söz'ü, vefatından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz onu manevî kirlerinden ve evham (şüpheler) ve gafletten temizlemekle beraber; âdeta mertebe-i velayete (ermişlik mertebesine) çıkmış gibi, vefatından evvel yazdığı mektubunda üç zahir keramet izhar etmiş. Yirmiyedinci Mektub'un fıkraları içinde dercedilmiş, müracaat olunsun.

Üçüncü Misal: Burdur'lu Hasan Efendi isminde ehl-i kalb (kalp ehli) bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zan ederek, büyük bir veliden himmet beklemek gibi bîçare benden meded (yardım) bekliyordu. Birdenbire hiç münasebet yokken, Otuzikinci Söz'ü Burdur köylerinde oturan birisine mütalaa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hatırıma geldi, dedim: "Şayet Burdur'a gidersen Hasan Efendi'ye ver, beş-altı gün mütalaa etsin." O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi'ye vermiş. Hasan Efendi'nin eceli otuz-kırk gün kalmıştı. Gayet susamış bir adamın, âb-ı kevser (Kevser suyu) gibi tatlı suya rastgelirken yapışması gibi; öyle de Otuzikinci Söz'e yapışmış, mütemadiyen mütalaa yapa yapa ve tefeyyüz (feyizlenme) ede ede, hususan Üçüncü Mevkıfındaki muhabbetullah bahsinde, tamamıyla derdine deva bulmuş ve bir kutb-u a'zamdan (en büyük kutuptan) beklediği feyzi onda bulmuş. Sağlam olarak câmiye gitmiş, namaz kılmış, orada ruhunu Rahman'a teslim eylemiş (Rahmetullahi Aleyh).

Dördüncü Misal: Hulusi Bey'in Yirmiyedinci Mektub'daki fıkralarının şehadetiyle; en mühim ve müessir (etkili) tarîkat olan Nakşî tarîkatından ziyade himmet ve meded (yardım), feyiz ve nuru; esrar-ı Kur'aniyenin tercümanı olan nurlu Sözler'de bulmuştur.

Beşinci Misal: Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman'ın (Rahmetullahi Aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahvalât (haller içinde) içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem elimden gelmeyen manevî himmet ve meded bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Söz'ü ona gönderdim. O da mütalaa ettikten sonra yazıyor ki: "Elhamdülillah kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Sözler'in herbiri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan (gerçi) bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum." diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.

Daha bu beş misal gibi pek çok misaller var. Onlar gösteriyorlar ki: Ulûm-u imaniye (inanç ilimleri), hususan (özellikle) doğrudan doğruya ihtiyaca binaen ve yaralarına devaen (ilaç olarak) Kur'an-ı Hakîm'in esrarından (sırlarından) manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm-u imaniye (imani bilgilere) ve o edviye-i ruhaniye (ruhsal ilaçlara), ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlas ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir. Onları satan ve gösteren eczacı ve dellâl (gösteren) ne halde bulunursa bulunsun; âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sahibi olsun, hizmetkâr olsun çok fark yoktur.

Evet Güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem Güneşi gösteriyorum, benden mum ışığı -bahusus bende bulunmazsa- istemek manasızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana dua ile, manevî yardım ile, hattâ himmet ile muavenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdad (yardım istemek) etmem ve meded (yardım) istemem, benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanaat etmek, onların üstünde haktır.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهِ اَدَاءً وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ

* * *

[Yirmisekizinci Mektub'un Üçüncü Mes'elesinin tetimmesi (eki) olabilir küçük ve hususî bir mektubdur.]

Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Hüsrev Efendi ve Re'fet Bey!

Sözler namındaki envâr-ı Kur'aniyede (Kur’ani ışıkları) üç keramet-i Kur'aniyeyi (Kur’ani kerametleri) hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:

Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühulet (kolaylık) ve sür'attir (hızdır). Hattâ beş parça olan Ondokuzuncu Mektub iki-üç günde ve her günde üç-dört saat zarfında -mecmuu oniki saat eder- kitabsız, dağda, bağda te'lif edildi. Otuzuncu Söz hastalıklı bir zamanda, beş-altı saatte te'lif edildi. Yirmisekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman'ın dere bahçesinde te'lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sür'ate hayrette kaldık. Ve hâkeza (işte böyle)...

Te'lifinde bu keramet-i Kur'aniye olduğu gibi...

İkincisi: Yazmasında dahi fevkalâde bir sühulet (kolaylık), bir iştiyak (şevk) ve usanmamak var. Şu zamanda ruhlara, akıllara usanç veren çok esbab (sebepler) içinde, bu Sözlerden biri çıkar, birden çok yerlerde kemal-i iştiyakla (tam bir şevkle) yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar herşey'e tercih ediliyor. Ve hâkeza (işte böyle)...

Üçüncü Keramet-i Kur'aniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan (özellikle) ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.

İşte siz dahi, "Dördüncü bir Keramet-i Kur'aniye"yi (Kur’an’ı kerametleri) isbat ettiniz. Hüsrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözler'i işittiği halde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda ondört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şübhesiz dördüncü bir keramet-i esrar-ı Kur'aniyedir (Kur’an’ın sırlarının kerametidir). Hususan Otuzüçüncü Mektub olan otuzüç pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış. Evet o risale, marifetullah ve İman-ı Billah (Allah’a iman) için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmal (kısa) ve ihtisar (özet) ile gidilmiştir. Fakat gittikçe inkişaf (açılır) eder, daha ziyade parlar. Zâten sair te'lifata (teliflere) muhalif olarak ekser Sözler'in başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür (nurlanır) eder.

* * *

Dördüncü Risale olan Dördüncü Mes'ele

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
(İhvanlarıma (Kardeşlerime) medar-ı intibah (dikkate değer) bir hâdise-i cüz'iyeye (ufak bir olaya) dair bir suale cevabdır.)
 
Not: Zaten çoğul olan ve kardeşler anlamına gelen “ihvan” kelimesini çoğul yapma hastalığına tutulan Said NURSİ hızını alamayıp birde Türkçe çoğul eki “Lar”ı ekliyor.
                Aziz kardeşlerim!
 
                Sual ediyorsunuz ki: Câmi-i şerifinize, Cum'a gecesinde sebebsiz olarak, mübarek bir misafirin gelmesiyle tecavüz edilmiş. Bu hâdisenin mahiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?
 
                 Elcevab: Dört noktayı, bilmecburiye Eski Said lisanıyla beyan edeceğim. Belki ihvanlarıma medar-ı intibah (dikkate değer) olur, siz de cevabınızı alırsınız.
 
Not: Zaten çoğul olan ve kardeşler anlamına gelen “ihvan” kelimesini çoğul yapma hastalığına tutulan Said NURSİ hızını alamayıp birde Türkçe çoğul eki “Lar”ı ekliyor.
                 Birinci Nokta: O hâdisenin mahiyeti; hilaf-ı kanun (kanun dışı) ve sırf keyfî ve zındıka (dinsiz) hesabına, Cum'a gecesinde kalbimize telaş vermek ve cemaata fütur (gevşeklik) getirmek ve beni misafirlerle görüştürmemek için, bir desise-i şeytaniye (şeytanı desise) ve münafıkane bir taarruzdur. Garaibdendir ki, o geceden evvel olan perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim. Avdetimde güya iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benim ile arkadaşımın ortasından geçti. Arkadaşıma, o yılandan dehşet alıp korktun mu diye sordum:
 
                -Gördün mü?
 
                O dedi: Neyi?
 
                Dedim:
                -Bu dehşetli yılanı!
 
                Dedi: Yok, görmedim ve göremiyorum.
 
                "Fesübhanallah!" dedim. "Bu kadar büyük bir yılan, ikimizin ortasından geçtiği halde nasıl görmedin?"
 
                O vakit hatırıma bir şey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki: "Bu sana işarettir, dikkat et!" Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nev'indendir. Yani: Gecelerde gördüğüm yılanlar ise; hıyanet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse, onu yılan suretinde görüyordum. Hattâ bir defa müdüre söylemiştim: "Fena niyetle geldiğin vakit seni yılan suretinde görüyorum, dikkat et!" demiştim. Zâten selefini (öncekini) çok vakit öyle görüyordum.
            
                Demek şu zahiren (görünüşte) gördüğüm yılan ise işarettir ki, hıyanetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak, belki bilfiil bir tecavüz suretini alacak. Bu defaki tecavüz –çendan (gerçi)- zahiren (görünüşte) küçük imiş ve küçültülmek isteniliyor; fakat vicdansız bir muallimin teşvikiyle ve iştirakiyle o memurun verdiği emir; câmi' içinde, namazın tesbihatında iken, "O misafirleri getiriniz!" diye jandarmalara emretmiş. Maksad da beni kızdırmak. Eski Said damarıyla bu fevkalkanun (kanun üstü), sırf keyfî muameleye karşı kovmak ile mukabele etmekti. Halbuki o bedbaht (talihsiz) bilmedi ki; Said'in lisanında Kur'anın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez; belki o kılıncı böyle istimal (kullanacak) edecektir. Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için, hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda, câmi'de, vazife-i diniye (dini görev) bitmeden ilişmediği için, namaz ve tesbihatın (teşbihlerin) hitamına (bitimine) kadar beklediler. Memur bundan kızmış; "Jandarmalar beni dinlemiyorlar." diye kırbekçisini arkasından göndermiş.
 
                Fakat Cenab-ı Hak beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor. İhvanlarıma da tavsiyem budur ki: Zaruret-i kat'iyye (kesin zorunluluk) olmadan, bunlarla uğraşmayınız. "Cevab-ül ahmak-is sükût- (ahmağın cevabı sessizliktir)" nev'inden (türünden), tenezzül edip onlarla konuşmayınız. Fakat buna dikkat ediniz ki: Canavar bir hayvana karşı kendini zaîf göstermek, onu hücuma teşci' (cesaretlendirdiği) ettiği gibi; canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle za'f göstermek, onları tecavüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız (uyanık) davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka (dinsizlik) taraftarları istifade etmesinler.
 
Not: Zaten çoğul olan ve kardeşler anlamına gelen “ihvan” kelimesini çoğul yapma hastalığına tutulan Said NURSİ hızını alamayıp birde Türkçe çoğul eki “Lar”ı ekliyor.
                 İkinci Nokta:
وَلاَ تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
âyet-i kerimesi fermanıyla: Zulme değil yalnız âlet olanı ve tarafdar olanı, belki edna bir meyledenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünki rıza-yı küfür (küfre rıza), küfür olduğu gibi; zulme rıza da zulümdür.
 
                İşte bir ehl-i kemal, kâmilane (tam bir şekilde), şu âyetin çok cevahirinden (mücevherlerinden) bir cevherini şöyle tabir etmiştir:
 
                Muin-i zalimin (zalime yardım eden) dünyada erbab-ı denaettir (alçaklık erbabıdır)
                Köpektir zevk alan, sayyad-ı bîinsafa (insafsız avcıya) hizmetten.
 
                Evet; bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor. Böyle mübarek bir gecede, mübarek bir misafirin, mübarek bir duada iken, hafiyelik edip, güya cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin mealindeki tokada müstehaktır.
 
                 Üçüncü Nokta: Sual: Madem Kur'an-ı Hakîm'in feyziyle ve nuruyla en mütemerrid (isyankar) ve müteannid (inatçı) dinsizleri ıslah ve irşad etmeye Kur'anın himmetine güveniyorsun. Hem bilfiil de yapıyorsun. Neden senin yakınında bulunan bu mütecavizleri çağırıp irşad etmiyorsun?
 
                 Elcevab: Usûl-ü şeriatın (şeriat usulünün) kaide-i mühimmesindendir (önemli kuralındandır):
اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ
Yani: "Bilerek zarara razı olana şefkat edip lehinde bakılmaz." İşte ben çendan (gerçi) Kur'an-ı Hakîm'in kuvvetine istinaden (dayanarak) dava ediyorum ki: "Çok alçak olmamak ve yılan gibi dalalet (sapkınlık) zehirini serpmekle telezzüz (lezzetlenme) etmemek şartıyla, en mütemerrid (inatçı) bir dinsizi, birkaç saat zarfında ikna etmezsem de, ilzam etmeye hazırım." Fakat nihayet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdan ki, bilerek dinini dünyaya satar ve bilerek hakikat elmaslarını pis, muzır şişe parçalarına mübadele eder derecede münafıklığa girmiş insan suretindeki yılanlara hakaiki söylemek; hakaike karşı bir hürmetsizliktir.
كَتَعْلِيقِ الدُّرَرِ فِى اَعْنَاقِ الْبَقَرِ
darb-ı meseli (atasözü) gibi oluyor. Çünki bu işleri yapanlar, kaç defa hakikatı Risale-i Nur'dan işittiler. Ve bilerek, hakikatları zındıka dalaletlerine karşı çürütmek istiyorlar. Böyleler, yılan gibi zehirden lezzet alıyorlar.
 
                 Dördüncü Nokta: Bana karşı bu yedi senedeki muameleler, sırf keyfî ve fevkalkanundur (kanun üstüdür). Çünki menfîlerin ve esirlerin ve zindandakilerin kanunları meydandadır. Onlar kanunen akrabasıyla görüşürler, ihtilattan men olunmazlar. Her millet ve devlette ibadet ü taat, tecavüzden masundur (korunmuştur). Benim emsallerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbablarıyla beraber kaldılar. Ne ihtilattan (topluma karışmaktan), ne muhabereden ve ne de gezmekten men olunmadılar. Ben men olundum. Ve hattâ câmiime ve ibadetime tecavüz edildi. Şafiîlerce, tesbihat içinde kelime-i tevhidin tekrarı sünnet iken, bana terkettirilmeye çalışıldı. Hattâ Burdur'da eski muhacirlerden Şebab isminde ümmi bir zât, kayınvâlidesiyle beraber tebdil-i hava (hava değişimi) için buraya gelmiş. Hemşehrilik itibariyle benim yanıma geldi. Üç müsellah (silahlı) jandarma ile câmiden istenildi. O memur, hilaf-ı kanun (kanun dışı) yaptığı hatayı setretmeye çalışıp: "Afvedersiniz gücenmeyiniz, vazifedir." demiş. Sonra, "Haydi git" diyerek ruhsat vermiş. Bu vakıaya sair şeyler ve muameleler kıyas edilse anlaşılır ki: Bana karşı sırf keyfî muameledir ki; yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar. Ben de tenezzül etmiyorum ki, onlarla uğraşayım. O muzırların şerlerini def' etmek için, Cenab-ı Hakk'a havale ediyorum.
 
                Zâten sebeb-i tehcir (göç ettirme nedeni) olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler. Ve kuvvetli rüesalar (reisler), aşairlerin (aşiretler) başındadırlar. Herkes terhis edildi. Başlarını yesin dünyalarıyla alâkam olmadığı halde, beni ve iki zât-ı âheri (diğer iki zat) müstesna bıraktılar. Buna da peki dedim. Fakat o zâtlardan birisi, bir yere müftü nasbolunmuş; memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara'ya da gidiyor. Diğeri İstanbul'da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Halbuki bu iki zât; benim gibi kimsesiz, yalnız değiller.. mâşâallah büyük nüfuzları var. Hem... Hem... Halbuki beni bir köye sokmuşlar, en vicdansız insanlarla beni sıkıştırmışlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi, o köye gitmek ve birkaç gün tebdil-i hava (hava değişimi) için ruhsat verilmediği bir derecede, beni muzaaf bir istibdad altında eziyorlar. Halbuki bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur.
 
                Buradaki memurlar; nüfuz-u hükûmeti (hükümetin girmesini), ağraz-ı şahsiyede (şahsi kinlerinide) istimal  (kullanıyorlar) ediyorlar. Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdis-i nimet (nimeti anlatmak) suretinde derim ki: Bütün onların bu tazyikat (baskılar) ve istibdadları (zorbalıkları); envâr-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani ışıklardan) ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş'al (ateşlendiriyor) ediyor, parlatıyor. Ve o tazyikleri gören ve gayretin hararetiyle inbisat (yayılan) eden o envâr-ı Kur'aniye (Kur’ani Nurlar); Barla yerine bu vilayeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bilakis Barla kürsî-i ders (ders kürsüsü) olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti...
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
 
* * *
Mektubat ( 355 - 363 )
         
Said NURSİ kendini o derece kutsallaştırıyor ki, paranoyak dünyasında canlılar bile şekil değiştirip, yılana köpeğe vs dönüşüyor. Bu satırları okuyan bir kişi sanır ki kurbağayı öpen prenses hikâyesine benzer bir hikaye vardır karşısında! Said NURSİ kendisine kötülük yapmak isteyenleri yılan suretinde görüyor ve ilginçtir bundan hiç korkmuyor. Ancak bakın Musa a.s ne yapıyor:
   
“Ve Allah Musa’ya asanı yere bırak dedi, Musa onun kımıldayan bir yılan olarak görünce ardına bakmadan kaçtı ve geri dönmedi. Ey Musa korkma sen güvendesin”
Kasas Suresi 31. Ayet
 
    
Allah’ın peygamberi dahi olsa yılan gördüğünde insanın doğası gereği ya kaçar yada hayvanı korkutmaya çalışır. Oysa Said NURSİ yılan yanından geçip gittiği halde korkmadığı gibi birde adamın yüzüne karşı “Geldiğinde seni yılan şeklinde görüyorum” diyerekte resmen dalga geçiyor! Said NURSİ aslında akıl hastası, paranoyak bir tip ve buna rağmen bu meczubun peşinden onlarca kitle gitmekte beis görmez!
 
ISMARLAMA BİR RÜ’YA VE SAİD NURSİ’NİN KENDİNE BİÇTİĞİ ROL :
                 Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumî' (dünya savaşından) den evvel ve evâilinde (ilk başlarında), bir vakıa-i sadıkada (gerçek bir olayda) görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: "Ana korkma! Cenab-ı Hakk'ın emridir; o Rahîm'dir ve Hakîm'dir." Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane (emrederek) diyor ki: "İ'caz-ı Kur'anı (Kur’an’ın mucizesini) beyan et." Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur'ana hücum edilecek, i'cazı (mucizesi) onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'cazın (mucizenin) bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mektubat ( 368 )
 
Said NURSİ kendisini o derece kutsal, güçlü ve etkin görüyor ki Allah’ın kitabına bile hakaret ettiğinin farkında olmuyor. Kur’an’ın etrafında surlar olduğunu iddia ediyor. Yani Kur’an’ı beşer kuşatmış ve bu surlar kırılacakmış, peki bu surları kim kırıp Kur’an’ı kurtarıyor? Said NURSİ’ye göre bu surları Risale-i Nur kırmış olacak! İnandığı kitabın surlarla kuşatılmışlığınada inanan kişinin inancı samimi olabilir mi? Bakın Allah ne diyor:
 
“Kur’an (Zikr) onlara geldiğinde onu görmezlikten gelenler var ya, hâlbuki o aziz bir kitaptır onun önünden ne arkasından batıl gelemez o hamdedilen ve hikmet sahibi olan biri tarafından indirilmiştir”
Fussilet Sûresi 41, 42
 
“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık onu Allah’ın korkusuyla boyun eğmiş ve paramparça olduğunu görürdün, işte misaller budur ve düşünürler diye insanlara getiriyoruz”
Haşr Sûresi 21
 
Şüphesiz bu Kur’an en doğru yolu gösterir ve iman edip salih amel işleyen müminlere büyük bir mükafatı müjdeler!
İsra Sûresi 9
SAİD NURSİ AÇIK AÇIK YAZDIĞI KİTABI BAKIN NEREYE NİSPET EDİYOR :
       Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler'deki hakaik (hakikatler) ve kemalât (yetkinlikler), benim değil Kur'anındır ve Kur'andan tereşşuh (sızmıştır) etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur'aniyeden (Kur’an ayetlerinden) süzülmüş bazı katarattır (damlalardır). Sair (diğer) risaleler dahi umumen (genellikle) öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet (sapıklık ehli)  ve tuğyan (azgınlık), işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur'anın (Kur’anın seması) yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata (itirazlara) ve tenkidata (eleştirilere) medar (neden) olabilen ve sukut (susan) edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta (adetlerde), bir eserdeki mezaya (meziyetler), o eserin masdarı (çıktığı yer) ve menba'ı (kaynağı)  zannettikleri müellifinin etvarında (tavırlarında) aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi (yüce hakikatleri) ve o cevahir-i galiyeyi (pahalı mücevherleri) kendim gibi bir müflise (iflas edene) ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur'anın malı olarak, Kur'anın reşehat-ı meziyatına (meziyetlerinin sızıntılarına) mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri), kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Mektubat ( 369 )
      
Burada görüldüğü üzere Said NURSİ alçak gönüllülük yapmadığını ve fikirlerinin gerçek olduğunu söylüyor ve yazdığı kitabın kendi eseri değil Kur’an’dan olduğunu apaçık deklere etmektedir. Oysa Nurcular üstatlarının tevazu sahibi olduğunu ve bundan dolayı yazdığı kitabı kendisine değil herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah’a nispet ettiğini söylüyorlar. Yani herşeyin faili Allah’tır ve bunu vurgulamak için yazdığı kitabında ona direk nispet ettiğini iddia ederler ancak yukarıdaki satırlardan da anlaşılıyor ki bu bir tevazu şovu değil bizzat SAİD NURSİ’nin inanç kaidesidir ki, Allahta böyleleri için şöyle der:
       
•     Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
SAİD NURSİ KENDİ KENDİNİ BAKIN NASIL MÜJDELİYOR :
                 Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (ermişlik ehlinden) işittim ki; o zât, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihraç (çıkarmış) etmiş ve kanaatı gelmiş ki: "Şark tarafından bir nur zuhur (ortaya çıkacak) edecek, bid'alar zulümatını (karanlıkları) dağıtacak." Ben, böyle bir nurun zuhuruna (ortaya çıkışına) çok intizar (bekledim) ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî (kutsal) çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar (hazırlamak) ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi (ilahi yardımları) beyan etmekte medar-ı fahr (övünç nedeni) ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd (övme nedeni) ve şükür ve tahdis-i nimet (nimeti dile getirmek) olur.
Mektubat ( 370 )
     
Gerçekten bu satırlardan BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI BİLE DEĞİL BOZACININ ŞAHİDİ YİNE BOZACININ kendisi durumları anlaşılıyor. Güya ermişlerden biri –ki Said NURSİ adını söylemiyor zira böyle biri yok aslında- güya doğudan bir Nur çıkacak demiş, ve Said NURSİ müjdelenen bu Nur’un onun yazdığı Risale-i Nur olduğunu iddia ediyor! Demekki Kur’an’ın kendi Nur’u dünyayı aydınlatamıyor Allah’ın kitabı bir kulunun tefsirinin ışığına ihtiyaç duyuyor haşa ve kella!
          
•  Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
 
SAİD NURSİ İHTİYARININ HARİCİNDE BAZI ŞEYLERİN KENDİSİNE YAPTIRILDIĞINI İDDİA EDİYOR :
elinde görse, kıymetdar (kıymetli) telakki eder. İşte ona binaen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçarenin elindeki hakaik-i imaniye (iman gerçekleri) ve Kur'aniyenin kıymetini, ekser nâsın (insanların) nokta-i nazarında düşürmemek için, bilmecburiye (zorunlu olarak) ilân ediyorum ki: İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inayata (yardımlara) ve teshilâta (kolaylıklara) mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inayetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.
 
                İşte geçmiş yedi esbaba (sebeplere) binaen, küllî birkaç inayet-i Rabbaniyeye (Rabbani yardımlara) işaret edeceğiz.
Mektubat ( 371 )
             
•               Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
 
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına!
Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
  
SAİD NURSİ KENDİNİ YARI ÜMMİ OLARAK GÖRÜYOR VE DOĞAL OLARAKTA RİSALE-İ NUR ONA YAZDIRILMIŞ OLUYOR :
   İkinci İşaret: Hizmet-i Kur'aniyeye ait inayat-ı Rabbaniyenin (ilahi yardımların) ikincisi şudur ki: Cenab-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmi, diyar-ı gurbette (gurbet diyarında), kimsesiz, ihtilattan (topluma karışmaktan) men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samimî, gayyur (gayretli), fedakâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muavin (yardımcı) ihsan etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur'aniyeyi (Kur’ani görev), o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemal-i
Mektubat ( 371 )
Evet velayetin (veliliğin-ermişliğin) kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin (has niyetin) dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus (söz konusu) Lillah (Allah için) için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddî, samimî tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inayata mazhar olur.
Mektubat ( 372 )
 
Not: Said NURSİ dil cahili olduğunu bir kere daha ispat ediyor ve zaten “Allah için” anlamı taşıyan “LİLLAH” kelimesinden sonra tekrar bir “İÇİN” edatını kullanıyor.
               
•             Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
 Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar
. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına!
Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
BAKIN SAİD NURSİ KENDİ KENDİNİ NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR :
       Hem hakaik-i imaniye (iman gerçekleri) ve Kur'aniyede öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ-i beşerî (insan zekası) ihata edemediği halde; benim gibi zihni müşevveş (karışık), vaziyeti perişan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakaikin ekseriyet-i mutlakası (mutlak çoğunluk) dekaikiyle (incelikleriyle) zuhuru (ortaya çıkışı); doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in i'caz-ı manevîsinin (manevi mucizesinin) eseri ve inayet-i Rabbaniyenin (ilahi yardımın) bir cilvesi ve kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir (gaybi işaretidir).
 
                 Dördüncü İşaret: Elli-altmış risaleler {(*): Şimdi 130'dur.} öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhurata (görünümlere) tebaiyet (uyan) eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkikin (araştırmacıların) sa'y ü gayretiyle (çabasıyla) yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet (yardım eseri) olduklarını gösteriyor. Çünki bütün bu risalelerde, bütün derin hakaik (gerçekler), temsilât (temsiller) vasıtasıyla, en âmi (kör) ve ümmi (okuma yazması olmayan) olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin (hakikatlerin) çoğunu büyük âlimler "tefhim (anlaşılmaz) edilmez" deyip, değil avama (sıradan halka), belki havassa (entellektüellere) da bildiremiyorlar.
 
                İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi (kör) bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zahir hakikatları dahi müşkilleştiriyor diye eskiden beri iştihar (şöhret) bulmuş ve eski eserleri o sû'-i iştiharı (kötü şöhreti) tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât (kolaylaştırmalar) ve sühulet-i beyan (izahtaki kolaylık); elbette bilâşübhe (şüphesiz) bir eser-i inayettir (yardımın eseridir) ve onun hüneri olamaz ve Kur'an-ı Kerim'in i'caz-ı manevîsinin (manevi mucizesinin) bir cilvesidir
ve temsilât-ı Kur'aniyenin (Kur’ani temsillerin) bir temessülüdür (görünümüdür) ve in'ikasıdır (yansımasıdır).
 
                 Beşinci İşaret: Risaleler umumiyetle (genellikle) pek çok intişar (yayıldığı) ettiği halde, en büyük âlimden tut, tâ en âmi (kör) adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir veliden tut, tâ en muannid (inatçı) dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakat-ı nâs (insanların seviyelerinin) ve taifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri halde tenkid edilmemesi ve her taife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inayet-i Rabbaniye (ilahi yardımın eseri) ve bir keramet-i Kur'aniye (Kur’anın kerameti) olduğu gibi, çok tedkikat (incelikler) ve taharriyatın (araştırmaların) neticesiyle ancak husul bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş (karıştıran) eden sıkıntılı inkıbaz (sıkılma) vakitlerinde yazılması dahi, bir eser-i inayet (ilahi yardımın eseri) ve bir ikram-ı Rabbanîdir (ilahi ikramdır).
 
                Evet ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler (kopyalayanlar) biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektub'un beş parçası, birkaç gün zarfında hergün iki-üç saatte ve mecmuu (tamamı) oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zahir (açık) bir hâtem-i nübüvveti (peygamberlik mührü) gösteren dördüncü cüz, üç-dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış; ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakik bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış; ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman'ın bahçesinde bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız (sıkıntılı) olduğum zaman, en zahir (belirgin) hakikatları dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyade beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-i Kur'aniye (Kur’ani keramet) olmazsa nedir?
 
                Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakaik-i İlahiyeden (ilahi hakikatlerin) ve imaniyeden bahsetmiş ise, alâküllihal (her halukarda) bir kısım mesaili (meseleleri), bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Halbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede, -çoklardan sorduğum halde- sû'-i tesir (kötü etki) ve aks-ül amel (ters etki) ve tahdiş-i ezhan (zihinleri karıştıran) gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiye  (gaybi işaretlere) ve bir inayet-i Rabbaniye (ilahi yardıma) olduğu bizce muhakkaktır.
 
                 Altıncı İşaret: Şimdi bence kat'iyyet peyda etmiştir ki; ekser hayatım ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garib bir surette ona cereyan verilmiş; tâ Kur'an-ı Hakîm'e hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem (ilmi hayatım), mukaddemat-ı ihzariye (hazırlığın başlangıçları) hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i'caz-ı Kur'anın izharı (açığa vurulması), onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde (sürgünümde) ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilafında (tersine) tecerrüdüm (soyutlanmam) ve meşrebime muhalif yalnız bir köyde imrar-ı hayat (hayatı devam) etmekliğim; ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı içtimaiyenin (sosyal hayatın) çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur'aniyeyi hâlis, sâfi bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyikat (baskılar) perdesi altında, bir dest-i inayet (ilahi yardımın eli) tarafından merhametkârane (acır bir şekilde), Kur'anın esrarına (sırlarına) hasr-ı fikr (düşünceyi has kılma) ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanaatindeyim. Hattâ eskiden mütalaaya çok müştak (arzulu) olduğum halde; bütün bütün sair (diğer) kitabların mütalaasından bir men', bir mücanebet (uzaklaşma) ruhuma verilmişti. Böyle gurbette medar-ı teselli (teselli nedeni) ve ünsiyet olan mütalaayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya âyât-ı Kur'aniyenin (Kur’an ayetlerinin) üstad-ı mutlak (mutlak hoca) olmaları içindir.
 
                Hem yazılan eserler, risaleler, -ekseriyet-i mutlakası (çoğunluğu)- hariçten hiçbir sebeb gelmeyerek, ruhumdan tevellüd eden bir hacete binaen, âni ve def'î olarak ihsan edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: "Şu zamanın yaralarına devadır." İntişar (yayıldıktan) ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvafık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
 
                İşte ihtiyar ve şuurumun dairesi haricinde, mezkûr haletler ve sergüzeşt-i hayatım (hayat maceram) ve ulûmların (ilimlerin) enva'larındaki hilaf-ı âdet (adet dışı) ihtiyarsız tetebbuatım (derin araştırmalarım); böyle bir netice-i kudsiyeye (kutsal neticeye) müncer (sonuca ulaşmak) olmak için, kuvvetli bir inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ve bir ikram-ı Rabbanî (ilahi ikram) olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.
 
Not : Dil cahili Said NURSİ zaten çoğul olan “Ulûm” ve “Enva” kelimelerini tekrar Türkçe çoğul eki yaparak çoğullaştırıyor.
                 Yedinci İşaret: Bu hizmetimiz zamanında, beş-altı sene zarfında, bilâmübalağa (abartısız) yüz eser-i ikram-ı İlahî (ilahi ikramın eseri) ve inayet-i Rabbaniye (ilahi yardım) ve keramet-i Kur'aniyeyi (Kur’ani kerameti) gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektub'da işaret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektub'un Dördüncü Mebhası'nın (bölümünün) mesail-i müteferrikasında (çeşitli meselelerinde); bir kısmını, Yirmisekizinci Mektub'un Üçüncü Mes'elesinde beyan ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Daimî arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan Sözler'in ve risalelerin neşrinde (yayımında) ve tashihatında (tashihlerinde) ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid (karalama) ve tebyizinde (temize çekmede), fevkalme'mul (umulanın üstünde) kerametkârane (kerametli bir şekilde) bir teshilâta (kolaylıklara) mazhar (nail) oluyoruz. Keramet-i Kur'aniye (Kur’ani keramet) olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misalleri yüzlerdir.
 
                Hem maişet (geçinme) hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu-yu kalbimizi (gönül arzumuz), bizi istihdam eden sahib-i inayet (ilahi yardımın sahibi) tatmin etmek için; fevkalme'mul (umulanın üzerinde) bir surette ihsan ediyor. Ve hâkeza...(işte böyle) İşte bu hal gayet kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir (gaybi işarettir) ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde, hem inayet altında bize hizmet-i Kur'aniye (Kur’ani hizmet) yaptırılıyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
 
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهِ اَدَاءً وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا آمِينَ
 
* * *
 
Mahrem bir suale cevabdır
 
[Şu sırr-ı inayet (Allah’ın yardımının sırrı) eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz'ün âhirine ilhak edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler (kopyalayanlar) unutup yazmamışlardı. Demek münasib (uygun) ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.]
 
                 Benden sual ediyorsun: "Neden senin Kur'andan yazdığın Sözler'de bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazan bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar tesir bulunuyor?"
 
                 Elcevab: -Güzel bir cevabdır- Şeref, i'caz-ı Kur'ana (Kur’an’ın mucizesine) ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ-perva (çekinmeden) derim: Ekseriyet (çoğu zaman) itibariyle öyledir. Çünki: Yazılan Sözler tasavvur (kurgu) değil tasdiktir (doğrulanmıştır); teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhuddur (tanıklık etmektir); taklid değil tahkiktir; iltizam (gereklilik) değil, iz'andır (basirettir); tasavvuf değil hakikattır; dava değil, dava içinde bürhandır (delildir).
 
                Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esasat-ı imaniye (iman esasları) mahfuzdu (korunmuştu), teslim kavî (güçlü) idi. Teferruatta (detaylarda), âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları (açıklamaları) makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye (bilimsel sapkınlık), elini esasata (esaslara) ve erkâna (kaidelere) uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelal, Kur'an-ı Kerim'in en parlak mazhar-ı i'cazından (mucizeli görünümünden) olan temsilâtından (temsillerinden) bir şu'lesini (ışıltısını); acz u za'fıma (aciz ve zaafıma), fakr u ihtiyacıma (fakirlik ve ihtiyacıma) merhameten hizmet-i Kur'ana ait yazılarıma ihsan etti. Felillahilhamd (Allah’a hamd olsun) sırr-ı temsil  dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil (dini temsil etme sırrı) cihet-ül vahdetiyle (birlik yönünden), en dağınık mes'eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil (dini temsil etme sırrı) merdiveniyle, en yüksek hakaike (hakikatlere) kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil  (dini temsil etme sırrı)  penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye (gaybi hakikatlere), esasat-ı İslâmiyeye (İslâmi esaslara) şuhuda (gözle görürcesine) yakın bir yakîn-i imaniye (kesin inanç) hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha (silahını teslime) mecbur oldu.
 
                 Elhasıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'aniyenin (Kur’ani misallendirmelerin) lemaatındandır (parıltılarındandır). Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla (ihtiyacımın şiddeti) talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur (yalvarmadır). Derd benimdir, deva Kur'anındır.
 
* * *
 
Yedinci Mes'elenin Hâtimesidir
 
[Sekiz inayet-i İlahiye (ilahi yardım) suretinde gelen işarat-ı gaybiyeye (gaybi işaretlere) dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhamı (endişeleri) izale (gidermek) etmek ve bir sırr-ı azîm-i inayeti (büyük bir sırrı) beyan etmeye dairdir.]
 
                Şu Hâtime (son söz) "Dört Nükte"dir:
 
                 Birinci Nükte: Yirmisekizinci Mektub'un Yedinci Mes'elesinde yedi-sekiz küllî ve manevî inayat-ı İlahiyeden (ilahi yardımlardan) hissettiğimiz bir işaret-i gaybiyeyi (gaybi işareti), "Sekizinci İnayet" namıyla "tevafukat (ilahi denklikler)" tabiri altındaki nakışta o işaratın (işaretlerin) cilvesini (yansımasını) gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi-sekiz küllî (genel) inayatlar (yardımlar), o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki, herbirisi tek başıyla o işarat-ı gaybiyeyi (gaybi işaretleri) isbat eder. Farz-ı muhal olarak bir kısmı zaîf görülse, hattâ inkâr edilse; o işarat-ı gaybiyenin (gaybi işaretlerin) kat'iyyetine halel vermez. O sekiz inayatı (yardımları) inkâr edemeyen, o işaratı (işaretleri) inkâr edemez. Fakat tabakat-ı nâs (insanların sosyal tabakaları) muhtelif olduğu, hem kesretli (bol) tabaka olan tabaka-i avam (avam tabakası) gözüne daha ziyade itimad ettiği için; o sekiz inayatın (yardımların) içinde en kuvvetlisi değil, belki en zahirîsi (açığı) tevafukat (ilahi denklikler) olduğundan; -çendan (gerçi) ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için- ona gelen evhamı (endişeleri) def'etmek maksadıyla, bir müvazene (dengeleme) nev'inden, bir hakikatı beyan etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:
 
                O zahirî (açık) inayet (yardım) hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, Kur'an kelimesi ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevafukat (ilahi anlamda birbirine denk düşen olaylar) görünüyor.. hiçbir şübhe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzim edilip, müvazi bir vaziyet verilir. Kasd ve irade ise, bizlerin olmadığına delilimiz: Üç-dört sene sonra muttali' (haberdar) olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irade, bir inayet eseri olarak gaybîdir. Sırf i'caz-ı Kur'an (Kur’an mucizesi) ve i'caz-ı Ahmediyeyi (peygamberimizin mucizesini) teyid suretinde o iki kelimede tevafuk suretinde o garib vaziyet verilmiştir. Bu iki kelimenin mübarekiyeti (mübarekliği), i'caz-ı Kur'an (Kur’an mucizesini) ve i'caz-ı Ahmediyeye (peygamberin mucizesini) bir hâtem-i tasdik (onay mührü) olmakla beraber; sair (diğer) misil kelimeleri dahi, ekseriyet-i azîme (çoğu zaman) ile tevafuka (denkliğe) mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsus. Şu iki kelime, bir-iki risalenin umumunda (genelinde) ve ekser (çoğu) risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer (tekrarlı bir şekilde) demişiz: Bu tevafukun aslı, sair kitablarda da çok bulunabilir; amma kasd ve irade-i âliyeyi (yüce iradeyi) gösterecek bu derece garabette (tuhaflıkta) değildir. Şimdi bu davamızı çürütmek kabil olmadığı halde, zahir nazarlarda çürümüş gibi görmekte bir-iki cihet olabilir:
Mektubat ( 373 - 378 )
               
•             Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
 Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına!
Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
  SAİD NURSİ ESERİNDE GAYBİ RASTLANTILARIN OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR!
 
    Birinci Nükte: Bir dest-i inayet (yardım eli) altında hizmet-i Kur'aniyede istihdam edildiğimize dair çok enva'-ı işarat-ı gaybiyeyi (gaybi işaret türlerini) hissettik ve bazılarını gösterdik. Şimdi o işaratın (işaretlerin) bir yenisi daha şudur ki: Ekser Sözler'de tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) var. {(Haşiye): Tevafukat (denk gelmeler) ise, ittifaka işarettir; ittifak ise, ittihada (birleşmeye) emaredir, vahdete (birliğe) alâmettir; vahdet (birlik) ise, tevhidi (Allah tek kabul etmek) gösterir; tevhid ise, Kur'anın dört esasından en büyük esasıdır.} Ezcümle: "Resul-i Ekrem" kelimesinde ve "Aleyhissalâtü Vesselâm" ibaresinde ve "Kur'an" lafz-ı mübarekesinde (mübarek lafzında), bir nevi cilve-i i'caz (mucize yansıması) temessül ettiğine bir işaret var. İşarat-ı gaybiye (gaybi işaretler) ne kadar gizli ve zaîf de olsa, hizmetin makbuliyetine (kabul edilmişliğine) ve mes'elelerin hakkaniyetine delalet ettiği için bence çok ehemmiyetlidir
Mektubat ( 381 )
İşte şu işarat-ı gaybiyenin (gaybi işaretlerin) birisi de şudur ki: Cenab-ı Hak kemal-i rahmet (tam bir rahmetle) ve kereminden, Kur'ana ve imana hizmet ile meşgul olan bizleri teşvik ve kulûbümüzü tatmin için; bir ikram-ı Rabbanî (ilahi ikram) ve bir ihsan-ı İlahî (ilahi ihsan) suretinde hizmetimizin makbuliyetine (kabul edilmişliğine) alâmet ve yazdığımız hak olduğuna işaret-i
gaybiye (gaybi işaret) nev'inden (türünden), bütün risalelerimizde ve bilhâssa Mu'cizat-ı Ahmediye ve İ'caz-ı Kur'an (Kur’an Mucizesi) ve Pencereler Risalelerinde, tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) nev'inden (türünden) bir letafet (incelik) ihsan etmiştir. Yani, bir sahifede, misil olarak gelen kelimeleri birbirine baktırıyor. Bunda bir işaret-i gaybiye (gaybi işaret) veriliyor ki: "Bir irade-i gaybî (gaybi irade) ile tanzim edilir. İhtiyarınıza (seçiminize) ve şuurunuza (bilincinize) güvenmeyiniz. İhtiyarınızın haberi olmadan ve şuurunuz (bilinciniz) yetişmeden, hârika nakışlar ve intizamlar yapılıyor." Bahusus (söz konusu) Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesinde lafz-ı Resul-i Ekrem (Peygamberimizin ismi) ve lafz-ı Salavat (Salavat duası) bir âyine hükmüne geçip, o tevafukat-ı gaybiye (gaybi denkliklere) işaretini sarih (açık) gösteriyor. Yeni, acemî bir müstensihin (kopyalayanın) yazısında, beş sahife müstesna, mütebâki (geriye kalan) ikiyüzden fazla salavat-ı şerife birbirine müvazi (karşılıklı) olarak bakıyorlar. Şu tevafukat (denklikler) ise; şuursuz (bilinçsiz) yalnız on adedde bir-iki tevafuka (denk gelmeye) sebeb olabilen tesadüfün işi olmadığı gibi, san'atta meharetsiz, yalnız manaya hasr-ı nazar (bakışı odaklayarak) ederek gayet sür'atle bir-iki saatte otuz-kırk sahifeyi te'lif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçarenin düşünüşü dahi elbette değildir.
 
                İşte altı sene sonra, yine Kur'anın irşadıyla ve İşarat-ül İ'caz olan tefsirin dokuz
اِنَّا
nın tevafuk (denk gelmesi) suretiyle gelen irşadıyla sonra muttali' (farkına varmışım) olmuşum. Müstensihler (kopyalayanlar) ise benden işittikleri vakit, hayret içinde hayrette kaldılar. Nasılki lafz-ı Resul-i Ekrem (Peygamberimizin ismi) ve lafz-ı salavat (salavat lafzı); Ondokuzuncu Mektub'da, mu'cizat-ı Ahmediye'nin bir nev'inin, bir nevi küçük âyinesi hükmüne geçti. Öyle de: Yirmibeşinci Söz olan i'caz-ı Kur'anda (Kur’an mucizesinde) ve Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde lafz-ı Kur'an dahi; kırk tabakadan, yalnız gözüne itimad eden tabakasına karşı, bir nevi mu'cizat-ı Kur'aniyenin, o nev'in kırk cüz'ünden bir cüz'ü, tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) suretinde bütün risalelerde tecelli etmekle beraber,
Mektubat ( 382 )
      Yirmibeşinci Söz'de ve Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde; yüz defa Kur'an lafzı tekerrür etmiş; pek nâdir olarak bir-iki kelime hariç kalmış, mütebâkisi (geri kalanı) bütün birbirine bakıyor. İşte meselâ: İkinci Şua'nın kırküçüncü sahifesinde yedi "Kur'an" lafzı var, birbirine bakıyor. Ve sahife ellialtıda sekizi birbirine bakıyor, yalnız dokuzuncu müstesna kalmış. İşte şu -şimdi gözümüzün önünde- altmışdokuzuncu sahifedeki beş lafz-ı Kur'an, birbirine bakıyor. Ve hâkeza (işte böyle)... Bütün sahifelerde gelen mükerrer (tekrar tekrar) lafz-ı Kur'an, birbirine bakıyor. Pek nâdir olarak, beş-altı taneden bir tane hariç kalıyor. Sair (diğer) tevafukat (denklikler) ise, -işte gözümüzün önünde- sahife otuzüçte, onbeş aded
اَمْ
lafzı var; ondördü birbirine bakıyor. Hem gözümüzün önünde şu sahifede dokuz iman lafzı var, birbirine bakıyor; yalnız birisi, müstensihin (kopyalayanın) fasıla vermesiyle az inhiraf (sapmış) etmiş. Hem şu -gözümüzün önündeki- sahifede iki "mahbub (sevgili)" var, -biri üçüncü satırda, biri onbeşinci satırdadır- kemal-i mizanla (tam bir dengeyle) birbirine bakıyor. Onların ortasında dört "aşk" dizilmiş, birbirine bakıyorlar. Daha sair (diğer) tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) bunlara kıyas edilsin. Hangi müstensih (kopyalayan) olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun alâküllihal (her halukarda) bu tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) öyle bir derecede var ki; şübhe bırakmıyor ki, ne tesadüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin (kopyalayanların) düşünüşüdür. Fakat bazı hatta daha ziyade tevafukat (denklikler) göze çarpıyor. Demek, şu risalelere mahsus bir hatt-ı hakikî (gerçek bir yazı) vardır. Bazıları, o hatta yakınlaşıyor. Garaibdendir (tuhaf şeylerdendir) ki, en mahir müstensihlerin (kopyalayanların) değil, belki acemîlerin yazılarında daha ziyade görülür. Bundan anlaşılıyor ki; Kur'anın bir nevi tefsiri olan Sözler'deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-i Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları (giysileri), kimsenin ihtiyar (seçim) ve şuuruyla (bilinciyle) biçilmez ve kesilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir (gaybi eldir) ki, o kamete (boya) göre keser, biçer, giydirir. Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.
Mektubat ( 383 )
Elcevab: Hazret-i İsmail Aleyhisselâm'dan sonra bir nass-ı kat'î (kesin hüküm) yoktur. Ecdadlarından (atalarından) olmayan, yalnız Hâlid İbn-i Sinan ve Hanzele namında iki nebi gelmiştir. Fakat ecdad-ı Nebi'den (Peygamberin atalarından) Kâ'b İbn-i Lüeyy'in meşhur ve sarih (açık) ve tansis (hüküm verme) tarzındaki bu şiiri ki:
 
عَلَى غَفْلَةٍ يَاْتِى النَّبِىُّ مُحَمَّدٌ ٭ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَبِيرُهَا
 
demesi, mu'cizekârane (mucizeli bir şekilde) ve nübüvvetdarane bir söze benzer. İmam-ı Rabbanî hem delile, hem keşfe istinaden demiş ki: Hindistan'da çok nebiler gelmiştir. Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyahut mahdud (sınırlı) birkaç adama münhasır kaldığı için iştihar (şöhret) bulmamışlar veyahut nebi ismi verilmemiş.
 
                İşte İmam'ın bu düsturuna binaen, ecdad-ı Nebi'den bu nevi nebilerin bulunması mümkün.
 
                 Yedinci Nükte: Diyorsunuz ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın peder ve vâlideleri ve ceddi Abdülmuttalib'in imanları hakkında akva (en güçlü) ve esahh (en doğru) olan haber hangisidir?
 
                 Elcevab: Yeni Said on senedir yanında başka kitabları bulundurmuyor, bana Kur'an yeter diyor. Böyle teferruat (detay) mesailinde (meselelerde), bütün kütüb-ü ehadîsi (hadis kitaplarını) tedkik edip, en akvasını (en güçlüsünü) yazmağa vaktim müsaade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın peder ve vâlideleri ehl-i necattır (kurtulmuştur) ve ehl-i Cennet'tir ve ehl-i imandır. Cenab-ı Hak, Habib-i Ekrem'inin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendane (çocukça) şefkatini, elbette rencide etmez.
Mektubat ( 386 )
   
Said NURSİ hem bana Kur’an yeter diyor hemde Kur’an’a taban tabana zıt düşünceleri serdedebiliyor. Birde sanki haber almış gibi peygamberimizin dedesi, babası ve annesinin cennette olduğunu iddia ediyor oysa bu hususta peygamberimiz dahi sonunun ne olduğunu bilmiyor ve Allah şöyle diyor:
     De ki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim, bana ve size ne yapılacağını bilemem, ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben apaçık uyarıcıdan başka bir şey değilim.
Ahkaf Suresi 9. Ayet
SAİD NURSİ’NİN KUR’AN HAKKINDAKİ HERZELERİ!
  Kardeşim, bu sene elhamdülillah risaleleri yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashih (düzeltme) bana geliyor. Sabahtan akşama kadar sür'atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor ve bu vazifeyi daha azîm görüyorum. Hususan şaban ve ramazanda, akıldan ziyade kalb hissedardır, ruh hareket eder. Şu mes'ele-i azîmeyi (büyük mesele) başka vakte ta'lik (iliştirip) edip, ne vakit Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden kalbe sünuhat (içe doğuşlar) gelse, tedricen (yavaş yavaş) size yazılır. Şimdilik "Üç Nükte"yi {(Haşiye): Bilâhere dokuz nükteye tamamlanmıştır.} beyan edeceğim:
 
                 Birinci Nükte: "Kur'an-ı Hakîm'in esrarı bilinmiyor, müfessirler hakikatını anlamamışlar." diye beyan olunan fikrin iki yüzü var ve onu diyen, iki taifedir (gruptur):
Mektubat ( 388 )
                 Üçüncü Nükte: Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlahî bir şifredir. Hâs abdine (kuluna), onlarla bazı işaret-i gaybiye (gaybi işaret) veriyor. O şifrenin miftahı (anahtarı), o abd-i hâstadır (özel kuldadır), hem onun veresesindedir (varislerindedir). Kur'an-ı Hakîm madem her zaman ve her taifeye hitab ediyor; her asrın her tabakasının hissesini câmi' (kapsayan) çok mütenevvi' (çeşitli) vücuhları (yönleri), manaları olabilir. Selef-i Sâlihîn ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyan etmişler. Ehl-i velayet ve tahkik, seyr ü sülûk-u ruhaniyeye (ruhsal yol alış) ait çok muamelât-ı gaybiye (gaybi davranışlara) işaratını onlarda bulmuşlar. İşarat-ül İ'caz Tefsirinde, "El-Bakara" Suresinin başında, i'caz-ı belâgat (belagat mucizesi) noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz; müracaat edilsin.
Mektubat ( 390 )
      
Şimdi eğer bazı surelerin başındaki huruf-u mukaatalar şifre taşımış olsaydı onların şifreli olduğunu Allah’ın bildirmesi gerekti, eğer Said NURSİ’nin iddiasına göre Allah bazı has kullarına bildirmişse o halde aslında onlara vahyetmiştir, yok bu basit bir ilhamsa o ilhamın doğruluğunu neyle test edicez? İlham nihayetinde sahibini bağlar! Allah bilgisini vermediği sürece hiçkimse ondaki bilgiye muttali olamaz ve Allah bakın kitabında bunu nasıl söylüyor:
   
Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?” İsa da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak görürüm. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. SEN BENDE OLANI BİLİRSİN AMA BEN SENDE OLANI BİLMEM. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin.”
Maide Sûresi 116
MATEMATİĞİN KURALLARINI ZORLAYAN SAİD NURSİ!
Sure-i Bakara'da (Bakara Sûresinde), âyâtın (ayetlerin) adediyle Lafz-ı Celal'in adedi birdir. Fark dörttür ki, Allah lafzı yerinde dört Hu lafzı var. Meselâ: Lâ İlahe İllâ Hu'daki Hu gibi. Onunla muvafakat (uygunluk) tamam olur. Âl-i İmran'da yine âyâtıyla (ayetleriyle) Lafz-ı Celal tevafuktadır (denktir), müsavidirler (eşittirler). Yalnız Lafz-ı Celal, ikiyüz dokuzdur, âyet ikiyüzdür. Fark dokuzdur. Böyle meziyat-ı kelâmiyede (felsefik maharette) ve belâgat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez, takribî (yaklaşık) tevafukat (denklikler) kâfidir (yeterlidir). Sure-i Nisa, Maide, En'am üçünün mecmu'-u âyetleri (toplam ayetleri), mecmuundaki (toplamındaki) Lafz-ı Celal'in adedine tevafuktadır (denktir). Âyetlerin adedi dörtyüz altmışdört, Lafz-ı Celal'in adedi dörtyüz altmışbir; Bismillah'taki Lafzullah ile beraber tam tevafuktadır (denktir). Hem meselâ: Baştaki beş surenin Lafz-ı Celal adedi; Sure-i A'raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Hud'daki Lafz-ı Celal adedinin iki mislidir. Demek bu âhirdeki beş, evvelki beşin nısfıdır (yarısıdır). Sonra gelen Sure-i Yusuf, Ra'd, İbrahim, Hicr, Nahl surelerindeki Lafz-ı Celal adedi, o nısfın (yarısının) nısfıdır (yarısıdır). Sonra Sure-i İsra, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiya,
Mektubat ( 407 )
Cevap: Allah ise böyleleri için şöyle demektedir:
      Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
     Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
SAİD NURSİ BAKIN RİSALE-İ NUR’U NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR :
   Dördüncü Nükte: Sahife-i vâhiddeki (birinci sayfadaki) tevafukattır (denkliklerdir). Kardeşlerimle üç-dört ayrı ayrı nüshaları mukabele ettik. Umumunda (tamamında) tevafukat (denklikler) matlub (istenmiş) olduğuna kanaatımız geldi. Yalnız, matbaa müstensihleri (kopyalayanları) başka maksadları takib ettiklerinden, bir derece tevafukatta (denkliklerde) intizamsızlık düşmüş. Tanzim edilse, pek nadir istisna ile, mecmu'-u Kur'anda (Kur’anın tamamında) ikibin sekizyüz altı Lafz-ı Celal'in adedinde tevafukat (denk düşmeler) görünecektir. Ve bunda bir şu'le-i i'caz (mucize ışıltısı) parlıyor. Çünki fikr-i beşer (insan düşüncesi), bu pek geniş sahifeyi ihata edemez ve karışamaz. Tesadüfün ise, bu manidar ve hikmetdar (hikmetli) vaziyete eli ulaşamaz.
Mektubat ( 408 )
 
Cevap: Allah ise böyleleri için şöyle demektedir:
      Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
   
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar
. Âl-i İmrân Suresi 78
KUTSAL BİR TARİHÇE DİYEREK SAİD NURSİ YAZDIĞI KİTABI NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR!
 
                Kur'an kelimesi, ebced hesabıyla üçyüz ellibirdir. İçinde iki elif var; mahfî (gizli) elif "Elfün" okunsa, bin manasındaki "Elfün"dür.{ (Haşiye): İlm-i Sarf (fiil çekimleri) kaidesince; feilün, fe'lün okunur. Ketifün, ketfün okunması gibi. Buna binaen elifün, elfün okunur. O halde, 1351 olur.} Demek 1351 senesine, Sene-i Kur'aniye (Kur’anın yıl dönümü) tabir edilebilir. Çünki Lafz-ı Kur'andaki tevafukatın (denkliklerin) sırr-ı acibi (acaip sırrı), Kur'anın tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında (parçalarında) o sene göründü. Ve Kur'andaki Lafz-ı Celal'in i'cazkârane (mucizeli) sırr-ı tevafuku (denklik sırrı), aynı senede tezahür etti. Ve bir nakş-ı i'cazîyi (mucizeli nakşı) gösterecek bir Kur'anın yeni bir tarzda yazılması, aynı senede oluyor. Ve hatt-ı Kur'anın (Kur’anın hattı) tebdiline (değiştirilmesine) karşı, Kur'an şakirdlerinin (takipçilerinin) bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur'anîyi (Kur’an yazısını) muhafazaya çalışması aynı senededir. Ve Kur'anın mühim ezvak-ı i'caziyesi (mucizeli zevklerini), aynı senede tezahür ediyor. Hem aynı senede Kur'an ile çok münasebetdar (ilgili) hâdisat (hadiseler) olmuş ve olacak gibi...
Mektubat ( 428 )
    
Said NURSİ yine batıl bir hesaplama yöntemi olan EBCED’i kullanarak ve Rumi Takvimin verileriyle kafasına göre harfler üzerinde ameliyat yaparak konuyu yazdığı esere bağlıyor ve kutsallaştırıyor. İstediği tarihe ulaşmak adınada oyunun kuralını daha ameliyat sırasında kendisi koyuyor ve istediği vakitte bu kuralı değiştiriyor!
 
Said NURSİ kafasındaki tarihe denk düştüğü için bu sefer Milâdi takvimi kullanıyor. Dedik ya Said NURSİ için en büyük kural KURALSIZLIKTIR. Şimdi gelin Allah’ın Kur’an’da Hicri Takvimle ilgili ayetlerini vede takvim üzerinde keyfi oynamaları yapanları nasıl kınadığına dair âyetleri okuyalım:
  “Sana hilâllerden soruyorlar deki o hilâller insanlar ve hacc için zaman ölçüleridir. Evlere pencerelerden girmek iyilik değildir iyilik kim takva sahibi ise odur o halde evlere kapılarından girin Allah’tan sakının ki başarıya ulaşasınız.”
Bakara Suresi 189
  Yukarıdaki ayetten anlaşıldığı gibi Müslümanlar için vakit tayininde Ayın hareketleri önemlidir. Bu yüzden Hz. Ömer döneminde özellikle askerlerin maaşları meselesi, divanların düzenlenmesi gibi konulardan ötürü başlangıç tarihi olarak Hicret baz alınarak Ay takvimi uygulanmaya konulmuştur. Esasen çok önceleride Ay’ın hareketleri baz alınarak antik çağlardan beri takvim kullanılsada Hz. Ömer döneminde Müslümanlar nezdinde usul ve esasa kavuşmuştur. Ancak insanoğlu kişisel çıkarları için zaman zaman takvim üzerindede oynamalar yapmış ve bununla ilgili olarak Müşrikler’in Haram aylarla ilgili yaptığı hilelere Kur’anda şöyle değinilmiştir:
 
 “Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir. Gökleri yeri yarattığı gün Allah’ın yasasında bu böyledir o aylardan dördü ise haram aylardır.. İşte bu sağlam dindir o halde o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın nitekim sizle topyekün savaştıkları gibi sizde müşriklerle topyekün savaşın bilinki Allah müttakilerle beraberdir.
Tevbe Suresi 36
 
  “Ayları geriye ileriye alma ancak tanımazlık etmekte ileriye gitmektir bu tarz davranış görmezlikten gelenleri şaşırtmış bir yılı helal kabul ederken diğerini haramlaştırmışlar. Bunuda Allah’ın haram kıldığının sayısına uydursunlar da Allah’ın haram buyurduğunu helal kılsınlar diyedir. Bu suretle kötü amelleri kendilerine süslü gösterildi. Allah görmezlikten gelene doğruluğu göstermez.
Tevbe Suresi 37
 
  Görüldüğü üzere Allah zaman üzerinde istenilen sonuçlara ulaşmak için oynamayı kâfirlikte ileriye gitme olarak değerlendiriyor. Dikkat ederseniz Said NURSİ dahi bu müşriklere benzer uygulamalarla zaman üzerinde oynamalar yapıyor kendince eklemeler, çıkarmalar yaparak istediği sonuca ulaşmaya çalışıyor. Kâfir kelimesinin manası gerçeği örtmektir ki zaten ZAMAN üzerinde keyfi oynamalarda gerçeğin üzerini örtmek değil midir?
  Said NURSİ çıkarsamalarda bulunurken genellikle Rumi takvimi kullanmış ancak istediği tarihe kolaylıkla ulaşma esnasında ise Hicri ve Miladi takvimede balıklama atlamıştır. Öyleki bu zaman üzerinde oynama sırasında yorumların merkezine kendini, ekibini ve yazdıkları eseri koyarak sanki tüm tarihi olaylar Said NURSİ, Nurcular ve Risale-i Nur için oluyormuş gibi küfürde ziyadeleşmişlerdir. Oysa dünya çok büyük ve üzerinde milyarlarca insan yaşamakta ve hergün onlarca insanlığı etkileyen olaylar olmakta ve eğer bu olayların takvimlerdeki rakamlarla bir ilişiği olsaydı bunların hepsinin teker teker açıklanması icap ederdi zira dünyada sadece Nurcular yaşamıyor.  Tabiatiyle bu derece kasıtlı takvim ölçüleri üzerinde oynama bu insanların niyetlerinin halisane olmadığınında açık delilidir. Bu olsa olsa din şarlatanlığı sınıfına dâhil edilmesi gereken bir durumdur. Bu kasıtlı yanlış çıkarsamalarla yola çıkanların insanları yanıltmak için ne kadar büyük bir çaba içine girdikleri ise Nurculuk inancının tarihsel gelişimi ve günümüzdeki etkileriyle gayet açık ve net görünmektedir. Tevbe Suresinin 37. âyetinde bu şekil davranan insanların kendi kendilerininde gözlerinin boyandığını zira gerçekten yaptıkları bu batıl yorumlara kendilerinin bile inandığını söylüyor. Yani amelleri onlara süslü gösterilmiş ve onlarda kendilerini batıl yöntemlerine rağmen hakk yol üzerinde zannetmektedirler. Tabiatıyla bu kasıtlı saptırmaları yapanlara Allah doğruluğu göstermeyecektir. Çünkü bu güruh kendilerine Kur’an ayetleri okunmasına rağmen asla gerçeği görmek istemedikleri gibi kendilerine itiraz edenleride Allah tarafından çarpılmakla vs tehdit etmektedirler.
 
SAİD NURSİ’NİN MEHDİ VE SÜFYAN DİYE UYDURDUĞU KİŞİYLE İLGİLİ SÖYLEDİKLERİ :
     Elcevab: Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden , şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet (koruma eseri) olarak, herbir fesad-ı ümmet (ümmetinin fesadı) zamanında bir muslih (ıslah edici) veya bir müceddid (yenileyici) veya bir halife-i zîşan (şanlı halife) veya bir kutb-u a'zam (en büyük ulu kişi) veya bir mürşid-i ekmel (en yetkin mürşit) veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid (yenileyici), hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u a'zam (en büyük kutup) olarak bir zât-ı nuranîyi (Nurlu zatı) gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden (peygamberin ailesinden) olacaktır. Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz (gökle yer arası) âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelal; Mehdi ile de âlem-i İslâmın zulümatını (karanlıklarını) dağıtabilir. Ve va'detmiştir, va'dini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab (sebepler dairesi) ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul (akla yatkın) ve vukua (olmaya) lâyıktır ki; eğer Muhbir-i Sadık'tan (doğru haber veren) rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır diye ehl-i tefekkür (düşünce ehli) hükmeder. Şöyle ki: Felillahilhamd
Mektubat ( 440 )
 
    İkinci İşaret, yani Altıncı İşaret: Hazret-i Mehdi'nin cem'iyet-i nuraniyesi (nurlu toplumu), Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid'akâranesini (bidatçı rejimi) tamir edecek, Sünnet-i Seniyeyi ihya edecek; yani âlem-i İslâmiyette (İslam aleminde) risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdi cem'iyetinin (toplumunun) mu'cizekâr (mucizeli) manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.
 
                Hem âlem-i insaniyette (insan aleminde) inkâr-ı uluhiyet (Tanrılığı inkar) niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi (insani kutsal şeyleri) zîr ü zeber (alt üst) eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr (koruyan) ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten (Tanrılığı inkardan) kurtaracak.
Mektubat ( 441 )
   
Said NURSİ Kemal Atatürk döneminde ona muhalefet ederken ona Süfyan lakabını takmış ve bu kavramı kendince kutsallaştırmış, kendinide Mehdi yerine koyarak mücadelesini yine kendince meşrulaştırmaya çalışmıştır. Süfyan diye hiçbir hadiste hatta uydurma hadislerde dahi birinden bahsedilmemekte ve Said NURSİ bunu bile ve isteye kasıtlı olarak uydurmuştur. Mehdi ve Deccal hadisleri ise Kur’an ışığında değerlendirildiğinde aslı astarı olmayan uyduruk şeylerle Müslümanlar dinsel bir paranoya içine sokulmuştur. Said NURSİ Atatürk’e deccal demiş ve gelen ne kadar hadis varsa Atatürk’ün tanımlamasına kendince uydurmaya çalışmıştır. Bu arada kendisini yine olayların merkezine koymuş sanki tüm olumsuzluklar ya da olumluluklar kendisi için gerçekleşiyormuş gibi konuşmuş ve eğer Deccal varsa aslında bir numaralı Deccalın kendisi olduğunu çok güzel ispatlamıştır. Zira Deccal kelime anlamıyla “çok yalan konuşan” demektir ve dinsel içerikli yalanlar konuşmakta Said NURSİ’nin üzerine hiç kimse yoktur!
  
SAİD NURSİ BAKIN TARİKAT VE TASAVVUF TERİMLERİNİ NASIL TEPE TEPE KULLANIYOR :
   [Şu kısım, turuk-u velayet (velilik yolları) hakkında olup "Dokuz Telvih (açıklamak)"tir.]
 
                 BİRİNCİ TELVİH (açıklama): "Tasavvuf", "tarîkat", "velayet", "seyr ü sülük (tarikat yolunda yürüme)" namları altında şirin, nuranî, neş'eli, ruhanî bir hakikat-ı kudsiye (kutsal gerçek) vardır ki; o hakikat-ı kudsiyeyi (kutsal gerçeği) ilân eden, ders veren, tavsif (niteleyen) eden binler cild kitab ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikatı ümmete ve bize söylemişler.
جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَثِيرًا
Biz, o muhit denizinden birkaç katre (damla) hükmünde birkaç reşhalarını (damlalarını) şu zamanın bazı ilcaatına (zorlamalara) binaen göstereceğiz.
          
Cevap: Said NURSİ her ne kadar zaman tarikat zamanı değildir desede o tarikatlere ve tasavvufa ait kavramları işine geldiğince sınırsız kullanmıştır. Said NURSİ bazı tasavvufi kavramlara açıklık getirmekte ancak bu kavramların Kur’an’dan ya da sahih hadislerden dayanağını söylememektedir. Oysa Allah’ın kitabında dini için kullandığı kavramlar Müslümana yetmesi gerekirken birde yeni kavramlarla aslında dinin özüne eklemelerde bulunulmuştur. Demekki onların nezdinde Allah’ın dininin tanımlamaları yetersiz ve bu yetersizliği kendilerince yeni kelimeler ve kavramlarla tamamlamaya kalkışmışlardır. Zaten ürettikleri yeni kavram ve kelimelerde masum olmamış bu kavramlar ve kelimeler aslında bir inanç, bir yaşam tarzı içermektedir. Dinin özünden uzaklaşma önce dine bir şey eklemelerle başlamıştır, zira dinden bir şey eksiltmeye kimsenin gücü yetmeyeceğine göre bunun en sinsi yolu önce dinden görünecek şekilde bir şeyler eklemek sonrada onu din diye insanlara dayatmak hep yöntem tarih boyunca bu şekil işlemiştir.
       
Rabbinin kelimesi doğrulukça, adaletçe de tam kemalindedir. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur o işitir ve bilir!
En’am Sûresi 115
     
Karşılarında onlara okunan şu sana inen kitap onlara YETMEDİ Mİ? Şüphesiz bu kitapta inanan bir toplum için rahmet ve hatırlatma vardır.
Ankebut Suresi 51
    
“Bir kitapki ayetleri muhkem kılınmış sonra hikmet sahibi ve herşeyden haberdar olan Allah tarafından açıklanmıştır ki böylelikle Allah’tan başkasına kul olmayasanız diye!...”
Hûd Sûresi 2,3
     
Allah kitabında müminler için gerekli olan tüm kelimeleri tamam etmiş ve Maide Suresi 6. Ayetinde dediği gibi dinini kemale erdirmiş ve nimetinide müminler için tamamlamıştır. Ama belliki bazı insanlara bu yetmemiş ve onlar başkaca kavramlar, ve kelimeler üretmiştir. Ne varmış ki bunda canım diyenlere deriz ki, bir kelime sadece bir kelime değil ve masumda değil, o kelime bir mana taşır ve bir mana taşıyorsa aslında o birşeyleri tanımlıyor ve anlatıyordur. Bu ise dil yoluyla dinde bid’at “dinin aslından olmayan yeni şey” demektir ve en tehlikeli olanıdır. Maalesef buna kapı aralayan sapkınlar daha sonra bu kavramlar dünyasından yeni inançlar üretmiş ve ruhlarını oralara hapsetmişlerdir. Said NURSİ bunları ikna etmek yerine kendince dahada meşrulaştırıcı ifadeler kullanmakta ve hiçbir dayanakta öne sürmemektedir.
                 Sual: Tarîkat nedir?
 
                 Elcevab: Tarîkatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye (imanı gerçekleri açıklama) olarak, Mi'rac-ı Ahmedî'nin (A.S.M.) gölgesinde ve sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî (ruhsal anlamda yürüyüş) neticesinde, zevkî, halî ve bir derece şuhudî (şahitlik) hakaik-i imaniye (imani gerçekleri) ve Kur'aniyeye mazhariyet (ulaşmak); "tarîkat", "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemal-i beşerîdir (beşeri olgunluktur).
 
                Evet şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia (herşeyi kapsayan fihriste) olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i maneviyesi (manevi haritası) hükmündedir. Evet insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü (gibi), kâinatın bir nevi merkez-i manevîsi (manevi merkezi) olduğunu gösteren hadsiz fünun (bilimler) ve ulûm-u beşeriye (beşeri ilimleri) olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın (evrenin gerçekleri) mazharı (görünümü), medarı (nedeni), çekirdeği olduğunu; hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i velayetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitablar gösteriyorlar.
                İşte madem kalb ve dimağ-ı insanî (insan beyni) bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin (büyük ağacın) cihazatını (cihazları) tazammun (içeren) eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir. Elbette ve her halde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velayet (velilik) meratibinde (mertebelerinde) zikr-i İlahî ile tarîkat yolunda hakaik-i imaniyeye (inanç gerçeklerine) teveccüh (yönelmektir) etmektir.
           
Cevap: Said NURSİ “tarikat” sorusuna kendince cevaplar veriyor ama yine tarikat yapılanmasının İslami dayanağını söylememektedir. Oysa Allah şöyle der:
   “işte bu ümmetiniz bir tek ümmettir bende sizin rabbinizim ve benden sakının. Sonra dini aralarında KALIN KİTAPLAR haline getirerek paramparça ettiler ve her bir grup yanındakiyle sevinip durmaktadır. Onları bir süreliğine aldanışlarında bırak”
Mu’minun Sûresi 52,53,54
     
Allah yolun tek olduğunu, topluluğun tek topluluk olduğunu söylemesine rağmen daha sonra tarikat adı altında yolları binlerce tali yollara dönüştürenler “Hedef aynı her ne kadar yollar farklı olsada” diyerek yaptıklarını meşrulaştırmışlardır. Oysa aynı şeye inanılmış olsa neden ayrı bir isim altında yeni bir yola başvurulur ki bunu bir Nurcuya söylediğimizde bize “Allah Ensar ve Muhacir” diye adlandırma yapıyor buna ne diyeceksiniz?” diye konuyla alakası olmayan bir örnek getirmişti oysa Ensar ve Muhacir bir sıfattır ve bu sıfata sahip insanlardan sonra tarihte Ensari ve Muhaciri diye ne bir mezhep, ne bir tarikat nede bir cemaat adı olmuştur. Allah Hacc Suresi 78. Ayetinde ise şöyle der :
 
“Allah için hakkıyla çaba sarfedin. O sizi seçti ve dinde sizin üzerine bir zorluk kılmadı. Babanız İbrahim’in milleti olarak. O SİZİ BUNDADA DAHA ÖNCEDE MÜSLÜMAN OLARAK ADLANDIRDI böylelikle resul size sizde insanlara örnekler olasınız! O halde namazı kılın zekatı verin ve Allah’a bağlanın! O sizin efendinizdir o negüzel efendi ve ne güzel yardımcıdır”
    
Din için üretilen kavramlar gibi yeni yeni adlar verilerek alt gruplara ayrılmakta hiç masum bir hareket değil ve özünde tamda dinin özünden ayrılma ve başkalaşma amacı yatar. Oysa peygamberimiz adına dahi yalanlar uydurularak ihtilaf özendirilmiş ve cemaatler bakteriler gibi bölünerek çoğalmıştır. Peki tefrika ve ihtilaf için Allah ne diyor :
   “
Toplu olarak Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılın ve tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın!.....”
Al-i İmran Suresi 103. Ayet
  “Açık açık delliler geldikten sonra sakın ayrışan ve ihtilafa düşenler gibi olmayın! Onlar için büyük bir azap vardır”
Al-i İmran Suresi 105. Ayet
     
Bu ayetleri tarikat, mezhep ve cemaat mensuplarına söylediğimizde üzerlerine almamakta ve bu yapılanmalarını doğal görmektedirler. İlginçtir her bir mezhep yada tarikat, yada grubun kendine ait başvuru kaynakları olmakta ve bunlarda sıradan insanların okuyup baş edebileceği cisten olmamakta böylelikle bir elit-seçkinler azınlığının eline düşmekte onlarda içlerinde bulundukları yapının maslahatına uygun insanları yönlendirmektedirler. Oysa biz insanları sadece İslam adını almaya ve sadece Kur’an’a çağırdığımızda bizi sapkın ilan etmektedirler. Said NURSİ diğer cemaatlerin aksına kendi cemaatine daha kendisi hayattayken Nurcu adını vermekte ve bu grubu SEÇİLMİŞ, VADEDİLMİŞ VE KURTULMUŞ olarak ilan etmiştir. Yani Said NURSİ bile bile, göz göre göre Allah’ın tefrikalaşmayın, ihtilaf etmeyin ayetine itibar etmemiş ve kasıtlı olarak bir inanç grubunu kurmuş ve bununlada övünmüştür. Zaten
Mu’minun Suresinin 53.
Ayeti tamda bu durumu anlatmıyor mu :
  “Sonra dini aralarında kalın kitaplar haline getirerek paramparça ettiler ve her bir grup yanındakiyle sevinip durmaktadır”
 
                 İKİNCİ TELVİH (açıklama): Bu seyr ü sülûk-u kalbînin (kalpten tarikat yolunda yürüme) ve hareket-i ruhaniyenin (ruhsal hareketin) miftahları (anahtarları) ve vesileleri, zikr-i İlahî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehasini (güzellikleri), ta'dad (saymak) ile bitmez. Hadsiz fevaid-i uhreviyeden (uhrevi faydalarından) ve kemalât-ı insaniyeden (insana dair yetkinliklerden) kat'-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye (dünya hayatına) ait cüz'î bir faidesi şudur ki: Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden (tekliflerinden) bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için; herhalde bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri (araştırır) eder. Medeniyet-i insaniye (insanı medeniyet) neticesindeki içtimaat-ı ünsiyetkârane (cana yakın birliktelikler), on insanda bir ikisine muvakkat (geçici) olarak, belki gafletkârane (habersizcesine) ve sarhoşçasına bir ünsiyet (cana yakınlık) ve bir ülfet (yakınlık) ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferid (tek başına) yaşıyor, ya derd-i maişet (geçim sıkıntısı) onu hücra köşelere sevkediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen ünsiyetten (cana yakınlıktan) mahrumdurlar. O hal onlara ünsiyet (cana yakınlık) verip teselli etmez.
 
                İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti (cana yakınlığı) ve tatlı zevki; zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o hücra köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih (yönelmiş) olup "Allah!" diyerek kalbi ile ünsiyet (cana yakınlık) edip, o ünsiyet (cana yakınlık) ile, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârane (cana yakın bir şekilde) tebessüm vaziyetinde düşünüp, "Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibadı (kulları) her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda (vahşetin oğlduğu yer) da çokturlar. Ben yalnız değilim, tevahhuş (yabanileşme) manasızdır." diyerek, imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye (yaşam mutluluğu) manasını anlar, Allah'a şükreder.
 
                
ÜÇÜNCÜ TELVİH: Velayet (velilik), bir hüccet-i risalettir (peygamberlik delilidir); tarîkat, bir bürhan-ı şeriattır (şeriatın delilidir). Çünki risaletin (peygamberliğin) tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi (imani gerçekler), velayet (velilik) bir nevi şuhud-u kalbî (kalben tanıklık) ve zevk-i ruhanî (ruhsal zevk) ile aynelyakîn (gözle görülür) derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin (peygamberliğin) hakkaniyetine kat'î bir hüccettir (delildir). Şeriat ders verdiği ahkâmın (hükümlerin) hakaikini (hakikatlerini), tarîkat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve Hak'tan geldiğine bir bürhan-ı bahirdir. Evet nasılki velayet ve tarîkat, risalet (peygamberliğin) ve şeriatın hücceti (delili) ve delilidir; öyle de İslâmiyetin bir sırr-ı kemali (yetkinliğinin sırrı) ve medar-ı envârı (nurlarının nedeni) ve insaniyetin İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyatı (yükselmelerinin madeni) ve bir menba-ı tefeyyüzatıdır (feyizlenmelerinin kaynağıdır).
 
                İşte bu sırr-ı azîmin (büyük sırrın) bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı fırak-ı dâlle (sapıtmış gruplar) onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envârdan (nurlardan), başkalarının mahrumiyetine sebeb olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf (üzüntü nedeni) şudur ki: Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zahirî üleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar; ehl-i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû'-i istimalâtı ve bir kısım hatiatı (hataları) bahane ederek, o hazine-i uzmayı (büyük hazineyi) kapatmak, belki tahrib etmek ve bir nevi âb-ı hayatı (hayat suyunu) dağıtan o kevser menba'ını (kaynağını) kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâküllihal (her halukarda) bazı kusurlar ve sû'-i istimalât (suiistimaller) olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sû'-i istimal ederler. Fakat Cenab-ı Hak âhirette muhasebe-i a'mal (eylemleri hesaba çekme) düsturuyla (kuralıyla), adalet-i Rabbaniyesini (ilahi adaletini), hasenat (iyilikler) ve seyyiatın (kötülüklerin) muvazenesiyle (dengelemesiyle) gösteriyor. Yani hasenat (iyilikler) racih (tercih edilse) ve ağır gelse, mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat (kötülükler) racih (tercih edilse) gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat (iyilikler) ve seyyiatın (kötülüklerin) müvazenesi (dengesi), kemmiyete (niceliğe) bakmaz, keyfiyete (niteliğe) bakar. Bazı olur, birtek hasene (iyilik) bin seyyiata (kötülüklere) tereccuh (tercih edilir) eder, afvettirir. Madem adalet-i İlahiye (ilahi adalet) böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarîkat, yani Sünnet-i Seniye dairesinde tarîkatın hasenatı (iyilikleri), seyyiatına (kötülüklerine) kat'iyyen (kesinlikle) müreccah (tercih edildiğine) olduğuna delil: Ehl-i tarîkat, ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin) hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarîkat; surî, zahirî bir mütefenninden (bilginden) daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat (tarikat zevki) vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya (velileri sevmek) cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle (büyük günahlarla) fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya (dinsizliğe) sokulmaz. Şedid (şiddetli) bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab (kutuplar) kabul ettiği bir silsile-i meşayihi (şeyhler zincirini), onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya (kafirliğe) giremez. Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların (dinsizlerin) desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkilleşmiştir.
 
                Birşey daha var ki: Daire-i takvadan (takva dairesinden) hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarîkat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatıyla (kötülükleriyle), tarîkat mahkûm olamaz. Tarîkatın dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin (kardeşliğin) inkişafına (gelişmesine) ve inbisatına (yayılmasına) en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarîkatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün  ve siyaset-i Hristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a-i İslâmiyeden bir kal'asıdır. Merkez-i Hilafet olan İstanbul'u
Mektubat ( 443 - 445 )
 
Cevap: Said NURSİ Velayet ve seyr-i süluk diye birşeylerden bahsetmekte ancak bunların Kur’ani dayanağından bahsetmemektedir. Bu kavramların ne İslam’la, ne Kur’an’la nede sahih hadislerle hiçbir ilgisi bulunmamakta ve üretilen bu kavramlar daha sonra İslam’ın özünden uzaklaşmanın adı olmuştur.
Hem ben müteaddid (türlü türlü) insanları gördüm ki, bir nevi Mehdi kendilerini biliyorlardı ve "Mehdi olacağım" diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esma-i İlahînin (ilahi isimlerin) nasılki tecelliyatı (tecellileri), Arş-ı A'zam (büyük arştan) dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri (yansımaları) var ve o esmaya (isimlere) mazhariyet (nail olmak) de, o nisbette tefavüt (tutarsızlık) eder. Öyle de mazhariyet-i esmadan (isimlerden yansıyan) ibaret olan meratib-i velayet (velilik mertebeleri) dahi öyle mütefavittir (çelişiktir). Şu iltibasın (karıştırmanın) en mühim sebebi şudur:
 
Cevap: Said NURSİ’nin Mehdi ile ilgili söyledikleri ise evlere şenlik! Zira yazdığı Risalelerin bazı yerlerinde neredeyse kendini mehdi ilan etmektedir. O halde yalancı oğlu yalancı bizzat kendisidir!
                Makamat-ı evliyadan (velilerin makamlarından) bazı makamlarda Mehdi vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u a'zama (en büyük kutba) has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır'ın bir münasebet-i hâssası (özel ilgisi) olduğu gibi, bazı meşahirle (şöhretli insanlarla) münasebetdar (ilgili) bazı makamat (makamlar) var. Hattâ o makamlara "Makam-ı Hızır (Hazır makamı)", "Makam-ı Üveys", "Makam-ı Mehdiyet" tabir edilir.
Mektubat ( 447 )
   
Cevap: Said NURSİ kendi kafasına göre makamlar icat etmekte ancak bu makamların hiçbir dayanağını söylememektedir. Bu makamlarında İslamiyetle uzaktan yakından alakası yok ve bunu Said Nursi kendi işkembe-i kübrasından atmaktadır.
SAİD NURSİ VAHDET-İ VÜCUTCULARI BAKIN NASIL ÖVÜYOR VE HANGİ MANTIKLA BUNU YAPIYOR?
  . Şu asırda maddiyyunluk (maddecilik) fikri o derece istilâ etmiş ki, maddiyatı herşey'e merci' biliyorlar. Böyle bir asırda has ehl-i iman, maddiyatı i'dam eder derecesinde ehemmiyetsiz gördüklerinden; Vahdet-ül Vücud meşrebi ortaya atılsa belki maddiyyunlar (maddeciler) sahib çıkacaklar, "Biz de böyle diyoruz" diyecekler. Halbuki dünyada meşarib (fikri akımlar) içinde, maddiyyunların (maddecilerin) ve tabiatperestlerin mesleğinden en uzak meşreb (akım), Vahdet-ül Vücud meşrebidir (akımıdır). Çünki ehl-i Vahdet-ül Vücud, o kadar vücud-u İlahîye (İlahi varlığa) kuvvet-i iman (inanç gücüyle) ile ehemmiyet veriyorlar ki, kâinatı ve mevcudatı inkâr ediyorlar. Maddiyyunlar (maddeciler) ise, o kadar mevcudata (varlıklara) ehemmiyet veriyorlar ki; kâinat hesabına, Allah'ı inkâr ediyorlar. İşte bunlar nerede? Ötekiler nerede?
Mektubat ( 449 )
    
Cevap : Said NURSİ kaş yapıyım derken göz çıkartan tavrını vahdet-i vücud nazariyesini savunanlar içinde sürdürüyor. Vahdet-i vücut yada Türkçe karşılığıyla “Varlığın Tek olduğu” teorisini Muhyiddin İbni Arabi sistemleştirmiş hatta bununla kalmamış tasavvufçuların nezdinde doktrin haline getirmiştir. Bu sapkın görüşe göre Allah’tan başka ne varsa herşey yalan ve gerçekliği olmayan şeylerdir. Bundan yola çıkarak “La Mevcude İllallah” yani “Allah’tan başka varlık yoktur” demeye başlamışlardır. Güya gerçek dindarlığın bu görüşe ulaşmakta olduğunu iddia eden bu güruh aslında Allah’a en büyük ortağı koşan güruhtur. Öyleki bu güruha göre var olan ne varsa aslında Allah’ın bizzat kendisidir. Said NURSİ’de bu sapkınlar grubundandır aslında zira Muhyiddin İbni Arabi’yi kendisine üstat bilmiş ve Nurculuk dinini kurarken onun düşünce sistematiğinden cömertçe yararlanmıştır. Oysa Allah kitabında kendisini yarattıklarından ayırmış ve onları gerçeklik olarak yarattığını söylemiştir. Eğer Allah’ın yarattıkları gerçek değilse o halde haşa Allah söylediğinde yalancı mı? Bu ise Allah’a yapılacak en büyük iftiradır.  Zira Allah “ben gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri yarattım” derken varlığın tekliğine inanan sapkınlar ise “Hayır Allah’tan başka herşey yalan, varlığı yok” diyor. Bu ise Allah’ın söylediğinin tam tersini söylemek ve inanmaktırki bu sapkınlığın zirvesidir.
 
Allah ve yarattıkları okyanusa atılan taşa benzer, her ne kadar okyanus taşı kuşatsada okyanustan bir parça değildir. Allah yarattıklarını kuşatmıştır ama yarattıkları ondan bir parça yada onun kendisi değildir. Zira aksini iddia etmek herşeyi anlamsız kılar. Oysa Allah kitabında yarattığı herşeyi “hakkla” yani “gerçek olarak” yarattığını söyler. Vahdet-i Vücut nazariyesi özellikle tarikatçı kesimde tutulmuş ve günahlarına kılıf arayan ne kadar insan varsa bu nazariyeye sığınarak her türlü çirkefliği işlemiştir zira Allah’tan başka varlık olmadığı kanaati herşeyi anlamsızlaştırdığı için işlenecek günahlarında bir cezası olmayacaktır! Zira günah yalanca cezası hadi hadi yalan olacaktır!
 
Birinci Nokta: Velayet (velilik) yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba'dır (uymaktır). Yani: A'mal (eylemler) ve harekâtında (hareketlerinde) Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tâbi' olmak ve taklid etmek ve muamelât (davranışlarında) ve ef'alinde (fiillerinde) ahkâm-ı şer'iyeyi (şer’i hükümleri) düşünüp rehber ittihaz etmektir.
 
                İşte bu ittiba (uyma) ve iktida (takip etme) vasıtasıyla, âdi (sıradan) ahvali (duramları) ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer'i o ittiba' (izleme) noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer'î (şer’i hüküm hatırlatması) veriyor. O tahattur (hatırlatma) ise, sahib-i şeriatı (şeriat sahibini) düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenab-ı Hakk'ı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde mütemadiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde-i kübra (büyük yol), velayet-i kübra (büyük velilik) olan ehl-i veraset-i nübüvvet (peygamberliğin mirasçılar) olan sahabe ve selef-i sâlihînin caddesidir.
 
                 İkinci Nokta: Velayet yollarının ve tarîkat şubelerinin en mühim esası, ihlastır. Çünki ihlas ile hafî (gizli) şirklerden halas olur. İhlası kazanmayan, o yollarda gezemez. Ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet muhabbet, mahbubunda (sevgilisinde) bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemaline delalet eden zaîf emareleri, kavî hüccetler hükmünde görür. Daima mahbubuna tarafdardır.
Mektubat ( 450 )
İkincisi: Ehl-i tarîkatın bir kısım müfrit evliyasını (dostlarını) Sahabeye tercih, hattâ Enbiya derecesinde görmekle vartaya (tehlikeye) düşer. Onikinci ve Yirmiyedinci Sözler'de ve Sahabeler hakkındaki zeylinde (ekinde) kat'î isbat edilmiştir ki: Sahabelerde öyle bir hâssa-i sohbet (sohbetin hası) var ki, velayet (velilikle) ile yetişilmez ve Sahabelere tefevvuk (üstünlük) edilmez ve Enbiyaya hiçbir vakit evliya (veliler) yetişmez.
Mektubat ( 454 )
SAİD NURSİ BAKIN HZ. ALİ’YE NASIL İFTİRA ATIYOR!
  İşarat-ı Gaybiye (gaybi işaretlere) hakkında bir takriz (beğeni yazısı)
 
                [İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın, Risale-i Nur hakkında ihbar-ı gaybîsinden (gaybi haber vermesi) bir parça olan bu kısım; Sikke-i Tasdik-i Gaybî Mecmuasında dercedilen İşarat-ı Kur'aniye (Kur’ani işaretler) ve üç Keramet-i Aleviye (Ali’nin kerameti) ve Keramet-i Gavsiye (Abdulkadir Geylaninin kerameti) risaleleriyle birlikte, ehl-i vukufların (yetkin insanların) takdirkâr (takdir edici) raporlarına müsteniden (dayanarak), mahkemelerce sahiblerine geri iade edilmiştir.
 
                İmam-ı Ali'nin (R.A.) Celcelutiye'de, Risale-i Nur hakkındaki üç kerametinden bir kerametinin sekiz remzinden Yedinci ve Sekizinci Remzin bir parçasıdır. Sikke-i Tasdik-i Gaybî Mecmuasının yüz yirmibeşinci sahifesinden, yüz otuzuncu sahifesine kadar olan kısımda münderiçtir (yer almıştır).]
 
                 Yedinci Remiz (ima): Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, nasılki
 
وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
وَ بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلهَنَا
وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ
 
diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şua'a işaret etmiş; öyle de: Aynı fıkra ile, âlî (yüce) bir tefekkürname ve tevhide dair yüksek bir marifetname namında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'aya dahi işaret eder. İkinci fıkrasıyla İsm-i A'zam (en büyük isim) ve Sekine denilen Esma-i Sitte-i Meşhurenin (Ünlü altı söz) hakikatlarını gayet âlî (yüksek) bir tarzda beyan ve isbat eden ve Yirmidokuzuncu Lem'ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a namında Altı Nükte-i Esma Risalesine
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
cümlesiyle işaret ettiğinden sonra akabinde, Risale-i Esma'yı takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şuaı olarak, otuzüç âyet-i Kur'aniyenin Risale-i Nur'a işaratını (işaretlerini) kaydedip, hesab-ı cifrî (cifr hesabıyla) münasebetiyle, baştan başa İlm-i Huruf (harfler ilmi) Risalesi gibi görünen ve bir mu'cize-i Kur'aniye hükmünde bulunan risaleye
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
kelimesiyle işaret edip, der-akab
وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ
kelâmıyla dahi, Risale-i Hurufiyeyi (harfler risalesini) takib eden ve El-Âyet-ül Kübra'dan (en büyük ayet) ve başka Resail-i Nuriyeden  terekküb (oluşan) eden ve Asâ-yı Musa namını alan ve Asâ-yı Musa gibi, dalaletin (sapıklığın) ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale-i Nur'un şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ-yı Musa namını vererek işaretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.
 
                Evet
وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى
kelimesiyle Yedinci Şua'a işareti, kuvvetli karineler ile isbat edildiği gibi; aynı kelime, diğer bir mana ile elhak Risale-i Nur'un âyet-i kübrası hükmünde ve ekser risalelerin ruhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm, "müstetbeat-üt terakib" kaidesiyle ona bakıyor, efradına dâhil ediyor. Öyle ise; Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh dahi bu fıkradan ona bakıp işaret eder diyebiliriz.
 
                Hem sair (diğer) işaratın (işaretlerin) karinesiyle, hem Mektubat'tan sonra Lem'alara başka bir tarz-ı ibare (ifade tarzıyla) ile îma ederek; Lem'aların en parlağının te'lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'damdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mana-yı mecazî (mecazi anlam) ve mefhum-u işarî (işaret anlamı) ile, Hazret-i Ali Radıyallahü Anh kendi lisanını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal (kullanarak) ederek;
وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
yani "Yâ Rab! Beni kurtar. Eman ve emniyet ver." diye dua etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishanesinde i'dam ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sahibinin vaziyetine tevafuk (denk gelmesi) karinesiyle, kelâm zımnî ve işarî delalet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh dahi, bundan ona işaret eder.
 
                Hem Otuzuncu Lem'a namında ve altı nükte olan Risale-i Esma'ya bakarak
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى
deyip, sair (diğer) işaratın (işaretlerin) karinesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karinesiyle, hem ikisinin isimde ve esma (isimler) lafzına tevafuk (denk gelmesi) karinesiyle, hem teşettüt-ü hale (darmağanık durum) ve sıkıntılı bir gurbete ve perişaniyete düşen müellifi, onun te'lifi bereketiyle teselli ve tahammül bulmasına ve mana-yı mecazî cihetinde, Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh lisanıyla kendine dua olan
وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
yani "İsm-i A'zam olan o Esma Risalesinin bereketiyle, beni teşettütten (darmadağınık) perişaniyetten hıfzeyle yâ Rabbi!" meali; tam tamına o risale ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delalet ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh ise, gaybî işaret eder diyebiliriz.
 
                Hem madem Celcelutiye'nin aslı vahiydir ve esrarlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden (gelecekte olacak şeylerden) haber veriyor. Ve madem Kur'an itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'an hesabıyla, Risale-i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve madem sarahat (açık) derecesinde çok karine (delil) ve emarelerle; Risale-i Nur Celcelutiye'nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş. Ve madem Risale-i Nur ve eczaları bu mevkie lâyıktır ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın nazar-ı takdirine ve tahsinine (güzellemesine) ve onlardan haber vermesine liyakatları ve kıymetleri var. Ve madem Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Siracünnur'dan zahir bir surette haber verdiğinden sonra ikinci derecede, perdeli bir tarzda Sözler'den, sonra Mektublar'dan, sonra Lem'alar'dan, risalelerdeki aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delalet ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın işaret ettiğini isbat eylemiş. Ve madem başta
 
بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ
 
risalelerin başı ve Birinci Söz olan Bismillah Risalesine baktığı gibi; Kasem-i Câmi-i Muazzama'nın âhirinde, risalelerin kısm-ı âhirleri olan son Lem'alara ve Şualara; hususan bir âyet-i kübra-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a-i Hârika-i Arabiye ve Risale-i Esma-i Sitte ve Risale-i İşarat-ı Huruf-u Kur'aniye ve bilhâssa şimdilik en âhir (son) Şua ve asâ-yı Musa gibi dalaletlerin (sapkınlıkların) bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mahiyette bulunan ve bir manada Âyet-ül Kübra (en büyük ayet) namını alan risale-i hârikaya bakıyor gibi bir tarz-ı ifade görünüyor. Ve madem birtek mes'elede bulunan emareler ve karineler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle birbirine kuvvet verir, zaîf bir münasebetle bir tereşşuh (sızıntı) dahi menbaına (kaynağına) ilhak (katılır) edilir. Elbette bu yedi aded esaslara istinaden deriz:
 
                Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, nasılki meşhur Sözlere tertibleri üzerine işaret etmiş ve Mektubat'tan bir kısmına ve Lem'alardan en mühimlerine tertible bakmış; öyle de:
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
cümlesiyle, Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'aların en son olan Esma-i Sitte Risalesi'ne, tahsin ederek bakıyor. Ve
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
kelâmıyla dahi, Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşarat-ı Huruf-u Kur'aniye (Kur’ani harflerin işaretlerine) risalesini takdir edip, işaretle tasdik ediyor.
وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ
kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve imanın elinde asâ-yı Musa gibi hârikalı, en kuvvetli bürhan (delil) olan mecmua risalesini senakârane (överek) remzen gösteriyor gibi bir tarz-ı ifadeden (ifade tarzından) bilâperva (çekinmeden) hükmediyoruz ki: Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh hem Risale-i Nur'dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mana-yı hakikî ve mecazî ile; işarî ve remzî ve imaî ve telvihî (açık bir şekilde) bir surette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa, işaret olunan risalelere bir kerre dikkatle baksın. İnsafı varsa, şübhesi kalmaz zannediyorum.
 
                Buradaki mana-yı işarî (işaretli anlamı) ve medlûl-ü mecazîlere (mecazi deliller), karinelerin en güzeli ve latifi; aynı tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir. Meselâ: Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuziki mertebe-i ta'dadda, Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Sözlere gayet münasib isimler ile; başta, Sözlerin başı olan Birinci Söz'e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mahiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işaret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letafetlidir.
 
                Ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatım yoktur. Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret-i İlahiyenin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle (yeminle) temin ederim ki: Risale-i Nur'u senadan (övmekten) maksadım, Kur'anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini teyid ve isbat ve neşirdir. Hâlık-ı Rahîm'ime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi, kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi (kötülüğü emreden), başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane (ikiyüzlüce) bakması, acınacak bir hamakattır (ahmaklıktır) ve dehşetli bir hasarettir (kayıptır).
 
                İşte bu halet-i ruhiye ile, yalnız hakaik-i imaniyenin (imani hakikatlerin) tercümanı olan Risale-i Nur'un doğru ve hak olduğuna latif bir münasebet söyleyeceğim. Şöyle ki:
 
                Celcelutiye, Süryanice bedî' (eşsiz) demektir ve bedî' (eşsiz) manasındadır. İbareleri bedî' olan Risale-i Nur, Celcelutiye'de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı (sızıntıları)göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bedîüzzaman lâkabı, benim değildi; belki Risale-i Nur'un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Demek, Süryanice bedî' (eşsiz) manasında ve kasidede tekerrürüne (tekrarına) binaen kasideye verilen Celcelutiye ismi işarî bir tarzda, bid'at zamanında çıkan bedîülbeyan ve bedîüzzaman olan Risale-i Nur'un; hem ibare, hem mana, hem isim noktalarıyla bedî'liğine (eşsizliğine) münasebetdarlığı (ilgililiğine) ihsas (has kılınması) etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına ve bu ismin müsemmasında, Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için, hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا
 
                 Sekizinci Remiz:
 
                 Sual: Bütün kıymetdar kitablar içinde Risale-i Nur, Kur'anın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın takdir ve tahsinine (güzellemesine) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) (Abdulkadir Geylani) teveccüh ve tebşirine (müjdelemesine) vech-i ihtisası (özel kılmanın yönü) nedir? O iki zâtın kerametle Risale-i Nur'a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
 
                 Elcevab: Malûmdur ki bazı vakit olur, bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehid olan bir adam, bir velayet (velilik) kazanır; ve soğuğun şiddetinden incimad (buzlaşma) etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. İşte aynen öyle de: Risale-i Nur'a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden (şiddetinden) mü'minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki: Kur'an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh üç kerametle ona beşaret (müjde) vermiş ve Gavs-ı A'zam (K.S.) kerametkârane ondan haber verip, tercümanını teşci' (cesaretlendirmiş) etmiş.
 
                Evet bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü'min, tek başıyla dalaletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur bu vazifeyi; en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda; hakaik-i Kur'aniye (Kur’ani hakikatleri) ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini, gayet kuvvetli bürhanlar (deliller) ile isbat ederek; o iman-ı tahkikîyi (araştırma sonucu oluşan inanç) taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri (takipçileri) dahi, bulundukları kasaba ve karye (köy) ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü'minlerin manevî birer nokta-i istinadı (dayanak noktası) olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları (inançlarının manevi gücü) cesur birer zabit gibi; kuvve-i maneviyeyi (manevi gücünü), ehl-i imanın kalblerine verip, mü'minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.
 
Not : Said NURSİ her ne kadar herkesin anlayabileceği şekilde desede ona tabi olanlarda dahil hiç kimsenin kolayca anlayamayacağı sahte bir dil illüzyonuyla bu sözcük israfından ibaret kitapları yazmıştır.
                Eğer bir muannid (inatçı) tarafından denilse: "Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bu umum mecazî manaları irade etmemiş." Biz de deriz ki: Faraza Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh irade etmezse, fakat kelâmı (sözü) delalet eder ve karinelerin (ipucuların) kuvvetiyle, işarî ve zımnî delaletle manaları içine dâhil eder. Hem madem o mecazî mana ve işarî mefhumlar haktır, doğrudur ve vakıa (duruma) mutabıktır (uygundur) ve bu iltifata lâyıktır ve karineleri (ipuçları) kuvvetlidir; elbette Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın, böyle bütün işarî manaları irade edecek küllî bir teveccühü faraza bulunmazsa; Celcelutiye vahiy olmak cihetiyle hakikî sahibi, Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın üstadı olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm'ın küllî teveccühü ve üstadının Üstad-ı Zülcelal'inin ihatalı ilmi onlara bakar, irade dairesine alır.
 
                Bu hususta kat'î ve yakîn derecesindeki kanaatımın bir sebebi şudur ki: Müşkilât-ı azîme (büyük sorunlar) içinde, El-Âyet-ül Kübra'nın (en büyük ayet) tefsir-i ekberi (en büyük tefsiri) olan Yedinci Şua'ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî (kutsal) teselli ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer (tekrarlı) tecrübelerle bu gibi haletlerimde, inayet-i İlahiye (ilahi yardım) imdadıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte -hiç hatırıma gelmediği halde- birden bu keramet-i Aleviyenin (Hz. Ali’nin kerametinin) zuhuru (ortaya çıkışı), bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdadıma gelen sair inayet-i İlahiye (ilahi yardım) gibi, Rabb-ı Rahîm'in bir inayetidir. İnayet (ilahi yardım) ise aldatmaz, hakikatsız olmaz.
Said Nursî
Mektubat ( 462 - 467 )
          Cevap: Said NURSİ bu cümlelerinde yine Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’nin gaybden haber verme yoluyla kendi eserini müjdelediğini iddia ediyor ki Allah Kur’anda gaybten haber vermeyle ilgili şöyle diyor:
 
•                Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.
Âl-i İmrân Suresi 179
•             De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
•             De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim
. A’raf Suresi 188
•             Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
•             Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
•             De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.
Neml Suresi 27
•             Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
•             Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
•             O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.
Cinn Suresi 26, 27, 28
  Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!)  göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.
 
 Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.
SAİD NURSİ’NİN SAÇMA SAPAN BAZI ÖNGÖRÜLERİ!
    21- Nasraniyet (Hristiyanlık), ya intifa (tükenip) veya ıstıfa (arınıp) edip İslâmiyet'e karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifa (yok olacak) bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin (Hristiyanlığın) esasını câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi (İslamın hakikatlerine) karşısında görecek, teslim olacaktır.
Mektubat ( 470 )
          
Said NURSİ bu sözleriyle ne Hristiyanlığı nede Avrupadaki Kilise reformu hakkında bir bilgi sahibi olmadığınıda göstermiş oluyor! Zira Avrupada Hristiyanlıkta değil Kilisede reform olmuş ve hiçte tevhide yaklaşan bir evrilme olmamıştır. Protestanlar sadece Kilisenin otoritesini reddeder ancak İsa a.s’a yine Allah’ın oğlu diyerek teslis inancını sürdürmeye devam etmiştir. Ki Protestan olan ülkeler ise zamanla ateizme kaymış ve şu an Avrupa’nın özellikle zengin devletlerinin ahalisi neredeyse bütün dinlere karşı kayıtsız ve ilgisizdir
.
SAİD NURSİNİN SAÇMA BİR MANTIĞI VE BU MANTIK ÜZERİNE KURULAN İKİYÜZLÜ BİR CEMAAT:
  49- Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalata (hayallere) müreccahtır (tercih edilmiştir).
 
لاَ يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ
 
                Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.
Mektubat ( 473 )
    
Cevap : Nurcuların dilinde pelesenk olan “Her doğru heryerde söylenmez” sözü tamda doğru sözlü olmanın tersine, takiyye kokan ve zoru görünce kaçan, bulunduğu kabın şeklini alan bir cemaatin doğmasına neden olmuştur. Nurcular bu nedenle aslında elin taşın altına koymaktan çekinen, korkan, paranoyak karaktere sahip bireyleri kendine çekmiştir. Bu tavırları nedeniylede ne İslami camiadan ne, Laik kesimden sevgi görmemişler ve haince, sinsice tavırlarından dolayıda sürekli aşağılanmışlardır. Her doğruyu heryerde söyleyemediklerinden bir süre sonra inanç dünyalarını SÖYLEYEBİLDİKLERİNDEN ibaret sanmış ve böylece sapkınlıkları artmıştır. Bu tavırlarından ötürü hakikatın yalın haliyle ulaşması gerekenlerede hakikat hakkıyla ulaşmamış böylelikle korkunç bir sorumluluğun altınada girmişlerdir. Elbette HER DOĞRU HERYERDE SÖYLENMELİ ANCAK HER DOĞRU, DOĞRU BİR ŞEKİLDE SÖYLENMELİ! Üslup elbetteki önemli ancak Nurcular üslupla doğrunun yalın halini birbirine karıştırmış ve dinin yalın halini gizleyerek, kırparak sunmuşlar ve körün fili tarifi şeklinde dini yaşamışlardır.  Gelin hakikatın muhataplara yalın haliyle ulaştırılmasıyla ilgili ayetlere bir göz atalım:
 
“De ki ey Kâfirler ben sizin taptıklarınıza tapmayacam, sizde benim kul olduğuma olmayacaksınız. Bende sizin kul olduğunuza kul olmayacam. Sizde benim kul olduğuma olmayacaksınız.”
Kafirun Suresi
 
“Ey elçi sana rabbinden indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan elçilik görevini yerine getirmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Allah görmezlikten gelenlere doğruluğu göstermez”
Maide Suresi 67
 
“Emrolunduğun şeyi kafalarını şişirene kadar anlat ve Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir”
Hicr Suresi 94
 
“Neredeyse seni sana vahyettiğimiz şeylerden ötürü, vahyettiğimizden başka şeylerle bize karşı uydurmalarda bulunasın diye aklını karıştıracaklardı ki o vakit seni dost bileceklerdi. Eğer senin yüreğini kararlı kılmasaydık sende onlara azda olsa meyledecektin, işte o vakit ölümünde yaşamında sıkıntısını tattıracak ve sende bize karşı hiçbir yardımcı bulamayacaktın
” İsra Sûresi 73, 74, 75
 
İlahi hakikatı olduğu gibi anlatma hususunda Allah bizden yalın ve açık olmamızı istediği onlarca ayet var ancak biz yukarıdakikilerle yetinelim. Nurcular Kur’an yerine onun tefsiri dedikleri kitabıyla yola çıktıklarından doğal olarak Allah’ın ayetlerinden hakkıyla haberdar olmamış ve yine doğal olarak kendilerine dinden söylendiği kadarıyla yetinmişler ve kendilerine hakikat söylendiğinde ise zebraların Arslandan kaçtığı gibi kaçmışlardır. Nurculara Allah’ın ayetlerini okumak istedimizde “Biz kim Kur’anı anlamak kim” diyerek hep kaçmışlardır. Bu tıpkı Yahudilerin “Kalplerimiz kılıflıdır biz anlayamayız” sözüne benzer.
ALİ ULVİ KURUCU DENEN MÜFRİT NURCUNUN BATIL BİR ŞİİRİ!
  [Medine-i Münevvere'de bulunan mühim bir âlimin, Risale-i Nur hakkında yazdığı bir manzumesidir.]
 
Gönüller Fâtihi Büyük Üstada
 
                Nuruyla bütün gönlümü fetheyleyen üstad
                Gönlüm seni, kudsî heyecanlarla eder yâd
 
                İlhamıma can geldi beraet haberinle
                Mü'minleri şâdeyleyen ulvî zaferinle
 
                Sıyrıldı ufuklardan o kasvetli bulutlar
                Göklerde melekler, bu büyük bayramı kutlar
 
                Milyonların imanını kurtardı cihadın
                Par-par yanar imanlı gönüllerdeki yâdın
 
                Coşturmada imanları, binlerle vecizen
                Tarihini kudsî heyecanlarla süzerken
 
                İlhamımı mestetti tecellâ-yı cemalin
                "Fâtih" gibi rehberleri andırmada halin
 
                Dağlar gibi sarsılmadın, en korkulu günlerde
                Her ânı ölümler dolu tazyikın önünde
 
                Dünyalara dehşet salıyor sendeki iman
                Sarsılmayan imanına düşman bile hayran
 
                Rehber sana zira "Yüce Peygamberimiz"dir
                Ölmez eserin: Gençliğe gösterdiğin izdir
 
                Kur'an-ı Kerim'in ezelî feyzine erdin
                İnsanlığa, iman ve kemal dersini verdin
 
                Ey başlara Cennetlerin ufkundan inen tac
                Âlem senin irfanına, irşadına muhtaç
 
                Derya gibi nurlar taşıyor her eserinden
                "
Allah"a giden Nurcuların rehberisin sen
                Milyonları derya gibi coşturmada "Sözler"
                Cennetteki âlemleri seyretmede gözler
 
                Hikmet dolu her cümlede, Kur'andaki nur var
                Her lem'ada (parıltıda), binbir güneşin huzmesi çağlar
 
                "Nur yolcusu" insanlığa örnek olacaktır
                Kudsî heyecanlarla, gönüller dolacaktır
 
                Mefkûresi, günden güne erdikçe kemale
                Gark olmada iç âlemi, en tatlı visale (kavuşmaya)
 
                Coştukça denizler gibi kalbindeki iman
                Bin ders-i hakikat veriyor ruhuna Kur'an
 
                Âzadedir İslâmı saran tehlikelerden
                Davası temiz çünki siyasî lekelerden
 
                Her hamlesinin kuvve-i kudsiyesi (kutsal gücü) vardır
                Vicdanları mesteyleyen ulvî sesi vardır
 
                Aşkın ezelî sırrına erdikçe gönüller
                Yer yer donatır ufkunu sevda dolu renkler
 
                Bir ülkeyi baştan başa fetheyledin ey Nur
                Nurun olacaktır, bütün insanlığa düstur
 
              
Kur'an seni teyid ediyor mu'cizelerle
                Ey şanlı gönül fâtihi hiç durmadan ilerle
 
                Tarih-i hayatın doludur hârikalarla
                Hiç sönmeden âlemde güneşler gibi parla
 
                Manzume-i Şemsiyeyi temsil ediyorsun
                Heybetli fezalarda hız almış gidiyorsun
 
                İmanlı nesiller seni takibedecektir
                Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir
 
                Tarihi aşarken sen o iman dolu hızla
                Milyonları aşmış bütün evlâdlarınızla
 
                Birden açılır ruhuma esrarlı bir âlem
                Vasfeyleyemez aşkımı, şiirimdeki nâlem!
 
Ali Ulvî
                [Bu mektub, oniki sene evvel yazılmış ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında dercedilmiş bir mektubdan bir parçadır.
 
                Risale-i Nur'un bu vatan ve millete kazandırdığı büyük ve çok mukaddes iki neticeyi beyan etmesi, filhakika aynen bu iki neticenin tezahürü bu memlekette ve âlem-i İslâmda görülmüş olması dolayısıyla bu mektub çok ehemmiyetlidir.]
 
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
 
                Risale-i Nur, bu mübarek vatanın manevî bir halaskârı (kurtaranı) olmak cihetiyle; şimdi iki dehşetli manevî belayı def'etmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
 
                O dehşetli beladan birisi: Hristiyan Dinini mağlub eden ve anarşiliği yetiştiren, şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı bu vatanı manevî istilâsına karşı Risale-i Nur bir sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'anî vazifesini görebilir.
 
                İkincisi: Âlem-i İslâm'ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzımgelmiş diye kalbime ihtar edildi.
 
                Ben dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupa'da istilâkârane (istilacı bir şekilde) hükmeden ve edyan-ı semaviyeye (semavi dinlere) dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatları bir kal'a olduğu gibi, âlem-i İslâm'ın ve Asya Kıt'asının hal-i hazırdaki itiraz ve ittihamını (suçlamasını) izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini (kardeşliğini) iade etmeğe vesile olan bir mu'cize-i Kur'aniyedir.
 
                Bu memleketin vatanperver siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur'u tab'ederek resmen neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.
 
                Acaba bu yirmi sene zarfında iman-ı tahkikîyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı; bu dehşetli asırda, acib inkılab ve infilâklarda bu mübarek vatan, Kur'anını ve imanını dehşetli sadmelerden (darbelerden) tam muhafaza edebilir miydi?
Said Nursî
Mektubat ( 480 - 482 )
         
Cevap: Said NURSİ, bozacının şahidi şıracı mantığıyla yazdığı kitabını şakirtlerinin ifrata varan övgüleri, yıkama, yağlamasıyla doldurmuş ve utanmadan bu yazılanlarıda tefsir diye insanlara yutturmaya çalışmıştır. Esasen bu kitapların ilmi bir kıymeti olsaydı hiçbir övgüye ihtiyaç hasıl olmaz ama en önemlisi Said NURSİ gerçek alim olsaydı kendi kendini övmezdi. Esasen Said NURSİ’nin bu usanç veren bol tekraratlı övgülerden amaç bu kitapları okuyanların zihninde bir şartlandırma oluşturma ve bir süre sonrada gerçekten sanki bu kitaplar ilim taşıyormuş gibi taraftarları üzerinde bir etki bıraktırmaktır! Nurcular üzerinde bu gerçekten tesirlide olmuştur! Ali Ulvi KURUCU denen şahısta üstadından farklı düşünmeyen bir kişilik ve al birini vur ötekine durumlarıyla karşı karşıyayız! KURUCU denen şahısta “NURCULUK” diyerek fırkalaşmayı övdüğü gibi “EY NUR” diyerek Risale-i Nur’u kutsallaştıran ama bununla haddi aşan ifadeler kullanmaktadır. Aynı Ali Ulvi KURUCU başka hiçbir tefsir ve müfessire böyle seslenmemiştir zira onun ve onun gibilerin zihniyetine göre esasen Risale-i Nur sıradan bir tefsir değildir! Peki Allah böyleleri için neler diyor:
 
•          Sonra aralarında dini kalın kalın kitaplar haline sokarak parampaça ettiler ve her grub kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır.
Mu’minun Suresi 52,53
            
Dinlerini paramparça edip gruplar haline gelen varya senin onlarla bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah sonra onlara yapıp ettiklerini haber verecek.
En’am Suresi 159
              
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
             
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
     
Peki Allah kendi kendini öven ve temize çıkaranlar için bakın ne diyor :
             
Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz.
Nisa Suresi: 49
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR?
Necm Suresi 31,32,33,34,35
 
               İşte Mi'racın uzun mesafesiyle,
وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
in ifade ettiği mesafesizliğin sırrıyla; hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın gitmesinde, çok mesafeyi tayyederek (geçerek) gitmesi ve ân-ı vâhidde (bir anda) yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mi'racı, onun seyr ü sülûkudur (tarzıdır), onun ünvan-ı velayetidir (velayet ünvanıdır). Ehl-i velayet (ermişlik ehli) nasılki seyr ü sülûk-u ruhanî (ruhsal yürüyüş tarzı) ile, kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakki ile, derecat-ı imaniyenin (imanın derecelerine) hakkalyakîn (gerçeklik) derecesine çıkıyor.
Mektubat ( 306 )
 
Cevap: Oysa Said NURSİ’nin bahsettiği tarzdaki velayeti Allah kendine has kılmaktadır ve bakın Allah ne diyor:
    
İşte bu durumda velayet yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.
Kehf Suresi 44. ayet
 
SAİD NURSİ’NİN TÜRKLERLE İLGİLİ SAÇMA SAPAN BİR YORUMU :
                 Cây-ı dikkat bir hal: Türk milleti anasır-ı İslâmiye (İslam unsurları) içinde en kesretli (bol) olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair (diğer) unsurlar gibi, müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam (ayrılmış) etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.
Mektubat ( 324 )
 
Cevap: Bu satırlardanda anlaşılıyor ki Said NURSİ’nin dünya coğrafyası hakkındaki bilgisi son derece kıt ve buna rağmen bilmediğinin arkasına düşecek kadarda cahil cüretine sahiptir. Oysa Türk diye tanımlanan kavimlerin tamamı Müslüman olmadığı gibi, İslam olduğu halde başka milletlerin içinde eriyipte Türklüğünü kaybeden toplumlar bile mevcuttur. Eğer İslam olmak kişinin etnik kimliğininde yaşamasına neden oluyorsa o halde mesela Araplaşan Türkleri nereye koyacaz, yada Türkleşen Çerkezleri, Arnavutları, yada Boşnakları nereye koyacaz. Said NURSİ’nin ikinci büyük yanlışı Türkleri Müslümanlar içinde nüfus yönünden en kalabalık etnik unsur olarak tanımlamasıdır ki bu külliyen yalandır zira kendisini Arap olarak nitelendiren Müslüman nüfus etnik yönden en kalabalık grubu teşkil eder. Bugün Yakut, Hakas, Çuvaş olarak adlandırılan ve Tarihçiler nezdinde Türk kabul edilen topluluklar Müslüman değildir ancak etnik kimliklerini kaybetmemişlerdir. Said NURSİ’nin Kürt olduğu halde Türk Milliyetçiliği kokan bu cümleleri onun cehaletinin eserinden başka bir şey değil! Esasen özbe öz kendini Türk olarak nitelendiripte İslamiyeti kabul etmeyen, ateistler, Hristiyanlar hatta Yahudiler dahi bulunmaktadır. Bireyin dinsel inanışını etnik kimliği değil tamamen kendi tercihi belirler. Etnik kimlik ise bireyin doğuştan kazandığı bir olgudur ve birey etnik kimliğini sonradan tercih etmez. Macarlarla ilgili verdiği örnek ise evlere şenlik zira Macarlar henüz peygamberimiz daha doğmadan önce Avrupa’ya gelmiş ve bulundukları toprağın kültürü içinde erimişler ancak Macar kimliğini kaybetmemişlerdir. Yani Said NURSİ’nin dediğinin tam tersi durumlar olmuştur. Zaten Macar diye ayrı bir terim kullanıyorsak tamda onların Macar kaldıkları içindir. Etnik kimliğin varlığı o etnik kimliğin inancıyla hiçbir alakası yoktur hatta tam tersine din bazen bir etnik unsurun başka bir etnik unsur içisinde erimesine neden olabilmiştir. Türkler Müslüman olduğunda hemen Arap ve Fars isimlerini almış hatta kurdukları devletlerin bir çoğunda resmi yazışma ya Arapça yada Farsça olmuş bu yüzden ana dillerinin safiyeti bozulmuş hatta çoğu yerde ana dillerini tümden unutup ya Araplaşmış yada Tacikler gibi Farslaşmışlar, yada Hindistanda olduğu gibi Hintlileşmişlerdir. Yani DİN unsuru tam tersine belkide etnik kimliğin başkalaşmasına neden de olabiliyor! Oysa Allah tüm dillerin, ırkların ayet olduğunu bakın nasıl açıklıyor:
   
Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.
Rûm Sûresi 22
 
Bu ayete rağmen Said NURSİ sanki Türklükte özel bir pâye varmış gibi “Necip” diye sıfatlandırarak Kürt olduğu halde neredeyse Türklüğü tüm ırklardan üstün görecek sözler sarfetmektedir. Oysa Bakın Allah ne diyor:
 
Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.
Hucurat Suresi 13. ayet
SAİD NURSİ ALLAH’IN AYETLERİNİ YAZIYOR AMA BU AYETLERE HİÇTE UYGUN DAVRANMIYOR :
  Hem İslâmiyet, vücub-u zekat (zekatın farzlığı) ve hurmet-i riba (faizin yasaklığı) gibi binler şefkatperverane mesail (misaller) ile fukarayı ve avamı (halkı) himaye ettiği;
اَفَلاَ يَعْقِلُونَ ٭ اَفَلاَ يَتَفَكَّرُونَ ٭ اَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ
gibi kelimatıyla (sözleriyle) aklı ve ilmi istişhad (şahit kıldığı) ve ikaz ettiği ve ehl-i ilmi himaye ettiği cihetle daima İslâmiyet, fukaraların ve ehl-i ilmin kal'ası ve melce'i (sığınağı) olmuştur. Onun için, İslâmiyet'e karşı küsmeye hiçbir sebeb yoktur.
Mektubat ( 325 )
    
Arapçasını yazıp Türkçesini yazmadığı “Akıllarını kullanmazlar mı? Düşünmezler mi? Ve Anlamazlar mı?” cümlelerine ne hikmetse en başta Said NURSİ uymuyor ve tamda bu sınıfa yani aklını kullanmayan, düşünmeyen ve anlamayanlar güruhuna kendisi girmektedir. Son derece akla ters, düşünmenin eseri olmayan sözcük israfından ibaret düşüncelerini kalın kalın kitaplar halinde insanlara ilim diye sunabilmiştir.
SAİD NURSİ KUR’AN MEALLERİNİN OKUNMAMASI İÇİN BAKIN NASIL SAÇMALIYOR :
   Elhasıl: Lisan-ı nahvî (dilbilgisi dili) olan lisan-ı Arabînin (Arapça dilinin) câmiiyeti (kapsayıcılığı) ve elfaz-ı Kur'aniyenin (Kur’an lafızlarının) i'cazı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme (tercüme edilebilir) değildir! Belki "muhaldir (imkansız)" diyebilirim. Kimin şübhesi varsa, i'caza dair Yirmibeşinci Söz'e müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar (kısa) ve nâkıs (noksan) bir mealdir. Böyle meal nerede; hayatdar (canlı), çok cihetlerle teşa'ub (dallanmış budaklanmış) etmiş âyâtın (ayetlerin) hakikî manaları nerede?
  Mektubat ( 342 )
     
Bugün Nurcuların Kur’an meallerini okumaktan özenle kaçmalarına en büyük neden üstatları olan Said NURSİ’nin bu cümlesidir. Hâlbuki bir dilden başka dile yapılan hiçbir tercüme o şeyin aslı olmaz ve kimsede bu iddiayı dile getiremez. Kur’an meallerini yapan hiçbir yazarda yaptığı mealin “Kur’an” olduğunu iddia etmez, edemez. Nurcular’a direk Kur’an okuyun dediğimizde bize “Mealler Kur’an değil o yüzden biz okumayız” derler bunun üzerine “Peki Risale-i Nur Kur’an’mıki onu okuyorsunuz? Onu niye okuyorsunuz zira bu mantıkla Risale-i Nur’uda okumamanız gerek” dediğimizde onlar Risale-i Nur’u Kur’an’ın tercümanı olarak gördüklerini söylüyorlar. Yani aslında bu meali Said NURSİ yaptığında ideal ve okunası olarak görüyorlar, bir başkası yaptığında “nakıs” ilan ediyorlar. İnsanları Risale-i Nur saçmalığına mahkûm etmek için insanların kolayca anlayabileceği ve tek ciltten ibaret mealleri kötüleyerek günahların en büyüyünü işlemektedirler. Allah böyleleri için bakın ne diyor:
   
“Sonra dini aralarında kalın kitaplar haline getirerek paramparça ettiler. Her grup kendi yanındakiyle övünmektedir”
Mu’minun Sûresi 53. Ayet.
SAİD NURSİ SIK SIK UYGULADIĞI TEFE’ÜL (FAL BAKMA) İLE İLGİLİ NE DİYOR :
       İkincisi: Kur'an ile tefe'üle (fal bakmaya) ve rü'yaya itimada ehl-i hakikat (araştırmacılar) tarafdar değiller. Çünki Kur'an-ı Hakîm, ehl-i küfrü (kafirleri) kesretle (bolca) ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe'üld e(fal bakmada), kâfire ait şiddeti, tefe'ül (fal bakan) eden insana çıktığı vakit, yeis (ümitsizlik) veriyor; kalbi müşevveş (karıştırıyor) ediyor. Hem rü'ya dahi hayr iken, bazı aks-i hakikatla (gerçek dışı) göründüğü için şerr telakki edilir, yeise (ümitsizliğe) düşürür, kuvve-i maneviyeyi (manevi gücü) kırar, sû'-i zan verir. Çok rü'yalar var ki: Sureti dehşetli, zararlı, mülevves (kirli) iken; tabiri ve manası çok güzel oluyor. Herkes rü'yanın suretiyle manasının hakikatı mabeynindeki (arasındaki) münasebeti (ilgiyi) bulamadığı için; lüzumsuz telaş eder, me'yus (umutsuz) olur, keder eder.
 
                İşte yalnız bu cihet içindir ki, ehl-i hakikat (hakikat ehli) gibi ve İmam-ı Rabbanî misillü (gibi) başta
نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ
dedim.
Mektubat ( 347 )
       
Cevap: Tefe’ül yani bir kitabın sayfasını rast gele açarak fal bakmayı marifet sayan Said NURSİ bunu birde İslami olarak nitelendiriyor. Zaten bu tarz rast gele sayfalar çevirip kendine Bediüzzeman ismini layık gören bu şarlatan yaptığını birde suret-i haktan gösterme gafletine düşmüştür. İmam-ı Rabbani denilen şarlatana uyan birinden başka bir şey beklenmez zaten! Said NURSİ İmam-ı Rabbanı denen Hintli şarlatanın Mektubat adlı batıl kitabını rast gele çevirmiş ve çıkan sayfada Mirza Bediüzzeman’a mektup kısmını okuyunca kendi kendine “Babamın adı Mirza” olduğuna göre demekki bana sesleniyor diyerek kendine bu ünvanı koymuştur. Oysa belki o sayfada bir sürü sıfattan bahsedilmiştir ancak o hiçbirine bakmamış direk Mirza yazan kısmı alarak bundan kendince uğur çıkarmıştır. Bu derece paranoyak bir karaktere sahip bir kişinin maalesef bugün onlarca taraftarı yer almakta ve akıllarını tabiri caizse peynir ekmeksiz yemektedirler. Peki okuduğu o sayfada “BİR KAFİR’E” mektup deseydi acaba üzerine alır mıydı? Bu derece akıl, mantık dışı yollarla kendini kutsallaştıran Said NURSİ hem çağındaki hem sonraki çağda yaşayan onlarca insanın İMANINI çalmış ve onların sapmasına neden olmuştur!
 
SAİD NURSİ’YE GÖRE EVLİYA DEDİĞİ ZATLAR GAYBİ BİLİRLERMİŞ!
       İşte umum (bütün) avam (halk) için dahi bir nevi velayete mazhariyet var ki, rü'ya-yı sadıkada, evliya (veliler) gibi, gaybî (gayba ait) ve istikbali (geleceğe ait) olan şeyleri görüyorlar. Evet uyku nasılki avam (sıradan halk) için rü'ya-yı sadıka (çıkan rüya) cihetinde bir mertebe-i velayet (ermişlik mertebesi) hükmündedir; öyle de umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbaniyenin (rabbani sinemanın) seyrangâhıdır (seyredilme yeridir). Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fena ahlâklı fena düşündüğünden, fena levhaları görür. Hem herkes için, âlem-i şehadet (görünen alem) içinde, âlem-i gayba (görünmeyen aleme) bakan bir penceredir. Hem mukayyed (kayıtlı) ve fâni insanlar için, saha-i ıtlak bir meydan ve bir nevi bekaya mazhar ve mazi ve müstakbel (gelecek), hal hükmünde bir temaşagâhtır (seyretme yeridir). Hem tekâlif-i hayatiye (hayatın zorlukları) altında ezilen ve meşakkat (sıkıntı) çeken zîruhların (ruhları olan canlıların) istirahatgâhıdır. İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur'an-ı Hakîm
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
nev'indeki âyetlerle, hakikat-ı nevmiyeyi (uyku gerçeğini) ehemmiyetle ders veriyor.
Mektubat ( 349 )
 
              Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
•             Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır
. Âl-i İmrân Suresi 179
•             De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
•             De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim.
A’raf Suresi 188
•             Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
•             Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
•             De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar
. Neml Suresi 27
•             Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
•             Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
•             O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.
Cinn Suresi 26, 27, 28
ISMARLAMA BİR RÜYA VE SAİD NURSİ BAKIN BUNU KENDİNE NASIL YONTUYOR :
        O vasi (geniş)' meydanlık, âlem-i İslâmiyettir (İslam dünyasıdır). Meydanlığın nihayetindeki mescid, Isparta vilayetidir. Etrafı bulanık çamurlu su, hal ve zamanın sefahet (düşüklük) ve atalet (tembellik) ve bid'atlar bataklığıdır. Sen selâmetle, bulaşmadan, sür'atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr-ı Kur'aniyeye (Kur’ani Nurlara) sahib çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir. Mesciddeki küçük cemaat ise; Hakkı, Hulusi, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühdü, Lütfü, Hüsrev, Re'fet gibi Sözler'in hameleleridir (taşıyıcılardır). Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözler'deki kuvvet ve sür'at-i intişarlarına (yayılmalarının hızına) işarettir. Birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman'dan sana münhal (boş) kalan yerdir. O cemaat; telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakikatı ise inşâallah tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfik-i İlahî (ilahi başarı) ile birer şecere-i âliye (yüce ağaç) hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulusi'ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi, naşirler (yayanlar) ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat'î hükmedemem. O genç, kuvve-i velayetle (velilik gücüyle) meydana atılacak bir zâttır. Sair noktaları sen benim bedelime tabir et.
Mektubat ( 350 )
       
Rüyalar Nurcu kitlenin inançsal fantazileridir adeta, ve doğal olarak sohbetlerdeki Risale-i Nur eksenli şartlandırmalar gerek şakirtlerin ve gerekse onların şarlatan öncüsü Said NURSİ’yi psikolojik olarak etkiliyor ve tabiri caizse ısmarlama rüyalar görülebiliyor! Oysa görülen sembolik şeyler türlü türlü manalara çekilebilir ve aslında uykuda gördüklerimizin uyanık halimizdeki yaşamımıza hiçbir etkisi olmadığı gibi doğruluğa ermede ölçüde değildir. Rüyalar Nurcuların paranoyak toplum olma noktasında çok fazla etkisi olmuş ve bu insanlar bu nedenle rasyonel düşünme yeteneklerini bir süre sonra kaybetmişlerdir. Öyleki kendilerine itiraz edenlere “Aklınız gözünüze inmiş” diyerek birde küçümserler. Zaten bir süre sonra görülen bu rüyalar onların zihinlernide kendileri hakkında özel ve seçilmiş bir topluluk inancına götürüyor ve artık bunun akabinde DİNSEL BİR KİBİRLE batıl inançlarına daha bir sadakatla bağlanıyorlar. Onlara itaraz edildiğinde ise “Bizim yolumuz nasip kısmet işidir, demekki senin kısmetin yokmuş” diyerek kendilerince küçümser ve aşağılarlar.
    
“Görmezlikten gelenler için birdir, onları uyarsanda uyarmasanda inanmayacaklar. Allah kalplerine kulaklarına mühür vurmuştur, basiretleri ise bağlanmıştır. Onlar için büyük bir azap vardır. İnsanlardan bazıları “Bizde Allah’a ve ahiret gününe iman ediyoruz” derler halbuki iman etmiş değillerdir. Allah’ı ve inananları kandırmaya çalışıyorlar ancak kendilerini kandırırlar ama bunun şuurunda değillerdir. Kalplerinde hastalık vardır ve bu yüzden Allah hastalıklarını arttırdı ve yalan konuşmalarından ötürü onlara elim bir azap vardır. Onlara denilseki “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” onlar “Biz islah edicileriz” derler, dikkat edin onlar gerçekten bozguncudurlar ama bunun farkında değiller”
Bakara Sûresi 6-12 ayetler
      
Nurcular insanların zihin dünyalarını, beklentilerini, hedeflerini ne kadar korkunç bir şekilde etkileyip bozduklarının gerçekten farkında değiller zira bunu din adına yapıyorlar ve üstüne üstelik Allah’a ve ahiret gününe iman ettiklerinide söylerler. Oysa Allah’a iman etmiş olan biri Kur’an’dan kaçmaz, Kur’an ayetlerini okumak yerine kalın kalın kitapların peşine düşmez. Ahiret gününe iman etmiş bir kişi Allah’tan başka şefaatçiler, torpiller edinmeye kalkışmaz. Nurcular’a Allah’ın açık ve net mesajını okuduğumuzda ya dinlemezler yada son derece vazıh olan ayetleri “Ama Allah öyle demek istememiştir” diyerek ayetlere itaat etmemek için kılı kırk yarar bahanelerle konunun özünden özenle uzaklaşırlar. Ahiret gününe gerçek manada inanmadıklarından ötürü taraftarlarına “Nur şakirdi olursan yüzde yüz cennete gideceksin, zira Nurcular imanla kabre girerler” diyerek şartlandırıyor ve ardından ölü diri ne kadar din şarlatanı varsa onların kendilerini kurtaracağını söyleyerek pusuladan hepten şaşırıyorlar. Zira Allah’ın adaletine güvenen biri başka bir dost ve yardımcı aramaz. Bir Mü’min bilir ki hesap gününde tüm hâkimiyet Allah’ın olacak, zira din gününün sahibi odur ve o adil olduğu için kimseyede kıl kadar haksızlık yapılmaz.
KUR’AN’DA VE HADİSLERDE BAZI MÜTEŞABİHAT VARMIŞ VE ONLARI SADECE BAZI ÖZEL KİŞİLER BİLİRMİŞ!
  Fakat hadîsin, Kur'an gibi bazı müteşabihatı var. Ancak havas (elit) onların manalarını bulabilir. Şu hadîsin zahiri dahi, müşkilât-ı hadîsin (hadisin problemleri) müteşabihat kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medar-ı münakaşa (tartışma nedeni) olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevab verecektim:
Mektubat ( 351 )
 
Cevap: Oysa Allah birşeyleri saklamış olsaydı zaten bunları kitabında söylemeyecekti, yada peygamberimiz bir şeyleri saklamış olsaydı onun birşeyler sakladığını o söylemedikçe kimse bilmeyecekti. Allah ve resulü insanlara bilmece sormuyor ki, yada haşa dinsel bir saklambaç oyunu yokki ortada insanları arayışa itsin! Farzedelim ki Allah’ın kitabında gizemler var iyide bunu Allah bildirmedikçe kim o gizemleri çözebilir ki? Çözdüğünü iddia eden kişi bunu nasıl ispatlayabilir? Eğer Allah bildirdi derse o halde bu “vahiy alma” iddiasıdırki Allah bunu reddediyor!
        
•    Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
SAİD NURSİ’NİN ÖLÜM MELEĞİ İLE İLGİLİ ATIP TUTTUKLARI :
    "Her ölünün ruhunu, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm mı bizzât kabzediyor? Yoksa aveneleri  mi kabzediyorlar?" Bu hususta üç meslek var:
 
                 Birinci Meslek: Azrail Aleyhisselâm, herkesin ruhunu kabzeder. Bir iş bir işe mani olmaz, çünki nuranîdir. Nuranî bir şey, hadsiz âyineler vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzât bulunabilir ve temessül (görünebilir) eder. Nuranînin temessülâtı (görünümleri), o nuranî zâtın hâssasına (özelliğine) mâliktir (sahiptir); onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin âyinelerdeki misalleri, Güneşin ziya (ışık) ve hararetini gösterdiği gibi; melaike (melekler) gibi ruhanîlerin dahi, âlem-i misalin (hakiki olmayan alem) ayrı ayrı âyinelerinde misalleri onların aynılarıdır, hâssalarını (özelliklerini) gösterirler. Fakat âyinelerin kabiliyetine göre temessül (görünüyorlar) ediyorlar. Nasılki Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, bir vakitte Dıhye suretinde sahabeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka suretlerde ve Arş-ı A'zam (en büyük arş) önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanadlarıyla secde ediyordu. Heryerde, o yerin kabiliyetine göre temessülü (görünümü) varmış; bir anda binler yerde bulunuyormuş.
 
                İşte şu mesleğe göre; kabz-ı ruh (ruhun alınması) vaktinde, insanın âyinesine temessül (görünen) eden Melek-ül Mevt'in (ölüm meleğinin) insanî ve cüz'î bir misali, Hazret-i Musa Aleyhisselâm gibi bir ulü-l azm (azamet sahibi) ve celalli ve hiddetli bir zâtın tokadına maruz olmak ve o misalî Melek-ül Mevt'in (ölüm meleğinin) libası (giysisi) hükmündeki suret-i misaliyesindeki (hakiki olmayan sureti) gözünü çıkarmak; ne muhaldir (imkansızdır), ne fevkalâdedir, ne de gayr-ı makuldür (nede akıl dışıdır).
            
Not: Said NURSİ yukarıdaki satırlarıyla güya Musa a.s’ın ölüm meleğini tokatladığı uydurma hadisini doğru kabul ettiğini söyleyerek yine akıl ve mantık dışılıktan yana tavır koyduğunu ikrar ediyor. Gelin önce bu uyduruk hadise sonra bu hadisi çürüten ayetlere bakalım.
   
Ebu Hurayra (r.anh) dan rivayet, Rasul-u Ekram (s.a.v.) buyurdu ki:
Melekul Mevt (ölüm meleği), Musa (a.s.)a ruhunu kabzetmek için gönderilmişti.
Hz. Musa'ya geldiği zaman, Ona tokat vurup, melekul mevt'in (ölüm meleği) bir gözünü çıkarmıştı.
Melekul mevt (ölüm meleği) (a.s.) Rabbine dönerek: "Beni öyle bir kula gönderdin ki, ölümü istemiyor."
Cenabı Hak tekrar ona gözünü iade etmişti.
(Sahihi Buhari, 2/113 ve 4/191; Sahihi Muslim 4/1843;
Buhârî, Cenaiz 69, Enbiyâ 31; Muslim, Fezail 157,158; Nesai, Cenaiz 121; Ahmed bin Hanbel, Musned: 2/7, 269. 315, 351, 513, 533)
 
   
Oysa bakın Allah ölüm ve bu ölümü gerçekleştirecek olan ölüm elçileri için bakın ne diyor :
 
“De ki o Allah ki kulları üzerinde etkin güç sahibidir sizin üzerinize muhafızlar gönderir. Ta ki sizden birine ölüm gelip çattığı zaman elçilerimiz onu öldürür ve işi de yarım bırakmazlar”
En’am Sûresi 61. Ayet
      
Ayet açıkça ölümün elinden hiçkimsenin kaçamayacağını ve canı alacak olan elçilerin ise işi yarım bırakmayacağını söylerken, ne hikmetse Musa a.s’ı öldürmeye gelen melek işini beceremiyor ve Allah’a geri dönüyor. Oysa En’am Suresindeki ayetin başında Allah “O Kullarının üzerinde hâkimdir, etkindir” diyor, Said NURSİ ise haşa Allah’ın ölüm emrinin yerine getirilemediğini söyleyerek hem Allah’a hemde Musa a.s’a iftira atmaktadır. Daha doğrusu Said NURSİ’den yüzyıllar önce atılan bir iftiraya Said NURSİ’de ortak olmaktadır. Bu uydurma hadis Allah ve Musa a.s’a iftira atmanın yanında peygamberimiz adına uydurularak onada iftira atılmış olmaktadır. Peki peygamber diye birine ölümü esnasında farklı bir muamele yapılabilir mi? Gelin bununla ilgili Sebe Suresinin 14. Ayetini okuyalım:
 
“Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde onun ölümünü dayandığı asasını yiyen bir kurttan başkası göstermedi. Süleyman yere düşünce cinler için “eğer gaybı bilmiş olsalardı böylesi alçaltıcı bir sıkıntıyı yaşamayacaklardı” durumu ayan beyan ortaya çıkmış oldu.
   
Dikkat edilirse ölüm hükmü verildiğinde peygamber dahi olsa ne ölüm yeri ne ölüm zamanı bellidir. Öyleki peygamber olduğu halde Süleyman a.s dahi onca şaşalı yaşamına rağmen dayandığı asası üzerinde kaskatı kesilerek ölmüştür.
       
“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34
      
“Allah eceli geldiği zaman hiçbir canın ecelini ertelemez Allah yaptıklarınızdan haberdardır”
Münafıkun Suresi 11. ayet
                 İkinci Meslek odur ki: Hazret-i Cebrail, Mikâil, Azrail gibi melaike-i izam (büyük melekler), birer nâzır-ı umumî (genel bakış) hükmünde.. kendi nevilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda aveneleri vardır. Ve o muavinler, enva'-ı mahlukata (yaratıkların türüne) göre ayrı ayrıdırlar. Sulehanın (Salihlerin) {(Haşiye-1): Bizde "Seyda" lakabıyla meşhur bir veliyy-i azîm (büyük ermiş), sekeratta (ölüm sarhoşluğunda) iken, ervah-ı evliyanın (ermişlerin ruhlarını) kabzına (almaya) müekkel (yetkili) Melek-ül Mevt (ölüm meleği) gelmiş. Seyda bağırarak demiş ki: "Ben talebe-i ulûmu (ilim talebelerini) çok sevdiğim için, talebe-i ulûmun (ilim talebelerinin) kabz-ı ervahına (ruhlarını almaya) müekkel (yetkili) mahsus taife ruhumu kabzetsin!" diye dergâh-ı İlâhiyeye (ilahi dergaha) rica etmiş. Yanında oturanlar bu vak'aya şahid olmuşlar.} ervahını (ruhlarını) kabzeden (alan) başkadır; ehl-i şekavetin (isyankarların) ervahını (ruhlarını) kabzeden (alan) yine başkadır. Nasılki
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا
âyeti işaret ediyor ki: "Kabz-ı ervah (ruhları alan) eden, taife (grup) taifedir (gruptur)." Bu mesleğe göre; Hazret-i Musa Aleyhisselâm, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'a değil, belki Azrail'in bir avenesinin misali (görünür) cesedine, fıtrî celaletine (sertliğine) ve hulkî (yaradılıştan gelen) celadetine (katılığına) ve Cenab-ı Hakk'ın yanında nazdar (nazı geçen) olmasına binaen, ona bir tokat aşketmek gayet makuldür (akla yatkındır). {(Haşiye-2): Hattâ memleketimizde gayet cesur bir adam, sekerat (ölüm sarhoşluğu) vaktinde Melek-ül Mevti (ölüm meleğini) görmüş. Demiş: "Beni yatak içinde yakalıyorsun!" Kalkmış atına binmiş, kılıncını eline almış, ona meydan okumuş. Merdane, at üstünde vefat etmiş.}
              
Cevap: Said NURSİ uydurduğu bir ermiş hikayesiyle Ermiş’in gelen ölüm meleğini beğenmeyip “öğrenciler için gelen özel ekip” gelsin benim canımı alsın dediğini iddia ediyor. Ama işin ilginç yanı ölenin yanındakilerinde buna şahit tutuyor. Oysa bakın Allah ne diyor:
       
“Ah o ölüm gırtlağa gelip dayandığına bir görseydin. Biz ona sizden daha yakın oluruz ama SİZ GÖRMEZSİNİZ
” Vâkıa Sûresi 75-76
        
Allah ölüm esnasında ölen kişinin neler yaşadığını kimsenin görmeyeceğini ve bilmeyeceğini söylediği halde Said NURSİ tersini söyleyerek Allah’ı yalanlamaktadır.
   
“De ki o Allah ki kulları üzerinde etkin güç sahibidir sizin üzerinize muhafızlar gönderir. Ta ki sizden birine ölüm gelip çattığı zaman elçilerimiz onu öldürür ve işi de yarım bırakmazlar”
En’am Sûresi 61. Ayet
      
Ayet açıkça ölümün elinden hiçkimsenin kaçamayacağını ve canı alacak olan elçilerin ise işi yarım bırakmayacağını söylerken, ne hikmetse Musa a.s’ı öldürmeye gelen melek işini beceremiyor ve Allah’a geri dönüyor. Oysa En’am Suresindeki ayetin başında Allah “O Kullarının üzerinde hâkimdir, etkindir” diyor, Said NURSİ ise haşa Allah’ın ölüm emrinin yerine getirilemediğini söyleyerek hem Allah’a hemde Musa a.s’a iftira atmaktadır. Daha doğrusu Said NURSİ’den yüzyıllar önce atılan bir iftiraya Said NURSİ’de ortak olmaktadır. Bu uydurma hadis Allah ve Musa a.s’a iftira atmanın
yanında peygamberimiz adına uydurularak onada iftira atılmış olmaktadır. Peki peygamber diye birine ölümü esnasında farklı bir muamele yapılabilir mi? Gelin bununla ilgili
Sebe Suresinin 14.
Ayetini okuyalım:
“Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde onun ölümünü dayandığı asasını yiyen bir kurttan başkası göstermedi. Süleyman yere düşünce cinler için “eğer gaybı bilmiş olsalardı böylesi alçaltıcı bir sıkıntıyı yaşamayacaklardı” durumu ayan beyan ortaya çıkmış oldu.
Dikkat edilirse ölüm hükmü verildiğinde peygamber dahi olsa ne ölüm yeri ne ölüm zamanı bellidir. Öyleki peygamber olduğu halde Süleyman a.s dahi onca şaşalı yaşamına rağmen dayandığı asası üzerinde kaskatı kesilerek ölmüştür.
“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34
“Allah eceli geldiği zaman hiçbir canın ecelini ertelemez Allah yaptıklarınızdan haberdardır”
Münafıkun Suresi 11. ayet
Üçüncü Meslek: Yirmidokuzuncu Söz'ün Dördüncü Esasında beyan edildiği gibi ve ehadîs-i şerifenin (Hadis-i şeriflerin) delalet (gösterdiği) ettiği üzere: "Bazı melaikeler (melekler) var ki, kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dili var -Demek, seksenbin gözü dahi var.- Herbir dilde, kırkbin tesbihat var." Evet madem melaikeler (melekler) âlem-i şehadetin (görünür alemin) enva'ına (çeşitlerine) göre müekkeldirler (vekil tayin edilmişlerdir); âlem-i ervahta (ruhlar aleminde) o enva'ın (çeşitlerin) tesbihatlarını temsil ediyorlar, elbette öyle olmak lâzımgelir. Çünki meselâ Küre-i Arz (yer yüzü) bir mahluktur, Cenab-ı Hakk'ı tesbih ediyor. Değil kırkbin, belki yüzbinler baş hükmünde enva'ları (türleri) var. Her nev'in, yüzbinler dil hükmünde efradları var ve hâkeza (işte öyle)... Demek Küre-i Arz'a (yeryüzüne) müekkel (vekil tayin edilen) meleğin kırkbin, belki yüzbinler başı olmalı. Ve her başında da yüzbinler dil olmalı ve hâkeza (işte öyle)... İşte bu mesleğe binaen, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın her ferde müteveccih (yönelmiş) bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ın, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'a tokat vurması; hâşâ Azrail Aleyhisselâm'ın mahiyet-i asliyesine (asli mahiyetine) ve şekl-i hakikîsine (gerçek şekline) değil ve bir tahkir değil ve adem-i kabul (kabul etmemek) değil; belki vazife-i risaletin (peygamberlik vazifesinin) daha devamını ve bekasını arzu ettiği için, kendi eceline dikkat eden ve hizmetine sed çekmek isteyen bir göze şamar vurmuş ve vurur...
اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ٭ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ ٭ قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
هُوَ الَّذِى اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَاَمَّا الَّذِينَ فِى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَاْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلاَّ اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فُِى الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلّ مِنْ عِنْدِ رَبّنِاَ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلاَّ اُولُوا اْلاَلْبَابِ

Mektubat ( 351 - 353 )
Not: Said NURSİ’nin dille ilgili cehaletine bir örnekte zaten çoğul bir kelime olan ve Melekler anlamına gelen Melâike kelimesini tekrar Türkçe çoğul eki getirerek yapmasıdır. Aynı durum “efrad” ve “tesbihat” kelimeleri içinde geçerli, zira bu kelimeler zaten çoğuldur.

Ayet açıkça ölümün elinden hiçkimsenin kaçamayacağını ve canı alacak olan elçilerin ise işi yarım bırakmayacağını söylerken, ne hikmetse Musa a.s’ı öldürmeye gelen melek işini beceremiyor ve Allah’a geri dönüyor. Oysa En’am Suresindeki ayetin başında Allah “O Kullarının üzerinde hâkimdir, etkindir” diyor, Said NURSİ ise haşa Allah’ın ölüm emrinin yerine getirilemediğini söyleyerek hem Allah’a hemde Musa a.s’a iftira atmaktadır. Daha doğrusu Said NURSİ’den yüzyıllar önce atılan bir iftiraya Said NURSİ’de ortak olmaktadır. Bu uydurma hadis Allah ve Musa a.s’a iftira atmanın yanında peygamberimiz adına uydurularak onada iftira atılmış olmaktadır. Peki peygamber diye birine ölümü esnasında farklı bir muamele yapılabilir mi? Gelin bununla ilgili Sebe
Suresinin 14. Ayetini okuyalım:
“Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde onun ölümünü dayandığı asasını yiyen bir kurttan başkası göstermedi. Süleyman yere düşünce cinler için “eğer gaybı bilmiş olsalardı böylesi alçaltıcı bir sıkıntıyı yaşamayacaklardı” durumu ayan beyan ortaya çıkmış oldu.
Dikkat edilirse ölüm hükmü verildiğinde peygamber dahi olsa ne ölüm yeri ne ölüm zamanı bellidir. Öyleki peygamber olduğu halde Süleyman a.s dahi onca şaşalı yaşamına rağmen dayandığı asası üzerinde kaskatı kesilerek ölmüştür.
“Şüphesiz kıyametin bilgisi onun indider yağmuru o yağdırır rahimlerdekini bilir. Hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir nefis nerde öleceğini de bilmez. Allah bilen ve haberdar olandır”
Lokman Suresi 34
“Allah eceli geldiği zaman hiçbir canın ecelini ertelemez Allah yaptıklarınızdan haberdardır”
Münafıkun Suresi 11. ayet
SAİD NURSİ BAKIN TEFE’ÜL DENEN SAÇMALIĞI NASIL SAVUNUYOR :
Üçüncü Nokta: Bundan onbir sene evvel, Eski Said'in gafil kafasına müdhiş tokatlar indi, "El-mevtü hakkun (ölüm haktır)" kaziyesini (gerekliliğini) düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Meded (yardım) istedi, bir yol aradı, bir halaskâr (kurtarıcı) taharri (araştırdı) etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddüdde kaldı. Gavs-ı A'zam olan Şeyh-i Geylanî Radıyallahü Anh'ın "Fütuh-ul Gayb (gaybın anahtarları)" namındaki kitabıyla tefe'ül (fal baktı) etti. Tefe'ülde (falda) şu çıktı:
اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ
Acibdir ki; o vakit ben, Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye âzası idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.

Cevap: Said NURSİ kitapları okuyup üzerinde düşünmek yerine okuduklarıyla hayatını özdeşleştirip onlardan kendince uğurlar çıkartıyor. Gerçekten ilim ve irfanla uğraşan insanlar rastgele hiçbir iş yapmadığı gibi saçma sapan yöntemlerle hele de din hakkında ilmi sonuçlara ulaşmaya kalkışmazlar. Aynı sayfada mesela “ahmak” kelimesi geçmiş olsa kesinlikle Said NURSİ bunu üzerine almayacak ve belkide yine batıl yorumla bu sözü başkalarına nispet edecekti. Said Nursi en az kendisi kadar şarlatan olan Abduldakir Geylani ve Rabbani’nin kitaplarının sayfalarını gelişigüzel çevirerek onların satırlarından medet ummuş ve kendince çıkardığı saçma sapan sonuçlarla hayali ve halüsinasyon üzerine bir inanç dünyası kurmuştur.
İşte Hazret-i Şeyh bana der ki: "Sen kendin hastasın, kendine bir tabib (doktor) ara!" Ben dedim: "Sen tabibim ol!" Tuttum, kendimi ona muhatab addederek, o kitabı bana hitab ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye (cerrahi ameliyatlar) yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı şifakâraneden (şifa verir şekildeki ameliyattan) gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim.

Sonra İmam-ı Rabbanî'nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe'ül ederek açtım
. Acaibdendir ki, bütün Mektubatında yalnız iki yerde "Bedîüzzaman" lafzı var. O iki mektub
bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektubların başında "Mirza Bedîüzzaman'a Mektub" diye yazılı olarak gördüm. Fesübhanallah dedim, bu bana hitab ediyor. O zaman Eski Said'in bir lâkabı, "Bedîüzzaman"dı. Halbuki hicretin üçyüz senesinde, Bedîüzzaman-ı Hemedanî'den başka o lâkabla iştihar (şöhret bulmuş) etmiş zâtları bilmiyordum. Halbuki İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hali, benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız İmam, o mektublarında tavsiye ettiği gibi çok mektublarında musırrane (ısrar ederek) şunu tavsiye ediyor: "Tevhid-i kıble (kıbleni tekleştir) et." Yani: Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma. Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma (yeteneğime) ve ahval-i ruhiyeme (psikolojik durumlarıma) muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm: "Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim?" tahayyürde (şaşkınlıkta) kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar (cazibeli) hasiyetler var. Biriyle iktifa (yetinmiyordum) edemiyordum. O tahayyürde (şaşkınlıkta) iken, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların (yolların) başı ve bu cedvellerin menbaı (kaynağı) ve şu seyyarelerin (gezegenlerin) güneşi, Kur'an-ı Hakîm'dir. Hakikî tevhid-i kıble (kıblenin tekleştirilmesi) bunda olur. Öyle ise, en a'lâ (en yüce) mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. Nâkıs ve perişan istidadım (gücüm) elbette lâyıkıyla o Mürşid-i Hakikî'nin (gerçek mürşidin) âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) hükmündeki feyzini massedip (emerek) alamıyor; fakat ehl-i kalb (kalp ehli) ve sahib-i halin (durum sahibinin) derecatına göre o feyzi, o âb-ı hayatı (ölümsüzlük suyu) yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek
Kur'andan gelen o Sözler ve o Nurlar,
yalnız aklî mesail-i ilmiye (ilmi meselelerle) değil; belki kalbî, ruhî, hâlî mesail-i imaniyedir (imani meselelerdir) ve pek yüksek ve kıymetdar (kıymetli) maarif-i İlahiye (ilahi tanıma) hükmündedirler.

Görüldüğü üzere Said NURSİ Rabbaninin kitabında çıkan bir isme istinaden kendisinin müjdelendiğini iddia ediyor ve bugün büyük bir kitlenin kutsayarak kabul ettiği ÜNVANINI rastgele çevirdiği bir sayfada gördüğü ve tarihte yaşamış olan Mirza Bediüzzeman adlı İranlı şairle ilgili olduğu halde kendisiyle ilişkilendirip kendi kendini kandırdığı gibi ona uyanlarıda kandırmıştır. Elbette Said Nursi ve ekibi gerçekten cahil kitle üzerinde etkisi olmuş ama artık zamanımızda analitik düşünme yeteneğine sahip insanların sayısı çok olduğundan bu kandırmacalar bugün için artık geçerli olmayacak.

O halde anne baba isim benzerliğinden yola çıkarak bu benzerlik içinde olan herkes bundan bir “keramet” çıkarmalı! Görüldüğü üzere paranoya Said NURSİ’nin kişiliğinin mayasıdır ve bu paranoyaları onu doğal olarak saçmalamaya sevketmiştir.

Not : Said NURSİ zaten çoğul olan ve yollar anlamına gelen “Turuk” kelimesini tekrar Türkçe olarak çoğul yaparak dil hususunda ne kadar cahil olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Dördüncü Nokta: Sahabelerden ve Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiînden en yüksek mertebeli velayet-i kübra (en büyük ermişlik sahibi) sahibi olan zâtlar, nefs-i Kur'andan (Kur’an’ın kendisinden) bütün letaiflerinin (inceliklerinin) hisselerini aldıklarından ve Kur'an onlar için hakikî (gerçek) ve kâfi (yeterli) bir mürşid olduğundan gösteriyor ki: Her vakit Kur'an-ı Hakîm, hakikatları ifade ettiği gibi, velayet-i kübra (en büyük ermişlik) feyizlerini dahi ehil olanlara ifaza eder.

Oysa bakın Allah ne diyor:

İşte bu durumda velayet yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.
Kehf Suresi 44. Ayet

Not : Zaten çoğul olan “Letâif” kelimesini tekrar Türkçe çoğul eki getirerek Said NURSİ bilgi sığlığında olduğunu güzelce ispat ediyor!
Evet zahirden (görünenden) hakikata geçmek iki suretledir:

Biri: Tarîkat berzahına girip, seyr ü sülük (tarikat yolunda yürüme) ile kat'-ı meratib (aşamaları katedip) ederek hakikata geçmektir.

İkinci Suret: Doğrudan doğruya, tarîkat berzahına uğramadan, lütf-u İlahî ile hakikata geçmektir ki, Sahabeye ve Tâbiîne has ve yüksek ve kısa tarik (yol) şudur. Demek hakaik-i Kur'aniyeden (Kur’an hakikatlerinden) tereşşuh (Sızan) eden Nurlar ve o Nurlara tercümanlık eden Sözler, o hâssaya (özelliğe) mâlik (sahip) olabilirler ve mâliktirler.

Nurlar dediği Risale-i Nur’un Kur’an’dan sızdığını iddia eden Said NURSİ büyük bir yalan konuşmakta Allahta böyleleri için şöyle demektedir:

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
Beşinci Nokta: Beş cüz'î misal ile göstereceğiz ki; Sözler talim-i hakaik (hakikatleri öğretmekle) ettikleri gibi, irşad vazifesini de görüyorlar.
Birinci Misal: Ben kendim on değil, yüz değil, binler defa müteaddid (çeşitli) tecrübatımla (tecrübelerimle) kanaatım gelmiş ki: Sözler ve Kur'andan gelen Nurlar; aklıma ders verdiği gibi, kalbime de iman hali telkin ediyor, ruhuma iman zevki veriyor ve hâkeza (işte böyle)... Hattâ dünyevî işlerimde; keramet sahibi bir şeyhin bir müridi, nasıl şeyhinden hacatına (ihtiyaçlarına) dair meded (yardım) ve himmet (dikkat gösterme) bekliyor; ben de Kur'an-ı Hakîm'in kerametli esrarından (sırlarından) o hacatımı (ihtiyaçlarımı) beklerken, ümid etmediğim ve ummadığım bir tarzda bana çok defa hasıl oluyor. Yalnız cüz'iyattan iki küçük misal:

Said NURSİ, Nurlar dediği Risale-i Nur saçmalığını Allah’a nispet ettiği için kendisininde ondan dersler aldığını iddia ediyor. Zira bir insan kendi yazdığı kitap için “Bu kitaptan bayağı istifade ettim” demez!
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar
. Âl-i İmrân Suresi 78
Biri: Onaltıncı Mektub'da izahı ve tafsili geçen; Süleyman isminde bir misafirime, katran ağacı başında koca bir ekmek hârika bir tarzda gösterilmiş. İki gün ikimiz, o hediye-i gaybîden (gaybi hediyeden) yedik.

İkinci Misal: Gayet küçük ve latif, bugünlerde vaki'  olan mes'eleyi söyleyeceğim. Şöyle ki:

Fecirden evvel hatırıma geldi ki; bir zâtın kalbine vesvese verecek bir tarzda tarafımdan sözler söylenilmişti; keşki dedim onu görseydim, kalbindeki dağdağayı izale etseydim. Aynı dakikada, Nis'e gitmiş bir parça kitabım bana lâzım idi; keşki elime geçseydi dedim. Sabah namazından sonra oturdum; baktım aynı zât, o kitab parçası elinde olduğu halde içeri girdi. Ona dedim: "Senin elindeki nedir?" Dedi: "Bilmiyorum, kapının önünde Nis'ten gelmiş diye birisi bana verdi; ben de size getirdim." Fesübhanallah dedim; böyle bir vakitte bu adamın evinden çıkıp gelmesi ve şu Söz'ün Nis'den gelmesi, hiç tesadüfe benzemiyor. Ve böyle bir adama şöyle bir parça kitabı aynı dakikada eline verip bana gönderen, elbette Kur'an-ı Hakîm'in himmetidir diyerek, Elhamdülillah dedim; benim en küçük, ehemmiyetsiz, hafî arzu-yu kalbimi (kalbi arzumu) bilen birisi, elbette bana merhamet ediyor, beni himaye ediyor; öyle ise dünyanın minnetini beş paraya almam.

İkinci Misal: Biraderzadem merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhamlarına (şüphelerine) bulaştığı halde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve meded (yardım) bekliyordu. Kur'an-ı Hakîm'in himmeti imdadına yetişti. Haşre dair olan Onuncu Söz'ü, vefatından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz onu manevî kirlerinden ve evham (şüpheler) ve gafletten temizlemekle beraber; âdeta mertebe-i velayete (ermişlik mertebesine) çıkmış gibi, vefatından evvel yazdığı mektubunda üç zahir keramet izhar etmiş. Yirmiyedinci Mektub'un fıkraları içinde dercedilmiş, müracaat olunsun.

Üçüncü Misal: Burdur'lu Hasan Efendi isminde ehl-i kalb (kalp ehli) bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zan ederek, büyük bir veliden himmet beklemek gibi bîçare benden meded (yardım) bekliyordu. Birdenbire hiç münasebet yokken, Otuzikinci Söz'ü Burdur köylerinde oturan birisine mütalaa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hatırıma geldi, dedim: "Şayet Burdur'a gidersen Hasan Efendi'ye ver, beş-altı gün mütalaa etsin." O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi'ye vermiş. Hasan Efendi'nin eceli otuz-kırk gün kalmıştı. Gayet susamış bir adamın, âb-ı kevser (Kevser suyu) gibi tatlı suya rastgelirken yapışması gibi; öyle de Otuzikinci Söz'e yapışmış, mütemadiyen mütalaa yapa yapa ve tefeyyüz (feyizlenme) ede ede, hususan Üçüncü Mevkıfındaki muhabbetullah bahsinde, tamamıyla derdine deva bulmuş ve bir kutb-u a'zamdan (en büyük kutuptan) beklediği feyzi onda bulmuş. Sağlam olarak câmiye gitmiş, namaz kılmış, orada ruhunu Rahman'a teslim eylemiş (Rahmetullahi Aleyh).

Dördüncü Misal: Hulusi Bey'in Yirmiyedinci Mektub'daki fıkralarının şehadetiyle; en mühim ve müessir (etkili) tarîkat olan Nakşî tarîkatından ziyade himmet ve meded (yardım), feyiz ve nuru; esrar-ı Kur'aniyenin tercümanı olan nurlu Sözler'de bulmuştur.

Beşinci Misal: Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman'ın (Rahmetullahi Aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahvalât (haller içinde) içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem elimden gelmeyen manevî himmet ve meded bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birdenbire mühim birkaç Söz'ü ona gönderdim. O da mütalaa ettikten sonra yazıyor ki: "Elhamdülillah kurtuldum! Çıldıracaktım. Bu Sözler'in herbiri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan (gerçi) bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum." diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.

Daha bu beş misal gibi pek çok misaller var. Onlar gösteriyorlar ki: Ulûm-u imaniye (inanç ilimleri), hususan (özellikle) doğrudan doğruya ihtiyaca binaen ve yaralarına devaen (ilaç olarak) Kur'an-ı Hakîm'in esrarından (sırlarından) manevî ilâçlar alınsa ve tecrübe edilse; elbette o ulûm-u imaniye (imani bilgilere) ve o edviye-i ruhaniye (ruhsal ilaçlara), ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlas ile istimal edenlere yeter, kâfi gelir. Onları satan ve gösteren eczacı ve dellâl (gösteren) ne halde bulunursa bulunsun; âdi olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sahibi olsun, hizmetkâr olsun çok fark yoktur.

Evet Güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem Güneşi gösteriyorum, benden mum ışığı -bahusus bende bulunmazsa- istemek manasızdır, lüzumsuzdur. Belki onların bana dua ile, manevî yardım ile, hattâ himmet ile muavenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdad (yardım istemek) etmem ve meded (yardım) istemem, benim hakkımdır. Onlar, Nurlardan aldıkları feyze kanaat etmek, onların üstünde haktır.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهِ اَدَاءً وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ

* * *

[Yirmisekizinci Mektub'un Üçüncü Mes'elesinin tetimmesi (eki) olabilir küçük ve hususî bir mektubdur.]

Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Hüsrev Efendi ve Re'fet Bey!

Sözler namındaki envâr-ı Kur'aniyede (Kur’ani ışıkları) üç keramet-i Kur'aniyeyi (Kur’ani kerametleri) hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:

Birincisi: Te'lifinde fevkalâde sühulet (kolaylık) ve sür'attir (hızdır). Hattâ beş parça olan Ondokuzuncu Mektub iki-üç günde ve her günde üç-dört saat zarfında -mecmuu oniki saat eder- kitabsız, dağda, bağda te'lif edildi. Otuzuncu Söz hastalıklı bir zamanda, beş-altı saatte te'lif edildi. Yirmisekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman'ın dere bahçesinde te'lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sür'ate hayrette kaldık. Ve hâkeza (işte böyle)...

Te'lifinde bu keramet-i Kur'aniye olduğu gibi...

İkincisi: Yazmasında dahi fevkalâde bir sühulet (kolaylık), bir iştiyak (şevk) ve usanmamak var. Şu zamanda ruhlara, akıllara usanç veren çok esbab (sebepler) içinde, bu Sözlerden biri çıkar, birden çok yerlerde kemal-i iştiyakla (tam bir şevkle) yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar herşey'e tercih ediliyor. Ve hâkeza (işte böyle)...

Üçüncü Keramet-i Kur'aniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan (özellikle) ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.

İşte siz dahi, "Dördüncü bir Keramet-i Kur'aniye"yi (Kur’an’ı kerametleri) isbat ettiniz. Hüsrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözler'i işittiği halde yazmaya cidden tenbellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda ondört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şübhesiz dördüncü bir keramet-i esrar-ı Kur'aniyedir (Kur’an’ın sırlarının kerametidir). Hususan Otuzüçüncü Mektub olan otuzüç pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış. Evet o risale, marifetullah ve İman-ı Billah (Allah’a iman) için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmal (kısa) ve ihtisar (özet) ile gidilmiştir. Fakat gittikçe inkişaf (açılır) eder, daha ziyade parlar. Zâten sair te'lifata (teliflere) muhalif olarak ekser Sözler'in başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür (nurlanır) eder.

* * *

Dördüncü Risale olan Dördüncü Mes'ele

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

(İhvanlarıma (Kardeşlerime) medar-ı intibah (dikkate değer) bir hâdise-i cüz'iyeye (ufak bir olaya) dair bir suale cevabdır.)

Not: Zaten çoğul olan ve kardeşler anlamına gelen “ihvan” kelimesini çoğul yapma hastalığına tutulan Said NURSİ hızını alamayıp birde Türkçe çoğul eki “Lar”ı ekliyor.
Aziz kardeşlerim!

Sual ediyorsunuz ki: Câmi-i şerifinize, Cum'a gecesinde sebebsiz olarak, mübarek bir misafirin gelmesiyle tecavüz edilmiş. Bu hâdisenin mahiyeti nedir? Neden sana ilişiyorlar?

Elcevab: Dört noktayı, bilmecburiye Eski Said lisanıyla beyan edeceğim. Belki ihvanlarıma medar-ı intibah (dikkate değer) olur, siz de cevabınızı alırsınız.

Not: Zaten çoğul olan ve kardeşler anlamına gelen “ihvan” kelimesini çoğul yapma hastalığına tutulan Said NURSİ hızını alamayıp birde Türkçe çoğul eki “Lar”ı ekliyor.
Birinci Nokta: O hâdisenin mahiyeti; hilaf-ı kanun (kanun dışı) ve sırf keyfî ve zındıka (dinsiz) hesabına, Cum'a gecesinde kalbimize telaş vermek ve cemaata fütur (gevşeklik) getirmek ve beni misafirlerle görüştürmemek için, bir desise-i şeytaniye (şeytanı desise) ve münafıkane bir taarruzdur. Garaibdendir ki, o geceden evvel olan perşembe günü tenezzüh için bir tarafa gitmiştim. Avdetimde güya iki yılan birbirine eklenmiş gibi uzunca siyah bir yılan sol tarafımdan geldi, benim ile arkadaşımın ortasından geçti. Arkadaşıma, o yılandan dehşet alıp korktun mu diye sordum:

-Gördün mü?

O dedi: Neyi?

Dedim:
-Bu dehşetli yılanı!

Dedi: Yok, görmedim ve göremiyorum.

"Fesübhanallah!" dedim. "Bu kadar büyük bir yılan, ikimizin ortasından geçtiği halde nasıl görmedin?"

O vakit hatırıma bir şey gelmedi. Fakat sonra kalbime geldi ki: "Bu sana işarettir, dikkat et!" Düşündüm ki, gecelerde gördüğüm yılanlar nev'indendir. Yani: Gecelerde gördüğüm yılanlar ise; hıyanet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse, onu yılan suretinde görüyordum. Hattâ bir defa müdüre söylemiştim: "Fena niyetle geldiğin vakit seni yılan suretinde görüyorum, dikkat et!" demiştim. Zâten selefini (öncekini) çok vakit öyle görüyordum.

Demek şu zahiren (görünüşte) gördüğüm yılan ise işarettir ki, hıyanetleri bu defa yalnız niyette kalmayacak, belki bilfiil bir tecavüz suretini alacak. Bu defaki tecavüz –çendan (gerçi)- zahiren (görünüşte) küçük imiş ve küçültülmek isteniliyor; fakat vicdansız bir muallimin teşvikiyle ve iştirakiyle o memurun verdiği emir; câmi' içinde, namazın tesbihatında iken, "O misafirleri getiriniz!" diye jandarmalara emretmiş. Maksad da beni kızdırmak. Eski Said damarıyla bu fevkalkanun (kanun üstü), sırf keyfî muameleye karşı kovmak ile mukabele etmekti. Halbuki o bedbaht (talihsiz) bilmedi ki; Said'in lisanında Kur'anın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etmez; belki o kılıncı böyle istimal (kullanacak) edecektir. Fakat jandarmaların akılları başlarında olduğu için, hiçbir devlet, hiçbir hükûmet namazda, câmi'de, vazife-i diniye (dini görev) bitmeden ilişmediği için, namaz ve tesbihatın (teşbihlerin) hitamına (bitimine) kadar beklediler. Memur bundan kızmış; "Jandarmalar beni dinlemiyorlar." diye kırbekçisini arkasından göndermiş.

Fakat Cenab-ı Hak beni böyle yılanlarla uğraşmaya mecbur etmiyor. İhvanlarıma da tavsiyem budur ki: Zaruret-i kat'iyye (kesin zorunluluk) olmadan, bunlarla uğraşmayınız. "Cevab-ül ahmak-is sükût- (ahmağın cevabı sessizliktir)" nev'inden (türünden), tenezzül edip onlarla konuşmayınız. Fakat buna dikkat ediniz ki: Canavar bir hayvana karşı kendini zaîf göstermek, onu hücuma teşci' (cesaretlendirdiği) ettiği gibi; canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle za'f göstermek, onları tecavüze sevkeder. Öyle ise dostlar müteyakkız (uyanık) davranmalı, tâ dostların lâkaydlıklarından ve gafletlerinden, zındıka (dinsizlik) taraftarları istifade etmesinler.

Not: Zaten çoğul olan ve kardeşler anlamına gelen “ihvan” kelimesini çoğul yapma hastalığına tutulan Said NURSİ hızını alamayıp birde Türkçe çoğul eki “Lar”ı ekliyor.
İkinci Nokta:
وَلاَ تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
âyet-i kerimesi fermanıyla: Zulme değil yalnız âlet olanı ve tarafdar olanı, belki edna bir meyledenleri dahi, dehşetle ve şiddetle tehdid ediyor. Çünki rıza-yı küfür (küfre rıza), küfür olduğu gibi; zulme rıza da zulümdür.

İşte bir ehl-i kemal, kâmilane (tam bir şekilde), şu âyetin çok cevahirinden (mücevherlerinden) bir cevherini şöyle tabir etmiştir:

Muin-i zalimin (zalime yardım eden) dünyada erbab-ı denaettir (alçaklık erbabıdır)
Köpektir zevk alan, sayyad-ı bîinsafa (insafsız avcıya) hizmetten.

Evet; bazıları yılanlık ediyor, bazıları köpeklik ediyor. Böyle mübarek bir gecede, mübarek bir misafirin, mübarek bir duada iken, hafiyelik edip, güya cinayet yapıyormuşuz gibi ihbar eden ve taarruz eden, elbette bu şiirin mealindeki tokada müstehaktır.

Üçüncü Nokta: Sual: Madem Kur'an-ı Hakîm'in feyziyle ve nuruyla en mütemerrid (isyankar) ve müteannid (inatçı) dinsizleri ıslah ve irşad etmeye Kur'anın himmetine güveniyorsun. Hem bilfiil de yapıyorsun. Neden senin yakınında bulunan bu mütecavizleri çağırıp irşad etmiyorsun?

Elcevab: Usûl-ü şeriatın (şeriat usulünün) kaide-i mühimmesindendir (önemli kuralındandır):
اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ
Yani: "Bilerek zarara razı olana şefkat edip lehinde bakılmaz." İşte ben çendan (gerçi) Kur'an-ı Hakîm'in kuvvetine istinaden (dayanarak) dava ediyorum ki: "Çok alçak olmamak ve yılan gibi dalalet (sapkınlık) zehirini serpmekle telezzüz (lezzetlenme) etmemek şartıyla, en mütemerrid (inatçı) bir dinsizi, birkaç saat zarfında ikna etmezsem de, ilzam etmeye hazırım." Fakat nihayet derecede alçaklığa düşmüş bir vicdan ki, bilerek dinini dünyaya satar ve bilerek hakikat elmaslarını pis, muzır şişe parçalarına mübadele eder derecede münafıklığa girmiş insan suretindeki yılanlara hakaiki söylemek; hakaike karşı bir hürmetsizliktir.
كَتَعْلِيقِ الدُّرَرِ فِى اَعْنَاقِ الْبَقَرِ
darb-ı meseli (atasözü) gibi oluyor. Çünki bu işleri yapanlar, kaç defa hakikatı Risale-i Nur'dan işittiler. Ve bilerek, hakikatları zındıka dalaletlerine karşı çürütmek istiyorlar. Böyleler, yılan gibi zehirden lezzet alıyorlar.

Dördüncü Nokta: Bana karşı bu yedi senedeki muameleler, sırf keyfî ve fevkalkanundur (kanun üstüdür). Çünki menfîlerin ve esirlerin ve zindandakilerin kanunları meydandadır. Onlar kanunen akrabasıyla görüşürler, ihtilattan men olunmazlar. Her millet ve devlette ibadet ü taat, tecavüzden masundur (korunmuştur). Benim emsallerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbablarıyla beraber kaldılar. Ne ihtilattan (topluma karışmaktan), ne muhabereden ve ne de gezmekten men olunmadılar. Ben men olundum. Ve hattâ câmiime ve ibadetime tecavüz edildi. Şafiîlerce, tesbihat içinde kelime-i tevhidin tekrarı sünnet iken, bana terkettirilmeye çalışıldı. Hattâ Burdur'da eski muhacirlerden Şebab isminde ümmi bir zât, kayınvâlidesiyle beraber tebdil-i hava (hava değişimi) için buraya gelmiş. Hemşehrilik itibariyle benim yanıma geldi. Üç müsellah (silahlı) jandarma ile câmiden istenildi. O memur, hilaf-ı kanun (kanun dışı) yaptığı hatayı setretmeye çalışıp: "Afvedersiniz gücenmeyiniz, vazifedir." demiş. Sonra, "Haydi git" diyerek ruhsat vermiş. Bu vakıaya sair şeyler ve muameleler kıyas edilse anlaşılır ki: Bana karşı sırf keyfî muameledir ki; yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar. Ben de tenezzül etmiyorum ki, onlarla uğraşayım. O muzırların şerlerini def' etmek için, Cenab-ı Hakk'a havale ediyorum.

Zâten sebeb-i tehcir (göç ettirme nedeni) olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler. Ve kuvvetli rüesalar (reisler), aşairlerin (aşiretler) başındadırlar. Herkes terhis edildi. Başlarını yesin dünyalarıyla alâkam olmadığı halde, beni ve iki zât-ı âheri (diğer iki zat) müstesna bıraktılar. Buna da peki dedim. Fakat o zâtlardan birisi, bir yere müftü nasbolunmuş; memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara'ya da gidiyor. Diğeri İstanbul'da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Halbuki bu iki zât; benim gibi kimsesiz, yalnız değiller.. mâşâallah büyük nüfuzları var. Hem... Hem... Halbuki beni bir köye sokmuşlar, en vicdansız insanlarla beni sıkıştırmışlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi, o köye gitmek ve birkaç gün tebdil-i hava (hava değişimi) için ruhsat verilmediği bir derecede, beni muzaaf bir istibdad altında eziyorlar. Halbuki bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz. Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur.

Buradaki memurlar; nüfuz-u hükûmeti (hükümetin girmesini), ağraz-ı şahsiyede (şahsi kinlerinide) istimal  (kullanıyorlar) ediyorlar. Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdis-i nimet (nimeti anlatmak) suretinde derim ki: Bütün onların bu tazyikat (baskılar) ve istibdadları (zorbalıkları); envâr-ı Kur'aniyeyi (Kur’ani ışıklardan) ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş'al (ateşlendiriyor) ediyor, parlatıyor. Ve o tazyikleri gören ve gayretin hararetiyle inbisat (yayılan) eden o envâr-ı Kur'aniye (Kur’ani Nurlar); Barla yerine bu vilayeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bilakis Barla kürsî-i ders (ders kürsüsü) olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti...
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

* * *
Mektubat ( 355 - 363 )

Said NURSİ kendini o derece kutsallaştırıyor ki, paranoyak dünyasında canlılar bile şekil değiştirip, yılana köpeğe vs dönüşüyor. Bu satırları okuyan bir kişi sanır ki kurbağayı öpen prenses hikâyesine benzer bir hikaye vardır karşısında! Said NURSİ kendisine kötülük yapmak isteyenleri yılan suretinde görüyor ve ilginçtir bundan hiç korkmuyor. Ancak bakın Musa a.s ne yapıyor:

“Ve Allah Musa’ya asanı yere bırak dedi, Musa onun kımıldayan bir yılan olarak görünce ardına bakmadan kaçtı ve geri dönmedi. Ey Musa korkma sen güvendesin”
Kasas Suresi 31. Ayet


Allah’ın peygamberi dahi olsa yılan gördüğünde insanın doğası gereği ya kaçar yada hayvanı korkutmaya çalışır. Oysa Said NURSİ yılan yanından geçip gittiği halde korkmadığı gibi birde adamın yüzüne karşı “Geldiğinde seni yılan şeklinde görüyorum” diyerekte resmen dalga geçiyor! Said NURSİ aslında akıl hastası, paranoyak bir tip ve buna rağmen bu meczubun peşinden onlarca kitle gitmekte beis görmez!

ISMARLAMA BİR RÜ’YA VE SAİD NURSİ’NİN KENDİNE BİÇTİĞİ ROL :
Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumî' (dünya savaşından) den evvel ve evâilinde (ilk başlarında), bir vakıa-i sadıkada (gerçek bir olayda) görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: "Ana korkma! Cenab-ı Hakk'ın emridir; o Rahîm'dir ve Hakîm'dir." Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane (emrederek) diyor ki: "İ'caz-ı Kur'anı (Kur’an’ın mucizesini) beyan et." Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur'ana hücum edilecek, i'cazı (mucizesi) onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'cazın (mucizenin) bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mektubat ( 368 )

Said NURSİ kendisini o derece kutsal, güçlü ve etkin görüyor ki Allah’ın kitabına bile hakaret ettiğinin farkında olmuyor. Kur’an’ın etrafında surlar olduğunu iddia ediyor. Yani Kur’an’ı beşer kuşatmış ve bu surlar kırılacakmış, peki bu surları kim kırıp Kur’an’ı kurtarıyor? Said NURSİ’ye göre bu surları Risale-i Nur kırmış olacak! İnandığı kitabın surlarla kuşatılmışlığınada inanan kişinin inancı samimi olabilir mi? Bakın Allah ne diyor:

“Kur’an (Zikr) onlara geldiğinde onu görmezlikten gelenler var ya, hâlbuki o aziz bir kitaptır onun önünden ne arkasından batıl gelemez o hamdedilen ve hikmet sahibi olan biri tarafından indirilmiştir”
Fussilet Sûresi 41, 42

“Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık onu Allah’ın korkusuyla boyun eğmiş ve paramparça olduğunu görürdün, işte misaller budur ve düşünürler diye insanlara getiriyoruz”
Haşr Sûresi 21

Şüphesiz bu Kur’an en doğru yolu gösterir ve iman edip salih amel işleyen müminlere büyük bir mükafatı müjdeler!
İsra Sûresi 9
SAİD NURSİ AÇIK AÇIK YAZDIĞI KİTABI BAKIN NEREYE NİSPET EDİYOR :
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler'deki hakaik (hakikatler) ve kemalât (yetkinlikler), benim değil Kur'anındır ve Kur'andan tereşşuh (sızmıştır) etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur'aniyeden (Kur’an ayetlerinden) süzülmüş bazı katarattır (damlalardır). Sair (diğer) risaleler dahi umumen (genellikle) öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet (sapıklık ehli)  ve tuğyan (azgınlık), işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur'anın (Kur’anın seması) yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata (itirazlara) ve tenkidata (eleştirilere) medar (neden) olabilen ve sukut (susan) edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta (adetlerde), bir eserdeki mezaya (meziyetler), o eserin masdarı (çıktığı yer) ve menba'ı (kaynağı)  zannettikleri müellifinin etvarında (tavırlarında) aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi (yüce hakikatleri) ve o cevahir-i galiyeyi (pahalı mücevherleri) kendim gibi bir müflise (iflas edene) ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur'anın malı olarak, Kur'anın reşehat-ı meziyatına (meziyetlerinin sızıntılarına) mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri), kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Mektubat ( 369 )

Burada görüldüğü üzere Said NURSİ alçak gönüllülük yapmadığını ve fikirlerinin gerçek olduğunu söylüyor ve yazdığı kitabın kendi eseri değil Kur’an’dan olduğunu apaçık deklere etmektedir. Oysa Nurcular üstatlarının tevazu sahibi olduğunu ve bundan dolayı yazdığı kitabı kendisine değil herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah’a nispet ettiğini söylüyorlar. Yani herşeyin faili Allah’tır ve bunu vurgulamak için yazdığı kitabında ona direk nispet ettiğini iddia ederler ancak yukarıdaki satırlardan da anlaşılıyor ki bu bir tevazu şovu değil bizzat SAİD NURSİ’nin inanç kaidesidir ki, Allahta böyleleri için şöyle der:

•     Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
SAİD NURSİ KENDİ KENDİNİ BAKIN NASIL MÜJDELİYOR :
Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (ermişlik ehlinden) işittim ki; o zât, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihraç (çıkarmış) etmiş ve kanaatı gelmiş ki: "Şark tarafından bir nur zuhur (ortaya çıkacak) edecek, bid'alar zulümatını (karanlıkları) dağıtacak." Ben, böyle bir nurun zuhuruna (ortaya çıkışına) çok intizar (bekledim) ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî (kutsal) çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar (hazırlamak) ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi (ilahi yardımları) beyan etmekte medar-ı fahr (övünç nedeni) ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd (övme nedeni) ve şükür ve tahdis-i nimet (nimeti dile getirmek) olur.
Mektubat ( 370 )

Gerçekten bu satırlardan BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI BİLE DEĞİL BOZACININ ŞAHİDİ YİNE BOZACININ kendisi durumları anlaşılıyor. Güya ermişlerden biri –ki Said NURSİ adını söylemiyor zira böyle biri yok aslında- güya doğudan bir Nur çıkacak demiş, ve Said NURSİ müjdelenen bu Nur’un onun yazdığı Risale-i Nur olduğunu iddia ediyor! Demekki Kur’an’ın kendi Nur’u dünyayı aydınlatamıyor Allah’ın kitabı bir kulunun tefsirinin ışığına ihtiyaç duyuyor haşa ve kella!

•  Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93

SAİD NURSİ İHTİYARININ HARİCİNDE BAZI ŞEYLERİN KENDİSİNE YAPTIRILDIĞINI İDDİA EDİYOR :
elinde görse, kıymetdar (kıymetli) telakki eder. İşte ona binaen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçarenin elindeki hakaik-i imaniye (iman gerçekleri) ve Kur'aniyenin kıymetini, ekser nâsın (insanların) nokta-i nazarında düşürmemek için, bilmecburiye (zorunlu olarak) ilân ediyorum ki: İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inayata (yardımlara) ve teshilâta (kolaylıklara) mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inayetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.

İşte geçmiş yedi esbaba (sebeplere) binaen, küllî birkaç inayet-i Rabbaniyeye (Rabbani yardımlara) işaret edeceğiz.
Mektubat ( 371 )

•               Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93

Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına!
Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

SAİD NURSİ KENDİNİ YARI ÜMMİ OLARAK GÖRÜYOR VE DOĞAL OLARAKTA RİSALE-İ NUR ONA YAZDIRILMIŞ OLUYOR :
İkinci İşaret: Hizmet-i Kur'aniyeye ait inayat-ı Rabbaniyenin (ilahi yardımların) ikincisi şudur ki: Cenab-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmi, diyar-ı gurbette (gurbet diyarında), kimsesiz, ihtilattan (topluma karışmaktan) men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samimî, gayyur (gayretli), fedakâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muavin (yardımcı) ihsan etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur'aniyeyi (Kur’ani görev), o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemal-i
Mektubat ( 371 )
Evet velayetin (veliliğin-ermişliğin) kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin (has niyetin) dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus (söz konusu) Lillah (Allah için) için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddî, samimî tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inayata mazhar olur.
Mektubat ( 372 )

Not: Said NURSİ dil cahili olduğunu bir kere daha ispat ediyor ve zaten “Allah için” anlamı taşıyan “LİLLAH” kelimesinden sonra tekrar bir “İÇİN” edatını kullanıyor.

•             Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar
. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına!
Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
BAKIN SAİD NURSİ KENDİ KENDİNİ NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR :
Hem hakaik-i imaniye (iman gerçekleri) ve Kur'aniyede öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ-i beşerî (insan zekası) ihata edemediği halde; benim gibi zihni müşevveş (karışık), vaziyeti perişan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakaikin ekseriyet-i mutlakası (mutlak çoğunluk) dekaikiyle (incelikleriyle) zuhuru (ortaya çıkışı); doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in i'caz-ı manevîsinin (manevi mucizesinin) eseri ve inayet-i Rabbaniyenin (ilahi yardımın) bir cilvesi ve kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir (gaybi işaretidir).

Dördüncü İşaret: Elli-altmış risaleler {(*): Şimdi 130'dur.} öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhurata (görünümlere) tebaiyet (uyan) eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkikin (araştırmacıların) sa'y ü gayretiyle (çabasıyla) yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet (yardım eseri) olduklarını gösteriyor. Çünki bütün bu risalelerde, bütün derin hakaik (gerçekler), temsilât (temsiller) vasıtasıyla, en âmi (kör) ve ümmi (okuma yazması olmayan) olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin (hakikatlerin) çoğunu büyük âlimler "tefhim (anlaşılmaz) edilmez" deyip, değil avama (sıradan halka), belki havassa (entellektüellere) da bildiremiyorlar.

İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi (kör) bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zahir hakikatları dahi müşkilleştiriyor diye eskiden beri iştihar (şöhret) bulmuş ve eski eserleri o sû'-i iştiharı (kötü şöhreti) tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât (kolaylaştırmalar) ve sühulet-i beyan (izahtaki kolaylık); elbette bilâşübhe (şüphesiz) bir eser-i inayettir (yardımın eseridir) ve onun hüneri olamaz ve Kur'an-ı Kerim'in i'caz-ı manevîsinin (manevi mucizesinin) bir cilvesidir
ve temsilât-ı Kur'aniyenin (Kur’ani temsillerin) bir temessülüdür (görünümüdür) ve in'ikasıdır (yansımasıdır).

Beşinci İşaret: Risaleler umumiyetle (genellikle) pek çok intişar (yayıldığı) ettiği halde, en büyük âlimden tut, tâ en âmi (kör) adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir veliden tut, tâ en muannid (inatçı) dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakat-ı nâs (insanların seviyelerinin) ve taifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri halde tenkid edilmemesi ve her taife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inayet-i Rabbaniye (ilahi yardımın eseri) ve bir keramet-i Kur'aniye (Kur’anın kerameti) olduğu gibi, çok tedkikat (incelikler) ve taharriyatın (araştırmaların) neticesiyle ancak husul bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş (karıştıran) eden sıkıntılı inkıbaz (sıkılma) vakitlerinde yazılması dahi, bir eser-i inayet (ilahi yardımın eseri) ve bir ikram-ı Rabbanîdir (ilahi ikramdır).

Evet ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler (kopyalayanlar) biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektub'un beş parçası, birkaç gün zarfında hergün iki-üç saatte ve mecmuu (tamamı) oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zahir (açık) bir hâtem-i nübüvveti (peygamberlik mührü) gösteren dördüncü cüz, üç-dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış; ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakik bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış; ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman'ın bahçesinde bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız (sıkıntılı) olduğum zaman, en zahir (belirgin) hakikatları dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyade beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-i Kur'aniye (Kur’ani keramet) olmazsa nedir?

Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakaik-i İlahiyeden (ilahi hakikatlerin) ve imaniyeden bahsetmiş ise, alâküllihal (her halukarda) bir kısım mesaili (meseleleri), bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Halbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede, -çoklardan sorduğum halde- sû'-i tesir (kötü etki) ve aks-ül amel (ters etki) ve tahdiş-i ezhan (zihinleri karıştıran) gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiye  (gaybi işaretlere) ve bir inayet-i Rabbaniye (ilahi yardıma) olduğu bizce muhakkaktır.

Altıncı İşaret: Şimdi bence kat'iyyet peyda etmiştir ki; ekser hayatım ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garib bir surette ona cereyan verilmiş; tâ Kur'an-ı Hakîm'e hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem (ilmi hayatım), mukaddemat-ı ihzariye (hazırlığın başlangıçları) hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i'caz-ı Kur'anın izharı (açığa vurulması), onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde (sürgünümde) ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilafında (tersine) tecerrüdüm (soyutlanmam) ve meşrebime muhalif yalnız bir köyde imrar-ı hayat (hayatı devam) etmekliğim; ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı içtimaiyenin (sosyal hayatın) çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur'aniyeyi hâlis, sâfi bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyikat (baskılar) perdesi altında, bir dest-i inayet (ilahi yardımın eli) tarafından merhametkârane (acır bir şekilde), Kur'anın esrarına (sırlarına) hasr-ı fikr (düşünceyi has kılma) ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanaatindeyim. Hattâ eskiden mütalaaya çok müştak (arzulu) olduğum halde; bütün bütün sair (diğer) kitabların mütalaasından bir men', bir mücanebet (uzaklaşma) ruhuma verilmişti. Böyle gurbette medar-ı teselli (teselli nedeni) ve ünsiyet olan mütalaayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya âyât-ı Kur'aniyenin (Kur’an ayetlerinin) üstad-ı mutlak (mutlak hoca) olmaları içindir.

Hem yazılan eserler, risaleler, -ekseriyet-i mutlakası (çoğunluğu)- hariçten hiçbir sebeb gelmeyerek, ruhumdan tevellüd eden bir hacete binaen, âni ve def'î olarak ihsan edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: "Şu zamanın yaralarına devadır." İntişar (yayıldıktan) ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvafık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.

İşte ihtiyar ve şuurumun dairesi haricinde, mezkûr haletler ve sergüzeşt-i hayatım (hayat maceram) ve ulûmların (ilimlerin) enva'larındaki hilaf-ı âdet (adet dışı) ihtiyarsız tetebbuatım (derin araştırmalarım); böyle bir netice-i kudsiyeye (kutsal neticeye) müncer (sonuca ulaşmak) olmak için, kuvvetli bir inayet-i İlahiye (ilahi yardım) ve bir ikram-ı Rabbanî (ilahi ikram) olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.

Not : Dil cahili Said NURSİ zaten çoğul olan “Ulûm” ve “Enva” kelimelerini tekrar Türkçe çoğul eki yaparak çoğullaştırıyor.
Yedinci İşaret: Bu hizmetimiz zamanında, beş-altı sene zarfında, bilâmübalağa (abartısız) yüz eser-i ikram-ı İlahî (ilahi ikramın eseri) ve inayet-i Rabbaniye (ilahi yardım) ve keramet-i Kur'aniyeyi (Kur’ani kerameti) gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektub'da işaret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektub'un Dördüncü Mebhası'nın (bölümünün) mesail-i müteferrikasında (çeşitli meselelerinde); bir kısmını, Yirmisekizinci Mektub'un Üçüncü Mes'elesinde beyan ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Daimî arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan Sözler'in ve risalelerin neşrinde (yayımında) ve tashihatında (tashihlerinde) ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid (karalama) ve tebyizinde (temize çekmede), fevkalme'mul (umulanın üstünde) kerametkârane (kerametli bir şekilde) bir teshilâta (kolaylıklara) mazhar (nail) oluyoruz. Keramet-i Kur'aniye (Kur’ani keramet) olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misalleri yüzlerdir.

Hem maişet (geçinme) hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu-yu kalbimizi (gönül arzumuz), bizi istihdam eden sahib-i inayet (ilahi yardımın sahibi) tatmin etmek için; fevkalme'mul (umulanın üzerinde) bir surette ihsan ediyor. Ve hâkeza...(işte böyle) İşte bu hal gayet kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir (gaybi işarettir) ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde, hem inayet altında bize hizmet-i Kur'aniye (Kur’ani hizmet) yaptırılıyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهِ اَدَاءً وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا آمِينَ

* * *

Mahrem bir suale cevabdır

[Şu sırr-ı inayet (Allah’ın yardımının sırrı) eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz'ün âhirine ilhak edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler (kopyalayanlar) unutup yazmamışlardı. Demek münasib (uygun) ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.]

Benden sual ediyorsun: "Neden senin Kur'andan yazdığın Sözler'de bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazan bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar tesir bulunuyor?"

Elcevab: -Güzel bir cevabdır- Şeref, i'caz-ı Kur'ana (Kur’an’ın mucizesine) ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ-perva (çekinmeden) derim: Ekseriyet (çoğu zaman) itibariyle öyledir. Çünki: Yazılan Sözler tasavvur (kurgu) değil tasdiktir (doğrulanmıştır); teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhuddur (tanıklık etmektir); taklid değil tahkiktir; iltizam (gereklilik) değil, iz'andır (basirettir); tasavvuf değil hakikattır; dava değil, dava içinde bürhandır (delildir).

Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esasat-ı imaniye (iman esasları) mahfuzdu (korunmuştu), teslim kavî (güçlü) idi. Teferruatta (detaylarda), âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları (açıklamaları) makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye (bilimsel sapkınlık), elini esasata (esaslara) ve erkâna (kaidelere) uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelal, Kur'an-ı Kerim'in en parlak mazhar-ı i'cazından (mucizeli görünümünden) olan temsilâtından (temsillerinden) bir şu'lesini (ışıltısını); acz u za'fıma (aciz ve zaafıma), fakr u ihtiyacıma (fakirlik ve ihtiyacıma) merhameten hizmet-i Kur'ana ait yazılarıma ihsan etti. Felillahilhamd (Allah’a hamd olsun) sırr-ı temsil  dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil (dini temsil etme sırrı) cihet-ül vahdetiyle (birlik yönünden), en dağınık mes'eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil (dini temsil etme sırrı) merdiveniyle, en yüksek hakaike (hakikatlere) kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil  (dini temsil etme sırrı)  penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye (gaybi hakikatlere), esasat-ı İslâmiyeye (İslâmi esaslara) şuhuda (gözle görürcesine) yakın bir yakîn-i imaniye (kesin inanç) hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha (silahını teslime) mecbur oldu.

Elhasıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'aniyenin (Kur’ani misallendirmelerin) lemaatındandır (parıltılarındandır). Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla (ihtiyacımın şiddeti) talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur (yalvarmadır). Derd benimdir, deva Kur'anındır.

* * *

Yedinci Mes'elenin Hâtimesidir

[Sekiz inayet-i İlahiye (ilahi yardım) suretinde gelen işarat-ı gaybiyeye (gaybi işaretlere) dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhamı (endişeleri) izale (gidermek) etmek ve bir sırr-ı azîm-i inayeti (büyük bir sırrı) beyan etmeye dairdir.]

Şu Hâtime (son söz) "Dört Nükte"dir:

Birinci Nükte: Yirmisekizinci Mektub'un Yedinci Mes'elesinde yedi-sekiz küllî ve manevî inayat-ı İlahiyeden (ilahi yardımlardan) hissettiğimiz bir işaret-i gaybiyeyi (gaybi işareti), "Sekizinci İnayet" namıyla "tevafukat (ilahi denklikler)" tabiri altındaki nakışta o işaratın (işaretlerin) cilvesini (yansımasını) gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi-sekiz küllî (genel) inayatlar (yardımlar), o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki, herbirisi tek başıyla o işarat-ı gaybiyeyi (gaybi işaretleri) isbat eder. Farz-ı muhal olarak bir kısmı zaîf görülse, hattâ inkâr edilse; o işarat-ı gaybiyenin (gaybi işaretlerin) kat'iyyetine halel vermez. O sekiz inayatı (yardımları) inkâr edemeyen, o işaratı (işaretleri) inkâr edemez. Fakat tabakat-ı nâs (insanların sosyal tabakaları) muhtelif olduğu, hem kesretli (bol) tabaka olan tabaka-i avam (avam tabakası) gözüne daha ziyade itimad ettiği için; o sekiz inayatın (yardımların) içinde en kuvvetlisi değil, belki en zahirîsi (açığı) tevafukat (ilahi denklikler) olduğundan; -çendan (gerçi) ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumî olduğu için- ona gelen evhamı (endişeleri) def'etmek maksadıyla, bir müvazene (dengeleme) nev'inden, bir hakikatı beyan etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:

O zahirî (açık) inayet (yardım) hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, Kur'an kelimesi ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevafukat (ilahi anlamda birbirine denk düşen olaylar) görünüyor.. hiçbir şübhe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzim edilip, müvazi bir vaziyet verilir. Kasd ve irade ise, bizlerin olmadığına delilimiz: Üç-dört sene sonra muttali' (haberdar) olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irade, bir inayet eseri olarak gaybîdir. Sırf i'caz-ı Kur'an (Kur’an mucizesi) ve i'caz-ı Ahmediyeyi (peygamberimizin mucizesini) teyid suretinde o iki kelimede tevafuk suretinde o garib vaziyet verilmiştir. Bu iki kelimenin mübarekiyeti (mübarekliği), i'caz-ı Kur'an (Kur’an mucizesini) ve i'caz-ı Ahmediyeye (peygamberin mucizesini) bir hâtem-i tasdik (onay mührü) olmakla beraber; sair (diğer) misil kelimeleri dahi, ekseriyet-i azîme (çoğu zaman) ile tevafuka (denkliğe) mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsus. Şu iki kelime, bir-iki risalenin umumunda (genelinde) ve ekser (çoğu) risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer (tekrarlı bir şekilde) demişiz: Bu tevafukun aslı, sair kitablarda da çok bulunabilir; amma kasd ve irade-i âliyeyi (yüce iradeyi) gösterecek bu derece garabette (tuhaflıkta) değildir. Şimdi bu davamızı çürütmek kabil olmadığı halde, zahir nazarlarda çürümüş gibi görmekte bir-iki cihet olabilir:
Mektubat ( 373 - 378 )

•             Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler.
En’am suresi 93
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına!
Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
SAİD NURSİ ESERİNDE GAYBİ RASTLANTILARIN OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR!

Birinci Nükte: Bir dest-i inayet (yardım eli) altında hizmet-i Kur'aniyede istihdam edildiğimize dair çok enva'-ı işarat-ı gaybiyeyi (gaybi işaret türlerini) hissettik ve bazılarını gösterdik. Şimdi o işaratın (işaretlerin) bir yenisi daha şudur ki: Ekser Sözler'de tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) var. {(Haşiye): Tevafukat (denk gelmeler) ise, ittifaka işarettir; ittifak ise, ittihada (birleşmeye) emaredir, vahdete (birliğe) alâmettir; vahdet (birlik) ise, tevhidi (Allah tek kabul etmek) gösterir; tevhid ise, Kur'anın dört esasından en büyük esasıdır.} Ezcümle: "Resul-i Ekrem" kelimesinde ve "Aleyhissalâtü Vesselâm" ibaresinde ve "Kur'an" lafz-ı mübarekesinde (mübarek lafzında), bir nevi cilve-i i'caz (mucize yansıması) temessül ettiğine bir işaret var. İşarat-ı gaybiye (gaybi işaretler) ne kadar gizli ve zaîf de olsa, hizmetin makbuliyetine (kabul edilmişliğine) ve mes'elelerin hakkaniyetine delalet ettiği için bence çok ehemmiyetlidir
Mektubat ( 381 )
İşte şu işarat-ı gaybiyenin (gaybi işaretlerin) birisi de şudur ki: Cenab-ı Hak kemal-i rahmet (tam bir rahmetle) ve kereminden, Kur'ana ve imana hizmet ile meşgul olan bizleri teşvik ve kulûbümüzü tatmin için; bir ikram-ı Rabbanî (ilahi ikram) ve bir ihsan-ı İlahî (ilahi ihsan) suretinde hizmetimizin makbuliyetine (kabul edilmişliğine) alâmet ve yazdığımız hak olduğuna işaret-i
gaybiye (gaybi işaret) nev'inden (türünden), bütün risalelerimizde ve bilhâssa Mu'cizat-ı Ahmediye ve İ'caz-ı Kur'an (Kur’an Mucizesi) ve Pencereler Risalelerinde, tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) nev'inden (türünden) bir letafet (incelik) ihsan etmiştir. Yani, bir sahifede, misil olarak gelen kelimeleri birbirine baktırıyor. Bunda bir işaret-i gaybiye (gaybi işaret) veriliyor ki: "Bir irade-i gaybî (gaybi irade) ile tanzim edilir. İhtiyarınıza (seçiminize) ve şuurunuza (bilincinize) güvenmeyiniz. İhtiyarınızın haberi olmadan ve şuurunuz (bilinciniz) yetişmeden, hârika nakışlar ve intizamlar yapılıyor." Bahusus (söz konusu) Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesinde lafz-ı Resul-i Ekrem (Peygamberimizin ismi) ve lafz-ı Salavat (Salavat duası) bir âyine hükmüne geçip, o tevafukat-ı gaybiye (gaybi denkliklere) işaretini sarih (açık) gösteriyor. Yeni, acemî bir müstensihin (kopyalayanın) yazısında, beş sahife müstesna, mütebâki (geriye kalan) ikiyüzden fazla salavat-ı şerife birbirine müvazi (karşılıklı) olarak bakıyorlar. Şu tevafukat (denklikler) ise; şuursuz (bilinçsiz) yalnız on adedde bir-iki tevafuka (denk gelmeye) sebeb olabilen tesadüfün işi olmadığı gibi, san'atta meharetsiz, yalnız manaya hasr-ı nazar (bakışı odaklayarak) ederek gayet sür'atle bir-iki saatte otuz-kırk sahifeyi te'lif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçarenin düşünüşü dahi elbette değildir.

İşte altı sene sonra, yine Kur'anın irşadıyla ve İşarat-ül İ'caz olan tefsirin dokuz
اِنَّا
nın tevafuk (denk gelmesi) suretiyle gelen irşadıyla sonra muttali' (farkına varmışım) olmuşum. Müstensihler (kopyalayanlar) ise benden işittikleri vakit, hayret içinde hayrette kaldılar. Nasılki lafz-ı Resul-i Ekrem (Peygamberimizin ismi) ve lafz-ı salavat (salavat lafzı); Ondokuzuncu Mektub'da, mu'cizat-ı Ahmediye'nin bir nev'inin, bir nevi küçük âyinesi hükmüne geçti. Öyle de: Yirmibeşinci Söz olan i'caz-ı Kur'anda (Kur’an mucizesinde) ve Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde lafz-ı Kur'an dahi; kırk tabakadan, yalnız gözüne itimad eden tabakasına karşı, bir nevi mu'cizat-ı Kur'aniyenin, o nev'in kırk cüz'ünden bir cüz'ü, tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) suretinde bütün risalelerde tecelli etmekle beraber,
Mektubat ( 382 )
Yirmibeşinci Söz'de ve Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde; yüz defa Kur'an lafzı tekerrür etmiş; pek nâdir olarak bir-iki kelime hariç kalmış, mütebâkisi (geri kalanı) bütün birbirine bakıyor. İşte meselâ: İkinci Şua'nın kırküçüncü sahifesinde yedi "Kur'an" lafzı var, birbirine bakıyor. Ve sahife ellialtıda sekizi birbirine bakıyor, yalnız dokuzuncu müstesna kalmış. İşte şu -şimdi gözümüzün önünde- altmışdokuzuncu sahifedeki beş lafz-ı Kur'an, birbirine bakıyor. Ve hâkeza (işte böyle)... Bütün sahifelerde gelen mükerrer (tekrar tekrar) lafz-ı Kur'an, birbirine bakıyor. Pek nâdir olarak, beş-altı taneden bir tane hariç kalıyor. Sair (diğer) tevafukat (denklikler) ise, -işte gözümüzün önünde- sahife otuzüçte, onbeş aded
اَمْ
lafzı var; ondördü birbirine bakıyor. Hem gözümüzün önünde şu sahifede dokuz iman lafzı var, birbirine bakıyor; yalnız birisi, müstensihin (kopyalayanın) fasıla vermesiyle az inhiraf (sapmış) etmiş. Hem şu -gözümüzün önündeki- sahifede iki "mahbub (sevgili)" var, -biri üçüncü satırda, biri onbeşinci satırdadır- kemal-i mizanla (tam bir dengeyle) birbirine bakıyor. Onların ortasında dört "aşk" dizilmiş, birbirine bakıyorlar. Daha sair (diğer) tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) bunlara kıyas edilsin. Hangi müstensih (kopyalayan) olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun alâküllihal (her halukarda) bu tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler) öyle bir derecede var ki; şübhe bırakmıyor ki, ne tesadüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin (kopyalayanların) düşünüşüdür. Fakat bazı hatta daha ziyade tevafukat (denklikler) göze çarpıyor. Demek, şu risalelere mahsus bir hatt-ı hakikî (gerçek bir yazı) vardır. Bazıları, o hatta yakınlaşıyor. Garaibdendir (tuhaf şeylerdendir) ki, en mahir müstensihlerin (kopyalayanların) değil, belki acemîlerin yazılarında daha ziyade görülür. Bundan anlaşılıyor ki; Kur'anın bir nevi tefsiri olan Sözler'deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-i Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları (giysileri), kimsenin ihtiyar (seçim) ve şuuruyla (bilinciyle) biçilmez ve kesilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir (gaybi eldir) ki, o kamete (boya) göre keser, biçer, giydirir. Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.
Mektubat ( 383 )
Elcevab: Hazret-i İsmail Aleyhisselâm'dan sonra bir nass-ı kat'î (kesin hüküm) yoktur. Ecdadlarından (atalarından) olmayan, yalnız Hâlid İbn-i Sinan ve Hanzele namında iki nebi gelmiştir. Fakat ecdad-ı Nebi'den (Peygamberin atalarından) Kâ'b İbn-i Lüeyy'in meşhur ve sarih (açık) ve tansis (hüküm verme) tarzındaki bu şiiri ki:

عَلَى غَفْلَةٍ يَاْتِى النَّبِىُّ مُحَمَّدٌ ٭ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَبِيرُهَا

demesi, mu'cizekârane (mucizeli bir şekilde) ve nübüvvetdarane bir söze benzer. İmam-ı Rabbanî hem delile, hem keşfe istinaden demiş ki: Hindistan'da çok nebiler gelmiştir. Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyahut mahdud (sınırlı) birkaç adama münhasır kaldığı için iştihar (şöhret) bulmamışlar veyahut nebi ismi verilmemiş.

İşte İmam'ın bu düsturuna binaen, ecdad-ı Nebi'den bu nevi nebilerin bulunması mümkün.

Yedinci Nükte: Diyorsunuz ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın peder ve vâlideleri ve ceddi Abdülmuttalib'in imanları hakkında akva (en güçlü) ve esahh (en doğru) olan haber hangisidir?

Elcevab: Yeni Said on senedir yanında başka kitabları bulundurmuyor, bana Kur'an yeter diyor. Böyle teferruat (detay) mesailinde (meselelerde), bütün kütüb-ü ehadîsi (hadis kitaplarını) tedkik edip, en akvasını (en güçlüsünü) yazmağa vaktim müsaade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın peder ve vâlideleri ehl-i necattır (kurtulmuştur) ve ehl-i Cennet'tir ve ehl-i imandır. Cenab-ı Hak, Habib-i Ekrem'inin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendane (çocukça) şefkatini, elbette rencide etmez.
Mektubat ( 386 )

Said NURSİ hem bana Kur’an yeter diyor hemde Kur’an’a taban tabana zıt düşünceleri serdedebiliyor. Birde sanki haber almış gibi peygamberimizin dedesi, babası ve annesinin cennette olduğunu iddia ediyor oysa bu hususta peygamberimiz dahi sonunun ne olduğunu bilmiyor ve Allah şöyle diyor:
De ki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim, bana ve size ne yapılacağını bilemem, ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben apaçık uyarıcıdan başka bir şey değilim.
Ahkaf Suresi 9. Ayet
SAİD NURSİ’NİN KUR’AN HAKKINDAKİ HERZELERİ!
Kardeşim, bu sene elhamdülillah risaleleri yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashih (düzeltme) bana geliyor. Sabahtan akşama kadar sür'atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor ve bu vazifeyi daha azîm görüyorum. Hususan şaban ve ramazanda, akıldan ziyade kalb hissedardır, ruh hareket eder. Şu mes'ele-i azîmeyi (büyük mesele) başka vakte ta'lik (iliştirip) edip, ne vakit Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden kalbe sünuhat (içe doğuşlar) gelse, tedricen (yavaş yavaş) size yazılır. Şimdilik "Üç Nükte"yi {(Haşiye): Bilâhere dokuz nükteye tamamlanmıştır.} beyan edeceğim:

Birinci Nükte: "Kur'an-ı Hakîm'in esrarı bilinmiyor, müfessirler hakikatını anlamamışlar." diye beyan olunan fikrin iki yüzü var ve onu diyen, iki taifedir (gruptur):
Mektubat ( 388 )
Üçüncü Nükte: Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlahî bir şifredir. Hâs abdine (kuluna), onlarla bazı işaret-i gaybiye (gaybi işaret) veriyor. O şifrenin miftahı (anahtarı), o abd-i hâstadır (özel kuldadır), hem onun veresesindedir (varislerindedir). Kur'an-ı Hakîm madem her zaman ve her taifeye hitab ediyor; her asrın her tabakasının hissesini câmi' (kapsayan) çok mütenevvi' (çeşitli) vücuhları (yönleri), manaları olabilir. Selef-i Sâlihîn ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyan etmişler. Ehl-i velayet ve tahkik, seyr ü sülûk-u ruhaniyeye (ruhsal yol alış) ait çok muamelât-ı gaybiye (gaybi davranışlara) işaratını onlarda bulmuşlar. İşarat-ül İ'caz Tefsirinde, "El-Bakara" Suresinin başında, i'caz-ı belâgat (belagat mucizesi) noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz; müracaat edilsin.
Mektubat ( 390 )

Şimdi eğer bazı surelerin başındaki huruf-u mukaatalar şifre taşımış olsaydı onların şifreli olduğunu Allah’ın bildirmesi gerekti, eğer Said NURSİ’nin iddiasına göre Allah bazı has kullarına bildirmişse o halde aslında onlara vahyetmiştir, yok bu basit bir ilhamsa o ilhamın doğruluğunu neyle test edicez? İlham nihayetinde sahibini bağlar! Allah bilgisini vermediği sürece hiçkimse ondaki bilgiye muttali olamaz ve Allah bakın kitabında bunu nasıl söylüyor:

Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?” İsa da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak görürüm. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. SEN BENDE OLANI BİLİRSİN AMA BEN SENDE OLANI BİLMEM. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin.”
Maide Sûresi 116
MATEMATİĞİN KURALLARINI ZORLAYAN SAİD NURSİ!
Sure-i Bakara'da (Bakara Sûresinde), âyâtın (ayetlerin) adediyle Lafz-ı Celal'in adedi birdir. Fark dörttür ki, Allah lafzı yerinde dört Hu lafzı var. Meselâ: Lâ İlahe İllâ Hu'daki Hu gibi. Onunla muvafakat (uygunluk) tamam olur. Âl-i İmran'da yine âyâtıyla (ayetleriyle) Lafz-ı Celal tevafuktadır (denktir), müsavidirler (eşittirler). Yalnız Lafz-ı Celal, ikiyüz dokuzdur, âyet ikiyüzdür. Fark dokuzdur. Böyle meziyat-ı kelâmiyede (felsefik maharette) ve belâgat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez, takribî (yaklaşık) tevafukat (denklikler) kâfidir (yeterlidir). Sure-i Nisa, Maide, En'am üçünün mecmu'-u âyetleri (toplam ayetleri), mecmuundaki (toplamındaki) Lafz-ı Celal'in adedine tevafuktadır (denktir). Âyetlerin adedi dörtyüz altmışdört, Lafz-ı Celal'in adedi dörtyüz altmışbir; Bismillah'taki Lafzullah ile beraber tam tevafuktadır (denktir). Hem meselâ: Baştaki beş surenin Lafz-ı Celal adedi; Sure-i A'raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Hud'daki Lafz-ı Celal adedinin iki mislidir. Demek bu âhirdeki beş, evvelki beşin nısfıdır (yarısıdır). Sonra gelen Sure-i Yusuf, Ra'd, İbrahim, Hicr, Nahl surelerindeki Lafz-ı Celal adedi, o nısfın (yarısının) nısfıdır (yarısıdır). Sonra Sure-i İsra, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiya,
Mektubat ( 407 )
Cevap: Allah ise böyleleri için şöyle demektedir:
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78
SAİD NURSİ BAKIN RİSALE-İ NUR’U NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR :
Dördüncü Nükte: Sahife-i vâhiddeki (birinci sayfadaki) tevafukattır (denkliklerdir). Kardeşlerimle üç-dört ayrı ayrı nüshaları mukabele ettik. Umumunda (tamamında) tevafukat (denklikler) matlub (istenmiş) olduğuna kanaatımız geldi. Yalnız, matbaa müstensihleri (kopyalayanları) başka maksadları takib ettiklerinden, bir derece tevafukatta (denkliklerde) intizamsızlık düşmüş. Tanzim edilse, pek nadir istisna ile, mecmu'-u Kur'anda (Kur’anın tamamında) ikibin sekizyüz altı Lafz-ı Celal'in adedinde tevafukat (denk düşmeler) görünecektir. Ve bunda bir şu'le-i i'caz (mucize ışıltısı) parlıyor. Çünki fikr-i beşer (insan düşüncesi), bu pek geniş sahifeyi ihata edemez ve karışamaz. Tesadüfün ise, bu manidar ve hikmetdar (hikmetli) vaziyete eli ulaşamaz.
Mektubat ( 408 )

Cevap: Allah ise böyleleri için şöyle demektedir:
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar
. Âl-i İmrân Suresi 78
KUTSAL BİR TARİHÇE DİYEREK SAİD NURSİ YAZDIĞI KİTABI NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR!

Kur'an kelimesi, ebced hesabıyla üçyüz ellibirdir. İçinde iki elif var; mahfî (gizli) elif "Elfün" okunsa, bin manasındaki "Elfün"dür.{ (Haşiye): İlm-i Sarf (fiil çekimleri) kaidesince; feilün, fe'lün okunur. Ketifün, ketfün okunması gibi. Buna binaen elifün, elfün okunur. O halde, 1351 olur.} Demek 1351 senesine, Sene-i Kur'aniye (Kur’anın yıl dönümü) tabir edilebilir. Çünki Lafz-ı Kur'andaki tevafukatın (denkliklerin) sırr-ı acibi (acaip sırrı), Kur'anın tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında (parçalarında) o sene göründü. Ve Kur'andaki Lafz-ı Celal'in i'cazkârane (mucizeli) sırr-ı tevafuku (denklik sırrı), aynı senede tezahür etti. Ve bir nakş-ı i'cazîyi (mucizeli nakşı) gösterecek bir Kur'anın yeni bir tarzda yazılması, aynı senede oluyor. Ve hatt-ı Kur'anın (Kur’anın hattı) tebdiline (değiştirilmesine) karşı, Kur'an şakirdlerinin (takipçilerinin) bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur'anîyi (Kur’an yazısını) muhafazaya çalışması aynı senededir. Ve Kur'anın mühim ezvak-ı i'caziyesi (mucizeli zevklerini), aynı senede tezahür ediyor. Hem aynı senede Kur'an ile çok münasebetdar (ilgili) hâdisat (hadiseler) olmuş ve olacak gibi...
Mektubat ( 428 )

Said NURSİ yine batıl bir hesaplama yöntemi olan EBCED’i kullanarak ve Rumi Takvimin verileriyle kafasına göre harfler üzerinde ameliyat yaparak konuyu yazdığı esere bağlıyor ve kutsallaştırıyor. İstediği tarihe ulaşmak adınada oyunun kuralını daha ameliyat sırasında kendisi koyuyor ve istediği vakitte bu kuralı değiştiriyor!

Said NURSİ kafasındaki tarihe denk düştüğü için bu sefer Milâdi takvimi kullanıyor. Dedik ya Said NURSİ için en büyük kural KURALSIZLIKTIR. Şimdi gelin Allah’ın Kur’an’da Hicri Takvimle ilgili ayetlerini vede takvim üzerinde keyfi oynamaları yapanları nasıl kınadığına dair âyetleri okuyalım:
“Sana hilâllerden soruyorlar deki o hilâller insanlar ve hacc için zaman ölçüleridir. Evlere pencerelerden girmek iyilik değildir iyilik kim takva sahibi ise odur o halde evlere kapılarından girin Allah’tan sakının ki başarıya ulaşasınız.”
Bakara Suresi 189
Yukarıdaki ayetten anlaşıldığı gibi Müslümanlar için vakit tayininde Ayın hareketleri önemlidir. Bu yüzden Hz. Ömer döneminde özellikle askerlerin maaşları meselesi, divanların düzenlenmesi gibi konulardan ötürü başlangıç tarihi olarak Hicret baz alınarak Ay takvimi uygulanmaya konulmuştur. Esasen çok önceleride Ay’ın hareketleri baz alınarak antik çağlardan beri takvim kullanılsada Hz. Ömer döneminde Müslümanlar nezdinde usul ve esasa kavuşmuştur. Ancak insanoğlu kişisel çıkarları için zaman zaman takvim üzerindede oynamalar yapmış ve bununla ilgili olarak Müşrikler’in Haram aylarla ilgili yaptığı hilelere Kur’anda şöyle değinilmiştir:

“Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir. Gökleri yeri yarattığı gün Allah’ın yasasında bu böyledir o aylardan dördü ise haram aylardır.. İşte bu sağlam dindir o halde o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın nitekim sizle topyekün savaştıkları gibi sizde müşriklerle topyekün savaşın bilinki Allah müttakilerle beraberdir.
Tevbe Suresi 36

“Ayları geriye ileriye alma ancak tanımazlık etmekte ileriye gitmektir bu tarz davranış görmezlikten gelenleri şaşırtmış bir yılı helal kabul ederken diğerini haramlaştırmışlar. Bunuda Allah’ın haram kıldığının sayısına uydursunlar da Allah’ın haram buyurduğunu helal kılsınlar diyedir. Bu suretle kötü amelleri kendilerine süslü gösterildi. Allah görmezlikten gelene doğruluğu göstermez.
Tevbe Suresi 37

Görüldüğü üzere Allah zaman üzerinde istenilen sonuçlara ulaşmak için oynamayı kâfirlikte ileriye gitme olarak değerlendiriyor. Dikkat ederseniz Said NURSİ dahi bu müşriklere benzer uygulamalarla zaman üzerinde oynamalar yapıyor kendince eklemeler, çıkarmalar yaparak istediği sonuca ulaşmaya çalışıyor. Kâfir kelimesinin manası gerçeği örtmektir ki zaten ZAMAN üzerinde keyfi oynamalarda gerçeğin üzerini örtmek değil midir?
Said NURSİ çıkarsamalarda bulunurken genellikle Rumi takvimi kullanmış ancak istediği tarihe kolaylıkla ulaşma esnasında ise Hicri ve Miladi takvimede balıklama atlamıştır. Öyleki bu zaman üzerinde oynama sırasında yorumların merkezine kendini, ekibini ve yazdıkları eseri koyarak sanki tüm tarihi olaylar Said NURSİ, Nurcular ve Risale-i Nur için oluyormuş gibi küfürde ziyadeleşmişlerdir. Oysa dünya çok büyük ve üzerinde milyarlarca insan yaşamakta ve hergün onlarca insanlığı etkileyen olaylar olmakta ve eğer bu olayların takvimlerdeki rakamlarla bir ilişiği olsaydı bunların hepsinin teker teker açıklanması icap ederdi zira dünyada sadece Nurcular yaşamıyor.  Tabiatiyle bu derece kasıtlı takvim ölçüleri üzerinde oynama bu insanların niyetlerinin halisane olmadığınında açık delilidir. Bu olsa olsa din şarlatanlığı sınıfına dâhil edilmesi gereken bir durumdur. Bu kasıtlı yanlış çıkarsamalarla yola çıkanların insanları yanıltmak için ne kadar büyük bir çaba içine girdikleri ise Nurculuk inancının tarihsel gelişimi ve günümüzdeki etkileriyle gayet açık ve net görünmektedir. Tevbe Suresinin 37. âyetinde bu şekil davranan insanların kendi kendilerininde gözlerinin boyandığını zira gerçekten yaptıkları bu batıl yorumlara kendilerinin bile inandığını söylüyor. Yani amelleri onlara süslü gösterilmiş ve onlarda kendilerini batıl yöntemlerine rağmen hakk yol üzerinde zannetmektedirler. Tabiatıyla bu kasıtlı saptırmaları yapanlara Allah doğruluğu göstermeyecektir. Çünkü bu güruh kendilerine Kur’an ayetleri okunmasına rağmen asla gerçeği görmek istemedikleri gibi kendilerine itiraz edenleride Allah tarafından çarpılmakla vs tehdit etmektedirler.

SAİD NURSİ’NİN MEHDİ VE SÜFYAN DİYE UYDURDUĞU KİŞİYLE İLGİLİ SÖYLEDİKLERİ :
Elcevab: Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden , şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet (koruma eseri) olarak, herbir fesad-ı ümmet (ümmetinin fesadı) zamanında bir muslih (ıslah edici) veya bir müceddid (yenileyici) veya bir halife-i zîşan (şanlı halife) veya bir kutb-u a'zam (en büyük ulu kişi) veya bir mürşid-i ekmel (en yetkin mürşit) veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid (yenileyici), hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u a'zam (en büyük kutup) olarak bir zât-ı nuranîyi (Nurlu zatı) gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden (peygamberin ailesinden) olacaktır. Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz (gökle yer arası) âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelal; Mehdi ile de âlem-i İslâmın zulümatını (karanlıklarını) dağıtabilir. Ve va'detmiştir, va'dini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab (sebepler dairesi) ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul (akla yatkın) ve vukua (olmaya) lâyıktır ki; eğer Muhbir-i Sadık'tan (doğru haber veren) rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır diye ehl-i tefekkür (düşünce ehli) hükmeder. Şöyle ki: Felillahilhamd
Mektubat ( 440 )

İkinci İşaret, yani Altıncı İşaret: Hazret-i Mehdi'nin cem'iyet-i nuraniyesi (nurlu toplumu), Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid'akâranesini (bidatçı rejimi) tamir edecek, Sünnet-i Seniyeyi ihya edecek; yani âlem-i İslâmiyette (İslam aleminde) risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdi cem'iyetinin (toplumunun) mu'cizekâr (mucizeli) manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.

Hem âlem-i insaniyette (insan aleminde) inkâr-ı uluhiyet (Tanrılığı inkar) niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi (insani kutsal şeyleri) zîr ü zeber (alt üst) eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr (koruyan) ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve "Müslüman İsevîleri" ünvanına lâyık bir cem'iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten (Tanrılığı inkardan) kurtaracak.
Mektubat ( 441 )

Said NURSİ Kemal Atatürk döneminde ona muhalefet ederken ona Süfyan lakabını takmış ve bu kavramı kendince kutsallaştırmış, kendinide Mehdi yerine koyarak mücadelesini yine kendince meşrulaştırmaya çalışmıştır. Süfyan diye hiçbir hadiste hatta uydurma hadislerde dahi birinden bahsedilmemekte ve Said NURSİ bunu bile ve isteye kasıtlı olarak uydurmuştur. Mehdi ve Deccal hadisleri ise Kur’an ışığında değerlendirildiğinde aslı astarı olmayan uyduruk şeylerle Müslümanlar dinsel bir paranoya içine sokulmuştur. Said NURSİ Atatürk’e deccal demiş ve gelen ne kadar hadis varsa Atatürk’ün tanımlamasına kendince uydurmaya çalışmıştır. Bu arada kendisini yine olayların merkezine koymuş sanki tüm olumsuzluklar ya da olumluluklar kendisi için gerçekleşiyormuş gibi konuşmuş ve eğer Deccal varsa aslında bir numaralı Deccalın kendisi olduğunu çok güzel ispatlamıştır. Zira Deccal kelime anlamıyla “çok yalan konuşan” demektir ve dinsel içerikli yalanlar konuşmakta Said NURSİ’nin üzerine hiç kimse yoktur!

SAİD NURSİ BAKIN TARİKAT VE TASAVVUF TERİMLERİNİ NASIL TEPE TEPE KULLANIYOR :
[Şu kısım, turuk-u velayet (velilik yolları) hakkında olup "Dokuz Telvih (açıklamak)"tir.]

BİRİNCİ TELVİH (açıklama): "Tasavvuf", "tarîkat", "velayet", "seyr ü sülük (tarikat yolunda yürüme)" namları altında şirin, nuranî, neş'eli, ruhanî bir hakikat-ı kudsiye (kutsal gerçek) vardır ki; o hakikat-ı kudsiyeyi (kutsal gerçeği) ilân eden, ders veren, tavsif (niteleyen) eden binler cild kitab ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikatı ümmete ve bize söylemişler.
جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَثِيرًا
Biz, o muhit denizinden birkaç katre (damla) hükmünde birkaç reşhalarını (damlalarını) şu zamanın bazı ilcaatına (zorlamalara) binaen göstereceğiz.

Cevap: Said NURSİ her ne kadar zaman tarikat zamanı değildir desede o tarikatlere ve tasavvufa ait kavramları işine geldiğince sınırsız kullanmıştır. Said NURSİ bazı tasavvufi kavramlara açıklık getirmekte ancak bu kavramların Kur’an’dan ya da sahih hadislerden dayanağını söylememektedir. Oysa Allah’ın kitabında dini için kullandığı kavramlar Müslümana yetmesi gerekirken birde yeni kavramlarla aslında dinin özüne eklemelerde bulunulmuştur. Demekki onların nezdinde Allah’ın dininin tanımlamaları yetersiz ve bu yetersizliği kendilerince yeni kelimeler ve kavramlarla tamamlamaya kalkışmışlardır. Zaten ürettikleri yeni kavram ve kelimelerde masum olmamış bu kavramlar ve kelimeler aslında bir inanç, bir yaşam tarzı içermektedir. Dinin özünden uzaklaşma önce dine bir şey eklemelerle başlamıştır, zira dinden bir şey eksiltmeye kimsenin gücü yetmeyeceğine göre bunun en sinsi yolu önce dinden görünecek şekilde bir şeyler eklemek sonrada onu din diye insanlara dayatmak hep yöntem tarih boyunca bu şekil işlemiştir.

Rabbinin kelimesi doğrulukça, adaletçe de tam kemalindedir. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur o işitir ve bilir!
En’am Sûresi 115

Karşılarında onlara okunan şu sana inen kitap onlara YETMEDİ Mİ? Şüphesiz bu kitapta inanan bir toplum için rahmet ve hatırlatma vardır.
Ankebut Suresi 51

“Bir kitapki ayetleri muhkem kılınmış sonra hikmet sahibi ve herşeyden haberdar olan Allah tarafından açıklanmıştır ki böylelikle Allah’tan başkasına kul olmayasanız diye!...”
Hûd Sûresi 2,3

Allah kitabında müminler için gerekli olan tüm kelimeleri tamam etmiş ve Maide Suresi 6. Ayetinde dediği gibi dinini kemale erdirmiş ve nimetinide müminler için tamamlamıştır. Ama belliki bazı insanlara bu yetmemiş ve onlar başkaca kavramlar, ve kelimeler üretmiştir. Ne varmış ki bunda canım diyenlere deriz ki, bir kelime sadece bir kelime değil ve masumda değil, o kelime bir mana taşır ve bir mana taşıyorsa aslında o birşeyleri tanımlıyor ve anlatıyordur. Bu ise dil yoluyla dinde bid’at “dinin aslından olmayan yeni şey” demektir ve en tehlikeli olanıdır. Maalesef buna kapı aralayan sapkınlar daha sonra bu kavramlar dünyasından yeni inançlar üretmiş ve ruhlarını oralara hapsetmişlerdir. Said NURSİ bunları ikna etmek yerine kendince dahada meşrulaştırıcı ifadeler kullanmakta ve hiçbir dayanakta öne sürmemektedir.
Sual: Tarîkat nedir?

Elcevab: Tarîkatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye (imanı gerçekleri açıklama) olarak, Mi'rac-ı Ahmedî'nin (A.S.M.) gölgesinde ve sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî (ruhsal anlamda yürüyüş) neticesinde, zevkî, halî ve bir derece şuhudî (şahitlik) hakaik-i imaniye (imani gerçekleri) ve Kur'aniyeye mazhariyet (ulaşmak); "tarîkat", "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemal-i beşerîdir (beşeri olgunluktur).

Evet şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia (herşeyi kapsayan fihriste) olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i maneviyesi (manevi haritası) hükmündedir. Evet insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü (gibi), kâinatın bir nevi merkez-i manevîsi (manevi merkezi) olduğunu gösteren hadsiz fünun (bilimler) ve ulûm-u beşeriye (beşeri ilimleri) olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın (evrenin gerçekleri) mazharı (görünümü), medarı (nedeni), çekirdeği olduğunu; hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i velayetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitablar gösteriyorlar.
İşte madem kalb ve dimağ-ı insanî (insan beyni) bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin (büyük ağacın) cihazatını (cihazları) tazammun (içeren) eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir. Elbette ve her halde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velayet (velilik) meratibinde (mertebelerinde) zikr-i İlahî ile tarîkat yolunda hakaik-i imaniyeye (inanç gerçeklerine) teveccüh (yönelmektir) etmektir.

Cevap: Said NURSİ “tarikat” sorusuna kendince cevaplar veriyor ama yine tarikat yapılanmasının İslami dayanağını söylememektedir. Oysa Allah şöyle der:
“işte bu ümmetiniz bir tek ümmettir bende sizin rabbinizim ve benden sakının. Sonra dini aralarında KALIN KİTAPLAR haline getirerek paramparça ettiler ve her bir grup yanındakiyle sevinip durmaktadır. Onları bir süreliğine aldanışlarında bırak”
Mu’minun Sûresi 52,53,54

Allah yolun tek olduğunu, topluluğun tek topluluk olduğunu söylemesine rağmen daha sonra tarikat adı altında yolları binlerce tali yollara dönüştürenler “Hedef aynı her ne kadar yollar farklı olsada” diyerek yaptıklarını meşrulaştırmışlardır. Oysa aynı şeye inanılmış olsa neden ayrı bir isim altında yeni bir yola başvurulur ki bunu bir Nurcuya söylediğimizde bize “Allah Ensar ve Muhacir” diye adlandırma yapıyor buna ne diyeceksiniz?” diye konuyla alakası olmayan bir örnek getirmişti oysa Ensar ve Muhacir bir sıfattır ve bu sıfata sahip insanlardan sonra tarihte Ensari ve Muhaciri diye ne bir mezhep, ne bir tarikat nede bir cemaat adı olmuştur. Allah Hacc Suresi 78. Ayetinde ise şöyle der :

“Allah için hakkıyla çaba sarfedin. O sizi seçti ve dinde sizin üzerine bir zorluk kılmadı. Babanız İbrahim’in milleti olarak. O SİZİ BUNDADA DAHA ÖNCEDE MÜSLÜMAN OLARAK ADLANDIRDI böylelikle resul size sizde insanlara örnekler olasınız! O halde namazı kılın zekatı verin ve Allah’a bağlanın! O sizin efendinizdir o negüzel efendi ve ne güzel yardımcıdır”

Din için üretilen kavramlar gibi yeni yeni adlar verilerek alt gruplara ayrılmakta hiç masum bir hareket değil ve özünde tamda dinin özünden ayrılma ve başkalaşma amacı yatar. Oysa peygamberimiz adına dahi yalanlar uydurularak ihtilaf özendirilmiş ve cemaatler bakteriler gibi bölünerek çoğalmıştır. Peki tefrika ve ihtilaf için Allah ne diyor :

Toplu olarak Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılın ve tefrikaya düşmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın!.....”
Al-i İmran Suresi 103. Ayet
“Açık açık delliler geldikten sonra sakın ayrışan ve ihtilafa düşenler gibi olmayın! Onlar için büyük bir azap vardır”
Al-i İmran Suresi 105. Ayet

Bu ayetleri tarikat, mezhep ve cemaat mensuplarına söylediğimizde üzerlerine almamakta ve bu yapılanmalarını doğal görmektedirler. İlginçtir her bir mezhep yada tarikat, yada grubun kendine ait başvuru kaynakları olmakta ve bunlarda sıradan insanların okuyup baş edebileceği cisten olmamakta böylelikle bir elit-seçkinler azınlığının eline düşmekte onlarda içlerinde bulundukları yapının maslahatına uygun insanları yönlendirmektedirler. Oysa biz insanları sadece İslam adını almaya ve sadece Kur’an’a çağırdığımızda bizi sapkın ilan etmektedirler. Said NURSİ diğer cemaatlerin aksına kendi cemaatine daha kendisi hayattayken Nurcu adını vermekte ve bu grubu SEÇİLMİŞ, VADEDİLMİŞ VE KURTULMUŞ olarak ilan etmiştir. Yani Said NURSİ bile bile, göz göre göre Allah’ın tefrikalaşmayın, ihtilaf etmeyin ayetine itibar etmemiş ve kasıtlı olarak bir inanç grubunu kurmuş ve bununlada övünmüştür. Zaten
Mu’minun Suresinin 53.
Ayeti tamda bu durumu anlatmıyor mu :
“Sonra dini aralarında kalın kitaplar haline getirerek paramparça ettiler ve her bir grup yanındakiyle sevinip durmaktadır”

İKİNCİ TELVİH (açıklama): Bu seyr ü sülûk-u kalbînin (kalpten tarikat yolunda yürüme) ve hareket-i ruhaniyenin (ruhsal hareketin) miftahları (anahtarları) ve vesileleri, zikr-i İlahî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehasini (güzellikleri), ta'dad (saymak) ile bitmez. Hadsiz fevaid-i uhreviyeden (uhrevi faydalarından) ve kemalât-ı insaniyeden (insana dair yetkinliklerden) kat'-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye (dünya hayatına) ait cüz'î bir faidesi şudur ki: Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden (tekliflerinden) bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için; herhalde bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri (araştırır) eder. Medeniyet-i insaniye (insanı medeniyet) neticesindeki içtimaat-ı ünsiyetkârane (cana yakın birliktelikler), on insanda bir ikisine muvakkat (geçici) olarak, belki gafletkârane (habersizcesine) ve sarhoşçasına bir ünsiyet (cana yakınlık) ve bir ülfet (yakınlık) ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferid (tek başına) yaşıyor, ya derd-i maişet (geçim sıkıntısı) onu hücra köşelere sevkediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen ünsiyetten (cana yakınlıktan) mahrumdurlar. O hal onlara ünsiyet (cana yakınlık) verip teselli etmez.

İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti (cana yakınlığı) ve tatlı zevki; zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o hücra köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih (yönelmiş) olup "Allah!" diyerek kalbi ile ünsiyet (cana yakınlık) edip, o ünsiyet (cana yakınlık) ile, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârane (cana yakın bir şekilde) tebessüm vaziyetinde düşünüp, "Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibadı (kulları) her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda (vahşetin oğlduğu yer) da çokturlar. Ben yalnız değilim, tevahhuş (yabanileşme) manasızdır." diyerek, imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye (yaşam mutluluğu) manasını anlar, Allah'a şükreder.


ÜÇÜNCÜ TELVİH: Velayet (velilik), bir hüccet-i risalettir (peygamberlik delilidir); tarîkat, bir bürhan-ı şeriattır (şeriatın delilidir). Çünki risaletin (peygamberliğin) tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi (imani gerçekler), velayet (velilik) bir nevi şuhud-u kalbî (kalben tanıklık) ve zevk-i ruhanî (ruhsal zevk) ile aynelyakîn (gözle görülür) derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin (peygamberliğin) hakkaniyetine kat'î bir hüccettir (delildir). Şeriat ders verdiği ahkâmın (hükümlerin) hakaikini (hakikatlerini), tarîkat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve Hak'tan geldiğine bir bürhan-ı bahirdir. Evet nasılki velayet ve tarîkat, risalet (peygamberliğin) ve şeriatın hücceti (delili) ve delilidir; öyle de İslâmiyetin bir sırr-ı kemali (yetkinliğinin sırrı) ve medar-ı envârı (nurlarının nedeni) ve insaniyetin İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyatı (yükselmelerinin madeni) ve bir menba-ı tefeyyüzatıdır (feyizlenmelerinin kaynağıdır).

İşte bu sırr-ı azîmin (büyük sırrın) bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı fırak-ı dâlle (sapıtmış gruplar) onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envârdan (nurlardan), başkalarının mahrumiyetine sebeb olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf (üzüntü nedeni) şudur ki: Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zahirî üleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar; ehl-i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû'-i istimalâtı ve bir kısım hatiatı (hataları) bahane ederek, o hazine-i uzmayı (büyük hazineyi) kapatmak, belki tahrib etmek ve bir nevi âb-ı hayatı (hayat suyunu) dağıtan o kevser menba'ını (kaynağını) kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâküllihal (her halukarda) bazı kusurlar ve sû'-i istimalât (suiistimaller) olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sû'-i istimal ederler. Fakat Cenab-ı Hak âhirette muhasebe-i a'mal (eylemleri hesaba çekme) düsturuyla (kuralıyla), adalet-i Rabbaniyesini (ilahi adaletini), hasenat (iyilikler) ve seyyiatın (kötülüklerin) muvazenesiyle (dengelemesiyle) gösteriyor. Yani hasenat (iyilikler) racih (tercih edilse) ve ağır gelse, mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat (kötülükler) racih (tercih edilse) gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat (iyilikler) ve seyyiatın (kötülüklerin) müvazenesi (dengesi), kemmiyete (niceliğe) bakmaz, keyfiyete (niteliğe) bakar. Bazı olur, birtek hasene (iyilik) bin seyyiata (kötülüklere) tereccuh (tercih edilir) eder, afvettirir. Madem adalet-i İlahiye (ilahi adalet) böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarîkat, yani Sünnet-i Seniye dairesinde tarîkatın hasenatı (iyilikleri), seyyiatına (kötülüklerine) kat'iyyen (kesinlikle) müreccah (tercih edildiğine) olduğuna delil: Ehl-i tarîkat, ehl-i dalaletin (sapıklık ehlinin) hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarîkat; surî, zahirî bir mütefenninden (bilginden) daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat (tarikat zevki) vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya (velileri sevmek) cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle (büyük günahlarla) fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya (dinsizliğe) sokulmaz. Şedid (şiddetli) bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab (kutuplar) kabul ettiği bir silsile-i meşayihi (şeyhler zincirini), onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya (kafirliğe) giremez. Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların (dinsizlerin) desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkilleşmiştir.

Birşey daha var ki: Daire-i takvadan (takva dairesinden) hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarîkat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatıyla (kötülükleriyle), tarîkat mahkûm olamaz. Tarîkatın dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin (kardeşliğin) inkişafına (gelişmesine) ve inbisatına (yayılmasına) en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarîkatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün  ve siyaset-i Hristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a-i İslâmiyeden bir kal'asıdır. Merkez-i Hilafet olan İstanbul'u
Mektubat ( 443 - 445 )

Cevap: Said NURSİ Velayet ve seyr-i süluk diye birşeylerden bahsetmekte ancak bunların Kur’ani dayanağından bahsetmemektedir. Bu kavramların ne İslam’la, ne Kur’an’la nede sahih hadislerle hiçbir ilgisi bulunmamakta ve üretilen bu kavramlar daha sonra İslam’ın özünden uzaklaşmanın adı olmuştur.
Hem ben müteaddid (türlü türlü) insanları gördüm ki, bir nevi Mehdi kendilerini biliyorlardı ve "Mehdi olacağım" diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esma-i İlahînin (ilahi isimlerin) nasılki tecelliyatı (tecellileri), Arş-ı A'zam (büyük arştan) dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri (yansımaları) var ve o esmaya (isimlere) mazhariyet (nail olmak) de, o nisbette tefavüt (tutarsızlık) eder. Öyle de mazhariyet-i esmadan (isimlerden yansıyan) ibaret olan meratib-i velayet (velilik mertebeleri) dahi öyle mütefavittir (çelişiktir). Şu iltibasın (karıştırmanın) en mühim sebebi şudur:

Cevap: Said NURSİ’nin Mehdi ile ilgili söyledikleri ise evlere şenlik! Zira yazdığı Risalelerin bazı yerlerinde neredeyse kendini mehdi ilan etmektedir. O halde yalancı oğlu yalancı bizzat kendisidir!
Makamat-ı evliyadan (velilerin makamlarından) bazı makamlarda Mehdi vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u a'zama (en büyük kutba) has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır'ın bir münasebet-i hâssası (özel ilgisi) olduğu gibi, bazı meşahirle (şöhretli insanlarla) münasebetdar (ilgili) bazı makamat (makamlar) var. Hattâ o makamlara "Makam-ı Hızır (Hazır makamı)", "Makam-ı Üveys", "Makam-ı Mehdiyet" tabir edilir.
Mektubat ( 447 )

Cevap: Said NURSİ kendi kafasına göre makamlar icat etmekte ancak bu makamların hiçbir dayanağını söylememektedir. Bu makamlarında İslamiyetle uzaktan yakından alakası yok ve bunu Said Nursi kendi işkembe-i kübrasından atmaktadır.
SAİD NURSİ VAHDET-İ VÜCUTCULARI BAKIN NASIL ÖVÜYOR VE HANGİ MANTIKLA BUNU YAPIYOR?
. Şu asırda maddiyyunluk (maddecilik) fikri o derece istilâ etmiş ki, maddiyatı herşey'e merci' biliyorlar. Böyle bir asırda has ehl-i iman, maddiyatı i'dam eder derecesinde ehemmiyetsiz gördüklerinden; Vahdet-ül Vücud meşrebi ortaya atılsa belki maddiyyunlar (maddeciler) sahib çıkacaklar, "Biz de böyle diyoruz" diyecekler. Halbuki dünyada meşarib (fikri akımlar) içinde, maddiyyunların (maddecilerin) ve tabiatperestlerin mesleğinden en uzak meşreb (akım), Vahdet-ül Vücud meşrebidir (akımıdır). Çünki ehl-i Vahdet-ül Vücud, o kadar vücud-u İlahîye (İlahi varlığa) kuvvet-i iman (inanç gücüyle) ile ehemmiyet veriyorlar ki, kâinatı ve mevcudatı inkâr ediyorlar. Maddiyyunlar (maddeciler) ise, o kadar mevcudata (varlıklara) ehemmiyet veriyorlar ki; kâinat hesabına, Allah'ı inkâr ediyorlar. İşte bunlar nerede? Ötekiler nerede?
Mektubat ( 449 )

Cevap : Said NURSİ kaş yapıyım derken göz çıkartan tavrını vahdet-i vücud nazariyesini savunanlar içinde sürdürüyor. Vahdet-i vücut yada Türkçe karşılığıyla “Varlığın Tek olduğu” teorisini Muhyiddin İbni Arabi sistemleştirmiş hatta bununla kalmamış tasavvufçuların nezdinde doktrin haline getirmiştir. Bu sapkın görüşe göre Allah’tan başka ne varsa herşey yalan ve gerçekliği olmayan şeylerdir. Bundan yola çıkarak “La Mevcude İllallah” yani “Allah’tan başka varlık yoktur” demeye başlamışlardır. Güya gerçek dindarlığın bu görüşe ulaşmakta olduğunu iddia eden bu güruh aslında Allah’a en büyük ortağı koşan güruhtur. Öyleki bu güruha göre var olan ne varsa aslında Allah’ın bizzat kendisidir. Said NURSİ’de bu sapkınlar grubundandır aslında zira Muhyiddin İbni Arabi’yi kendisine üstat bilmiş ve Nurculuk dinini kurarken onun düşünce sistematiğinden cömertçe yararlanmıştır. Oysa Allah kitabında kendisini yarattıklarından ayırmış ve onları gerçeklik olarak yarattığını söylemiştir. Eğer Allah’ın yarattıkları gerçek değilse o halde haşa Allah söylediğinde yalancı mı? Bu ise Allah’a yapılacak en büyük iftiradır.  Zira Allah “ben gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri yarattım” derken varlığın tekliğine inanan sapkınlar ise “Hayır Allah’tan başka herşey yalan, varlığı yok” diyor. Bu ise Allah’ın söylediğinin tam tersini söylemek ve inanmaktırki bu sapkınlığın zirvesidir.

Allah ve yarattıkları okyanusa atılan taşa benzer, her ne kadar okyanus taşı kuşatsada okyanustan bir parça değildir. Allah yarattıklarını kuşatmıştır ama yarattıkları ondan bir parça yada onun kendisi değildir. Zira aksini iddia etmek herşeyi anlamsız kılar. Oysa Allah kitabında yarattığı herşeyi “hakkla” yani “gerçek olarak” yarattığını söyler. Vahdet-i Vücut nazariyesi özellikle tarikatçı kesimde tutulmuş ve günahlarına kılıf arayan ne kadar insan varsa bu nazariyeye sığınarak her türlü çirkefliği işlemiştir zira Allah’tan başka varlık olmadığı kanaati herşeyi anlamsızlaştırdığı için işlenecek günahlarında bir cezası olmayacaktır! Zira günah yalanca cezası hadi hadi yalan olacaktır!

Birinci Nokta: Velayet (velilik) yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba'dır (uymaktır). Yani: A'mal (eylemler) ve harekâtında (hareketlerinde) Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tâbi' olmak ve taklid etmek ve muamelât (davranışlarında) ve ef'alinde (fiillerinde) ahkâm-ı şer'iyeyi (şer’i hükümleri) düşünüp rehber ittihaz etmektir.

İşte bu ittiba (uyma) ve iktida (takip etme) vasıtasıyla, âdi (sıradan) ahvali (duramları) ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer'i o ittiba' (izleme) noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer'î (şer’i hüküm hatırlatması) veriyor. O tahattur (hatırlatma) ise, sahib-i şeriatı (şeriat sahibini) düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenab-ı Hakk'ı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde mütemadiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde-i kübra (büyük yol), velayet-i kübra (büyük velilik) olan ehl-i veraset-i nübüvvet (peygamberliğin mirasçılar) olan sahabe ve selef-i sâlihînin caddesidir.

İkinci Nokta: Velayet yollarının ve tarîkat şubelerinin en mühim esası, ihlastır. Çünki ihlas ile hafî (gizli) şirklerden halas olur. İhlası kazanmayan, o yollarda gezemez. Ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet muhabbet, mahbubunda (sevgilisinde) bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemaline delalet eden zaîf emareleri, kavî hüccetler hükmünde görür. Daima mahbubuna tarafdardır.
Mektubat ( 450 )
İkincisi: Ehl-i tarîkatın bir kısım müfrit evliyasını (dostlarını) Sahabeye tercih, hattâ Enbiya derecesinde görmekle vartaya (tehlikeye) düşer. Onikinci ve Yirmiyedinci Sözler'de ve Sahabeler hakkındaki zeylinde (ekinde) kat'î isbat edilmiştir ki: Sahabelerde öyle bir hâssa-i sohbet (sohbetin hası) var ki, velayet (velilikle) ile yetişilmez ve Sahabelere tefevvuk (üstünlük) edilmez ve Enbiyaya hiçbir vakit evliya (veliler) yetişmez.
Mektubat ( 454 )
SAİD NURSİ BAKIN HZ. ALİ’YE NASIL İFTİRA ATIYOR!
İşarat-ı Gaybiye (gaybi işaretlere) hakkında bir takriz (beğeni yazısı)

[İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın, Risale-i Nur hakkında ihbar-ı gaybîsinden (gaybi haber vermesi) bir parça olan bu kısım; Sikke-i Tasdik-i Gaybî Mecmuasında dercedilen İşarat-ı Kur'aniye (Kur’ani işaretler) ve üç Keramet-i Aleviye (Ali’nin kerameti) ve Keramet-i Gavsiye (Abdulkadir Geylaninin kerameti) risaleleriyle birlikte, ehl-i vukufların (yetkin insanların) takdirkâr (takdir edici) raporlarına müsteniden (dayanarak), mahkemelerce sahiblerine geri iade edilmiştir.

İmam-ı Ali'nin (R.A.) Celcelutiye'de, Risale-i Nur hakkındaki üç kerametinden bir kerametinin sekiz remzinden Yedinci ve Sekizinci Remzin bir parçasıdır. Sikke-i Tasdik-i Gaybî Mecmuasının yüz yirmibeşinci sahifesinden, yüz otuzuncu sahifesine kadar olan kısımda münderiçtir (yer almıştır).]

Yedinci Remiz (ima): Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, nasılki

وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
وَ بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلهَنَا
وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ

diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şua'a işaret etmiş; öyle de: Aynı fıkra ile, âlî (yüce) bir tefekkürname ve tevhide dair yüksek bir marifetname namında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'aya dahi işaret eder. İkinci fıkrasıyla İsm-i A'zam (en büyük isim) ve Sekine denilen Esma-i Sitte-i Meşhurenin (Ünlü altı söz) hakikatlarını gayet âlî (yüksek) bir tarzda beyan ve isbat eden ve Yirmidokuzuncu Lem'ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a namında Altı Nükte-i Esma Risalesine
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
cümlesiyle işaret ettiğinden sonra akabinde, Risale-i Esma'yı takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şuaı olarak, otuzüç âyet-i Kur'aniyenin Risale-i Nur'a işaratını (işaretlerini) kaydedip, hesab-ı cifrî (cifr hesabıyla) münasebetiyle, baştan başa İlm-i Huruf (harfler ilmi) Risalesi gibi görünen ve bir mu'cize-i Kur'aniye hükmünde bulunan risaleye
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
kelimesiyle işaret edip, der-akab
وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ
kelâmıyla dahi, Risale-i Hurufiyeyi (harfler risalesini) takib eden ve El-Âyet-ül Kübra'dan (en büyük ayet) ve başka Resail-i Nuriyeden  terekküb (oluşan) eden ve Asâ-yı Musa namını alan ve Asâ-yı Musa gibi, dalaletin (sapıklığın) ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale-i Nur'un şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ-yı Musa namını vererek işaretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.

Evet
وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى
kelimesiyle Yedinci Şua'a işareti, kuvvetli karineler ile isbat edildiği gibi; aynı kelime, diğer bir mana ile elhak Risale-i Nur'un âyet-i kübrası hükmünde ve ekser risalelerin ruhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm, "müstetbeat-üt terakib" kaidesiyle ona bakıyor, efradına dâhil ediyor. Öyle ise; Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh dahi bu fıkradan ona bakıp işaret eder diyebiliriz.

Hem sair (diğer) işaratın (işaretlerin) karinesiyle, hem Mektubat'tan sonra Lem'alara başka bir tarz-ı ibare (ifade tarzıyla) ile îma ederek; Lem'aların en parlağının te'lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'damdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mana-yı mecazî (mecazi anlam) ve mefhum-u işarî (işaret anlamı) ile, Hazret-i Ali Radıyallahü Anh kendi lisanını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal (kullanarak) ederek;
وَ بِاْلآيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
yani "Yâ Rab! Beni kurtar. Eman ve emniyet ver." diye dua etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishanesinde i'dam ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sahibinin vaziyetine tevafuk (denk gelmesi) karinesiyle, kelâm zımnî ve işarî delalet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh dahi, bundan ona işaret eder.

Hem Otuzuncu Lem'a namında ve altı nükte olan Risale-i Esma'ya bakarak
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى
deyip, sair (diğer) işaratın (işaretlerin) karinesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karinesiyle, hem ikisinin isimde ve esma (isimler) lafzına tevafuk (denk gelmesi) karinesiyle, hem teşettüt-ü hale (darmağanık durum) ve sıkıntılı bir gurbete ve perişaniyete düşen müellifi, onun te'lifi bereketiyle teselli ve tahammül bulmasına ve mana-yı mecazî cihetinde, Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh lisanıyla kendine dua olan
وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
yani "İsm-i A'zam olan o Esma Risalesinin bereketiyle, beni teşettütten (darmadağınık) perişaniyetten hıfzeyle yâ Rabbi!" meali; tam tamına o risale ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delalet ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh ise, gaybî işaret eder diyebiliriz.

Hem madem Celcelutiye'nin aslı vahiydir ve esrarlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden (gelecekte olacak şeylerden) haber veriyor. Ve madem Kur'an itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'an hesabıyla, Risale-i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve madem sarahat (açık) derecesinde çok karine (delil) ve emarelerle; Risale-i Nur Celcelutiye'nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş. Ve madem Risale-i Nur ve eczaları bu mevkie lâyıktır ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın nazar-ı takdirine ve tahsinine (güzellemesine) ve onlardan haber vermesine liyakatları ve kıymetleri var. Ve madem Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Siracünnur'dan zahir bir surette haber verdiğinden sonra ikinci derecede, perdeli bir tarzda Sözler'den, sonra Mektublar'dan, sonra Lem'alar'dan, risalelerdeki aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delalet ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın işaret ettiğini isbat eylemiş. Ve madem başta

بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلَى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

risalelerin başı ve Birinci Söz olan Bismillah Risalesine baktığı gibi; Kasem-i Câmi-i Muazzama'nın âhirinde, risalelerin kısm-ı âhirleri olan son Lem'alara ve Şualara; hususan bir âyet-i kübra-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a-i Hârika-i Arabiye ve Risale-i Esma-i Sitte ve Risale-i İşarat-ı Huruf-u Kur'aniye ve bilhâssa şimdilik en âhir (son) Şua ve asâ-yı Musa gibi dalaletlerin (sapkınlıkların) bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mahiyette bulunan ve bir manada Âyet-ül Kübra (en büyük ayet) namını alan risale-i hârikaya bakıyor gibi bir tarz-ı ifade görünüyor. Ve madem birtek mes'elede bulunan emareler ve karineler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle birbirine kuvvet verir, zaîf bir münasebetle bir tereşşuh (sızıntı) dahi menbaına (kaynağına) ilhak (katılır) edilir. Elbette bu yedi aded esaslara istinaden deriz:

Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, nasılki meşhur Sözlere tertibleri üzerine işaret etmiş ve Mektubat'tan bir kısmına ve Lem'alardan en mühimlerine tertible bakmış; öyle de:
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
cümlesiyle, Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'aların en son olan Esma-i Sitte Risalesi'ne, tahsin ederek bakıyor. Ve
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
kelâmıyla dahi, Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşarat-ı Huruf-u Kur'aniye (Kur’ani harflerin işaretlerine) risalesini takdir edip, işaretle tasdik ediyor.
وَ اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ
kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve imanın elinde asâ-yı Musa gibi hârikalı, en kuvvetli bürhan (delil) olan mecmua risalesini senakârane (överek) remzen gösteriyor gibi bir tarz-ı ifadeden (ifade tarzından) bilâperva (çekinmeden) hükmediyoruz ki: Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh hem Risale-i Nur'dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mana-yı hakikî ve mecazî ile; işarî ve remzî ve imaî ve telvihî (açık bir şekilde) bir surette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa, işaret olunan risalelere bir kerre dikkatle baksın. İnsafı varsa, şübhesi kalmaz zannediyorum.

Buradaki mana-yı işarî (işaretli anlamı) ve medlûl-ü mecazîlere (mecazi deliller), karinelerin en güzeli ve latifi; aynı tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir. Meselâ: Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuziki mertebe-i ta'dadda, Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Sözlere gayet münasib isimler ile; başta, Sözlerin başı olan Birinci Söz'e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mahiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işaret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letafetlidir.

Ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatım yoktur. Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret-i İlahiyenin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle (yeminle) temin ederim ki: Risale-i Nur'u senadan (övmekten) maksadım, Kur'anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini teyid ve isbat ve neşirdir. Hâlık-ı Rahîm'ime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi, kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi (kötülüğü emreden), başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane (ikiyüzlüce) bakması, acınacak bir hamakattır (ahmaklıktır) ve dehşetli bir hasarettir (kayıptır).

İşte bu halet-i ruhiye ile, yalnız hakaik-i imaniyenin (imani hakikatlerin) tercümanı olan Risale-i Nur'un doğru ve hak olduğuna latif bir münasebet söyleyeceğim. Şöyle ki:

Celcelutiye, Süryanice bedî' (eşsiz) demektir ve bedî' (eşsiz) manasındadır. İbareleri bedî' olan Risale-i Nur, Celcelutiye'de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı (sızıntıları)göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bedîüzzaman lâkabı, benim değildi; belki Risale-i Nur'un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Demek, Süryanice bedî' (eşsiz) manasında ve kasidede tekerrürüne (tekrarına) binaen kasideye verilen Celcelutiye ismi işarî bir tarzda, bid'at zamanında çıkan bedîülbeyan ve bedîüzzaman olan Risale-i Nur'un; hem ibare, hem mana, hem isim noktalarıyla bedî'liğine (eşsizliğine) münasebetdarlığı (ilgililiğine) ihsas (has kılınması) etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına ve bu ismin müsemmasında, Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için, hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا

Sekizinci Remiz:

Sual: Bütün kıymetdar kitablar içinde Risale-i Nur, Kur'anın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın takdir ve tahsinine (güzellemesine) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) (Abdulkadir Geylani) teveccüh ve tebşirine (müjdelemesine) vech-i ihtisası (özel kılmanın yönü) nedir? O iki zâtın kerametle Risale-i Nur'a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?

Elcevab: Malûmdur ki bazı vakit olur, bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehid olan bir adam, bir velayet (velilik) kazanır; ve soğuğun şiddetinden incimad (buzlaşma) etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. İşte aynen öyle de: Risale-i Nur'a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden (şiddetinden) mü'minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki: Kur'an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh üç kerametle ona beşaret (müjde) vermiş ve Gavs-ı A'zam (K.S.) kerametkârane ondan haber verip, tercümanını teşci' (cesaretlendirmiş) etmiş.

Evet bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü'min, tek başıyla dalaletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur bu vazifeyi; en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda; hakaik-i Kur'aniye (Kur’ani hakikatleri) ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini, gayet kuvvetli bürhanlar (deliller) ile isbat ederek; o iman-ı tahkikîyi (araştırma sonucu oluşan inanç) taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri (takipçileri) dahi, bulundukları kasaba ve karye (köy) ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü'minlerin manevî birer nokta-i istinadı (dayanak noktası) olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları (inançlarının manevi gücü) cesur birer zabit gibi; kuvve-i maneviyeyi (manevi gücünü), ehl-i imanın kalblerine verip, mü'minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.

Not : Said NURSİ her ne kadar herkesin anlayabileceği şekilde desede ona tabi olanlarda dahil hiç kimsenin kolayca anlayamayacağı sahte bir dil illüzyonuyla bu sözcük israfından ibaret kitapları yazmıştır.
Eğer bir muannid (inatçı) tarafından denilse: "Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bu umum mecazî manaları irade etmemiş." Biz de deriz ki: Faraza Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh irade etmezse, fakat kelâmı (sözü) delalet eder ve karinelerin (ipucuların) kuvvetiyle, işarî ve zımnî delaletle manaları içine dâhil eder. Hem madem o mecazî mana ve işarî mefhumlar haktır, doğrudur ve vakıa (duruma) mutabıktır (uygundur) ve bu iltifata lâyıktır ve karineleri (ipuçları) kuvvetlidir; elbette Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın, böyle bütün işarî manaları irade edecek küllî bir teveccühü faraza bulunmazsa; Celcelutiye vahiy olmak cihetiyle hakikî sahibi, Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın üstadı olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm'ın küllî teveccühü ve üstadının Üstad-ı Zülcelal'inin ihatalı ilmi onlara bakar, irade dairesine alır.

Bu hususta kat'î ve yakîn derecesindeki kanaatımın bir sebebi şudur ki: Müşkilât-ı azîme (büyük sorunlar) içinde, El-Âyet-ül Kübra'nın (en büyük ayet) tefsir-i ekberi (en büyük tefsiri) olan Yedinci Şua'ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî (kutsal) teselli ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer (tekrarlı) tecrübelerle bu gibi haletlerimde, inayet-i İlahiye (ilahi yardım) imdadıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte -hiç hatırıma gelmediği halde- birden bu keramet-i Aleviyenin (Hz. Ali’nin kerametinin) zuhuru (ortaya çıkışı), bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdadıma gelen sair inayet-i İlahiye (ilahi yardım) gibi, Rabb-ı Rahîm'in bir inayetidir. İnayet (ilahi yardım) ise aldatmaz, hakikatsız olmaz.
Said Nursî
Mektubat ( 462 - 467 )
Cevap: Said NURSİ bu cümlelerinde yine Ali b. Ebi Talip ve Abdulkadir Geylani’nin gaybden haber verme yoluyla kendi eserini müjdelediğini iddia ediyor ki Allah Kur’anda gaybten haber vermeyle ilgili şöyle diyor:

•Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır.
Âl-i İmrân Suresi 179
•De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?”
En’am Suresi 50
•De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim
. A’raf Suresi 188
•Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim”
Yunus Suresi 20
•Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum.
Hûd Suresi 31
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Hûd Suresi 123
•             Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter.
Nahl Suresi 77
•             De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar.
Neml Suresi 27
•             Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Tur Suresi 41
•             Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar?
Necm Suresi 47
•             O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır.
Cinn Suresi 26, 27, 28
Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!)  göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.

Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.
SAİD NURSİ’NİN SAÇMA SAPAN BAZI ÖNGÖRÜLERİ!
21- Nasraniyet (Hristiyanlık), ya intifa (tükenip) veya ıstıfa (arınıp) edip İslâmiyet'e karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifa (yok olacak) bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin (Hristiyanlığın) esasını câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi (İslamın hakikatlerine) karşısında görecek, teslim olacaktır.
Mektubat ( 470 )

Said NURSİ bu sözleriyle ne Hristiyanlığı nede Avrupadaki Kilise reformu hakkında bir bilgi sahibi olmadığınıda göstermiş oluyor! Zira Avrupada Hristiyanlıkta değil Kilisede reform olmuş ve hiçte tevhide yaklaşan bir evrilme olmamıştır. Protestanlar sadece Kilisenin otoritesini reddeder ancak İsa a.s’a yine Allah’ın oğlu diyerek teslis inancını sürdürmeye devam etmiştir. Ki Protestan olan ülkeler ise zamanla ateizme kaymış ve şu an Avrupa’nın özellikle zengin devletlerinin ahalisi neredeyse bütün dinlere karşı kayıtsız ve ilgisizdir
.
SAİD NURSİNİN SAÇMA BİR MANTIĞI VE BU MANTIK ÜZERİNE KURULAN İKİYÜZLÜ BİR CEMAAT:
49- Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalata (hayallere) müreccahtır (tercih edilmiştir).

لاَ يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ

Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.
Mektubat ( 473 )

Cevap : Nurcuların dilinde pelesenk olan “Her doğru heryerde söylenmez” sözü tamda doğru sözlü olmanın tersine, takiyye kokan ve zoru görünce kaçan, bulunduğu kabın şeklini alan bir cemaatin doğmasına neden olmuştur. Nurcular bu nedenle aslında elin taşın altına koymaktan çekinen, korkan, paranoyak karaktere sahip bireyleri kendine çekmiştir. Bu tavırları nedeniylede ne İslami camiadan ne, Laik kesimden sevgi görmemişler ve haince, sinsice tavırlarından dolayıda sürekli aşağılanmışlardır. Her doğruyu heryerde söyleyemediklerinden bir süre sonra inanç dünyalarını SÖYLEYEBİLDİKLERİNDEN ibaret sanmış ve böylece sapkınlıkları artmıştır. Bu tavırlarından ötürü hakikatın yalın haliyle ulaşması gerekenlerede hakikat hakkıyla ulaşmamış böylelikle korkunç bir sorumluluğun altınada girmişlerdir. Elbette HER DOĞRU HERYERDE SÖYLENMELİ ANCAK HER DOĞRU, DOĞRU BİR ŞEKİLDE SÖYLENMELİ! Üslup elbetteki önemli ancak Nurcular üslupla doğrunun yalın halini birbirine karıştırmış ve dinin yalın halini gizleyerek, kırparak sunmuşlar ve körün fili tarifi şeklinde dini yaşamışlardır.  Gelin hakikatın muhataplara yalın haliyle ulaştırılmasıyla ilgili ayetlere bir göz atalım:

“De ki ey Kâfirler ben sizin taptıklarınıza tapmayacam, sizde benim kul olduğuma olmayacaksınız. Bende sizin kul olduğunuza kul olmayacam. Sizde benim kul olduğuma olmayacaksınız.”
Kafirun Suresi

“Ey elçi sana rabbinden indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan elçilik görevini yerine getirmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Allah görmezlikten gelenlere doğruluğu göstermez”
Maide Suresi 67

“Emrolunduğun şeyi kafalarını şişirene kadar anlat ve Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir”
Hicr Suresi 94

“Neredeyse seni sana vahyettiğimiz şeylerden ötürü, vahyettiğimizden başka şeylerle bize karşı uydurmalarda bulunasın diye aklını karıştıracaklardı ki o vakit seni dost bileceklerdi. Eğer senin yüreğini kararlı kılmasaydık sende onlara azda olsa meyledecektin, işte o vakit ölümünde yaşamında sıkıntısını tattıracak ve sende bize karşı hiçbir yardımcı bulamayacaktın
” İsra Sûresi 73, 74, 75

İlahi hakikatı olduğu gibi anlatma hususunda Allah bizden yalın ve açık olmamızı istediği onlarca ayet var ancak biz yukarıdakikilerle yetinelim. Nurcular Kur’an yerine onun tefsiri dedikleri kitabıyla yola çıktıklarından doğal olarak Allah’ın ayetlerinden hakkıyla haberdar olmamış ve yine doğal olarak kendilerine dinden söylendiği kadarıyla yetinmişler ve kendilerine hakikat söylendiğinde ise zebraların Arslandan kaçtığı gibi kaçmışlardır. Nurculara Allah’ın ayetlerini okumak istedimizde “Biz kim Kur’anı anlamak kim” diyerek hep kaçmışlardır. Bu tıpkı Yahudilerin “Kalplerimiz kılıflıdır biz anlayamayız” sözüne benzer.
ALİ ULVİ KURUCU DENEN MÜFRİT NURCUNUN BATIL BİR ŞİİRİ!
[Medine-i Münevvere'de bulunan mühim bir âlimin, Risale-i Nur hakkında yazdığı bir manzumesidir.]

Gönüller Fâtihi Büyük Üstada

Nuruyla bütün gönlümü fetheyleyen üstad
Gönlüm seni, kudsî heyecanlarla eder yâd

İlhamıma can geldi beraet haberinle
Mü'minleri şâdeyleyen ulvî zaferinle

Sıyrıldı ufuklardan o kasvetli bulutlar
Göklerde melekler, bu büyük bayramı kutlar

Milyonların imanını kurtardı cihadın
Par-par yanar imanlı gönüllerdeki yâdın

Coşturmada imanları, binlerle vecizen
Tarihini kudsî heyecanlarla süzerken

İlhamımı mestetti tecellâ-yı cemalin
"Fâtih" gibi rehberleri andırmada halin

Dağlar gibi sarsılmadın, en korkulu günlerde
Her ânı ölümler dolu tazyikın önünde

Dünyalara dehşet salıyor sendeki iman
Sarsılmayan imanına düşman bile hayran

Rehber sana zira "Yüce Peygamberimiz"dir
Ölmez eserin: Gençliğe gösterdiğin izdir

Kur'an-ı Kerim'in ezelî feyzine erdin
İnsanlığa, iman ve kemal dersini verdin

Ey başlara Cennetlerin ufkundan inen tac
Âlem senin irfanına, irşadına muhtaç

Derya gibi nurlar taşıyor her eserinden
"
Allah"a giden Nurcuların rehberisin sen
Milyonları derya gibi coşturmada "Sözler"
Cennetteki âlemleri seyretmede gözler

Hikmet dolu her cümlede, Kur'andaki nur var
Her lem'ada (parıltıda), binbir güneşin huzmesi çağlar

"Nur yolcusu" insanlığa örnek olacaktır
Kudsî heyecanlarla, gönüller dolacaktır

Mefkûresi, günden güne erdikçe kemale
Gark olmada iç âlemi, en tatlı visale (kavuşmaya)

Coştukça denizler gibi kalbindeki iman
Bin ders-i hakikat veriyor ruhuna Kur'an

Âzadedir İslâmı saran tehlikelerden
Davası temiz çünki siyasî lekelerden

Her hamlesinin kuvve-i kudsiyesi (kutsal gücü) vardır
Vicdanları mesteyleyen ulvî sesi vardır

Aşkın ezelî sırrına erdikçe gönüller
Yer yer donatır ufkunu sevda dolu renkler

Bir ülkeyi baştan başa fetheyledin ey Nur
Nurun olacaktır, bütün insanlığa düstur


Kur'an seni teyid ediyor mu'cizelerle
Ey şanlı gönül fâtihi hiç durmadan ilerle

Tarih-i hayatın doludur hârikalarla
Hiç sönmeden âlemde güneşler gibi parla

Manzume-i Şemsiyeyi temsil ediyorsun
Heybetli fezalarda hız almış gidiyorsun

İmanlı nesiller seni takibedecektir
Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir

Tarihi aşarken sen o iman dolu hızla
Milyonları aşmış bütün evlâdlarınızla

Birden açılır ruhuma esrarlı bir âlem
Vasfeyleyemez aşkımı, şiirimdeki nâlem!

Ali Ulvî
[Bu mektub, oniki sene evvel yazılmış ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında dercedilmiş bir mektubdan bir parçadır.

Risale-i Nur'un bu vatan ve millete kazandırdığı büyük ve çok mukaddes iki neticeyi beyan etmesi, filhakika aynen bu iki neticenin tezahürü bu memlekette ve âlem-i İslâmda görülmüş olması dolayısıyla bu mektub çok ehemmiyetlidir.]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Risale-i Nur, bu mübarek vatanın manevî bir halaskârı (kurtaranı) olmak cihetiyle; şimdi iki dehşetli manevî belayı def'etmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.

O dehşetli beladan birisi: Hristiyan Dinini mağlub eden ve anarşiliği yetiştiren, şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı bu vatanı manevî istilâsına karşı Risale-i Nur bir sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'anî vazifesini görebilir.

İkincisi: Âlem-i İslâm'ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzımgelmiş diye kalbime ihtar edildi.

Ben dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupa'da istilâkârane (istilacı bir şekilde) hükmeden ve edyan-ı semaviyeye (semavi dinlere) dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatları bir kal'a olduğu gibi, âlem-i İslâm'ın ve Asya Kıt'asının hal-i hazırdaki itiraz ve ittihamını (suçlamasını) izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini (kardeşliğini) iade etmeğe vesile olan bir mu'cize-i Kur'aniyedir.

Bu memleketin vatanperver siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur'u tab'ederek resmen neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.

Acaba bu yirmi sene zarfında iman-ı tahkikîyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı; bu dehşetli asırda, acib inkılab ve infilâklarda bu mübarek vatan, Kur'anını ve imanını dehşetli sadmelerden (darbelerden) tam muhafaza edebilir miydi?
Said Nursî
Mektubat ( 480 - 482 )

Cevap: Said NURSİ, bozacının şahidi şıracı mantığıyla yazdığı kitabını şakirtlerinin ifrata varan övgüleri, yıkama, yağlamasıyla doldurmuş ve utanmadan bu yazılanlarıda tefsir diye insanlara yutturmaya çalışmıştır. Esasen bu kitapların ilmi bir kıymeti olsaydı hiçbir övgüye ihtiyaç hasıl olmaz ama en önemlisi Said NURSİ gerçek alim olsaydı kendi kendini övmezdi. Esasen Said NURSİ’nin bu usanç veren bol tekraratlı övgülerden amaç bu kitapları okuyanların zihninde bir şartlandırma oluşturma ve bir süre sonrada gerçekten sanki bu kitaplar ilim taşıyormuş gibi taraftarları üzerinde bir etki bıraktırmaktır! Nurcular üzerinde bu gerçekten tesirlide olmuştur! Ali Ulvi KURUCU denen şahısta üstadından farklı düşünmeyen bir kişilik ve al birini vur ötekine durumlarıyla karşı karşıyayız! KURUCU denen şahısta “NURCULUK” diyerek fırkalaşmayı övdüğü gibi “EY NUR” diyerek Risale-i Nur’u kutsallaştıran ama bununla haddi aşan ifadeler kullanmaktadır. Aynı Ali Ulvi KURUCU başka hiçbir tefsir ve müfessire böyle seslenmemiştir zira onun ve onun gibilerin zihniyetine göre esasen Risale-i Nur sıradan bir tefsir değildir! Peki Allah böyleleri için neler diyor:

•          Sonra aralarında dini kalın kalın kitaplar haline sokarak parampaça ettiler ve her grub kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır.
Mu’minun Suresi 52,53

Dinlerini paramparça edip gruplar haline gelen varya senin onlarla bir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah sonra onlara yapıp ettiklerini haber verecek.
En’am Suresi 159

Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler.
Bakara Suresi: 75

Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar.
Âl-i İmrân Suresi 78

Peki Allah kendi kendini öven ve temize çıkaranlar için bakın ne diyor :

Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz.
Nisa Suresi: 49
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR..Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR? Necm Suresi 31,32,33,34,35
Tüm Hakları Saklıdır. | http//www.risaleinursi.com
Aydın M.