Barla Lâhikası
BARLA LÂHİKASI
SAİD NURSİ BAKIN KENDİ KENDİSİNİ NASIL ÖVÜYOR VE KENDİ KENDİSİNİ NASIL MÜJDELİYOR!
Kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi (övgü) kendi kendine ediyor. Elbette Sözler'de in'ikas (yansımış) etmiş Kur'an-ı Hakîm'in lemaat-ı i'caziyesinden (mucizeli ışıltılarından) ve o hizmetin makbuliyetine (kabul edilmişliğine) alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin (ilahi yardımlarının) izharına (açığa vurmaya) mükellefiz. Çünki o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler'deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (yetkinlikler), benim değil Kur'anındır ve Kur'andan tereşşuh (sızmıştır) etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur'aniyeden (Kur’an ayetlerinden) süzülmüş bazı katarattır (damlalardır). Sair (diğer) risaleler dahi umumen (genel olarak) öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet (saptırıcılar) ve tuğyan (azgın), işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur'anın (Kur’an’ın seması) yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata (itirazlara) ve tenkidata (eleştirilere) medar (neden olan) olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta (insanların geleneğinde), bir eserdeki mezaya (meziyetler), o eserin masdarı (kaynağı) ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvarında (tavırlarında) aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi (yüce gerçekler) ve o cevahir-i galiyeyi (pahalı cevherleri) kendim gibi bir müflise (iflas etmişe) ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur'anın malı olarak, Kur'anın reşehat-ı meziyatına (meziyetlerin sızmasına) mazhar olduklarını izhar (açıklamaya) etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Dördüncü Sebeb: Bazan tevazu', küfran-ı nimeti (nimete karşı nankörlük) istilzam (gerektiriyor) ediyor; belki küfran-ı nimet (nimete karşı nankörlük) olur. Bazan da tahdis-i nimet (nimeti anlatmak), iftihar (övünme) olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi (tek yolu) ki; ne küfran-ı nimet (nimete karşı nankörlük) çıksın, ne de iftihar (övünme) olsun. Meziyet ve kemalâtları (yetileri) ikrar edip, fakat temellük (sahiplenme) etmeyerek, Mün'im-i Hakikî'nin (Gerçek nimet verenin) eser-i in'amı (nimetlendirmenin eseri) olarak göstermektir. Meselâ: Nasılki murassa' (süslü) ve müzeyyen bir elbise-i fahireyi (övgü dolu elbise) biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârane desen: "Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfran-ı nimet (nimete karşı nankörlük) olur ve hulleyi (cennet elbisesini)  sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane (övünerek) desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurane (gurura kapılarak) bir fahrdir (övünmedir).
İşte fahrden (övünmeden), küfrandan (nankörlükten) kurtulmak için demeli ki: "Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır (giysinindir) ve dolayısıyla libası (giysiyi) bana giydirenindir, benim değildir."
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün Küre-i Arz'a (yeryüzüne) bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattırlar; fakat benim değildirler, Kur'an-ı Kerim'in hakaikinden (gerçekliklerinden) telemmu' (ışıldamış) etmiş şualardır (ışınlar).
وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى ٭ وَ لكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ
düsturuyla derim ki:
وَ مَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِى ٭ وَ لكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْآنِ
yani: "Kur'anın hakaik-i i'cazını (Kur’an mucizevi gerçeklerini) ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'anın güzel hakikatları, benim tabiratlarımı (yorumlarımı) da güzelleştirdi, ulvîleştirdi (yüceleştirdi)." Madem böyledir; hakaik-i Kur'anın (Kur’an’ın gerçeklerini) güzelliği namına, Sözler namındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedarlığa (aynalaştıran) terettüb (düzenleyen) eden inayat-ı İlahiyeyi (ilahi yardımları) izhar (açığa vurmak) etmek, makbul bir tahdis-i nimettir (nimeti dile getirmektir).
             Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (ermişlerden) işittim ki; o zât, eski velilerin (ermişlerin) gaybî işaretlerinden istihraç (çıkarmış) etmiş ve kanaatı gelmiş ki: "Şark (doğu) tarafından bir nur zuhur (ortaya çıkacak) edecek, bid'alar (dinde sonradan uydurulan) zulümatını (karanlıkları) dağıtacak." Ben, böyle bir nurun zuhuruna (ortaya çıkmasına) çok intizar (bekledim) ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî (kutsal) çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar (ortaya çıkma) ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi (ilahi yardımları) beyan etmekte medar-ı fahr (övünme nedeni) ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd (hamde neden) ve şükür ve tahdis-i nimet (nimeti dile getirmek)  olur.
Barla Lahikası ( 11 - 12 )
Cevap : Said NURSİ kitabının direk Kur’an’dan olduğunu söylüyor ve bu sözün ne anlama geldiğini Nurculara sorduğumuzda “Risale-i Nur ilhamını Kur’an’dan almıştır ve üstadı Kur’an’dır bu yüzden Kur’an’dan tereşşuh (sızmıştır) etmiştir sözünün altında bir maksat aramak kötü niyetliliktir” diye savunmaya geçiyorlar. O halde bu mantıkla yazılan tüm İslami eserler aslında Kur’an’dandır ve bununla kastedilende Kur’an’ın yol göstermesiyse neden hiçbir müfessir Said Nursi’ye benzer iddialarda bulunmamıştır? Neden hiçbir müfessir kitabı için “Bu Kur’an’dan” gelmiştir dememiştir. Kaldıki Said NURSİ bu sözün üzerine tuz biber olacak başka iddialar söyleyerek aslında Risale-i Nur’un vahiy eseri olduğunu söyleyerek İslam dairesinden çıkmaktadır :
“Doğu’dan bir Nur çıkacak” sözüyle Said NURSİ kendi kendini müjdelemekte ve bu sözün kaynağı olarakta bir takım Velilerden söz etmektedir. Oysa Allah gaybi bilgiyi kimseye vermeyeceğini söylüyor ancak Said NURSİ’nin ismini vermediği Veliler demekki gaybı biliyormuş ki Said NURSİ’yi müjdelemişler, peki Allah bu hususta ne diyor ona bakalım:
1-      Allah aşağıda da sunacağımız âyetlerdede söylediği gibi hiçbir istisnada bulunmaksızın gaybın kendisi hariç kimse tarafından bilinemeyeceğini söylüyor ve bu ayetler şunlardır:
•          Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
•          De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
•          De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
•          Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
•          Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
•          De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27
•          Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
•          Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
•          O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
RİSALE-İ NUR PARÇALARINDA KUR’AN’IN VE PEYGAMBERİMİZİN MUCİZELERİ VARMIŞ!
……………nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında (parçalarında) tevafukat (uyumlar), umum (kitapların) kitabların fevkınde (üstünde) bir derece-i garabet (tuhaflık, acaiplik) gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; mu'cizat-ı Kur'aniye (Kur’ani mucizeler) ve mu'cizat-ı Ahmediye'nin (Peygamberimizin mucizelerinin) bir nevi kerametidir ki, o âyinelerde (aynalarda) tecelli (açığa çıkıyor) ve temessül (cisimleşiyor) ediyor.
             İkinci İşaret: Hizmet-i Kur'aniyeye ait inayat-ı Rabbaniyenin (ilahi yardımların) ikincisi şudur ki: Cenab-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmi, diyar-ı gurbette (gurbet diyarında), kimsesiz, ihtilattan (topluma karışmaktan) men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samimî, gayyur (gayretli), fedakâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muavin (yardımcı) ihsan etti. Zaîf ve âciz omuzuma ………..
Barla Lahikası ( 14 )
Dikkat edilirse Said NURSİ eserinin bir mucize yollu olduğunu iddia ediyor hatta bu mucizeliği direk Kur’an ve Peygamberimize dayandırıyor peki Allah böyleleri için kitabında ne diyor :
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

Üçüncü İşaret: Risale-i Nur eczaları (parçaları), bütün mühim hakaik-i imaniye (imanı gerçekleri) ve Kur'aniyeyi hattâ en muannide (inatçı) karşı dahi parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli bir işaret-i gaybiye (gaybi işaret) ve bir inayet-i İlahiyedir (ilahi yardımdır). Çünki hakaik-i imaniye (imani gerçekler) ve Kur'aniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, fehminde (anlamada) aczini itiraf etmiş, "Akıl buna yol bulamaz!" demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehasıyla yetişemediği hakaiki (gerçekleri); avamlara  da, çocuklara da bildiriyor.
Barla Lahikası ( 14 - 15 )
Said NURSİ Risale-i Nur’u öve öve bitiremiyor ve kendini İbni Sina gibi tüm insanlığa mal olmuş filozofla karşılaştırıyor ve onun dahi imani meseleyi çözüme kavuşturamadığını ama Risale-i Nur’un bunu başardığını iddia ediyor. Said NURSİ kitabının başka yerlerinde kendi kendini övmediğini bundan imtina ettiğini ve tüm marifetin Risale-i Nur’dan kaynaklandığını iddia etmektedir, böyle söylemesi gayet doğal zira yazdığı bu kitabı zaten kendisiyle değil direk Allah’la ilişkilendiriyor ve kitabında hata aranamayacağını iddia etmektedir. Oysa hiçbir yazar, bilgin Said NURSİ gibi kendi yazdığını göklere çıkarmamış, takdir ve taltif duyguları ifade edilecekse bunu üçüncü şahıslara bırakmışlardır. Said NURSİ’nin ısrarla bu kerameti kendinden menkul övgülerinden kasıt kitabını okuyanlar üzerinde psikolojik şartlandırma oluşturmaktır ve mükayese için dahi olsa başka hiçbir kitap okumayan cahil bir Nurcu gerçekten bir süre sonra bu şartlanmışlık bataklığına düşmektedir.
BAKIN RİSALE-İ NUR SAİD NURSİYE GÖRE NEYMİŞ VE NASIL YAZILIYORMUŞ!
Dördüncü İşaret: Elli-altmış risaleler {(*): Şimdi 130'dur.} öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhurata (zuhurlara) tebaiyet (izinden giden)eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkikin (uzmanların) sa'y ü gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet (yardım eseri) olduklarını gösteriyor. Çünki bütün bu risalelerde, bütün derin hakaik (gerçekler), temsilât (temsiller) vasıtasıyla, en âmi (sıradan insan) ve ümmi olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin (hakikatlerin) çoğunu büyük âlimler "tefhim (anlatılmaz) edilmez" deyip, değil avama (sıradan insanlara), belki havassa (bilginlere) da bildiremiyorlar.
Said NURSİ büyük bir yalancı ve kandırıcıdır zira eğer yazdığı bu kitaplar tüm insanlara hitap etmiş olsaydı sıradan insanlar okuduğunda bu kitapları anlaması gerekti. Oysa bu kitapları okuyan özel bir okuyucu ekip yetiştiriliyor ve bu ekipte boş beyinleri kirletmek için kasıtlı metinler seçip bir dil illüzyonuyla insanları kandırmaktadırlar. Arapça ve Farsça terkip karışımı ifadeler onu dinleyenler üzerinde sahte bir derinlik hissi bırakmakta, okuyan ve dinleyen bu kitapların içinde bir şey olduğunu zannetmektedir. Eğer sıradan insanlarda okuyup anlamış olsaydı bu kitaplar için ayrıca bir okuyucu elit kesime yada sözlüğe gerek kalmazdı. Said NURSİ kitaplarının doğrudan Allah’ın yardımıyla yazıldığını iddia ederekte vahiy eseri olduğunu da deklere etmiş olmaktadır. Zira kendisini ümmi, az düşünen biri olarak söylemekte ve kendisinde bu yeteneğin olmadığını o halde bu olsa olsa Allah’ın söyletmesiyle olabileceği ki buda zaten “VAHY” iddiasıdır. Allah ise şöyle der :
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup  vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi (sıradan) bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak (kapalı), çoğu anlaşılmaz ve zahir hakikatları dahi müşkilleştiriyor diye eskiden beri iştihar (meşhur olmuş) bulmuş ve eski eserleri o sû'-i iştiharı (kötü şöhreti) tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât (kolaylaştırmalar) ve sühulet-i beyan (kolay açıklama); elbette bilâşübhe (şüphesiz) bir eser-i inayettir (yardımın delilidir) ve onun hüneri olamaz ve Kur'an-ı Kerim'in i'caz-ı manevîsinin (manevi mucizesinin) bir cilvesidir (görüntüsüdür) ve temsilât-ı Kur'aniyenin (Kur’ani örneklendirmelerin) bir temessülüdür (cisimlenişi) ve in'ikasıdır (yansımasıdır).
Said NURSİ burada kitabının kendisine ait ifadelerden oluşmadığını ve vahiy (!) eseri olduğuna dair getirdiği gerekçelere bakın:
  1. Türkçe’yi iyi bilmediğini itiraf etmektedir ancak ne hikmetse Allah ona ana dilinin haricinde az bildiği bir dilde kitap yazdırmıştır! Oysa Allah tüm resullerini içinde bulunduğu toplumun diliyle gönderdiğini söyler. Yani Said NURSİ vahiy iddiasında bulunurken dahi bunu becerememekte eline gözüne bulaştırmaktadır. Benzer bir iddiada Bahaullah adlı İran’lı şahıstır ve oda peygamberliğini ilan etmiş ancak ne hikmetse kavminin dili olan Farsça ile değil Allah Arapça olarak güya El-Beyan adlı kitabını ona indirmiş. Esasen gerek Bahaullah ve gerekse Said NURSİ’nin sahtekârlığı tam bu noktada ortaya çıkıyor. Zira Allah İbrahim Suresi 4. Ayetinde şöyle der:
   “   Biz her peygamberi onları aydınlatabilsin diye ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Allah dileyeni yanıltır dileyene yol gösterir o azizdir hikmet sahibidir.  “
  1. Said NURSİ sözlerinin çoğunun anlaşılmaz türden olduğunu hatta bu yüzden basit meselelerde dahi dilindeki bu etkiden dolayı problemlere neden olduğunu söylemektedir. Said NURSİ kendi kendini eleştirmemekte ve bunu erdemli bir itirafname şeklinde sunmuyor tam tersine Risale-i Nur adlı kitaplar topluluğunun Allah tarafından kendisine sünuhat, ihtarat ve ilhamat yoluyla yazdırıldığının delili olarak sunmaktadır. Hakikaten Risale-i Nur’un dili son derece anlaşılmaz, uzun uzun cümleler müteşekkil ve noktalamalardan yoksun gereksiz kelime ve cümle tekrarıyla kocaman bir SÖZCÜK İSRAFINDAN başka bir şey değildir. Said NURSİ kendisiyle ilgili söylediği tüm olumsuzlukların aslında Risale-i Nur’un kendisine vahiyle yoluyla geldiğinin delili olarak söylemekte ve Allah’ta böyleleri için şöyle demektedir:
  
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
             Beşinci İşaret: Risaleler umumiyetle pek çok intişar (yayıldığı) ettiği halde, en büyük âlimden tut, tâ en âmi (sıradan) adama kadar ve ehl-i kalb büyük bir veliden (ermişten) tut, tâ en muannid (inatçı) dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakat-ı nâs (insanların derecelerine) ve taifeler (gruplar) o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri halde tenkid edilmemesi ve her taife (grup) derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inayet-i Rabbaniye (ilahi yardımın eseri) ve bir keramet-i Kur'aniye (Kur’ani keramet) olduğu gibi, çok tedkikat (incelemeler) ve taharriyatın (araştırmaların) neticesiyle ancak husul (gerçekleşen) bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş (karıştıran) eden sıkıntılı inkıbaz (daralma) vakitlerinde yazılması dahi, bir eser-i inayet (yardımın eseri) ve bir ikram-ı Rabbanîdir (ilahi ikramdır).
Said NURSİ kendince bazı işaretler sunarak eserinin Allah’ın yazdırmasıyla olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır. EĞER BİR ŞEY HUSUSTA İŞARET VARSA DOĞAL OLARAK İŞARET EDİLEN ŞEYİNDE VARLIĞI GEREKLİ. Said NURSİ’nin iddiasına göre ortada onun kitabına yönelik İLAHİ İŞARETLER varsa eğer bu doğal olarak işaret edilen şeyin VAHİY olması gerektir. Zira eğer Allah özellikle işaretler gönderiyorsa demekki Said NURSİ odaklı mesajlarda göndermiş oluyor! Var olmayan bir şey için işaret olmayacağına göre mantık bunu gerektirecektir! Zaten Said NURSİ risalelerin yazılma ortamlarını dahi olağanüstüleştirmekte ve tamda fikrinin karıştığı, yada içinin sıkıntıya düştüğü anlarda bu şeylerin kendisine yazdırıldığını iddia etmekte bu tamda bir peygambere gelen vahyin geliş şeklinin aynısıdır. Peki Allah ne diyor böyle şarlatanlara :
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
            Evet ekser (çoğu) kardeşlerim ve yanımdaki umum (bütün) arkadaşlarım ve müstensihler (kopyalayanlar) biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektub'un beş parçası, birkaç gün zarfında hergün iki-üç saatte ve mecmuu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm (peygamberimizin isminin telaffuzunda) kelimesinde zahir bir hâtem-i nübüvveti (peygamberlik mührünü) gösteren dördüncü cüz, üç-dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış; ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakik bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış; ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman'ın bahçesinde bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız (daralmış) olduğum zaman, en zahir (açık) hakikatları dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan (özellikle) o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyade beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye (ilahi yardımla) ve bir ikram-ı Rabbanî (ilahi ikram) ve bir keramet-i Kur'aniye (Kur’ani Keramet)  olmazsa nedir?
Said NURSİ ısrarla eserinin Allah tarafından yazdırıldığını söylüyor ve bu sözüylede peygamberlik iddiasında olduğunun farkında ya değil yada bilerek ve kastederek bunu söyleyerek İslam dairesinden çıkıyor. Said NURSİ kendi kendini o derece övmektedir ki, Allah’tan indiğinde hiç şüphe olmayan Kur’an’da dahi peygamberimiz bu derece övülmemiş hatta yeri geldiğinde peygamberimiz Allah tarafından tehdit dahi edilmiştir. Allah kendi kitabının herkesi ikna etmeyeceğini dahi söylemiştir. Ancak Said NURSİ demekki peygamberimizden haşa daha üstünki onun yazdığı kitap birilerini ŞEFKAT TOKATIYLA çarpabiliyor, herkesi susturup ikna edebiliyor. Bakın Allah kitabında ne diyor :
“Kur’an’dan mü’minler için rahmet ve şifa olan şeyleri indiririz zalimlerin ise ancak hüsranını artırır” İsra Suresi 81. Ayet.
“Çok hırsla istesende insanların çoğu iman etmeyecek” Yusuf Suresi 103
“İnsanların çoğu Allah’a ortak koşmadan inanmayacak” Yusuf Suresi 106
Görüldüğü üzere Allah kendi kitabına bile insanların çoğunun inanmayacağını söylüyor ve bu hususta peygamberimizi uyarıyor ve hayallere kapılmaması hususunda uyarıyor.  Said NURSİ ise kitabının bütün dinsizleri susturduğunu ve fetihlere vesile olacağını iddia ediyor. Kur’an’dan sızdığını söylediği Risale-i Nur demekki Kur’an’dan daha etkili bir kitapki filozofları, dinsizleri susturuyor ve herkesi imana getiriyor (!)
            Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakaik-i İlahiyeden (ilahi gerçeklerden) ve imaniyeden bahsetmiş ise, alâküllihal (her halukarda) bir kısım mesaili (problemleri), bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş (yayılmamış). Halbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede, -çoklardan sorduğum halde- sû'-i tesir (kötü etki) ve aks-ül amel (reaksiyon, tepki) ve tahdiş-i ezhan (zihinleri bulandıran) gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiye (gaybi işaret) ve bir inayet-i Rabbaniye (ilahi yardım) olduğu bizce muhakkaktır.
Oysa Allah kendi kitabının dahi zalimlerin hüsranını arttırdığını hatta yine İsra Suresi 45 ve 46. ayetinde şöyle der:
Kur’an okuduğun zaman senin ve ahirete inanmayanların arasına örtülü bir engel koyarız. Bunu anlayamasınlar diye kalpleri üzerinde örtüler oluşturmuşuzdur ve kulaklarında ise ağırlıklar var, rabbini Kur’an’da tek andığında gerisin geriye kaçarlar”
Tabi Allah inanmamakta direnenlerin kendi dilemeleri neticesinde artık onların anlama yeteneğini ortadan kaldırır ve yine onların kendi arzuları neticesinde artık anlayışları perdelenmeye maruz kalır. Bu durum Nurcular içinde geçerli zira onlara Allah’ın ayetleriyle delil getirdiğimizde dinlemek istemiyorlar hatta son zamanlarda onlar Kur’an’ın izinden gitmek isteyenler için “KUR’AN’LA ALDATANLAR” gibi  son derece saçma bir cümle sarfetmektedirler.  Kur’an ayetleriyle delil getirenleri sapkın ilan edecek kadarda SAPMIŞLARDIR… Kur’an ayetlerini dinlememek için “SEN KUR’ANI ANLAYAMAZSIN, ONUN BİR SÜRÜ GİZEMLERİ VAR, HAZİNELERİ VAR” diyerek tamda Yahudiler gibi “BİZİM KALPLERİMİZ KILIFLIDIR” tarzında laflar söyleyerek özenle Allah’ın kitabından kaçmaktadırlar.  
            Altıncı İşaret: Şimdi bence kat'iyyet (kesinlik) peyda (ortaya çıkarmış) etmiştir ki; ekser (çoğu) hayatım ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garib bir surette ona cereyan verilmiş; tâ Kur'an-ı Hakîm'e hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem (ilmi hayatım), mukaddemat-ı ihzariye (ön hazırlıklar) hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i'caz-ı Kur'anın izharı (açığa vurulması), onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde (sürgünümde)  ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilafında tecerrüdüm (tecrit edilişim) ve meşrebime muhalif yalnız bir köyde imrar-ı hayat (hayatı sürdürmem) etmekliğim; ve eskiden beri ülfet (alışkanlık) ettiğim hayat-ı içtimaiyenin çok rabıtalarından (bağlarından) ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur'aniyeyi hâlis, sâfi bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyikat (baskılar) perdesi altında, bir dest-i inayet (yardım eli) tarafından merhametkârane, Kur'anın esrarına (sırlarına) hasr-ı fikr (düşünceyi özel kılma) ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanaatindeyim. Hattâ eskiden mütalaaya çok müştak olduğum halde; bütün bütün sair kitabların
Barla Lahikası ( 16 - 17 )
آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ تَسْلِيمًا كَثِيرًا آمِينَ
* * *
Mahrem bir suale cevabdır
Said NURSİ bu son işaretinde ise iradesi dışında yanlızlığı çekildiğini söyleyerek kendisini Peygamberimizle özdeşleştirmektedir. Zira Hz. Aişe’den gelen bir rivayette o peygamberimiz için “Sonra ona yanlızlık sevdirildi” demektedir. Zira bu yanlızlık döneminde adeta peygamberimiz bu ilahi görev için Allah psikolojik olarak hazırlamış sonra Nur dağında ilk emirlerini vahyetmiştir. Said NURSİ tıpkı peygamberimiz gibi kendisine yanlızlığın sevdirildiğini ve aslında bunu kendisini istemediğini kendisine bunun İSTETTİRİLDİĞİNİ iddia ediyor. Yani Risale-i Nur ona Allah tarafından yazdırılmadan evvel buna hazır hale getirilmiş! Said NURSİ adeta kendini peygamberimizle yarıştıran cümleleri bu batıl kitabının birçok yerinde serdetmekte ve sadece “BEN ALLAH’IN PEYGAMBERİYİM” cümlesini kurmamakta ama bu cümlenin haricinde bangır bangır bağırarak “HEYY BEN BURDAYIM VE ALLAH’IN NEBİSİYİM” demektedir… Yani “Ben Allah’ın peygamberiyim” demekten daha beter şeyler söylemektedir. Allah ise böyle sahte peygamberler için şöyle der:
•     Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
    [Şu sırr-ı inayet eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz'ün âhirine ilhak edilmişti. Her nasılsa ekser (çoğu) müstensihler (kopyalayanlar) unutup yazmamışlardı. Demek münasib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.]
Said NURSİ yazdığı kitabın –ona göre yazdırılan- satır sıralaması dahi sıradan ve tesadüfü değil ilahi dokunuşla olmuştur. Öyleki satırların nereye konulacağı vs dahi özenlidir ve ta başından bellidir. Said NURSİ kendini peygamberimizle özdeşleştirirken kitabınıda Kur’an’la özdeşleştirir. Zira Kur’an ayet ayet indikçe peygamberimiz hafızlara hangi ayetin hangi ayetten sonra yani sıralı halinide ezberletirdi. Kendisine bu sıralı hal olarak indirildiği için Allah’ın dilediği hariç beyninde kalıcı bir iz şeklinde kalıyor oda beyninde kalıcı şekilde kalan bu ilahi mesajları vahiy katiplerine yazdırıyordu. Said NURSİ tıpkı peygamberimize vahyin geliş şekline benzer iddialarda bulunmakta bu ise VAHİY ALMA iddiasıdır Allah’ta şöyle der :
•   Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
   
             Benden sual ediyorsun: "Neden senin Kur'andan yazdığın Sözler'de bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazan bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar tesir bulunuyor?"
Tabire dikkat edin, “SENİN KUR’AN’DAN YAZDIĞIN”, Said NURSİ yazdıklarını Kur’an’ın tefsiri olarakta nitelemiyor onu direk Kur’an’la ilişkilendiriyor, oysa Kur’an’dan olan bir şey vahiy olması gerek. Eğer Risale-i Nur Kur’an’dan ise o halde 6000 sayfa olan Risale-i Nur 600 sayfa olan Kur’an’ın neresindedir? Eve ciğer alan Nasrettin hocanın misali gibi hocayı beklemeden ciğeri pişirip yiyen hanımının hocanın ciğeri sorması üzerine “Kedi yedi” yalanına karşılık, hocanın kediyi tartarak “Eğer 3 kilo ciğeri kedi yediyse neden bu tartı hafif” demesine benziyor. Said NURSİ yazdıklarını Kur’an’la direk ilişkilendirerek kutsallık atfetmekte ve okuyanların itiraz yollarını kapatmaktadır. Çünkü istiyor ki Kur’an gibi saygı ve inanç görsün. Tesirinin büyük olduğu iddiası ise kendi kendisinin kuruntusudur ve aslında bu övgüler sonucunda bu kitapta bir şey var zannederek okuyanların –cehaletleri nedeniyle- içi boş övgülerinden başka bir şey değil!  
Elcevab: -Güzel bir cevabdır- Şeref, i'caz-ı Kur'ana (Kur’an’ın mucizesine) ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ-perva (korkusuzca) derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünki:
Said NURSİ açık açık yazdıklarının kendisine ait olmadığını ve yazdıklarının Kur’an olduğunu bildirerek vahiy eseri olduğunuda ikrar etmiş oluyor!
Yazılan Sözler tasavvur (kurgu) değil tasdiktir; teslim değil, imandır; marifet (bilgi) değil, şehadettir, şuhuddur (şahitlik etmektir); taklid değil tahkiktir ; iltizam değil, iz'andır; tasavvuf değil hakikattır; dava değil, dava içinde bürhandır (delildir). Şu sırrın hikmeti budur ki:
            Eski zamanda, esasat-ı imaniye (inanç esasları) mahfuzdu (korunmuştu), teslim kavî (güçlü) idi. Teferruatta (ayrıntılarda), âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları (açıklamaları) makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye (bilimsel kanıtlama), elini esasata (esaslara) ve erkâna (dini rükünlere) uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelal, Kur'an-ı Kerim'in en parlak mazhar-ı i'cazından (mucizeleri yansımasından) olan temsilâtından (temsillerinden) bir şu'lesini (parıltısını); acz u za'fıma, fakr u ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur'ana ait yazılarıma ihsan etti. Felillahilhamd sırr-ı temsil (temsil sırrıyla) dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ül vahdetiyle (birlik yönüyle), en dağınık mes'eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike (gerçeklere) kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil (temsil sırrıyla) penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye (gaybi gerçekliklere), esasat-ı İslâmiyeye (İslami esaslara) şuhuda (gözle görülür bir şekilde) yakın bir yakîn-i imaniye (kesin iman) hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha (silahını teslim etti) mecbur oldu.
Said NURSİ o derece yüksek perdeden atıyor ki şeytan bile onun yazdıklarına teslim olmuş! Belki şeytan bile onun bu derece saçmalamasına tahammül edememiş o yüzden kendisinden uzaklaşmış hatta şöyle demiş olabilir “SAİD NURSİ BENİDE GEÇTİ, ONUN OLDUĞU YERDE ARTIK BANA İHTİYAÇ KALMAMIŞTIR”…Said NURSİ kendi çağındaki cehaleti, fırsattan istifade tarzında kullanmış ve insanları etkilemiş olabilir ancak artık çağımız bu tür herzeleri yutacak çağ değil!
Elhasıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa, ancak temsilât-ı Kur'aniyenin (Kur’ani örneklendirmelerin) lemaatındandır (ışıltılarındandır). Benim hissem; yalnız şiddet-i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur (yakarışımdır). Derd benimdir, deva Kur'anındır.
* * *
Barla Lahikası ( 19 - 20 )
Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma ait takdirat  (takdirleri) ve medhi (övgüyü) kabul etmem. Çünki manen büyük zarar gördüm. Onun için şahsıma karşı takdirat (takdirler), fahr u gurura medar (neden) olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur'an-ı Hakîm'in dellâlı (rehberi) ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife-i kudsiye (kutsal görevim) noktasında takdirat (takdirler) ve medih (övgü) bana ait olmayıp, nurlu Sözler'e ve belki doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye (imani gerçeklere) ve esrar-ı Kur'aniyeye (Kur’ani sırlara) ait olduğu için onu müftehirane (övünerek) değil, Cenab-ı Hakk'a karşı müteşekkirane (teşekkür ederek) kabul ediyorum. İşte bu iki şahıs, bu hakikatı herkesten ziyade anladıkları için, onlar bilmeyerek vicdanlarının sevkiyle yazdıkları takdirat (takdirlerini) ve medihlerini (övgülerini), Risale-i Nur eczaları (parçaları) içinde dercedilmeye (içine konulmaya) sebeb olmuştur.
Barla Lahikası ( 22 )
Güya Said NURSİ kendi kendini övmüyormuş bütün bu övgüler aslında Kur’an’aymış, madem öyle o vakit kitap yazma ihtiyacı niye hissetti? Kur’an varken ve onda kendini anlatma gücü yokmuydu ki 6000 sayfa bir kitaba insanlık zebun oldu? Said NURSİ topu taca atarak güya kendi kendini övmemiş oluyor bu arada hem diyor ki bu marifet benim değil hemde kendisine yapılan bu övgüleri “teşekkür ederek” kabul ediyor. Madem marifet senin değil yapılan teşekkürlere niye “sahipleniyorsun”? Said NURSİ dinsel paranoyaya yakalanmış bir akıl hastasıdır aslında!
BAKIN BİR NURCU ÜSTADININ  YAZDIKLARINI NASILDA KUSURSUZ VE NOKSANSIZ İLAN EDİYOR!
Mübarek Sözler şübhesiz Kitab-ı Mübin'in (Kur’an’ın) nurlu lemaatıdır (ışıltısıdır). İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll (bütün) halinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde hissemend (paylanır) ve faidemend (faydalanır) olurlar. Şimdiye kadar tenkid olunmaması, her meslek ve mezheb ve meşreb ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin (dilsizlerin) dil uzatamayıp ebkem (dilsiz)  kalmaları, kanaatımızın sıhhatine delalet etmeğe kâfidirler.
Said NURSİ gibi onun kör taklitçileride haddi aşan tavırlara sahipler. Oysa hiçbir İslam alimi yazdığını kusursuz görmez zira insan mutlaka kusur sahibidir ve aslında insan tamda budur.
Bakın Allah ne diyor :
Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz. Nisa Suresi: 49
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR. Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR? Necm Suresi 31,32,33,34,35
 
            Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim bürhanlar (deliller):
             Evvelâ: Bid'atların çoğaldığı bir zamanda ülemanın (alimlerin) sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyan buyurulan hadîsteki emir ve zecr (engelleme).
             Sâniyen (ikinci olarak): Peygamberimizin ittibaına (uymaya) mükellef olduğunuzdan onlar gibi müddet-i hayatınızca (hayatımız boyunca) vazifeye devam mecburiyeti olduğu.
             Sâlisen (üçüncü olarak): Madem bu hizmet münhasıran re'yinizle (düşüncenizle) değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur'an (Kur’an’ı tebliğ eden), Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdan (Allah’ın sevgilisi) Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri bir gün اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ ferman-ı celilini (yüce fermanını) tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i risaletinin (peygamberlik vazifesinin) hitamına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da hizmeti kâfi görülürse, bildirilir kanaatındayım.
                                                                                           Barla Lahikası ( 26 )
Görüldüğü üzere sadece Said NURSİ kendini peygamberimizle özdeşleştirmiyor, onun haddini aşan şakirtleride haddi aşıyor ve kendisine Allah tarafından bazı bildirimlerin olacağına kanaat sahibiler. Görüldüğü üzere Nurculuk Dini bir ekip çalışmasının ürünüdür ve bu günahta Said NURSİ yalnız değil ve şakirtleriyle beraber bunun hesabını verecek!
Risale-i Nur gerçi zahiren sizin eserinizdir, fakat nasılki Kur'an-ı Mübin Allah'ın kelâmı iken Seyyid-i Kâinat (evrenin efendisi), Eşref-i Mahlukat (yaratılanların en şereflisi) Efendimiz nâsa (insanlara) tebliğe vasıta olmuştur; siz de bu asırda yine o Furkan-ı Azîm'in (Yüce Kur’an) nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i Hak'la (Allah’ın emriyle) hitab ediyorsunuz. Öyle ise; O Hakîm-i Rahîm, size bu eseri yaptırtan, o Nurları ayak altında bıraktırmaz. Elbette ve elbette fânilerden belki de hiç ümid edilmediklerden sahibler, hâfızlar, ikinci üçüncü hattâ onuncu derecede mübelliğler, naşirler halk buyurur itikadındayım.
Hulusi
Barla Lahikası ( 29 )
Hulusi denen sapkın Nurcu açık açık Risale-i Nur’un vahiy olduğunu söylüyor. Esasen Hulusi denen bu Nurcu daima övgülerinde aşırıya giden bir tip ve muhtemelen Nurculuk denen bu sapkın inancın yayılması içinde en çok çalışanlardan biri bakın Allah böyle gruplar için ne diyor :
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
Bu kerre irsal (gönderilen) buyurulan Mektubat-ün Nur (Nur’un mektupları) zeyilleri (ekleri), emsali (benzerleri) gibi hoş, güzel ve bedî'dir (eşsizdir). Eserlerin Nur ism-i azîminin (yüce isminin) tecellisi (yansıması) olduğuna, ihtiyaca ve hâl-i âleme (dünyanın durumuna) göre yazdırıldığına bence asla şübhe yok
Barla Lahikası ( 29 )
Görüldüğü üzere RİSALE-İ NUR Allah tarafından yazdırılmış ve bu hususta da hiçbir şüphe yokmuş peki Allah böyleleri için ne diyor :
•        Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
NURCU HULUSİYE GÖRE RİSALE-İ NUR DOĞRUDAN DOĞRUYA KUR’AN’IN IŞIĞIYMIŞ!
Eser, emsali (benzerleri) gibi nurlu ve hikmetlidir. İnşâallah temenni buyurduğunuz vecihle ümmet-i Muhammed'in içtimaî (sosyal) ve pek mühim bir yarasına kat'î deva olur. Doğrudan doğruya nur-u Kur'an olan mübarek Sözler'in kasd ve işaret edilmek istenildiğini arzettim ve makam-ı tasdikte (onay makamında) şimdiye kadar kendisine birkaç Söz'ü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyüadd (sayısız) ve lâyuhsa (sayısız) niam-ı Sübhaniyesine (Allah’ın nimetlerine) mazhar olduğum Allah-u Zülcelal tebareke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerine hamd ü şükürden âciz, isyan ile âlûde (karışmış) iken zât-ı üstadaneleri bizi izn-i Rabbanî (Allah’ın izni) ile o mübarek münevver (aydın) Sözler ile irşad edip zulmetten nura çıkardınız.
Barla Lahikası ( 32 )
Doğrudan doğruya Kur’an’dan olan Kur’an olması gerekir ve eğer böyleyse Kur’an Allah’ın kelamı olduğuna göre Risale-i Nur’da öyle olsa gerek, ancak Allah şöyle der :
•        Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
RİSALE-İ NUR BAKIN SABRİ ADLI NURCU’YA GÖRE NELERE KADİRMİŞ!
Bil'umum (bütün) Risalât-ül Envâr (Nur risaleleri) her biri ayrı ayrı mevzularda, hadd ü hesaba gelmeyen müşkilleri (problemleri) halletmeleriyle beraber bendeniz şöyle tasavvur ediyorum ki: Nur deryasından nûş (içmek) etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmibirinci ve Yirmiikinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi maraz-ı kalbîyi (kalbi hastalığı) def' u ref'e (kaldırıp yoketmesine), ruhu tenvir u tesrire (aydınlatıp mutluluğa sevketmeye) kâfi bulunduğu meşhud (şahit olunmuş) ve müsellemdir (tasdik edilmiştir). Zira Birinci Söz tevhid miftahıdır (anahtarıdır). Yirmibir'in birinci şıkkı da mirkat-ı Cennet'tir (cennetin basamağıdır). İkinci şıkkı da emraz-ı kalbiyenin (kalbin hastalıklarının) tedavisi için nazirsiz (eşsiz) bir şifahane-i eczadır. İksir ilâçlarıyla bilâ istisna (istisnasız) herkeste bulunan vesvese marazını tedavi ve kal' (çekip koparır) eder. Kalb ve ruhta Kur'an-ı Hakîm'in ebedî ve nâmütenahî (sınırsız) füyuzat (feyizlerini) ve envârından (ışıklarından) gelen ravzât-ı inşirahiyeyi (mutluluğun cennetlerine) küşad (açmak) ile saadet-i ebediyeye (sonsuz mutluluğa) îsal (ulaştıracak) edecek bir râh-ı necat (kurtuluş yolu) ve selâmettir. Yirmiiki ise; Bürhanlarıyla (delilleriyle), Lem'alarıyla (ışıltılarıyla) insan olanın akaid-i diniyesini (dini inançlarını) tahkim ve tarsine (sağlamlaştırmaya) emsalsiz (benzersiz) bir rehber bulunduğunu arzederim efendim.
Sabri
Barla Lahikası ( 50 )
Said NURSİ ve sapkın, haddini aşmış takipçileri ve tabiri caizse bu sahte peygamberin sahte vahiy katipleri onlarca sayfa dolusu birbirine övgü, yıkama yağlama ile birbirlerinin yalanını tasdik etmekten başka bir şey yapmamışlardır. Oysa eğer bu marifetlere sahip bir kitapsa onlarca sayfa dolduracak şekilde övmeye, bunu tekrar tekrar söylemenin bir anlamı yok, ancak Nurcular bunu bilerek yapmakta ve taraftarları üzerinde psikolojik bir şartlandırma oluşturma gayretindeler. Nurcular gerçekten buna inanmakta ve aslında bir dinsel paranoya içine kendilerini atmaktadırlar.
BAKIN SAİD NURSİ KAŞ YAPAYIM DERKEN NASIL GÖZ ÇIKARIYOR!
Hülâsa: Bana liyakatımın çok fevkinde hüsn-ü zan eden ve teveccüh gösteren aziz ve muhterem ve mütevazi Sabri Kardeş! Bil ki çok günahkâr, çok âciz, fakir, müflis, ümmet-i Muhammed'den (A.S.M.) bir abdim (kulum). Dualarınıza çok muhtacım. Acz ve fakr arzuhalini kabul ettirerek hazine-i hâssa-i Kur'an'dan (Kur’an’ın özel hazinesinden) âleme muhtelif nam ve tarz ve şekillerde cevherler teşhirine muvaffak olan dellâl-ı Kur'an'ın (Kur’an’ın rehberi) kudsî hizmetinde kendisine yardım en büyük emelim ve en ciddî temennim, en mukaddes niyetimdir. Bu niyetim sebebiyle Nurlarla meşgul olmak saadetine mazhar olduğum dakikalarında, hilaf-ı me'mul (umulanın aksine) bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kalemime gelmektedir ki, bu marifet benim değil elbet muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur'an'dan lemaan (ışıldayarak) eden Nurlara aittir. Öyle ise asıl üstad Kur'an'dır. Üstad-ı muhteremimiz elyak (en layık) ve elhak muarrifi (bildiricisi), mübelliği (tebliğ edeni) ve müderrisidir (öğretmenidir). Biz muhtaçlar fırsatı ganîmet bilmeli, cevherleri almalı; kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde (dünya ve ahirette) medar-ı saadetimiz (mutluluk nedenimiz) olacak olan bu Nurlara alâ kadr-it tâka (gücümüz nispetinde) neşre çalışarak muhafazasını kuvvetleştirmeliyiz. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفِيقُ
Barla Lahikası ( 60 )
Görüldüğü üzere Said NURSİ açık açık kalbine kendiliğinden birşeylerin geldiğini ve bunda kendisinin hiçbir tasarrufu olmadığını söyleyerek vahiy aldığını açık açık söylemektedir peki Allah ne diyor :
•       Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve âyetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
SAİD NURSİ BAKIN RİSALE-İ NUR’U ELEŞTİRENLERE NE DİYOR!
Duanızın cümlemiz muhtacı ve duanızda bulunmak hepimizin borcudur. Sabri Efendi kardeşimiz ne güzel takdir etmiş, mâşâallah, mâşâallah. Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. Evet, bazı ibareler belki edebiyat denilen şeye tam muvafık düşmüyormuş. Bunda da isabet var. Çünki edebiyat satılmıyor, Kur'an'dan nurlar gösteriliyor. Bu fakir kardeşiniz bu Sözler'i okuduğum zaman, üstadımı temsil eder bir hâl alıyorum. Tabiratınızla (yorumlarınızla), şivenizle okumak bana o kadar zevkli, lezzetli geliyor ki, tarif edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyor telakki ediyorum. Bazan verdiğiniz salahiyetin manevî kuvvetiyle namınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum. İşte bendeki telakki ve tesir bu mahiyettedir. Bu mektubu müsvedde ettiğim vakit tam bu anda müezzin minarede "Allahü Ekber" demişti. Ben de "Allahü Ekber (Celle Celalühü)" ile mukabele etmiş idim. Bu hal işdeki kudsiyete (kutsallığa) açık bir işaret değil mi?
Barla Lahikası ( 62 )
Yaptığını yazdığını kutsal gören Said NURSİ, eserine yapılan eleştiriye bile tahammülü yok zira buda doğal, zira bu onun eseri değil ve Allah ona yazdırdığı için tabiatıyle eleştirilemez! O yazdığı bu safsatalara pazarlıksız iman istiyor, bu yüzden bu grupa girenler kesinlikle kendine ait inancı varsa Nurculuk lehine terketmeli ve öyle girmeli! Nurculuk bu yüzden kendini farklılaştırmış ve tıpkı Masonluk gibi bu gruba girmenin uzun ve meşakkatli şartlarıyla ancak girebilir. Sadık bir Nurcu olmak kolay değil zira en büyük zorluk bir bireyin aklını bu safsatalara boyun eğdirip vicdanındaki sorgulama yeteneğini ortadan kaldırmasıdır! Körü körüne inanmayı sağlamak zor olduğundan Nurculuk dininin zirvesine ulaşmakta zordur! Zira bir şeye inanmakla birşeye kendini inandırmak aynı şey değildir!
De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!” Maide Suresi 77 
De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır” A’raf Suresi 33
BAKIN SABRİ ADLI NURCU NASIL HADDİ AŞIYOR!
Eyyühe-l Üstad-ül A'zam! (ey en yüce üstadım)
            Bilhâssa (özellikle) dest ü damen-i mübareklerinizi (mübarek el ve etklerinizi) bûs (öpüp) edip, her ân u zaman muhtaç bulunduğum daavat-ı üstadanelerini (hocalığınıza istinaden dualarınızı) niyaz eylerim. Bir hafta evvel Süleyman Efendi kardeşim vasıtasıyla irsal (gönderilen) buyurulan enva'-ı iltifatı (iltifat türlerine) şamil lütufname-i ekremîlerini (en kerametli lütufname), kemal-i meserretle (tam bir sevinçle) alarak müftehiretle (övgüyle) okudum. Bir fıkrasında tevafukat-ı gaybiye (GAYBİ DENK GELMELER) hakkındaki kanaat-ı âcizanem sual buyuruluyor. "Neam (evet) sadakte (doğrusun), Eyyühe-l Üstad-ül Muhterem (ey muhterem hoca)" kelimeleriyle icabet ediyorum. Zira şu tevafukat-ı gaybiye-i acibe (Bu şaşırtıcı gaybi denklikler), bil'umum (bütün) bahr-i muhit-i Nurun (Nur’un Okyanusunun) talebelerini ve hattâ talebelerin cemaat-ı müstemialarını (dinleyen toplulukların) mest ü hayran (mest ve hayran) ve medyun-u secde-i şükran (şükür secdesine borçlu) bırakmıştır. Nurların şu mu'ciznüma (mucizeli) kerametlerini, ancak ve ancak mir'at-ı Muhammediye (A.S.M.) (Muhammed a.s’ın yansımasıyla) ile müşahede edebiliriz. Bu hakikatın diğer bir marifeti olan:
            Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim
Mir'at-ı Muhammed'den (Muhammed’in aynasında) Allah görünür daim.
{(Haşiye): Latif bir tevafuktur ki: Hulusi-i Sâni Sabri Efendi bu beyti bana yazdığı zamanda, ya aynı zamanda veyahut az sonra, Hulusi Bey bir ay uzak bir yerde, aynı beyti bana yazmıştır. Bu iki zâtın hem hizmet-i Kur'an'da, hem bana karşı münasebetlerindeki tevafukları, alâmet-i muvaffakıyettir (başarının işaretidir). Said}
Görüldüğü üzere Said NURSİ işine geldiğinde “Bu marifet bana ait değil o yüzden övgüleri hak etmiyorum, övgüler Risale-i Nur’dur” derken, işine geldiğinde ise kendisine yapılan müşrikâne –müşrikçe- övgüleri başım gözüm üstüne diyerek kabul etmekte, hatta kendince kerametler üreterek aynı anda başka bir yerde başka bir şakirtinin benzer bir beyti yazdığını ve bunun ilahi bir işaret olduğunu iddia ediyor! Nurculuk Said NURSİ ve en az onun kadar paranoyak şakirtleri tarafından üretilmiş bir dindir ve tabiatıyle Allah böyleleri için şöyle demektedir:
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Şu iki mısra'-ı manidarı (manalı dizeyi), perişan arîzamı şereflendirmek niyetiyle dercediyorum (içine dahil ediyorum). Bu fakir ve âciz talebeniz, şu hayret-feza (hayret veren) keramet-i Kur'aniyeyi (Kur’ani kerameti) ve i'caz-ı Nebeviyeyi (peygamberi mucizeyi) müşahede ettiğim günden beri, bu babda (konuda) çok derin düşüncelere dalıyorum. Ve şu tevafukat-ı acibeye (garip denklikleri) müşabih (benzer) tevafukat (denk gelmeler), başka kitablarda bulunur mu maksadıyla çok temaşa ediyorum, göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir haldedir. Şu halde tevafukat-ı gaybiye (gaybi denklikler), bir keramet-i aleniye (açık keramet) olarak endamını Nurlarda izhar (gösteriyor) ediyor. Ve lisan-ı hal (hal diliyle) ile beşere hitaben diyor ki: Ey benî âdem (insanoğlu), şu sisli asırda dalaleti ref' u selbedip (kaldırıp atarak) necat (kurtuluş) ve saadet bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları, verd-i Muhammedîye (Muhammedi bir güle) tebdil edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakim bir tarîk-i selâmet (sağlıklı yola) ve necata sevkedecek (kurtuluşa), pek çok keramat ve i'cazını (mucizesini) gösteren, bizim bulunduğumuz derya-yı nuranîdir (nurani bir derya). Ve âtiyen (gelecekte) daha nice âsâr-ı hafiye (gizli izler) tezahür (ortaya çıkacak) edecektir, diye nida ediyor.
Müfrit Nurcu başka kitapları okumuşmu acaba ki Risale-i Nur’u diğerlerinden üstün görebiliyor. Oysa Nurcular Risale-i Nur’dan başka kitap okumazlar ve hatta uygunda görmezler. Öyleki Risale-i Nur külliyatının cilt kapağı bile görülen bir rüya üzerine hep kırmızı kaplıdır ve onu bile değiştirmezler. Kitabın kapağının rengi hususunda dahi taassup sahibi bir güruh hiç aklını çalıştırabilir mi? Yada sağlıklı düşünme melekesine sahip olabilir mi?
De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!” Maide Suresi 77 
De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır” A’raf Suresi 33
Müsaade-i fâzılaneleriyle (yüksek müsaadenizle) bir maruzatım (isteğim) daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisna ederek meramımı arzedeceğim. Bendeniz Nurların müştak müşterilerinde daha doğrusu yanık talebelerinde, bir tevafuk-u fevkalâde (olağanüstü rastlantılar) görüyorum. Çünki enaniyet (bencillik) ve nefsaniyetin (nefse düşkünlük) şiddetle hüküm-ferma (hükümsüren) olduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyakı bir, kâffesinin (tamamının) ahlâk ve etvarı (tavırlar) bir, umumunun (tamamının) tarz-ı telakkisi (telakki tarzı) bir ve yekdiğerine karşı (ah-i lieb ve üm'den ana baba bir kardeş) daha kavî (güçlü) bir rabıta-i hakikiye (hakiki bağ) ile merbut (bağlı), samimiyet ve hakikatperverlikte, âdeta yekdiğerine müsabaka eder derecede ciddî ve hâlis, kardeşlikte takib ettikleri hatt u hareket bir ve daha pek ziyade birbirine benzeyen tullab-ı nuraniyenin (Nurlu Talebelerin) bu hârika hallerini de ayrıca bir tevafukat-ı gaybiye (gaybi rastlantılar) sırasında görüyorum. Zira İstanbul'dan, İzmir'den, Aydın'dan, Kütahya'dan, Isparta'dan, Eğirdir'den ilh.. muhtelif beldelerden seçilip, her sınıfta mukayyed bulunan talebelerin aynı hâssaları (özelliklere) haiz olmaları, câlib-i nazar-ı dikkat (nazarı dikkat çeken) olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.
Sabri
Barla Lahikası ( 67 - 68 )
Sabri denen paranoyak müfrit Nurcu’nun yalancı üstadına seslenme şekli dahi onların hangi zihniyete sahip olduğunu apaçık gösteriyor..Mesela “Ey üstad-ı ekremim derken Müslümanların peygamberimizi “Resul-u Ekrem” anmasına benziyor! Esasen Said NURSİ kendini Peygamberimizle Risale-i Nur’u ise Kur’an’la özdeşleştirerek bu adeti başlatmış en az üstatları kadar yalancı ve sahtekar takipçileride aynı geleneği sürdürmüşlerdir. Öyleki “elin ayağını öperim” diyecek kadar kişilik alçalması görüntüleri vermektedirler. Bu derece aşırı saygıyı ve sevgiyi İslam uygun görmez ancak bu Nurcularda neredeyse ilahlaştırmaya kadar varmaktadır!
“ Ey iman edenler Allah ve elçisinin ÖNÜNE geçmeyin Allah’tan sakının Allah işitendir bilendir” Hucurat Suresi 1. Ayet
“Ey iman edenler sesinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla yüksek sesle konuşmayın hiç farkında olmazsınız birde bakmışsınız bütün yapıp ettikleriniz boşa çıkmıştır” Hucurat Suresi 2. Ayet
Yukarıdaki ayetler Müslümanlara söz ve davranışlarına dikkat etmelerini ve Allah’ın onaylamadığı iddiaları dile getirmeyi yasakladığını ve hatta bununla peygamberin ve Allah’ın önüne geçmek olduğunu söylüyor. Esasen böyle tipler iddialarında ısrar ettiğinde ise ne kıldıkları namaz, ne tuttukları oruç nede gittikleri hacc sevap yüzü görecek tam tersine sahibini zehirleyen amellere dönüşecektir. 
LÜTFÜNÜN ARKADAŞI DENİLEN BAŞKA BİR NURCU RİSALELERİ ÜSTADININ YAZDIĞINI SÖYLÜYOR!
Ey Üstad!
            Kur'an'ın bir ma'kesi (yansıması) olan yazdığın risaleler, senin ne büyük üstad olduğunu kabul ü teslime kâfidir. Sen ki ey aziz Üstad, İslâmiyet üzerine çöken zulmet (karanlık) ve gaflet perdelerini risalelerinle yırttın. O mülevves (kirli) perdeler altındaki en nurlu hakikatleri meydana çıkardın. Senin sarsılmaz azmin, kahraman metanetin, ârâmsız (dinlenmeksizin) sa'yin (çabanın) semeresiz (meyvesiz) kalmadı. Anadolu'nun ortasına öyle bir âb-ı hayat (hayat suyu) çeşmesi açtın ki {(Haşiye-1): Bu hizmet-i kudsiyedeki (kutsal hizmetin) sevab ve şerefte benim gibi bîçarenin hissesi, tasavvur ettiğiniz miktardan binde bir düşse yine şükrederim. Ehl-i hüner, elmas kalemleriyle imdadıma yetişen sizin gibi Kur'an'ın hâlis şakirdleridir (takipçileridir).} bu çeşmenin muslukları yazdığınız risalelerin, neşrettiğiniz eserlerin hakaikidir (gerçekleridir). Menba' (kaynağı) ve madeni, bâki olan
Barla Lahikası ( 77 )
Görüldüğü üzere Nurcu şakirt yalancı üstadını yücelteyim derken İslamiyete olmadık hakaretler ediyor ve İslamiyetin üzerine karanlıkların çökebileceğini bile düşünebiliyor. Oysa İslam Allah’ın dinidir ve kimse ona ilişemez ancak densiz Nurcu üstadını Allah’ın dininden o derece üstün görüyor ki zayıf, aciz duruma düşen İslamiyeti haşa haşa o tekrar ayağa kaldırıyor! Oysa üstadı İslam’a karşı en büyük ihanet içindedir. Allah’ın dinini aciz ve üzerine karanlık çökebilecek kadar zayıf gören bir kişi asla Müslüman olamaz!
BAKIN HULUSİ VE ASIM ADLI NURCULAR NASIL HADDİ AŞIYOR!
Özene bezene yazılmış, senelerle emek sarfıyla cem'edilmiş, toparlanmış, tefsir kavaidine (kaidelerine)  siyak u sibak-ı kelâm (sözün gelişini) gözetilerek, muhtemelen bazı yerlerinde kesret-i istimal (çok kullanma) sebebiyle, hâh nâ-hâh (ister istemez) nazar-ı dikkate çarpan tevafuk (rastlantı) ve müvazenete (dengeye) de an-kasdin (kasten) ihtimam (özen isterek) edilerek, emniyetle vücuda getirilmiş olan bir tefsir ile, doğrudan doğruya hazain-i mukaddese-i Kur'aniyeden (kutsal Kur’ani hazineler) bu asır insanlarına, müslümanlarına göre nebean (fışkırarak), feveran (coşarak) ve lemaan (ışıldayarak) eden nurlu âsârdaki (eserlerdeki) gaybî muvafakat, müvazenet (denge) kıyas edilebilir mi? Aslâ...
Barla Lahikası ( 85 )
Yani bu nurcuya göre herşey İlahi elin ayarlamasıyla olmuş ve Risale-i Nur bu ilahi elle yazılmıştır..Yani uzun ve gereksiz sözcük israfından sonra Allah kelamı olduğunu ilan ediyor ancak bunu yaparken kelimeleri birbirine dolayıp duruyor zira açık açık söylese olmayacak o yüzden en iyisi kelime oyunu;
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
Bu asırda ve şu zamanda da, o mübarek âyetin hikmetleri hakkında eser yazılmasının bu ayda olması enseb (en uygun) ve a'lâdır (en yücedir). Cenab-ı Hak emsal-i kesîresiyle (çok misalleriyle), hayırlısıyla cümlemizi müşerref buyursun, âmîn!
Görüldüğü üzere Nurcular Risale-i Nur’u Kur’an’la öylesine özdeşleştiriyorlar ki Kur’an gibi Ramazan ayında yazılmaya başlandığını dahi çekinmeden söyleyebiliyorlar!
            Hâtem-i İ'caz (mucizeli son), hizmet-i Kur'an'daki kıymetdar (kıymetli) kardeşlerimi tanıttırdı. Ve şu güzel nurlu beyti hatırlattı:
            Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim,
Mir'at-ı Muhammed'den (muhammedin aynasından), Allah görünür daim.
{(Haşiye): Latif bir tevafuktur (rastlantıdır)  ki, birinci Hulusi ile ikinci Hulusi ünvanını alan Sabri Efendi, buradaki birbirinden çok uzak oldukları halde, aynı fıkrayı mektublarında bana karşı yazıyorlar.}
            Ve şu fıkrayı söylettirdi:
            Âyinedir bu hâtem (bitiş), herkes sıdk (doğrulukla) ile hâdim,
Mir'at-ı Üstaddan (üstadın aynasından), Kur'an'dır görünen daim.
Kur’an Said NURSİ’nin aynasından görünüyormuş, demekki aslında Kur’an görünmez, gizli kapaklı bir şey ve ayna görevi yapan Said NURSİ’de görünüyor ancak! Peygamberimizin aynası nasıl oluyor ve Allah kulunun aynasına nasıl yansıyor hadi buna mecaz diyelim peki böyle bir mecaz yapmayı Allah uygun görüyor mu? Allah’a inandığını söyleyen Said NURSİ ve şakirtleri en saygısız cümleleri inandığını söyledikleri Allah ve peygamberi için kullanmaktan çekinmiyorlar! Peki Allah ne diyor :
“ Ey iman edenler Allah ve elçisinin ÖNÜNE geçmeyin Allah’tan sakının Allah işitendir bilendir” Hucurat Suresi 1. Ayet
“Ey iman edenler sesinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla yüksek sesle konuşmayın hiç farkında olmazsınız birde bakmışsınız bütün yapıp ettikleriniz boşa çıkmıştır” Hucurat Suresi 2. Ayet
            Allah-u Zülcelal cümlesinden razı olsun. Bu mübarek mir'atın (aynanın) boş köşesine, bu beyit ile imzamın konulmasını tasvib-i ârifanelerine (bilgece onaylamalarını) arzederim.
Hulusi
* * *
            (Binbaşı Âsım Bey'in Risalet-ün Nur Sözleri hakkında temsil ettiği bir fıkradır)
            Münezzehtir şuunattan, hep ilham-ı İlahîdir (ilahi ilhamdır),
Okurken nur alır vicdan, sütûr-u bîtenahîdir (sonsuz satırlardır),
Riyadan, kibirden, her meâsîden (isyanlardan) münezzehtir,
Kelâm-ı Lâyezalî'den (yok olmayan söz) gelen, bir nur-u müferrihtir (sevindiren ışıktır).
            Nasıl bir vecd içinde anladım bilsen, bu âsârı (eserleri),
Bu, âyetler gibi nuranî ve lahutî (ilahi) bu efkârı (fikirleri),
Meâsir (izlermi) mi eser mi müncelî yoksa müesser (tesir edilmiş) mi?
İlahî bir "sürâ"dan (gece yolculuğundan) berk (şimşek) uran, hayretfeza (hayrete düşüren) sır mı?
            Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten (birlik sırrından) haberlerdir.
Sen ey gafil beşer bil nefsini, gör ki, ne şeylerdir.
Bütün kevn (kainat) vâlih ü hayran (aklı gitmiş, şaşırmış) düşündükçe ser-encamın (olan şeyler)
Kerim hayretle, hürmetle anar namın, büyük namın.
Âsım
                                                                                   Barla Lahikası ( 85 - 86 )
Şiir estetiğinden yoksun ve seçmece, Arapça ve Farsça kelimelerin sırf dil illüzyonu oluştursun diye serpiştirildiği bu sözler aslında bir inanç yansımasından başka bir şey değil! Asım denen müfrit nurcu yazdığı bu şiirle üstadı ve sözcük israfından ibaret kitabını yağlayıp ballayıp sunmakta ve bir nevi şirkvari pislikleri kusmaktadır!
De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!” Maide Suresi 77 
De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır” A’raf Suresi 33
SAİD NURSİ KUR’AN’IN SURLARININ YIKILDIĞINI İDDİA EDİYOR!
Yirmisekizinci Mektub'un Yedinci Mes'elesini almazdan evvel, mübarek Sözler'le alâkadar olmayan zevata (kişilere), defaatle (çok kere) üstadım altı-yedi seneden beri şöyle buyurmaktadır: "Kur'an'ın surları yıkılmıştır. Bütün hücumlar Kur'an'adır. İmanı kurtarmak zamanıdır." İşte yavaş yavaş bu beyanatın sıhhati, her gözü ve aklı olan mü'min tarafından tasdik edilecek hâdisat (olaylar) zuhur (ortaya çıkmaktadır) etmektedir, diyordum. Bu mektub, bu bîçare talebenizin Üstadının emirlerini tebliğde sadık olduğunu isbat etmekle beraber, evvelce de arzettiğim vecihle, mektubları
Barla Lahikası ( 88 )
Said NURSİ yine inandığını ve baştacı ettiğini söylediği Kur’an’a hakaret edip onun surlarının yıkıldığını iddia ediyor, bir mü’min hiç inandığı kitabı böyle aciz, yıkılmaya müsait surlara sahip olarak niteleyebilir mi? Said NURSİ yıkılan bu surları tekrar diktiğini iddia ediyor yani kitabı indiren Allah haşa Said NURSİ’den daha güçsüz olmalı!
“Biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık o dağın paramparça olduğunu görürdün” Haşr Suresi 21. Ayet
NURCU HULUSİ SAİD NURSİ’YE İMAN ETTİĞİNİ SÖYLÜYOR!
İşte bu bid'at ve zulümat (karanlıklar) asrında da, yine o Kur'an-ı Hakîm ve Kerim, lâyemut (ölmez) i'cazını (mucizesini) Sözler ve Mektublarla izhar (ortaya koymuş) etmiş ve bu hakikaten azîm işde rahmet-i İlahiyeye, muazzez ve muhterem üstadımız elyak (en layık) ve elhak (hakkın ta kendisi) memur ve vasıta olmuştur. Bu hakikata daha birinci derste, lütf-u İlahî ile iman ettim. Diğer nurlu dersler kuvvet-i imana (iman gücüne) vesile olmuş ve olmakta bulunmuştur.
Barla Lahikası ( 89 )
Yukarıdaki satırlar dahi Nurcu şakirtlerin Said NURSİ’ye olan bağlılığının basit bir ilgi ve sevgiden ibaret olmadığını gösteriyor. Tam tersine bu onlarda İMAN yani İNANÇ boyutunda bir bağlılıktır, bu tam anlamıyla “yeni bir din icat” etmekten başka bir şey değildir!
•     Sonra aralarında dini kalın kalın kitaplar haline sokarak parampaça ettiler ve her grub kendi yanındaki kitaplarla övünüp durmaktadır. Mu’minun Suresi 52,53
MEHMET MES’UD ADLI MÜFRİT NURCU BAKIN NASIL SAÇMALIYOR!
Ben de buna mukabil, Üstadımın hâdim olduğu çığırı takib ile hizmet etmek emelinde isem de, yalnız ettiğim hizmet kâfi değildir. O da ancak âhiret menfaatimiz içindir. Yalnız Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak (mutlak feyiz veren) Hazretlerinden beş vakitte dua ediyorum: "Ya Rabbi, Ya Rabbi! Yirmiyedi seneden beri, şeytan aleyhi-l la'nenin zırhlı çelik sandukaya kilitlemiş olduğu imanımı, balyozuyla kırarak tahlis (kurtaran) eden Üstad-ı Ekremime, yani Kur'an-ı Hakîm'in lemaatı (ışıltıları) olan Risale-i Nur'un neşrine (yayımına) bir hizmet olarak, bana menamda (uykumda) göstermiş olduğun yevm-i mahşerde gayya kuyusu kapısının ağzından çevirmeğe muvaffak olan müfessir-i Kur'an'ı (Kur’an’ı tefsir eden) ve son musannif (tasnif eden) bulunan Said-ün Nursî Hazretlerinin yevm-i mahşerde (mahşer gününde) sancaktarı kıl, Ya Rabbi ya Erhamerrâhimîn, velhamdülillahi Rabb-il Âlemîn" olan Cenab-ı Mevlâ'dan evkat-ı hamsede (beş vakitte) vird-i zebanımdır (dilimdeki dua). Ve siz Üstadımın kabul buyurmasını istirham ile el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
Mehmed Mes'ud
Barla Lahikası ( 91 - 92 )
Mehmet Mesut üstadının kıyamet gününde kurtulacağından o kadar emin ki onun önünde bayrak taşımak için Allah’a yalvarıyor. Sonrasında ise el ve ayaklarınızdan öperim diyerekte BİR BİREYİN DİĞER BİR BİREYİN önünde kendini alçaltabileceği en aşağı ifadeleri kullanıyor! Zaten Nurcuların nezdinde Said NURSİ bir alim değil neredeyse peygamberdir hatta dahada ileri giderek yer yer tanrılaştırdıklarıda olabiliyor! Oysa bakın Allah peygamberimize ne diyor :
“De ki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim, BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI DA BİLEMEM, ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben ancak bir uyarıcıdan başka bir şey değilim” Ahkâf suresi 9. Ayet.
AHMET HÜSREV RİSALE-İ NUR’UN ARŞ-I A’ZAMDAN GELDİĞİNİ İDDİA EDİYOR!
            Nasıl bugünkü beşeriyet size ve Risalet-ün Nur'a medyun (borçlu) olmasın ki; semamızda dolaşan güneşin saçtığı ve her an ufûlüyle (batmasıyla) bir başka âlemi gösteren nurları gibi değil, Kur'an'ın arş-ı a'zamından (en yüce arşından) gelen nurlarla ölmez, tükenmez, sermedi (sonsuz) bir nuru, risalelerinizde gösteriyorsunuz.
Barla Lahikası ( 94 )
Bu müfrit Nurcuya göre Risale-i Nur, Kur’an’ın geldiği en yüce arştan gelmiş peki Allah böyleleri için ne diyor:
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

ASIM ADLI NURCU RİSALE-İ NUR’U RİSALE-İ ŞERİFE DİYE TAVSİF EDİYOR!
Şeriat, hakikat ve marifet hazine ve definelerini küşad (açacak) edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nur risale-i şerifeleridir (şerefli risalelerdir). Bu Nur risalelerinin her birisi birbirinden nurlu, hele İ'caz-ı Kur'an "nur-un alâ nur." Nasıl tavsif edeyim, bir gülistan-ı ferahfezada (sevinç artıran gül bahçesi) gayet nâdide ve hoş-bû (hoş kokulu) ezhar-ı latife (latif güller) gûna-gûn (çeşit çeşit) bulunup da, hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir (şaşkın) kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu risale-i şerifeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryasına gark edip de mütefekkir, mütehayyir (şaşkın) edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar? İnsanı, fakat o insanı tahayyür (şaşırma) ve tefekkür sahrasında mest-i lâya'kıl (aklını başından alırda) bırakmaz da ne yapar? Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvaniyet hâssalarından tecerrüd (soyutlanmasına) etmesine, Hâlıkına ubudiyet-i mütemadiyede (devamlı bir surette kul olma)  bulunmasına, mezmum (ayıplanmış) bilcümle (bütün) ahlâkları def' u tardetmesine (kovup atmasına) ilh... gibi hissiyatıyla mütehassis (uzman) edip de nefs-i emmareyi (kötülüğü emreden nefsi) öldürmez de ne yapar?
            Diyebilirim ki, bu Nur risale-i şerifeleri bir gülistan-ı cinandır (cennetlerin bahçeleridir). Bu gülistandan istifade edemeyen bed-mayelere (kötü mayalı), nasîbedar (nasipli) olamayanlara sad-hezar (yüzbinler) teessüf (yazıklar). İşte o gibilere ilham-ı Rabbanî erişsin de, Yirmiüçüncü Söz risale-i şerifesinin âhirindeki iki levhanın birincisi ki, hicab-ı gafletten (gaflet perdesinden) nihanı (sırrı), ikinci levhadaki zeval-i gafletle (gafleti yok etmekle) ayâna (aşıkar olmağa) tebdil edebilsinler.
Barla Lahikası ( 98 )
Görüldüğü üzere Müfrit Nurcu hadis-i şerif der gibi risale-i şerife diyor ve akla hayale gelmeyen betimlemelerle Risale-i Nur ve yazarını övüyor. Tefsirle uzaktan yakından alakası olmayan bu yıkama yağlama cümlelerde “Kamil Tefsir” dedikleri Risale-i Nur’da yer alıyor! Hiçbir tefsir alimi yazdığı kitapta okuyucuların övgülerini vs yazmamıştır zira bunların tefsirle alakası yoktur. Ancak bu uzun ve sıkıcı övgü cümlelerinde kasıt okuyucu üzerinde psikolojik bir şartlandırma oluşturma ve zaten başka kitap okuyarak mukayese imkanı bulmayan potansiyel nurcular bir süre sonra fanatizmin kurbanı olup bu herzeleri benimser hale geliyor.
De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!” Maide Suresi 77 
De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır” A’raf Suresi 33
Görmedin mi o kendilerini temize çıkaranları bilakis Allah dileyeni arındırır hiç kimseyede kıl kadar yanlış yapılmaz. Nisa Suresi: 49
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır kötülük eden yaptıklarına karşılık iyilik eden ise en güzel şekilde karşılık görecektir. İşte bu iyilikte bulunanlar o kişilerdirki ufak tefek hataların dışında büyük günahlardan ve fuhşiyattan kaçınırlar. Rabbinin bağışlaması geniştir sizi yerden yaratırken ve annelerinizin karnındayken o sizi en iyi bilendir O HALDE KENDİNİZİ TEMİZE ÇIKARMAYIN İÇİNİZDE EN TAKVALI KİŞİ KİMDİR O DAHA İYİ BİLİR. Şu yüz çevireni gördün mü? Az verip çoğuna göz koyanı? ONUN İNDİNDE GAYBIN BİLGİSİMİ VAR Kİ DE BUNLARI GÖRÜYOR? Necm Suresi 31,32,33,34,35
AHMET GALİP ADLI MÜFRİT BİR NURCUNUN ŞİİRİ!
(Ahmed Galib'in Sözler hakkında bir fıkrasıdır)
            Âdem-i ilm-i hakikattır (gerçek bilginin Ademidir) sözün,
Tercüman-ı kenz-i vahdettir (birlik hazinesinin tercümanı) sözün.
            Hazret-i Hak'tan atâ-yı mahzdır (halis bir Allah vergisidir),
Neş'e-i Şît-i hüviyettir (Şit Peygamberin hüviyetinin neşesidir) sözün.
            Ders-i hikmetten (hikmet dersinden) bütün ulvî (yüce) beyan,
Misl-i İdris (İdris peygamber gibi), pür-hikmettir (hikmet doludur) sözün.
            Mevc-i tufan-ı dalaletten (sapıklık tufanının dalgasına) siper,
Keştî-i Nuh-u selâmettir (Nuh’un kurtuluş gemisidir) sözün.
            Sarsar-ı ilhaddan (dinsizlik rüzgarından) inkaz (kurtaran) eden,
Şu'le-i Hûd-u hidayettir (Hud peygamberin hidayet kıvılcımıdır) sözün.
            Tezkiyetbahş-ı kulûb-u mü'minîn (müminlerin kalplerini temizleyen),
Sâlihdar-ı emanettir sözün.
            Vahdetin esrarını ilân eden,
Ol Halil-veş asl-ı millettir (milletin aslı) sözün.
            Bahş-ı zemzem (zemzem bahş eyler, ehl-i hayrata (hayır sahiplerine),
İsmail-i feyz-i hürmettir (İsmail’in feyizli hürmetli) sözün.
            Mahz-ı tahkiktir (araştırmanın özü), hayalâttan alâ (hülyalar üstünde),
Sırr-ı İshak-ı hakikattır (İSHAK’ın hakikat sırrıdır) sözün.
            Zümre-i Tagut'u (azgın zümre) hep berbad eder,
Lût gibi rükn-ü salabettir (kararlığın esası) sözün.
Hep kelâmullah-ı nâtık (Allah’ın kelamının konuşan) şerhidir.
Kenz-i i'caz-ı risalettir (risaletin mucizeli hazinesi) sözün.
            Din-i Hakkın (hakk dinin) neşr ü ta'mimi (herkese bildirip yayma) için,
Fazl-ı İsrail-i kudrettir (Yakup’un güçlü üstünlüğü) sözün.
            Hak cemaliyle kemalin gösteren,
Hüsn-ü Yusuf'tan (Yusuf’un güzelliğinden) işarettir sözün.
            Yokluk içre, varlığa kaim olan,
Sabr-ı Eyüb-ü metanettir (Eyüb’ün metanetli sabrı) sözün.
            Mülhid (dinsiz) firavunları gark (boğan) eyleyen,
Tur-u Musa-i şeriattır (Musa’nın dağının şeriati) sözün.
            Serteser mizan-ı hikmetle rasîn,
Çün (çünki) Şuayb-ı emn ü adalettir (Şuaybın güveni ve adaleti) sözün.
            Ehl-i idlâli (saptırma ehlini) eden zîr ü zeber (yerle bir),
Sanki Harun-u fesahattır (Harunun temiz konuşması) sözün.
            Asker-i Calud (Calut’un askeri) küfrü mahveder,
Savt-ı Davud-u hilafettir (Davud’un halifeliğinin sesi) sözün.
            Marifet-i takva ve hikmet mülküne,
Bir Süleyman-ı emarettir (Süleymanin emirliği) sözün.
            Hasılı dertlilere derman eder,
Dest-i Lukman-ı hazakattir (Lokmanın usta elinin) sözün.
            Ba's-ü ba'de-l mevte (ölümden sonraki dirilişin) kaim hüccetin (delilin),
Çûn (çünkü) Üzeyr mazhariyettir (nail olma, ulaşma) sözün.
            Söz değil, özdür bütün tibyanınız (açıklamanız),
Vech-i Hakka (hakkın yüzüne) hep işarettir sözün.
            Lübb-i lüb (özün özü) marifettir mâ-hasal (sonuç),
Yüzyüze hakka itaattir sözün.
            Ehl-i şevke âb-ı hayat (hayata suyu) bahşeden,
Hıdr-ı bahreyn-i velayettir (iki denizin Hızırının dostluğu) sözün.
            Bâr-ı sıkletten (ağırlığın sıkıntısından) ukûlü (akılları) kurtaran,
Nur-u İlyas-ı riyazettir (İlyasın riyazet nuru) sözün.
            Kulluğun efdalini (en faziletlisini) izhar (ortaya çıkaran) eden,
Zülkifl-i ibadettir (ibadetin Zülkifli) sözün.
Sed çeker kâfir olan ye'cüclere,
Çünki Zülkarneyn-i kudrettir (kudretin Zülkarneyni) sözün.
            Sırr-ı tesbihatı telkin eyleyen,
Misl-i Yunus (yunus gibi) gavvas-ı hakikattır (hakikatlara dalan) sözün.
            Rahmet-i Rahman'ı hep tezkâr (anar) eder,
Hamd-i Zekeriyya-yı rahmettir (zekeriya’nın hamdinin rahmeti) sözün.
            Tâb (ışık) ile şerh-i kitab-ı Hak (hakkın kitabını şerh) eder,
İlm-i Yahya-i verasettir (yahya’nın bilgisinin) sözün.
            Mürdeyi ihya (ölüleri diriltir), körü bîna (görür) eder,
Nefha-i İsa-yı fıtrattır (isa’nın fıtratının üfürmesi) sözün.
            Müjdepeyma-yı kulûb-ü ehl-i hak (hak ehlinin kalplerini müjdeleyen),
Mâhî-i târîk-i fetrettir (fetret yolunu yok eden) sözün.
            Ahmed'in mi'racını eyler beyan,
Şerh-i ahkâm-ı nübüvvettir (peygamberliğin hükümlerini şerheden) sözün.
            Hak Teâlâ daima pür-nur (bol nur) ede,
Çünki irfan-ı saadettir (mutluluğun irfanı) sözün.
            Şân-ı Üstadda ne dersen Galiba,
Az ki, bir iman-ı hayrettir sözün.
Ahmed Galib
Barla Lahikası ( 99 - 101 )
Hiçbir edebi kıymete haiz olmayan bu şiirleri yazanlar söze gizem katsın diye oturup Arapça ve Farsça luğattan seçme kelimelerle sözcükleri yanyana getirmiş ve üstadlarını göklere çıkarmışlardır. Buda gösteriyor ki Nurcular aslında kitap yüzü açıyor ancak okudukları sözlük yada kitaplar dahi Risale-i Nur’a hizmet için yapıyorlar. Bu çabaları onları mazur olmaktan çıkaracak ve kıyamet günü “Bu araştırmaların onda birini Kur’an okuma üzerinde yaptınız mı?” diye sorulduğunda bakalım ne diyecekler? Lâhikalar kitabı özellikle bu tarz ifrata varan övgülerle doludur ve enterasandır Risale-i Nur denen bu kitaplar topluluğunda eleştiriye ya hiç yer verilmemiş yada eleştirenlere ya beddua edilmiş yada itham edilmişlerdir. Esasen Risale-i Nur onların indinde kutsal bir kitap olduğu için ve hep bu şartlanmayla yetiştiklerinden bir süre sonra dinsel bir KİBİR içine düşüyor ve etrafındakileri görmez oluyorlar. Bu dinsel KİBİR’i bizzat Said NURSİ’nin kendisi şakirtlerine aşılamıştır ve zaman zaman tevazu yada fedakarlık şovu yaparak bu kibrini kamufle etmeye çalışmıştır. Bir sahte peygamber gözünü en önce bu tarz bir KİBİR SERABIYLA körleştirir sonra herşeyi söylemeye başlar :
•  Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
HAFIZ ALİ ADLI BİR DİĞER MÜFRİT NURCUNUN HEZEYANI!
Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e çok şükürler ki, size, o muazzam Kitab-ı Mübin'in hazine-i hakaikının (gerçeklerinin hazinesi) miftahını (anahtarını), rahmetiyle ihsan buyurmuş. O hakaik-i azîme (ulu gerçeklere) ki, bütün dünya halkının eşedd-i ihtiyaç (ihtiyacının en şiddetlisi) ve atş (susamış) ile, sabırsızlıkla, mütereddid (tereddüt içinde), mütehayyir (şaşkın), "Acaba bir âb-ı hayat (hayat suyu) bulacak mıyız?" diye bir halette iken, o mahfuz (korunmuş) ve mestur (örtülü) zemzeme-i azîmenin (yüce nağme) musluklarını açarak, her meşreb ehlinin müracaatlarında içirilmemek kabil olmayan bir tarzda, cüz'î küllî hattâ pek âmi (kör) olanlar bile bir damla ile hararetini kestirecek derecede vazife-i âliyenizde (yüce görevinizde) münteşir (yayılan), tekellüfsüz (sorunsuz), tasannusuz (yapmacıksız), çok cihetlerle kanaat-ı kâmile (tam bir kanaat) ile şahid olabildiğimiz bu vazife ile muvazzaf (görevli) ve ancak ilm-i bînihayeden (nihayetsiz bilgisinden) lemaan (ışıldayarak) eden, arş-ı Huda'ya (Allah’ın arşına) nazar ile âleme rahmete vesile olduğunuz hengâmda (anda) ne diyebilmek mümkün ve ne cesaret!
Barla Lahikası ( 108 )
Bu nurcuya görede Allah’ın kitabının hazineleri varmış anahtarını Allah Said NURSİ’ye vermiş. Bu düpedüz vahiy alma iddiasıdır ki bu apaçık küfürdür. Zira eğer öyle bir şey söz konusuysa o halde bize Said NURSİ’ye bu anahtarların Allah tarafından verildiğine dair Allah’tan bize bir ayet getirsinler:
•    Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93

ŞAKİRTLERİN HİTAPLARINA BAKIN!
Üstad-ı Ekremim Efendim Hazretleri!
            Ekalli (en azı), kırk seneden beri hakikat âleminde nurlar saçan nuranî, kudsî, feyizli sözlerin kâffesi (tamamı), bütün safahatında(aşamalarında) tarîkat ve seyr-i sülûke (hak yolunda yolculuk) ait pencereleri küşad (açan) ile, müştaklara (arzulayanlara) temaşa (seyreden) ve berk-i hâtıf-misal (gözü alan şimşek misali) تَعَالَوْا اَيُّهَا اْلاِخْوَانِ nida-i beliği (tebliğ edenin seslenmesi) ile davet etmekte iken, dûrbînî bir nazara mâlik olanlar, pek aşikâre görüp ve dinleyip iltica etmekte iseler de, bu abd-i pürkusur (kusur dolu kulun) onlarla omuz omuza yürüyen, tarîkatın ne demek olduğunu, matla'-ı şems-i füyuzat (feyizler güneşinin doğduğu) ve menba'-ı fevz-i necat (kurtuluş zaferinin kaynağı) olan, Yirmidokuzuncu Mektub'un dokuz levha-i saadeti câmi' (mutluluğun levhasını kapsayan) Dokuzuncu Nüktesini okuduktan sonra, alâ kadr-il istitaa (gücüm nispetinde) öğrendim. Nihayetsiz füyuzat (feyizler) ve hadsiz ezvak-ı mütenevviayı (çeşitli zevkleri) hâvi (içinde taşıdığından) olduğunu, bir kat daha tasdik ettim. Elhamdülillah, şu nüktede nura muhtaç kalbime lâyüadd (sayısız) nurlar bahşedildi.
Barla Lahikası ( 111 )
Üstat-ı ekrem tamda Müslümanların Resul-u Ekrem diye peygamberimize hitabına benzer zaten, Nurcular olsun Said NURSİ olsun kendisini peygamberimizle Risale-i Nur’uda Kur’an’la özdeşleştirir hatta Kur’an’la yarıştırırlar.
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
HAFIZ ALİ ADLI NURCU’NUN HERZELERİ!  
Cenab-ı Mün'im'in (Nimet veren Allah’ın), o emanet üzerine ne gibi emri vaki' (gerçekleşse) olsa, inşâallah bilâ-tereddüd (tereddütsüz) emanetini iadeye hazırız. Madem siz, o Padişah-ı Bîzeval'in (yok olmayan padişahın) kurbiyet-i İlahiyesinde (tanrısal yakınlığında), aynı emrini tebliğe memur bulunuyorsunuz; öyle ise, hem mübarek sözünüz hak ve aynı rahmettir.
Barla Lahikası ( 117 )
Her Müslüman elbette Allah’ın ayetlerini tebliğle mükelleftir ve bu manada söz söylenmiş olsa kabul edilebilir ancak Müfrit Nurcu emirleri tebliğden direk Risalet yani Peygamberlik anlıyor ve bundan dolayıda Risale-i Nur’u mübarek, hakk ve Allah’ın rahmeti olarak nitelendiriyor. Esasen diğer iddialarla birlikte değerlendirildiğinde bu apaçık peygamberlik iddiasından başka bir şey değil.
•          Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
…………………………………………………………….
Birinci Mektub, hasb-el beşeriye çok sıkıldığım bugünün hemen saatinde elime geçti. Evet gözlerim böyle bir nura, aklım böyle bir derse, hasta vücudum böyle bir ilâca, muzdarib ruhum böyle bir teselliye, nihayet zalim nefsim böyle bir manevî terbiyeye çok muhtaç olduğu bir zamanda bu eserin yetişmesi; hem hakikatte üç gün sonra postaya verilen ikinci eserden dokuz gün evvel gelmesi, kat'iyyetle gösteriyor ki; bu iş kendi kendine veya tesadüfî olmuş değil. Belki gelmiş değil, gönderilmiş. Yetişmiş değil, yetiştirilmiş. Maksadsız değil, bu hizmete koşturulmuş. Hattâ bir dest-i gaybî (gaybi el) tarafından en lüzumlu bir anda, en muhtaç ve Kur'an hâdimlerinin (hizmetçilerinin) en zaîfi, en âcizi, en liyakatsızı, en zebunu (müşterisi) bulunan bu bîçare kardeşinize mahz-ı eser-i rahmet (has rahmet eseri) ve inayet olarak sunulmuştur.
Barla Lahikası ( 118 )
Görüldüğü üzere Nurcular Risale-i Nur’u Said NURSİ’ye değil onlarda üstadı gibi direk Allah’la ilişkilendiriyorlar. Bunu onlara söylediğimizde “Allah’ın izni olmadan ne gerçekleşir ki, mesela yağmur yağdı denmesinden ise yağmur yağdırıldı denirse daha doğru olur zira o vakit Allah’ın tasarrufu vurgulanmış olur. Üstadımızın eseride bu bağlamda değerlendirilmeli” diyerek kıvırırlar o vakit “Madem öyle o vakit bunu kitabın heryerinde vurgulamanın anlamı ne olaki, madem bu sözlerinizden kasıt Allah’ın tasarrufu ise bunu neden özellikle Risale-i Nur’la ve sadece onunla ilişkilendiriyorsunuz, o vakit İslam’a düşmanlık içeren kitaplarda yazılıyor onlarda Allah’ın tasarrufunda gerçekleşiyor onlara ne diyeceksiniz?
ASIM DENEN NURCU RİSALE-İ NUR’U İLHAM-I RABBANİ OLARAK İLAN EDİYOR!
Kıymet takdir edilmez bir şaheser-i tarikattır (yolun şaheseri), bir nur-u hakikat-feşan (gerçeği yayan), bir gülistandır (gül bahçesidir). Daha doğrusu, sırf (sadece) bir ilham-ı Rabbanîdir (tanrısal bir ilhamdır). Cenab-ı Lemyezel Hazretleri siz Üstadımı, bu ve bunun emsali âsâr-ı bergüzide (seçkin eserlerin) te'lifinde, envâr (nurlar) ve hakikatlar neşr ü dellâllığında (yayılması ve yol göstermesinde) çok zamanlar daim ve kaim buyursun. Ve siz Üstadımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında (yol göstericiliğinde) bulunduğunuz nidalarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mucibince (gereğince) hareket ve amel etmek heves ve iştiyakında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. Âmîn bi-hürmet-i Seyyid-il Mürselîn!
Barla Lahikası ( 130 )
Nurculara göre bu sıradan bir şaire yada yazara gelen ilham değil, bu ilham iradesi dışında Said NURSİ’ye yazdırılmış, uğruna yağmursuz topraklara yağmurun düştüğü, okunmayan yerlerde depremlerin olduğu, yangınların yakmadığı, Kur’an gibi Said NURSİ’ye bilinçsiz bir şekilde tekrar ettirilen bir kitaptır. Zaten Said NURSİ bu kitap bana ait değil Kur’an’ın mucizesidir diyor ve direk Allah’a nispet ediyor.  
•          Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
SAİD NURSİNİN TALEBESİ KÜÇÜK ALİ BAKIN BOYUNDAN BÜYÜK NASIL LAFLAR EDİYOR!
Ey benim muhterem Üstadım!
            Âciz talebeniz, küre-i arz (yeryüzü) içerisinde ruhum bazan şarka (doğuya), bazan cenuba (güneye), bazan garba (batıya), bazan şimale (kuzeye), bazan semaya (gökyzüne) giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Ruhum bir mürşid-i ekmel (en yetkin yol gösterici) taharri (araştırır) ederdi. Aramak üzere iken bana ilham olundu ki; "Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bedîüzzaman vardır. O zâtın Risale-i Nur'u müceddid (yenileyici) hükmündedir. Hem aktabdır (kutuplardır), hem Zülkarneyn'dir, hem âhirzamanda gelecek İsa Aleyhisselâm'ın vekilidir; yani müjdecisidir." denildi. Bunun üzerine Üstad-ı Muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de onbeş kadar Sözler'den yazdım ve okuyorum. İstidadım (kabiliyetim) kısa, fikrim müşevveş (karışmış) olduğundan, risalelerden hakkıyla istifade ve istifaza (feyizlenme) edemiyordum.
Barla Lahikası ( 140 )
Demekki bu ilham denen şey sadece Said NURSİ’ye değil şakirtlerine de geliyor ve bu ilham onu Said NURSİ’ye sürüklüyor ve sınırsız övgülerini sıralıyor bir süre sonra bu saçmalamaya dönüşüyor, Said NURSİ için Zülkarneyn, ve İsa a.s’ın vekili olarak sıfatlandırmayla sona eriyor. İsa a.s’ın eğer vekiliyse peki bundan Allah bize Kur’an’da niye bahsetmez. Gelin önce gerçekten İsa a.s tekrar yeryüzüne inecekmi inmeyecek mi buna dair ayetlere bir bakalım :
“ Hani Allah şöyle demişti “Ey isa şüphesiz ben seni öldürücem ve kendime kaldırıcam seni görmezlikten gelenlerden arındırıcam sana inananlar kıyamete kadar görmezlikten gelenlerden üstün kılıcam sonra bana döndürüleceksiniz ve aranızda anlaşmazlığa düştüğünüz hususlarda hükmümü vereceğim” Al-i İmran 55. Ayet
Yukarıdaki ayette geçen “Muteviffike” “öldürücem” kelimesini İsa a.s’ın ineceğini söyleyenler onun tekrar yeryüzüne indikten sonra son görevini yapıp Allah tarafından öldürülmesi olarak algılarlar. Oysa bu zorlama bir yorumdur ve Allah burada açık açık İsa a.s’ı öldüreceğini söylüyor. Kaldıki peygamberimize hitaben şu ayet bunu çok açık teyid etmektedir :
“Senden önce hiçbir beşere (insan türüne) uzun bir ömür vermedik sen öleceksinde onlar kalıcımı olacaklar” Enbiya Suresi 34
Ayette geçen ve “uzun ömür” diye tercüme ettiğimiz “Huld” kelimesinin anlamı çok uzun yaşam demektir ve bu kelimenin anlamında “sonsuzluk” yoktur aksine “sonlu uzun bir yaşam” olarak algılamak gerek. Cennet ve Cehennemdeki “halidine fiha” ifadesi ise “ebed” sıfatıyla ancak “sonsuzluk” olarak anlamlandırılabilir. Zira “ebed” kelimesinin yapısal anlamında sabitlik ve kesinlik yer almakta hatta bu kelimeden türetilen “Evabid” “göçmen olmayan kuş” anlamındadır. Kısacası “Huld-uzun süre” kelimesi “ebed” kelimesiyle “sonsuzluk” anlamına kavuşur. Enbiya Suresinde geçen söz konusu ayette Allah “binlerle ifade edilebilecek bir sürenin insan yaşamı için söz konusu olamayacağını söylemiş olmaktadır. Gelin bu ayetin geçtiği sayfanın tamamını yazalım ve bakalım Allah ne diyor :
“Senden önce göndermiş olduğumuz ne kadar peygamber varsa onlara “Allah’tan başka ilah yok o yüzden bana kul olun” diye vahyettik. Birde kalkıp Allah çocuk edindi dediler, Allah tüm noksanlıklardan münezzehtir, bilakis onlar kerim kılınmış kullardır” Onlar Allah’ın sözünün önüne geçmezler onun emrini eyleme dönüştürürler. O Allah onların önceden ve sonradan ne yaptıklarını bilir onlar Allah’ın razı olması başka şefaatte etmezler onlar Allah’ın azametinden korku içindedirler. Kim onlardan biri kalkıp “Ben Allah’ın berisinde bir ilahım” derse onu cehennemle cezalandırırız işte biz yanlış yapanları böyle cezalandırırız. O görmezlikten gelenler görmediler mi göklerle yer bitişikti de biz onları ayırdık ve yaşayan herşeyi sudan dönüştürdük, halen inanmazlar mı? Yerde dağlar oluşturduk o yer onları sarsmasın diye! Yeryüzünde yollarını bulsun diye geniş geçitler oluşturduk. Göğü korunmuş bir tavan haline getirdik, onlar ise o göğün ayetlerinden yüz çevirip durmaktadırlar. O ki geceği, gündüzü, güneşi ve ayı yarattı. Her biri bir yörüngede yüzerler. ENBİYA SURESİ 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33
Söz konusu ayetten önce Allah İsa a.s’ı ve Melekleri kastederek Allah’ın çocuk edinmeyeceğini söylemektedir. Zira Hristiyanlar İsa a.s’a Allah’ın oğlu, Mekkeli müşrikler ve benzerleride melekleri Allah’ın kızları olarak nitelemişlerdir. Esasen insanlık tarihi boyunca Allah’la yarattıkları arasında organik bağ kurmaya çalışanlar olmuş hatta bu çoğunluğun inancı haline bile gelmiştir. Allah ise bu ayetleriyle onların sıradan yaratılanlar olduğunu ve hatta İsa a.s kastedilerek “Senden önce hiçbir beşeri uzun ömürlü kılmadık…” diyerekte bu ayetiyle vurgulamıştır. Muhtemelen bu ayetler Hristiyanların İsa a.s için söylediği iki büyük iddiasını çürütmüştür o iddiadan birincisi “İsa a.s’ın Allah’ın oğlu olduğu inancı diğeri ise ölümünden sonra tekrar yeryüzüne geleceği inancıdır” işte Enbiya Suresindeki bu ayetler bu iki önemli iddiayı yalanlamaktadır. Kaldıki hemen bu 34. Ayeti takip eden ayet ise şöyledir :
“Her Can ölümü tadıcıdır. Sizi değerinizi ortaya çıkarmak için kötülük ve iyilikle deneyim sahibi yaparız. Bize döndürüleceksiniz”
Enbiya Suresinin 25. Ayetinden 35. Ayetine kadar okuduğumuzda aslında Allah bizden evrene koyduğu sabit yasalara dikkat çekmekte ve bu yasaları kafirlerin görmemesini yadırgamaktadır.

“O Yahudilerin sözlerinden ve görmezlikten geldikleri bir hususta Meryeme attıkları korkunç iftiradır ve Allah’ın elçisi Meryemin oğlu İsa’yı biz öldürdük ve astık demeleridir. Onu öldürmediler vede asmadılarda fakat onlara bu şüpheli kılınmıştır. Bu hususta ihtilaf halinde olanlar apaçık bir şüphe içindedirler. Zann’dan başka uydukları hiçbirşeyde yoktur. Gerçekten onu öldürmediler. Bilakis Allah onu kendisine kaldırdı ve Allah aziz ve hâkimdir. Kitap ehlinden bir grup ölümünden önce mutlaka ona inanır o ise kıyamet günü onların aleyhinde şahitlikte bulunacak”  Nisa Suresi 156, 157, 158, 159
Nisa Suresindeki bu ayetler maalesef Türkçe’ye birçok açıdan yanlış çevrilmektedir bunlardan biri Allah’ın “Onu öldürmediler, asmadılarda” ifadesini “ONU ÖLDÜREMEDİLER, ASAMADILARDA” diye çevrilmesidir. Oysa ayette olumsuz geçmiş zaman kipi kullanılmakta ve “onu öldürmediler, asmadılarda” olarak çevrilmesi gerekir. Zira Yahudiler aslında bu tarz bir şeye kalkıştıkları dahi şüphelidir ve bu iddianın sahibide zaten İsa a.s’ın çağdaşı Yahudiler değil sonraki Yahudiler özelliklede peygamberimizin çağdaşı Yahudilerdir. İsa a.s’ın risaletinin Kur’an haricinde geçen rivayetler ise şüphe taşıdığı için bu hususta bilgileri az olan Yahudilerin kendi aralarında dahi söz birliği yoktur ve doğal olarak şüphe içindedirler. Ayetin sonunda Allah “GERÇEKTEN ONU ÖLDÜRMEDİLER” diyerekte son noktayı koymuştur. Allah’ın “Bilakis Allah onu kendisine kaldırmıştır” ayetini ise maalesef çok sonraları “İsa’nın göğe kaldırıldığı” olarak değerlendirilmiştir ki bu Allah’ın koyduğu yasalara ters olduğu gibi Kur’an’ada ters bir anlayıştır. Önce “Kendine kaldırdı” olarak çevrilen “refeahu ileyhi” cümlesi üzerinde duralım:
“Rafa’” kelimesinin anlamı üzerinde ünlü dil bilimci Rağıb El-İsfahani (d. 954 ö. 1010) El-Müfredat adlı Kur’an sözlüğünde şöyle tespitleri yer almakta :
“Raf’u, “ yere konulmuş cisimlerin bulunduğu yerden yukarıya kaldırılması manasında kullanılır”   örneğin Bakara Suresi 93 ve 63. Ayetinde geçen “Ve onların üzerine dağı kaldırdık” ya da “Ra’d Suresi 2. Ayetinde geçen “O Allah’ki gökleri gördüğünüz üzere desteksiz yükseltmiştir” ya da bir şeyi dikey olarak uzatıldığında “Raf’” denir ki mesela Bakara Suresi 127. Ayetinde “Hani İbrahim evin temellerini yükseltirken..” ayetinde bu manadadır. Bir diğer manası ise “Yüceltmek, övmek” demektirki örneğin İnşirah Suresi 4. Ayetinde Allah peygamberimiz için “Senin şanını yücelttik” der. Bir başka anlamı ise konum itibariyle birini üstün tutma anlamındaki Allah bu anlamda Zuhruf Suresi 32. Ayetinde şöyle der “Bazılarını bazılarına derece itibariyle üstün kıldık”. En’am Suresi 83. Ayetinin“Dilediğimizi dereceler itibariyle üstün kılarız” cümlesinde geçen “Nerfeu” “Yükseltiriz, yüceltiriz, üstün kılarız” yine aynı anlamadır. (Rağıb El-İsfahani, El-Mufredat Sayfa 225-226 ‘Raf’u maddesi)
Nisa Suresi 158. Ayetinde geçen “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendine kaldırdı” ve “İlâ” harf-ı cerri harfiyle kullanılan “Raf’” ise ya bundan göğe yükseltilme yada makamının, mevkisinin yüceltildiği anlamında kullanılmıştır. Ayetlerde daha çok “yüceltme, onurlandırma, şereflendirme” anlamında kullanılmış ve İdris a.s için bu yüzden Allah Meryem Suresi 57. ayetinde şöyle der : “Ve İdris’i konum itibariyle yücelttik”. İdris a.s içinde Allah “Raf’u” kelimesine kullanmasına rağmen ne hikmetse Müslümanlar İdris a.s’ın tekrar dünyaya geleceğini söylememişlerdir. Buda gösteriyor ki özellikle Kur’an’ın insanlara va’z ettiği genel mantığı bir kenara bırakıp muhtemeldirki Hristiyan mühtediler yada mühtedi gözükerek Müslümanların kafasını bulandıran zihniyetler dönemlerindeki halkın genel cehaletinden istifade ederek Hristiyanlık inancına ait olan İsa’nın tekrar gelişini Müslümanların kültür dünyasına sokmuşlardır. “İlâ” harf-ı cerriyle kullanılan “Raf’u” fiiline bir örnek ise Fatır Suresi 10. Ayetinde geçen “o Allah’a güzel söz çıkar ve salih amel yükselir”. Modern Arapça’da ise “Lam” harfiyle kullanıldığında “ayırmak, bir kenara koymak anlamına” gelmektedir, mesela “Senin için yemek ayırdım denildiğinde “Raf’atu Leke Etta’amu” denilir. Tüm örnekler alta alta konulduğunda “Raf’u” kelimesi maddi anlamıyla bir şeyi kaldırmak, yükseltmek, dikey bir şekilde uzatmak olarak kullanılırken bu yapısal anlamından yola çıkılarak mecaz olarakta “Şanını yükseltmek, yüceltmek ve birşeyden ayırıp öncelemek anlamında” kullanılmıştır. İsa a.s için Allah’ın Al-i İmran Suresinde geçen “Rafiuka ileyye, seni kendime kaldıracağım, yada ayıracağım, yada seçeceğim olarak anlamalı zira bu kelimeden sonra “Seni o görmezlikten gelenlerden arındırıcam” diyerek adeta “Rafiuke ileyye, kendime kaldıracağım” cümlesini açıklamış olmaktadır. Esasen söz konusu ayet “Ey İsa ben seni öldüreceğim cümlesiyle başlamaktadır zira eğer göğe yükseltilmiş olsaydı ayet “Seni kendime yükselteceğim, seni kafirlerden arındıracağım ve seni öldürücem” şeklinde olurdu. Oysa Allah ona önce “seni öldürücem” diyor ve aslında “Raf’u” kelimesininde anlamı ortaya çıkmış oluyor oda İsa aleyhisselamın öldükten sonra Allah’ın onu katına alması ve şanını yüceltmesidir. Ancak hadis alimleri İsa a.s’ın inişiyle ilgili ayetlerden hiç bahsetmeksizin direk kendilerine ulaşan rivayetleri kitaplarına yazmış ve sonraki nesillere bir inanç umdesi olarak geçmiştir. Kur’an’ın anlaşılmasında yapılan yorumlar değil gerçekten Arapça’ya vakıf olmak meselesi önemlidir, zira Allah şöyle der “Şüphesiz biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ki akledesiniz” diye. Arapça’nın dil bilgisi çok eski dil olması itibariyle oturmuş ve düzenlidir, ancak bu dilin en büyük özelliklerinden biri Etimolojik –kelime türetim bilimi- yönünden hayli tafsilatlı olmasıdır. Hadis Alimlerinin bir çoğunun ana dili Arapça değil Farsça’dır ve Arapça nahv, ve sözlük bilimi üzerine çalışmaları dahi daha çok Fars kökenli alimler yapmıştır. Bereket versin Kur’an bu hususta Müslümanlar tetiklemiş ve o günden bu güne Arapça dilinin geçirdiği bütün evreleri hatta kelimelerin dahi zamanla nasıl anlam kaymaları yaşadığının tespitini yapabiliyoruz. Kur’an’ın doğru bir çevirisi insanlık için yetecektir ve bilginler Kur’an’la ilgili yazılmış yorum kitaplarını okumak yerine Arapça bilimi üzerine yoğunlaşıp kendi dillerine Kur’an’ın doğru tercümesini yaparak halklarına ulaşsalar bu onlar için en büyük salih amel olacaktır.  

Nisa Suresinde geçen bu ayetlerdeki “Kitap ehlinden hiçkimse yokturki ölümünden onca ona inanmış olmasın” cümlesinden yola çıkarak İsa a.s’ın geleceğine delil getirilmeye çalışılmış oysa eğer öyleyse o zaman “göğe çekildikten sonrasıyla tekrar inişi arasında geçen onlarca asırdaki kitap ehlinin durumu ne olacak? Burada Allah umumi bir ifadeyle “Kitap ehli” demekte ve ilahi bir kitapa inandığını söyleyen ne kadar kişi varsa hepsini kapsamakta. Zira bu kitaplar üzerinde kafa yoran herkes İsa a.s’ın tarihi şahsiyeti ile doğal olarak karşılaşacak ve onun bir peygamber olduğuna kesinlikle inanacaktır. Buda gayet doğal bir şey zira İsa a.s’ın peygamber olduğunu kabul etmeyen Yahudiler dahi onun tarihi şahsiyetini kabul ediyor ve “Zaten onu biz öldürdük ve astık, davasında başarılı olamadı” diyerek güya küçümsüyorlar. Esasen burada özellikle Yahudiler’e bir atıf olsa gerek zira Müslümanlarla Hristiyanlar zaten İsa a.s’a inanmakta ve bu ayet herhalde Müslüman ve Hristiyanları anlatmasa gerek, zaten bu ayetten önceki ayetler Yahudilerin iddialarını anlattığı için “ÖLÜMÜNDEN ÖNCE MUTLAKA ONA İMAN EDECEKLER VE İSA’DA ONLARIN ALEYHİNDE TANIKLIK YAPACAK” cümleside Yahudilerle ilgilidir. Bu kesinlikle İsa a.s’ın çağdaşı ve onun düşmanı Yahudiler ve bu Yahudilerin geleneğini sürdürüp daha sonra İsa a.s için rivayetler üreten sonraki asırda yaşayan takipçilerinide kapsıyor. Yahudilik ve Hristiyanlık geleneği neredeyse birbirinin içine girdiği için bu dinlerde uzmanlaşan din alimleri tabiatiyle tarihi gerçeklerle yüzleşiyor ve bir süre sonra vicdanları onlara doğruyu konuşmayı emretmektedir. Heleki günümüzde her türlü bilgiye ulaşmadaki kolaylık artık din adamı olmayıda gerektirmeyecek kadar çabucak başka dinlerin, inançların umdelerinide araştırmaya insanları sevketmekte ve böylelikle İsa a.s’ı reddeden ne kadar bahtsız varsa ölmeden önce mutlaka onun peygamberliğine, tarihi şahsiyetinin varlığına inanacaktır.
Hani Allah şöyle demişti, “Ey Meryemin oğlu İsa senmi insanlara “beni ve annemi Allah’ın berisinde iki ilah edinin” dedin? İsa “Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim ki ben kimim ki gerçek olmayan bir şeyi söylüyeyim, zaten söylemişsem sen bunu biliyorsundur zira sen bendekini bilirsin ama ben sendekini bilemem şüphesiz gaybı bilen sensin.  Ben onların içinde olduğum sürece “Benimde sizinde rabbiniz olan Allah kul olun” diyerek onlara örnek oldum. Ne zamanki sen beni öldürünce onların üzerinde gözetleyici sendin ve sen herşeye şahitsin” Maide Suresi 116 ve 117
Yukarıdaki ayet ise İsa a.s’ın görevini yaptıktan sonra öldüğünün delilidir. Zira İsa a.s’ın inişiyle ilgili hadislerin iddiasına göre İsa a.s tekrar indikten sonra Hristiyanların Müslüman olacağı, haçı kıracağı ve domuzu öldüreceği yazarken ayette ise kıyamet gününde Allah’ın İsa a.s sonrası insanların onu ve annesini ilah edinmesinden söz ediyor! Eğer İsa a.s’ın inişinden sonra Hristiyanlık kalmayacaksa Allah kıyamet günü İsa a.s’ı niye bu hususta hesaba çeksin ki? Tam tersine İsa a.s “Sen beni öldürdüğünde sen onların üzerinde gözetleyiciydin” diyerek kendisinden sonra olanlardan haberdar olmadığını söylüyor. Yok eğer bu hesaba çekme kendisinin göğe çekilmesi sonrası Hristiyanların sapmasıyla ilgiliyse tekrar ineceği söylenen zamanla onun göğe çekildiği zaman arasındaki Hristiyanların hali ne olacak? Nereden bakılırsa bakılsın sözüm ona söylenen hadislerin Peygamberimiz tarafından söylenmediği ve onun adına uydurulduğu açık ve nettir.
Gelelim Said NURSİ’nin iddialarına, ne diyor:
  1. Kıyamet günü gelecek olan İsa a.s’ın VEKİLİYMİŞ, bakın Allah bu vekil sıfatını peygamberine dahi uygun görmediğini nasıl söylüyor :
 إِنَّا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ لِلنَّاسِ بِالْحَقِّ ۖ فَمَنِ اهْتَدَىٰ فَلِنَفْسِهِ ۖ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا ۖ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ
Biz insanlar için bu kitabı sana hakkıyla indirdik kim hidayete ererse kendisi için ermiş olur kim sapıtırsa kendi aleyhinedir. Sen onların üzerine VEKİL değilsin. Zumer Suresi 41. Ayet. Allah peygamberini dahi kimseye vekil tayin etmezken Said NURSİ bırakın sıradan insanlara bizzat Allah’ın bir peygamberine vekil olmaya kalkıyor!
  1. DİNİ YENİLEYİCİ-Müceddid olduğu iddiası ki bu herhalde İslam’a yapılmış en büyük hakarettir. Zira bu Allah’a ait olan dinin eskidiğini ama onun aklı evvel kulu Said NURSİ’nin gelip eskiyen bu dini yenilediği iddiası İslam’la asla bağdaşmaz. Said NURSİ bu sözüyle Allah’ın dinine en büyük hakareti yapmakta ve kendisini Allah’ın dininden daha maharetli saymaktadır. Allah’ta böyleleri için şöyle der:
     “Hevasını ilahı edineni gördün mü yoksa sen onların üzerine VEKİL mi olacaksın” Furkan Suresi 43
Hevasını ilahı edineni gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine şaşırtır gözüne, kalbine mühür vururda derin bakma yeteneğine örtüler koyar bundan sonra Allah’tan başka kim ona doğruyu gösterir anlamazmısınız? Casiye Suresi 23
Casiye Suresindeki bu ayete dikkat edilirse Said NURSİ gibi narsizm hastalığına tutulan tiplerin “BİR İLME, BİLGİYE” dayanarak sapıttığını yazar, Said NURSİ’de sapkınlığını hiçbir temeli olmayan EBCED, CİFR gibi bilgilere dayar. Her asır başında bir MÜCEDDİD gelir sözü ise uydurma bir hadistir zira Allah’ın dini eskimez insanların düşünce yapıları, eskir ve kokuşur. Yani eskiyen ve kokuşan insanlar ve düşünceleridir Allah’ın dini ise kendisi gibi diri ve diriltendir.
      
Bakıyorum, o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki: "Bu mübarek zât, Said Nursî'dir." Ben de anladım ki; bu hârika iş aktablarda (kutuplarda) bulunur dedim uyandım.
Barla Lahikası ( 141 )
Dikkat edilirse bu seferde Said NURSİ mucizeler göstermekte ve üzümle, ekmeğin olduğu yerde arttığından söz ediliyor. Bunlar tamamen paranoya eseri şeyler olup, eğer Said NURSİ’nin böyle bir marifeti varsa neden o vakit ordan oraya sürgüne gönderilip, hapislerde perişanlık içinde yaşadı. Allah benzer iddiada bulunan Kitap Ehli için şöyle demektedir:
Yahudiler ve Hristiyanlar “biz Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz. Deki o halde size niye sıkıntı çektiriyor? Bilakis sizde onun yarattığı beşersiniz. Dileyeni bağışlar dileyenede sıkıntı verir. Göklerin, yerin ve onun ikisinin arasındakilerin mülkü ona ait ve dönüşüm ona doğrudur. Maide Suresi 18

Eğer sesim erişse idi olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki (yeryüzündeki) gençlere diyecektim: "Risaleleri ciddî okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan faiktır (üstündür) ve daha menfaatlidir." Medresede okumaktaki maksad; evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen (ikinci olarak) ümmet-i Muhammed'i (A.S.M.) kurtarmağa çalışmak değil mi? Risalet-ün Nur ve Mektubat-ün Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor itikadındayım (inancındayım).
Barla Lahikası ( 142 )
Görüldüğü gibi Risale-i Nur o derece kutsallaştırılmakta ki okula gitmeyin ama Risale-i Nur okuyun diyecek kadar çirkefleşmişlerdir. Bu zihniyetle yetişen bir güruhun akıldan, ilimden, irfandan nasipleneceği hiç düşünülebilirmi. İşin ilginç yani bir ironi varki oda şu ki, Nurculuk geleneğiyle yetişen yine bunlardan bir grup BİLİMSELLİK üzerine dergiler çıkarıp bilimsel çalışmalar için YARIŞMALAR düzenlemektedirler. Bu tamamen BİLİME karşı besledikleri kompleksten ama en önemlisi bilimin onları çürütmesi korkusundan kaynaklanıyor. Zira Said NURSİ en başta Matematik ilmine büyük bir saygısızlık yapıyor ve EBCED gibi CİFR gibi batıl yöntemlerle insanları kandırmaya çalışıyor. Onun takipçileride bu GİZEMCİLİK hastalığına yakalanmış ve BİLİMİ dahi bu batıl inanışlarına alet etmek istemişlerdir. Hiçbir tefsir alimi kitabını bu derece üstün görmemiş ve insanlara “benim tefsirimi oku sana yeter okula mokula gitmeye gerek yok” dememişlerdir. Esasen bundan dolayı Nurcular asla başka kitap okumaz ve Risalelerin kendilerine her ilimi verdiğini iddia ederler, oysa Risalelerde tefsir namına hiçbir şey olmadığı gibi tefsirle alakası olmayan mahkeme savunmaları, üstat ve şakirtlerinin birbirini son derece aşırıya kaçan övgü dolu cümleleri, Ebced ve Cifr gibi saçma sapan hesaplama yönetmleriyle koca bir sözcük israfından başka bir şey değildir. Elbette Risalelerin bu kısır döngü dünyasına düşmüş bir Nurcuda ilim adına TECEHHÜL (cahilleşme) yaşayacak ama bu arada kendisini ilim sahibi zannedecektir. Böyleleri için Allah şöyle der :
“Hevasını ilahı edineni gördün mü yoksa sen onların üzerine VEKİL mi olacaksın” Furkan Suresi 43
Hevasını ilahı edineni gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine şaşırtır gözüne, kalbine mühür vururda derin bakma yeteneğine örtüler koyar bundan sonra Allah’tan başka kim ona doğruyu gösterir anlamazmısınız? Casiye Suresi 23
Casiye Suresindeki bu ayete dikkat edilirse Said NURSİ gibi narsizm hastalığına tutulan tiplerin “BİR İLME, BİLGİYE” dayanarak sapıttığını yazar, Said NURSİ’de sapkınlığını hiçbir temeli olmayan EBCED, CİFR gibi bilgilere dayar. Her asır başında bir MÜCEDDİD gelir sözü ise uydurma bir hadistir zira Allah’ın dini eskimez insanların düşünce yapıları, eskir ve kokuşur. Yani eskiyen ve kokuşan insanlar ve düşünceleridir Allah’ın dini ise kendisi gibi diri ve diriltendir.

{(Haşiye): Merhum büyük kardeşim Mustafa, risalenin şakirdleriyle (takipçileriyle) velayetin (veliliğin) şakirdlerini (takipçilerini) ve birbirinin arasındaki dereceyi anlatmak istiyor. Bu mes'eleyi Risale-i Nur halletmiş. Hem tevhid-i âmi (avamın tevhit anlayışıyla) ile tevhid-i hakikîyi (gerçek tevhidi) göstermiş. Hem gözü kapalı olarak gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkını Risale-i Nur beyan etmiş. Hem âlem-i yakaza (uyanık alem) ile âlem-i menamı (uyku dünyasını) Risale-i Nur keşfetmiş. Hem âlem-i misal (misal alemi) ile âlem-i şehadeti (görünür alemi) birbirinden Risale-i Nur ayırmış. Hem velayet-i kübrayı (en büyük veliliği), velayet-i vustâyı (orta velilik), velayet-i suğrayı (küçük veliliği) ve birbirinin farkını tamamıyla Risale-i Nur göstermiş. Bir sohbette, bir kademde -Sahabelerin meseli gibi- zahirden (görünüşte) hakikata geçmenin sebeblerini anlatmış. Hem tarîkat şeyhlerinin ve Eimme-i Erbaa'nın (Dört halifenin) caddelerini Risale-i Nur beyan etmiş. Hem ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn ile elde edilen imanın farklarını Risale-i Nur göstermiş. Hem Hazret-i Ebubekir-i Sıddık (R.A.) ve Hazret-i Ömer (R.A.) ve Hazret-i Osman'ın (R.A.) meşrebini Risale-i Nur takib etmiş. Hem İmam-ı Ali'nin (R.A.) bir veled-i manevîsi (manevi çocuğu) olduğunu, Celcelutiye'yi tefsir ile Risale-i Nur'un kıymetini ve vazifesini Risale-i Nur göstermiş. Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mehdi ve İsa Aleyhisselâm ve Deccal ve Ye'cüc-Me'cüc ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşabih hadîsleri Risale-i Nur tevil etmiş, esas maksadı anlatmış. İmam-ı Ali (R.A.), Şah-ı Geylanî (R.A.), Sekizinci, Onsekizinci, Yirmisekizinci Lem'alar ile ve Sekizinci Şua ile keramat-ı evliya (velilerin kerametlerinin) hak olduğunu ve yerde iken Arş-ı A'zamı (en yüce arşını) müşahede ettiklerini Risale-i Nur beyan etmiş. Hem umum müçtehidler "Mütekellimînden (kelam alimlerinden) birisi gelecek, hakaik-i imaniyeyi (inanç hakikatını) ve bütün mesaili (meseleleri) vâzıh (açık) bir surette beyan edecek" diye müjdelerini, Risale-i Nur hâdisat-ı âlem (dünyanın olayları) ile isbat etmiş. Hem bütün her asırda gelen meb'uslar (gönderilenler), veliler keşfiyatlarında , "Birisi gelecek, şarktan (doğudan) bir nur zuhur (ortaya çıkacak) edecek" diye Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini ve Üstadımın şahs-ı manevîsini ve talebelerin şahs-ı manevîsini görüp, bütün ümmet-i Muhammed'e (A.S.M.) Risale-i Nur'un faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde (zikirlerinde) azab-ı kabirden (kabir azabından) ve âhirzamanda gelecek fitneden, Deccal'ın şerrinden istiaze (sığınmalarını) etmelerini ve yapacağı maddî ve manevî tahribatını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşaretler, işaretler, remizler ile haber verdiklerini, Risale-i Nur, Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisat-ı âlem ile göstermiş. Elhasıl: Asırlardan beri beklenilen ve muntazır (beklenilen) kalınan zât, Risale-i Nur imiş. Hattâ Üstadın kendisi de bir zaman böyle bir zâtın geleceğine muntazır (bekliyor) imiş. Halbuki ne ağabeyim Mustafa'nın ve ne de benim haddim değil ki, Risale-i Nur'un kıymetini ve vazifesini beyan edeyim, heyhat! Risale-i Nur, Kur'an'ın has tefsiri olduğundan Kur'an'a bağlıdır. Kur'an ise Arş-ı A'zam'a bağlıdır. Onun için, Risale-i Nur'u Kur'an medh ü sena edebilir. Birinci Şua'da otuzüç âyetiyle işaret etmiş. Bunu yazmaktan maksadım; ağabeyim Mustafa'ya, Risale-i Nur'dan meded (yardım) ve Kur'andan şefaat ve Üstadımdan dua istemektir. Talebeniz Küçük Ali}
Barla Lahikası ( 143 )
Said NURSİ, bir takım Alemlerden bahsediyor ve bu alemlerin varlığını Risale-i Nur’un keşfettiğini iddia etmiştir. Bu bahsettiği Yakaza, Misal gibi alemlerle ilgili ne Kur’an nede sahih hadislerde hiçbir şey geçmemekte ve Said NURSİ bunları söylerken dayanağını da açıklamamaktadır. Bu arada Said NURSİ kendi kendini müjdelemekte ve bütün müçtehitlerin bir Nur’un geleceğini haber verdiğini iddia etmekte ve bütün müçtehitler dediğine göre kısacası ne kadar kendine has bağımsız bir fıkıh, kelam ekolüne mensup alim varsa –mesela Ebu Hanife, Şafii gibi- Said NURSİ’yi haber verdiğini iddia etmekte, yani aslında demekki Said NURSİ’yi sadece Abdulkadir Geylani ve Hz. Ali değil tüm alimler haber veriyor! Biz ondan bu hangi müçtehittir hangi kitabında yazıyor diye sormayacağız zira “BÜTÜN MÜÇTEHİTLER” diyerek zaten hepsini kapsar şekilde konuşmuş olmakta! Bu sözünden dahi Said NURSİ ne kadar büyük bir yalancı olduğu anlaşılıyor!
MUSTAFA HULUSİ SAİD NURSİYİ ÇOKTAN MEHDİ VE MÜCEDDİD İLAN ETMİŞ BİLE!
Yirmi gün zarfında bir rü'ya daha gördüm: Eğirdir Gölü'nün kenarında, yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde üstadım Said bulunuyor. Bu esnada eline büyük bir kırmızı kaplı kitab alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhere hariçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip üstadımın elinden o kitabı -yani okuduğu hutbeyi- istedi ve aldı. Çadırdan Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki: "Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiçbir imam okumamıştır" diyerek, o hitabeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda uyandım. Allah hayretsin.
            Bu rü'yayı da bildiğim kadar tabir edeceğim: O deniz ise, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.)dır. O çadır ise Isparta Vilayetidir. O hutbe ise, Risalet-ün Nur ve Mektubat-ün Nur'dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh-i Geylanî, ya İmam-ı Rabbanî'dir. Risaleler makam-ı Mahmud yolunu tarif ediyorlar. Üstadımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.
Barla Lahikası ( 146 )
âciz bir insandan Mehdi'yi soruyor, "Ne vakit gelecek?" Daha Mehdi'yi anlayamamış. Dabbet-ül Arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde birer bahis vardır. Her müşkil (sorunlu) sualin cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz.
            Ey hocalar ve halifeler! Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza (ışıltınıza), ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfi gelmez. Her insan, her mes'eleyi yalnız anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz mikdar artık yeter! Uyanmalı...
 
            Peder ve vâlidem ve cümle arkadaşlarım ve biraderim Ali çok selâm edip, iki ellerinden öper ve dua etmektedirler.
Kuleönü'nde Sofuoğlu
Talebeniz Mustafa Hulusi (R.H.)
Barla Lahikası ( 147 )
Yukarıdaki cümlerlerle Nurcuların iç dünyası tamamen dışarı çıkmış ve pisliklerinin kokusu ayan beyan hissedilir olmuştur. Risale-i Nur Mehdi ve Müceddidmiş. Zaten bütün Müçtehitler onu haber vermiyor mu (!?) Din eskimiş ve Said NURSİ, Allah’ın haşa eskimiş dinini yenilemeye gelmemiş mi?
“Hevasını ilahı edineni gördün mü yoksa sen onların üzerine VEKİL mi olacaksın” Furkan Suresi 43
Hevasını ilahı edineni gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine şaşırtır gözüne, kalbine mühür vururda derin bakma yeteneğine örtüler koyar bundan sonra Allah’tan başka kim ona doğruyu gösterir anlamazmısınız? Casiye Suresi 23
“ Ey iman edenler Allah ve elçisinin ÖNÜNE geçmeyin Allah’tan sakının Allah işitendir bilendir” Hucurat Suresi 1. Ayet
“Ey iman edenler sesinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla yüksek sesle konuşmayın hiç farkında olmazsınız birde bakmışsınız bütün yapıp ettikleriniz boşa çıkmıştır” Hucurat Suresi 2. Ayet
Yukarıdaki ayetler Müslümanlara söz ve davranışlarına dikkat etmelerini ve Allah’ın onaylamadığı iddiaları dile getirmeyi yasakladığını ve hatta bununla peygamberin ve Allah’ın önüne geçmek olduğunu söylüyor. Esasen böyle tipler iddialarında ısrar ettiğinde ise ne kıldıkları namaz, ne tuttukları oruç nede gittikleri hacc sevap yüzü görecek tam tersine sahibini zehirleyen amellere dönüşecektir. 
BAKIN HAFIZ HALİD ADLI MÜFRİT NURCUYA GÖRE NUR SIFATI KİME LAYIKMIŞ!
Üstadım -kendisi- Nur ism-i celiline (yüce ismine) mazhardır (naildir). Bu ism-i şerif, kendileri hakkında bir ism-i a'zamdır (en yüce isimdir). Kendi karyesinin (köyünün) ismi Nurs, vâlidesinin ismi Nuriye, Kadirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Muhammed, Kur'an üstadlarından Hâfız Nuri, hizmet-i Kur'aniyede hususî imamı Zinnureyn (Osman b. Affan); fikrini, kalbini tenvir (aydınlatan) eden âyet-i Nur olması ve müşkil (sorunlu) mesailini (sorularını) izaha vasıta olan nur temsilâtı (temsillerini) gayet kıymetdardır (kıymetlidir). Resailin (risalelerin) mecmuuna (toplamına) Risale-i Nur tesmiyesi (isimlendirmesi), Nur ismi onun hakkında ism-i a'zam (en yüce isim) olduğunu teyid etmektedir.
Barla Lahikası ( 147 )
Böylelerine karşı Allah’ta şöyle der:
De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!” Maide Suresi 77 
De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır” A’raf Suresi 33
هُوَ الَّذِى جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَ الْقَمَرَ نُورًا âyetinin sırrıyla diyebilirim ki; Risale-i Nur bir kamer-i marifettir (bilgelik ayıdır) ki, şems-i hakikat (hakikat güneşi) olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın nurunu istifaza (feyizlenmiş) eylemiş ki, نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhur kaziye-i felekiyeye (astronomi sorununa) mâsadak (doğrulamış) olmuştur. Hem diyebilirim ki, üstadım Kur'an hakkında bir kamer (ay) hükmünde olup, sema-i risaletin (peygamberliğin yüceliği)) şemsi (güneşi) olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dan (nurî istifade) edip, Risale-i Nur şeklinde tezahür (ortaya çıkmıştır) etmiş.
Barla Lahikası ( 148 )
Yani bu Müfrit-Sapkın Nurcu’ya göre Peygamberimiz Risale-i Nur şeklinde ortaya çıkmıştır. Bunu mecaz olarak anlasak bile son derece haddin aşıldığı bir durum olarak görmek gerek. Zira hiçbir tefsir alimi peygamberimizle kendisini özdeşleştirmemiştir. Ama Said NURSİ ve onun sapkın öğrencileri bunu sık sık yapmakta ve otomatik olarak İslam dairesinden de çıkmış olmaktadırlar.
Böylelerine karşı Allah’ta şöyle der:
De ki “Ey kitap ehli dininiz hakkında gerçek dışı bir şekilde aşırıya gitmeyin ve bundan evvel şaşırmış, birçoklarını da şaşırtmış ve yolun doğrusundan sapmış bir topluluğun kanaatlerinin ardından gitmeyin!” Maide Suresi 77 
De ki “Rabbim ancak açık gizli fuhuşu, her türlü günahı aranızdaki hukuksuz tutkuları ve hakkında hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilip bilmediğinizi konuşmayı haram kılmıştır” A’raf Suresi 33
Muini (yardımcısı) ve nâsırı (zafere götüren) ve muhafızı olan kutb-u Rabbanî ve kandil-i nuranî Abdülkadir-i Geylanî (aleyhi nazar-ur Rahmanî) Hazretlerinin Fütuh-ul Gayb risalesini tefe'ülen (fal açar şekilde) açtığı esnada, اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ ibaresi çıktı. O ibare, onun hakkında pek manidar olarak, Eski Said'i Yeni Said'e çevirmesine sebebiyet vermiştir. Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî suallerine gayet latif ve müskit (susturucu) bir cevab vermiştir. Ve ilm-i mantıkta, İbn-i Sina'nın te'lifatından (yazdığı kitaplardan) geçecek "Ta'likat" (yorumlar) namında hârika bir risalesi var. İşkal-i mantıkıyeyi (mantıksal problemleme) kıyas-ı istikraî (tümevarım) cihetiyle on bine kadar iblağ (ulaştırma) edip, hiçbir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata (ihata derecesi) göstermiş. "Sünuhat" isminde bir risalesinde gördüm ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem-i manada (mana aleminde), bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders-i maneviyeye (manevi derse) binaen "İşarat-ül İ'caz" namındaki hârika tefsiri yazmış.
Barla Lahikası ( 149 )
Said NURSİ’nin paranoid yaklaşımlarından bir taneside “Tefe’ül” dediği ve bir kitabı rastgele açıp okuduğu ilk cümleden kendisiyle ilgili yorum çıkartma saçmalığıdır. Aslında her insan her bir kitabı açıp oradan kendisiyle ilgili bir cümle, yada kelime bulup KUTSALLIĞINI ilan edebilir peki ya o kitap açıldığında o sayfada hakaret dolu cümle ve kelime yer alırsa o vakit o kişinin üzerine alınması gerekmez mi? İlginçtir Said NURSİ yaptığı bu hareketle değiştiğini iddia ediyor! Yani tesadüfen bir kitabın sayfasını açıyor ve orada geçen bir cümleyi kendisiyle ilişkilendirip değişmeye karar veriyor! Bu derece paranoyakça hareket eden bir insandan tabiki sağlıklı bir şeylerin çıkması beklenemez. Artık adını “Sünuhat” koyarak vahiy aldığını da idda edecek öyleki hiçbir alimin ulaşmadığı bir mevkiye ulaştığını söyleyerek kendi kendine gelin güvey olacaktır. Çok daha ileri gidip Mana dediği bir alemden söz ederek peygamberimizden hususi ders aldığınıda iddia ederek yalanına bir yalan daha katmış olacak! Peki Allah böyleleri için ne diyor:
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

HULUSİ ADLI NURCU TIPKI ÜSTADI GİBİ ÖLÜLERDEN YARDIM İSTİYOR VE BUNA ULAŞTIĞINI İDDİA EDİYOR!
Aziz üstadımın Otuzbirinci Mektub'un Birinci Lem'asıyla tavsiye buyurduğu evradın (zikirlerin) kuvveti, Risale-i Nur'un feyzi, müşfik üstadımın müstecab (kabul edilen) duası ve üstadımın üstadı Hazret-i Gavs'ın lillahilhamd en küçük hacetimi görecek kadar zahir (açık) himmeti (yardıma yetişi), mahza bir lütf u fazl-ı İlahî (ilahi lütuf ve fazıl) eseri olarak devam edebildiğim salavat-ı şerife berekâtıyla zuhur (ortaya çıkan) eden imdad-ı risaletpenahî (peygamberliğin yardımıyla) ve Cenab-ı Allah'ın nihayetsiz in'am (nimetlendirme) ve ihsan ve inayeti sayesinde, -yüzbinler hamd ü şükürler olsun- ye'se (umutsuzluğa) ve fütura (gevşekliğe) düşmekten kurtulmuş.. yalnız, huzur-u manevînize birkaç satırlık arîza (hediye) ile çıkmak geç kalmıştır.
Barla Lahikası ( 150 )
Cevap: Peki Allah ne diyor:
“Biz yalnız sana kul olur ve yalnız senden yardım isteriz” Fatiha Suresi 4
Ölülerle diriler hiçbir olur mu? Allah dileyene işittirir sen MEZARDAKİLERİNE duyuramazsın Fatır suresi 22 nolu ayet.
Bir Nurcuya Fatır Suresinin bu ayetini okuduğumda “Allah orada mecaz yapmaktadır, iman etmeyenleri ölülere benzetmektedir” dediğinde bende ona “Bir kişiye Aslan gibisin dediğinde Aslanın bir yönünü o kişide gördüğün için bunu söylersin eğer Aslan güçlü, kuvvetli olmasa övmek içinde Aslan kelimesini kullanmazdın. Eğer ölüler duymuş olsaydı ve bize de cevap vermiş olsalardı Allah duyarsızlığa, görmezlikten gelmeye ÖLÜLER olarak mecazlandırır mıydı? Zira senin iddiana göre bazı ehl-i keşif veliler bunu görebiliyorsa o halde ÖLÜLERDE DİRİLER GİBİDİR. O zaman Allah’ın “Ölüler diriler gibi değildir” sözü hâşâ havada kalır. Mecaz yaparken dahi bir gerçekliğe dayanılır zira benzettiğin şeyde benzetilenin bir özelliği olmalı.
Kimden yardım isteneceğine dair öteki ayetlere bakalım :
“Ey iman edenler Allah’tan SABIR VE NAMAZLA yardım isteyin, Allah s abredenlerle beraberdir” Bakara Suresi 153
Yukarıdaki ayette Allah’tan yardım istemenin şeklide öğretilmiş olmaktadır ve bunun ancak dua ve sabırla olabileceğini Allah söylüyor. Esasen insanlar Allah’la aralarına aracı koymak istemelerinin altında yatan neden isteklerinin hemen gerçekleşmesi beklentisidir. Araya konulacak aracıların bunu gerçekleştireceği inancı insanları böylelikle şirke bulaştırmaktadır. Allah ise yardım istemenin ancak kendisine dua etmek ve bunun sonucunda sabretmekle olacağını söylemektedir.
“Kullarım sana benden sordukları zaman deki ben onlara yakınım, dua edenin bana dua ettiği zaman onu kabul ederim o halde onlar CEVABI BENDEN İSTESİN ve bana inansın ki belki rüşde ererler” Bakara Suresi 186
Ayette geçen “festecibu” kelimesini çoğu mealciler “Bana icabet etsinler” diye çevirmişlerdir oysa bu kelime Arapça’da “İstifal” vezninden masdarı “İsticabe” dirki, “Cevap istemek” demektir. Bana icabet etsinler olarakta çevirmek doğrudur ancak doğru tercüme “Cevabı benden istesinler” olarak yapmak gerek. Zaten rüşde ermenin temel şartınında Allah’a icabet etmekten geçtiğini ayet belirtmiş oluyor. Ancak Nurcular bu ayetleri görmezlikten gelmekte ve “ölülerden” yardım isteyecek kadar bu dinin dairesinden çıkmaktadırlar.


HAFIZ AHMET’İN SİPARİŞ ÜZERİNE GÖRDÜĞÜ RÜYADA SAİD NURSİ İSA A.S’IN VEKİLİ OLARAK TAYİN EDİLMİŞ!
Nasaralara (Hristiyanlara) karşı hepsini kırdı ve Kelime-i Tevhid getirip Peygamberimizi tasdik edince, biz de Nasaralara (Hristiyanlara), "Bakınız, işte İsa Aleyhisselâm'ın vekili geldi" deyince, cümlesi tasdik ettiler.
Barla Lahikası ( 155 )
Hafız Ahmet Said Nursi’nin İsa a.s’ın vekili kılıyor oysa buna dair Kur’an’dan delil getirmesi gerekirdi. Tam aksine Kur’an bırakın bir peygambere vekil olmayı peygamberlerin dahi diğer insanlara vekil kılınmayacağını bakın nasıl söylüyor:
Biz insanlar için bu kitabı sana hakkıyla indirdik kim hidayete ererse kendisi için ermiş olur kim sapıtırsa kendi aleyhinedir. Sen onların üzerine VEKİL değilsin. Zumer Suresi 41. Ayet.
Allahu a'lem bu rü'yanın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur'an-ı Hakîm'den aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasara'nın (Hristiyanların) bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasara (Hristiyan) Müslümanları veya Hristiyan mü'minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsa Aleyhisselâm'ın sözleri nev'inden hüsn-ü kabul edeceklerine işarettir.
Barla Lahikası ( 156 )
Hafız Ahmet, Üstadının sözlerini İsa a.s’ın sözleri nevinden sayıyor. İsa a.s Allah’ın peygamberidir ve onun sözleri vahiy olduğuna göre demekki Said NURSİ’de peygamber olmuş oluyor!
•            Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
HER YÜZYILDA BİR MÜCEDDİD GÖNDERİLDİĞİ İDDİASINI YİNE DİLE GETİRİYORLAR!
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte'den İmam-ı Hâkim Müstedrek'inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî Şuab-ı İman'da tahric buyurdukları:
اِنَّ اللّهَ يَبْعَثُ لِهذِهِ اْلاُمَّةِ عَلَى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
yani "Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din (dini yenileyen) gönderiyor." hadîs-i şeriflerine mazhar (nail) ve mâsadak (doğrulayan) ve müzhir-i tâm (tam ortaya çıkaran) olan Mevlâna eşşehîr kutb-ül ârifîn, gavs-ül vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmil-üt tarîkat-ül aliyye ve-l müceddidiyye Hâlid-i Zülcenaheyn Kuddise Sırruhu.. ilh...
Barla Lahikası ( 163 )
Peygamberimize nispet edilen bu uydurma hadisle İslam’a en büyük hakaret edilmiştir zira Allah’ın dini eskimez ki bir kulu onu yenilesin! Her kim Allah’ın dinini yenilediğini iddia ederse Allah’a en büyük şirki koşmuş olur. Zira Din Allah’a aittir ve Allah bizden dini kendisine halis kılarak kul olmamızı emreder.
“………..Bugün sizin dininizi sizin için ikmal ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim….” Maide Suresi 3. Ayet
Görüldüğü üzere Allah dinini kemale erdirdiğini söylemiş ve bunuda bizzat kendisinin yaptığını söylemiştir. Şimdi Kemale ermiş bir sistem hemde Allah’a ait olan bir sistem nasıl oluyorda bir kulu tarafından yenilenecek? Allah’ın dinini Allah öğretmeye kalkışmak değilde nedir bu ve Allah böyleleri için bakın ne diyor:
De ki Allah’a dininizimi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde ve yerde ne varsa biliyor. Allah herşeyi bilendir. Hucurat Suresi 16. Ayet  
Said NURSİ tüm bu ayetlerden elbette haberdardır ancak o bu ayetlerle amel etmek yerine, Kur’an’a taban tabana zıt uydurma olduğu ayan beyan ortada hadis diye bir söze uymayı tercih ediyor.

ŞAMLI HAFIZ TEVFİK BAKIN METAMATİĞİN CANINA NASIL OKUYOR!
Birincisi: Hazret-i Mevlâna 1193'te dünyaya gelmiş. Üstadım ise 1293'te. Tam Mevlâna Hâlid'in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
             İkincisi: Hazret-i Mevlâna'nın tecdid-i din (dini yenileme) mücahedesine (çalışmasına) başlangıcı ve mukaddemesi (önderliği), Hindistan'ın payitahtına 1224'te girmiş. Üstadım ise aynen yüz sene sonra, 1324'te Osmanlı Saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine (manevi çalışmasına) başlamış.
             Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlâna'nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm (korkuya kapılarak) ederek diyar-ı Şam'a nakl-i mekân (yer değiştirmesi) ettirilmesi, 1238'te vaki' olmuştur. Üstadım ise aynen yüz sene sonra 1338'de Ankara'ya gidip, onlarla uyuşamayıp; onları reddederek, küserek tekrar Van'a gidip, bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakib, Şeyh Said hâdisesinin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş. Üstadımızdan korkarak Burdur ve Isparta Vilayetlerinde dokuz sene ikamet ettirilmiş.
Barla Lahikası ( 164 )
Nurcular açık açık tecdid-i din (dini yenilemek) diyerek “İslam’ın eskiyen, pörsüyen, buruşan” bir şey olduğunu söyleyerek İslam’a en büyük hakareti etmektedirler. Üstüne üstelik Rumi takvimi kullanarak birde TAKVİMSEL cinayetler işleyerek bunu yapıyorlar. Oysa eğer böyle bir şey mümkünse bunu en önce Allah’ın bize bildirmesi gerek ancak Allah kitabında böyle bir şey söylemiyor kaldıki Allah geçmişi bildiği gibi kullarının geleceğini de bilir ve kitabını ona göre indirmiştir. Allah’ın dini asla eskimez eskiyen insanların imanı ve düşüncesidir. Yenilenmesi gereken insanların imanıdır onuda bireylerin kendisi Allah’ın dinini eksiksiz yaşama gayretine gererse ancak o vakit yenileyebilir. O yüzden peygamberimiz “İMAN’DA ELBİSE GİBİ YIPRANIR ESKİR O HALDE İMANINIZI YENİLEYİN” demiştir. Ra’d Suresi 13. Ayette ise Allah “BİR TOPLUM KENDİNDEKİNİ DEĞİŞTİRMEDİĞİ SÜRECE ALLAH O TOPLUMU DEĞİŞTİRMEZ” diyerek bunun ancak insanın kendi çabasıyla olacağını söylüyor. Said NURSİ ve avaneleri ise bu değişimi ve yenilemeyi kendilerine nispet ederek adeta “TANRILIK” iddiasına soyunmuşlardır.
Birisi: Hazret-i Mevlâna, zülcenaheyndir. Yani hem Kadirî, hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha galibdir. Üstadım bilakis Kadirî meşrebi ve Şazelî mesleği daha ziyade onda hükmediyor. Ben üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlâna Hindistan'dan Tarîk-ı Nakşî'yi getirdiği vakit, Bağdad dairesi Şah-ı Geylanî'nin ba'de-l memat (ölümden sonra) hayatta olduğu gibi, taht-ı tasarrufunda (yönetiminin altında) idi. Hazret-i Mevlâna'nın manen tasarrufu –bidayeten (başlangıçta)- cây-ı kabul (kabule yer) göremedi. Şah-ı Nakşibend ile İmam-ı Rabbanî'nin ruhaniyetleri Bağdad'a gelip Şah-ı Geylanî'nin ziyaretine giderek rica etmişler ki; "Mevlâna Hâlid senin evlâdındır, kabul et!" Şah-ı Geylanî, onların iltimaslarını kabul ederek Mevlâna Hâlid'i kabul etmiş. Ondan sonra Mevlâna Hâlid birden parlamış. Bu vakıa; ehl-i keşifçe vaki' ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi (ruhlara has olay), o zaman ehl-i velayetin (velilik ehli) bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rü'ya ile görmüşler. Üstadımın sözü burada hitam (son) buldu.
Görüldüğü üzere Nurcular Abdulkadir Geylani’nin öldükten sonra bile doğa olaylarına etkili olduğu yalanını söylemekten çekinmiyorlar. Eğer öldükten sonrada bir kişi etkiliyse o zaman “ÖLMENİN” anlamı nedir? Eğer ölüm bile birine kar etmiyorsa Allah o şahsı niye öldürmüş olacak? Mantıktan, akıldan, iz’andan yoksun bu insanlar cahilleri kandırıp onların maddi ve manevi inançlarını sömürmek için bu yalanları söylemektedir. Ruhaniyet dedikleri şey ise aslında Abdulkadir Geylani ve benzeri şarlatanların güya ruhlarının tasarruflarıdır. Oysa bakın Allah böyleleri için ne diyor :
Allah’ın berisinde çağırıp durduklarınız sizin gibi kullardır. O halde hadi onları çağırında size cevap versinler eğer doğru söyleyenlerdenseniz. Onların ayaklarımı var ki onlarla yürüsünler yada elleri mi var ki onlarla tutsunlar, yada gözleri mi var ki onlarla görsünler yada kulaklarımı var ki onlarla duysunlar, de ki hadi ortaklarınızı çağırın sonra bana ne tuzak kuracaksanızda kurun ve bunun içinde beklemeyin!  A’raf Suresi 194, 195
“ Diriler ölüleler gibi değildir. Allah dileğene işittirir sen kabirdekilerine işittiremezsin” Fatır Suresi 22 ve 23
İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten (başvurulan yer olmaktan) azlediyor. Yalnız Risale-i Nur'u merci' (başvurulacak yer) gösteriyor. Hazret-i Mevlâna Hâlid'in şahsiyeti, kutb-ül irşad (doğruluğa ulaştırmanın kutubu) , merciil-has ve-l âmm (halk ve elit kesimin başvuru yeri) olmuştur.
             Üçüncü fark: Hazret-i Mevlâna Hâlid, zülcenaheyndir. Fakat zamanın muktezasıyla (gerektirmesiyle) ilm-i tarîkatı (tarikat bilgisi) ve Sünnet-i Seniyeyi esas tutmak cihetiyle tarîkatı daha ziyade tutmuşlar. O noktada sarf-ı himmet (önemi için çalışmış) etmiş. Üstadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla (gerektirmesiyle) ilm-i hakikatı (hakikat bilgisi) ve hakaik-i imaniye (inanç gerçeklerini) cihetini iltizam (gerekli bularak) ederek, tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.
             Elhasıl: Baştaki hadîs-i şerifin "her yüz sene başında dini tecdid (yenileyecek) edecek bir müceddidi (yenileyici) gönderiyor" va'd-i İlahîsine (ilahi va’d) binaen, Hazret-i Mevlâna Hâlid, -ekser ehl-i hakikatın tasdikiyle- 1200 senesinin yani onikinci asrın müceddididir (yeniliyicisidir). Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk (rast gelerek) ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş. Kanaat verir ki -nass-ı hadîs (hadisin metni) ile- Risale-i Nur tecdid-i din (dini yenileme) hususunda bir müceddid (yenileyici) hükmündedir.
            Benim üstadım daima diyor ki: "Ben bir neferim, fakat müşir (mareşal) hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende yoktur. Belki Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden tereşşuh (sızan) eden Risale-i Nur eczaları (parçaları), bir müşiriyet-i maneviye (manevi mareşallığı) hizmetini görüyorlar."
            Üstadımı kızdırmamak için şahsını sena etmiyorum.
Şamlı Hâfız Tevfik
Barla Lahikası ( 165 - 166 )
BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI NURCULAR BAKIN DOĞADAKİ OLAYLARI NASIL BATIL DAVALARIYLA İLİŞKİLENDİRİYORLAR!
Fakat üstadımızın teşrif ettiği zaman, yaz mevsiminin en hararetli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta'yı iska (sulayan) eden sular azalmış, bir kısm-ı mühimminin (önemli kısmı) menba'ı (kaynağı) kesilmiş; ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı.
            Risale-i Nur'un en ziyade intişar (yayıldığı) ettiği mahal (yer) Isparta Vilayeti olduğu için Risale-i Nur hakkındaki inayat-ı Rabbaniyeyi (rabbani yardımlar) pek yakından müşahede eden Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) olan bizler, mühim bir vakıaya daha şahid olduk.
Bu hâdise ise: Müellifinin Isparta'ya teşrifini müteakib bir asır içinde bir veya iki defa vukua gelen, bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretli yağması olmuştur. Pek hârika bir surette yağan bu yağmur Isparta'nın her tarafını tamamen iska (sulamış) etmiş, nebatata (bitkilere) yeniden hayat bahşedilmiş; bağlar, bahçeler başka bir letafet kesbetmiş; ekserisi hemen hemen ziraatla iştigal eden halkın yüzleri -Risale-i Nur'un nâil olduğu inayatından ve bereketinden olan bu yağmurdan istifade ederek- gülmüş, ruhları inbisat etmişti. Cenab-ı Hak kemal-i merhametiyle (tam merhametiyle), bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve hararetli vaziyetini, baharın en letafetli, en şirin ve en hoş vaziyetine tebdil etti. Güya Risale-i Nur yüz ondokuz parçasıyla, müellifi olan Üstadımıza bir taraftan hoşâmedî (hoş geldin demek) etmek ve mahzun olan kalbine teselli vermek ve gamnâk (gamlı) ruhunu tatyib (güzelleştirmek) etmek ve diğer taraftan da, sekiz seneden beri yaşadığı Barla'yı unutturmak ve o muhteşem çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadar olduğu şeylerden gelen firak (ayrılık) hüznünü hatırlatmamak için, Cenab-ı Hak'tan yüz ondokuz risalenin eliyle, yüz ondokuz bin kelimeleri diliyle dua etti, yağmur istedi. Cenab-ı Hak öyle bereketli bir yağmur ihsan etti ki, bir misli doksanüç tarihinde yağdığını ihtiyarlarımızdan işitiyoruz ki; bu tarih, üstadımızın tarih-i veladetine (doğum tarihine) tesadüf etmekle beraber, bu umumî hâdise-i rahmet olan kesretli yağmur, hususî bir surette Risale-i Nur'a baktığına bir delili de şudur ki:
Barla Lahikası ( 166 - 167 )
Cevap: Said NURSİ o derece haddi aşmaktadır ki yazdığı eserleri doğada olan olaylarla bile ilişkilendirebilmiş. Oysa Allah şöyle der:

Eğer Kur’anla dağlar yürütülse, ya da onunla yer parça parça edilseydi ya da onunla ölüler konuşturulmuş olsaydı bu olurdu ancak bütün iş oluşlar topluca Allah’a aittir. Allah dileseydi insanları topluca hidayete erdirirdi inananlar halen tersinin olmasından umutlarını kesmediler mi? Ra’d Sûresi 31
     Yukarıdaki âyet açık açık Allah kendi kitabıyla bile olsa asla doğaya koyduğu yasaları değiştirmeyeceğini hatta müminlerin tüm insanların hidayete erme beklentisi içinde olmaması gerektiğini söylemektedir. Zira inananlar isterki herkes inansın ve hidayete ersin ancak Allah özgür iradeye müdahale olarak gördüğü için böyle olağanüstülükler göstermeyeceğini açık açık söylüyor. Ancak Said NURSİ’nin yazdığı Risaleler Kur’an’dan daha etkili (!) olsa gerekki yağmur yağmayan yerlere yağmur yağdırabiliyor, onun olmadığı yerlerde depremler oluyor. Eğer bu mantıkla olaya yaklaşırsak Kur’an Arabistan çölünün kalbinde yer alan Mekke’ye indiği için oraların yağmur ormanlarına dönmesi gerekti. Oysa Kur’an’ın gelmesiyle ne iklimde bir değişme oldu nede düşen yağmur miktarında. Allah bir başka ayetinde ise şöyle demektedir:
  “Eğer bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık sen o dağı Allah’ın korkusundan boyun eğerek paramparça oluşunu görürdün işte bunlar örneklerdir ki insanlara anlatıyoruz belki düşünürler” Haşr Sûresi 21
     Bu durumla ilgili Peygamberimiz’in yaşadığı bir olayı aktaralım:
“Peygamberimizin Mısır Patriği Mukavkısın gönderdiği Mariye adlı cariyeden olma oğlu İbrahim öldüğünde Güneş tutulmuş bunun üzerine müminler “Allah’ın elçisinin oğlu öldüğü için güneş tutuldu” deyince peygamberimiz bir hutbe irad etti ve şöyle dedi:
“Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden bir âyettir kimsenin doğumu ya da ölümü için tutulmaz”  
Üstadımızın Isparta'da çok talebesi bulunduğundan, ruhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksandokuz menfaat vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o tevafuk tesadüfî değil; bu rahmet, Isparta'ya rahmet olan Risale-i Nur'a bakıyor. Lillahilhamd. Bu kerem-i İlahî neticesi olarak üstadımız
Barla Lahikası ( 167 )
Birinci Suret: Risale-i Nur'un vasıta-i neşri (yayma vasıtası) olan üstadımızın câmii, Barla'da seddedildi (engellendi). Risale-i Nur'u yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men' edildiği hengâmda (anda) kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac-ı şedid (şiddetli ihtiyaç) oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan'dan itibaren, bir daire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak dua ediyordu. Sonra dedi ki: "Kur'an'ın hizmetine sed (engel) çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itab (cezalandırma eseri) var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, madem Kur'an'ın itabı (cezalandırması) var. Yâsin Suresini şefaatçı yapıp Kur'an'ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz." Üstadımız, Muhacir Hâfız Ahmed Efendi'ye dedi ki: "Sen kırkbir Yâsin-i Şerif oku." Muhacir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde, üstadımız daima itimad ettiği bir hatırasına binaen Muhacir Hâfız Ahmed Efendi'ye söyledi ki: "Yâsinler tılsımı açtı, yağmur gelecek."
Barla Lahikası ( 168 )
RİSALE-İ NUR KUR’AN’DAN İNTİŞAR ETMİŞMİŞ!
Ehl-i iman -bilhâssa şimdiki Risale-i Nur'un zâkir ve muvahhid şakirdleri (takipçileri)- öyle bir cadde ve minhaca (yola) girmişler ki; o cadde gayet müstakim (düz), gayet nurlu, gayet sevimli. Bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı. Bunların başında nass-ı Kur'an'dan gelen ve Kur'an-ı Kerim'in ve Furkan-ı Hakîm'in âyât-ı beyyinatından (açık ayetlerinden) intişar eden Risale-i Nur'un yüzyirmi parçasından beher (herbir) parçası birer mürşid-i a'zam (yüce yol gösterici), birer mürşid-i ekmel (en yetkin yol gösterici), birer kal'a-i haşin (koruyucu kale), birer elmas kılınç olarak sabittir. Öyle ise, ey Lütfü! Risale-i Nur'a sıkı yapış ki, bir mürşid-i ekmel (en yetkin yol gösterici) bulasın. Lisanına tevhidi ver ki, şu muhkem kaleye giresin; Feyyaz-ı Mutlak'ın (mutlak feyiz veren) kelâmı olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'a hâdim (hizmetçi) ol ki, o elmas kılıncı elinde tutasın.
Barla Lahikası ( 169 - 170 )
HAFİZ ALİ ADLI NURCU NİHAYET RİSALE-İ NURDA ANLATILANLARIN TEMSİL DEĞİL DÜPEDÜZ HAKİKAT OLDUĞUNU İTİRAF EDİYOR!
Onuncu İşaret'i yazarken elimden kalemi bırakarak hazırûna (orada bulunanlara) okudum. İçinde temsilin misal değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikatı, ism-i Hakîm ve ism-i Nur ve ism-i Bedî'in cilvesiyle (yansımasıyla) görüleceğini derkettim (anladım) ve hayalen tatbikine çıktım. Pek doğru bir esas olduğunu anladım, Cenab-ı Hakk'a şükrettim.
Barla Lahikası ( 181 )
RİSALE-İ NUR İSTEM DIŞI SAİD NURSİ’YE SÜNUHAT YOLUYLA GELDİĞİ İDDİASI!
Fihriste'nin bâriz bir vasfı daha var ki, o da kendi ihtiyarınızla olmayıp, sünuhat-ı kalbiye (kalbe gelen sünuhatlarla) ile olduğunu isbat ediyor. Biz bu halleri gördükçe, sizin gibi bir üstada nâiliyetimizden (ulaşabildiğimizden) dolayı Rabbimize çok şükür etmekteyiz.
 
Re'fet
Barla Lahikası ( 195 )
•  Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
SABRİ ADLI NURCU BAKIN HIZINI ALAMAYIP NASIL SAÇMALIYOR!
Şah-ı Geylanî Hazretlerinin manidar ve ihatalı bir beyt-i kıymetdarîlerinin (kıymetli şiirindeki) Dellâl-ı Kitab-ı Mübin'i (Kur’an’ın rehberliğini) manevî parmağıyla irae (gösterme) ve müntesiblerine (takip edenlerine) îma ve işaret ettiği tefe'ülnamenin (fal bakma kitabının) nihayet fıkrasında okudum ve dedim: "Evet, Nurlar heyetini umum ehl-i hak ve hakikat manevî elektrik âyinelerine hedef etmişlerdir. Ve hattâ Kur'an-ı Azîmüşşan'ın ve ehadîs-i Nebeviyenin (peygamberin hadislerinin) bu hususu alenen (açıktan) veya sırran (gizli olarak) ve remzen (dolaylı olarak) ihbarıyla (haber vermesiyle) bile vardır." demekte aslâ tereddüd etmiyorum.
                                                                                            Barla Lahikası ( 205 )
RE’FET DENEN NURCU’NUN KÜFÜR DOLU SÖZLERİ!
Bu defa göndermiş olduğunuz Gavs-ı Geylanî Hazretlerinin ihbar-ı gaybîsi (gaybden haber vermesiyle), çok şâyan-ı hayret ve teemmül (umutlanma) bir mes'ele-i mühimmedir. Büyük zevk-i ruhanî ile okumakla beraber, fakir talebeniz bunu çoktan hissetmiştim. Üstadımızın bu zaman için mühim bir vazife-i maneviyesi var; lâkin henüz ifşa etmiyor, mektum (saklıyor) tutuyor fikrindeyim ve bu fikrimi bazı hâlis kardeşlerime de söylemiştim. Geçen sene Sabri Efendi'ye yazmış olduğunuz mektubların birinde de şu fıkrayı görmüştüm: "İmam-ı Rabbanî, son zamanlarda biri gelecek, iman mes'elelerini gayet vâzıh bir surette neşr ü ilân (yayın ilan) edecek. Bu sizin hiç-ender hiç kardeşiniz, hâşâ kendimi o adam zannedecek değilim, yalnız o büyük adamın bir pişdar (öncü) neferi olduğumu zannediyorum.
Barla Lahikası ( 208 )
Gaybden haber verdiğini iddia etmek Kur’an’a muhalefet etmektir ki Allah şöyle diyor :
•       Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
•          De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
•          De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
•          Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
•          Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
•          De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27
•          Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
•          Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
•          O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
. Çünki Şeyh-i Geylanî'nin medih (övdüğü) buyurduğu zât-ı mübarekin yazmış olduğu eseri tenkid değil, kemal-i hürmetle tasvib (doğrulama) ve tahsin (güzelleme) ve takdir ve büyük bir zevk-i ruhanî ile okumaktan başka ne yapabiliriz?
Barla Lahikası ( 209 )
Pek sevgili ve muhterem Üstadım!
            Hazret-i Şeyh-i Geylanî kuddise sırruhu-l âlî'nin keramet-i acibe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden hizmet ettiğim Nur elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi. Bir mumluk bir ziya (ışık) geldi. Birşeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksan, bîçare Ali'nindir.
            Evet üstadım, nasılki Fahr-i Âlem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hazretleri şecere-i kâinatın (kainat ağacının) hayatdar (hayat dolu) çekirdeği, Enbiya ve Mürselîn o şecere-i mübarekin (mübarek ağacının) dalları olup, dalın ibtidasından (başından) müntehasına (sonuna) kadar kat'î bir alâka ile daimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için Hazret-i Âdem Safiyyullah kokladığı ve hissettiği Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında demiş: "Ya Rab, benim alnımda bir çığırtı var, nedir?" Cenab-ı Kibriya Hazretleri buyurmuş: "Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tesbihidir." Aynen kütüb-ü sâbıkada (önceki kitaplarda) da vesile-i dünya (dünya aracı) olan Şah-ı Levlâk'i evsafıyla, ashabıyla haber vermeleri gösteriyor ki; ulûm-u evvelîn (öncekilerin bilgileri) ve âhirîni (sonrakilerini) câmi' (kapsayacak) bir kitab ile ba's (gönderilecek) olunacak, kâinatın ruhu hükmünde ve bütün kâinatın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu' (toplanıp) edip, tekemmülle (yetkinleşmeyle) tulûu (doğuşu), fecirden (şafaktan) sonra şemsin (güneşin) tulûu (doğuşu) gibi bekleniyordu.
İşte bu kitab-ı kâinatın (kainatın kitabı) vâzıh (açık) bir fihriste-i mukaddesesi (kutsal bir fihristi) olan Furkan-ı Mübin (Kur’an) arş-ı a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden nüzul ile kökü arş-ı a'zamda, gövdesi Fahr-i Âlem'in (Sallallahü Aleyhi Vesellem) sadrına (göğsüne) ve dalları bütün zemini ihata eden kitab-ı kâinatın (kainat kitabının) her sahifesinde ve her cüz'ünde Lafzullah ve Lafz-ı Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve Lafz-ı Kur'an'ın bütün birbiriyle alâkadarane işaret edip birbirini göstererek, birbirinin hükümlerini tasdik ettikleri misillü (gibi), Hazret-i Şeyh (K.S.) sırrına mazhar (nail) olduğu esma (isimler) ve cilvesine (yansımasına) mazhar (nail) olduğu Levh-i Mahfuz ve lütfuna mazhar (nail) olduğu Cenab-ı Hâlık'ın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevafuk (rast) eden bir hâdim-i Kur'an'ı görüp ve tasdik etmekle haber vermesi, hak ve ayn-ı hakikattır.
Barla Lahikası ( 209 - 210 )
Müfrit Nurcu uzun bir laf ebeliğinden sonra Adem a.s ile başlattığı o kutsal süreci Said NURSİ ile bitiriyor. Esasen bunların inancına göre zaten Risale-i Nur, Kur’an’ın indiği aynı arştandır. Yani Risale-i Nur onlara göre kutsal bir kitaptır peki Allah böyleleri için ne diyor :
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
cihanın cihat-ı sittesini (altı yönünü) ve semanın (göğün) yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl-i imanın yaralarını tedavi ve seksen yaşında ihtiyarlarını şabb-i emred ve gençlerini masum bir hale Hazret-i Eyübvari hayat bahşına vesile olan hâdim-i Kur'anînin ve Nur Risalelerini, değil Hazret-i Şeyh (K.S.) altıncı asırdan ondördüncü asırda görmesi, Kütüb-ü Sâbıkada (önceki kitaplarda) remzen (dolaylı olarak) ve Hazret-i Kur'an'da sarahaten (açık olarak) göstermeleri, o kitab-ı mübarekin (mübarek kitabın) şe'nindendir (işindendir), diyebileceğim. İnşâallah vazifenin makbuliyetine işarettir ki, vazifenin ehemmiyetine
Barla Lahikası ( 210 )
HULUSİ ADLI NURCUNUN HERZELERİ!
Hulusi bak gaybî ihbarnameye
Gör üstadım neler izhar (açığa vurmuş) eylemiş
            Kitab-ı Sinan'dan edip tefe'ül (fal bakmış)
Hakka ki keramet ibraz (göstermiş) eylemiş
            "Ümmi Alîm"le {(Haşiye): Ümmi ey alîm" tarzında okunduğuna göre.} "Sinan-ı Ümmi"de
Hesab-ı ebced'le (ebced hesabıyla) var mutabakat (uyum)
            Görünür bakılınca bu tarikle (yolla)
Esma-i Üstad'la (üstadın isimleriyle) tam münasebet
            Hakkıyla hâdim-ül Kur'an'dır (Kur’an’ın hizmetkarıdır) Üstad
İsbata kâfidir bu muvafakat (uyum)
            Hayretbahş (hayret veren) esrara (sırlara) vâkıftır bu zât
İhvana (kardeşlere) deriz haber-i beşaret (müjde haberi)
            Sekizyüz sene evvelinden görmüş
Hâdim-ül Furkan (Kur’an’ın hizmeti) Bedîüzzaman'ı
            Habib-i Huda (Allah’ın sevgilisi) hem de Gavs-ı A'zam
Sultan-ı evliya (velilerin sultanı) Şah-ı Geylanî
            Büyük bir hüsn-ü zan ile Üstadın
Seni Kur'an hâdimi (hizmetçisi) eder add (sayar)
            Kapan secde-i şükre (şükür secdesine), de Hulusi:
İlahî ente (sen) Rabbî (rabbim) ve ene-l abd (ben kul)
Bu âciz kulunu muvaffak eyle
Hizmet-i Kur'an'la şerefyâb (şeref bulan) eyle
            Hizb-ül Kur'an'dan (Kur’anın partisinden) ayırma tâ ebed
Bu âsi kuluna merhamet eyle
            Üstadım Said Nursî'den ol razı
Bi-hürmeti Habibike-r Raziyy-il Marzî
            Evliya sultanı Abdülkadir'in
Himmetin eksiltme bizden İlahî
            İhbarname-i gaybın (gaybi bildirmenin) izharının (ilan etmenin)
Gönül istedi yazmak tarihini
            Yüzbin hamd ü şükret Hakk'a Hulusi
Sana üstaddır Molla Said Nursî.
Uhrevî kardeşiniz
Hulusi
                                                                                        Barla Lahikası ( 212 - 213 )
MUSTAFA ADLI NURCUNUN SAİD NURSİYE YAPTIĞI ÖVGÜ!  
Ey sevgili üstadımız, ey Nurların mazharı (nail olanı) ve naşiri (yayanı)!
            Cenab-ı Hak sizi bu memlekete göndermiş, tâ ki dalalete giden ruhlar, senin neşrettiğin (yaydığın) Nurlarla kurtulsun. Cenab-ı Hakk'a gece ve gündüz secde-i şükran etsek, bu nimetlerin şükrünü ödeyemeyeceğiz.
Barla Lahikası ( 214 )
RİSALE-İ NUR’UN TIPKI KUR’AN GİBİ RAMAZAN AYINDA YAZILDIĞI İNANCI!
Evet gayr-ı kabil-i inkârdır (inkarı mümkün olmayan) ki, bu fâni hayatın dağdağaları arasında, havas (duygular)  ve letaif (incelikler) her zaman müştakı (arzulayanı) bulundukları münevver (aydın) ve muhteşem âyineye bakamıyorlar; fakat o meşgaleden feragat edildiği anda, yine Nur bütün haşmetiyle arz-ı didar (meydana arz ediyor) ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hattâ ihtilaf-ı mekânı (yer değiştirmeyi) da tesirsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lem'aların bura postahanesine vürudu (varışı), Ramazan'ın onbirine tesadüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, her bir Lem'a (parıltı), bu mübarek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve "Evvelühü rahmetün (başı rahmet)" olan aşr-ı ûla-yı Ramazanda (Ramazanın ilk on gününde) mahall-i maksuda (istenilen yere) vâsıl (ulaşmışlardır) olmuşlardır. Müftülük ilânına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci Lem'aları da bu mâh-ı gufranın (bağışlanma ayı) ondördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir gün de postada kalışına veya birinci makama sayılırsa bu nurlu eser de, sanki Ramazanın her gününde bir Lem'a (parıltı) alarak yerini bulmakla, hem bu adedlerin (sayıların) boşuna konulmadığına, hem de "Evsatuhu mağfiretün (ortası mağfiret)" olan aşr-ı sâni-yi Ramazanda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarahat (açıklık) derecesinde delalet ediyor.
Barla Lahikası ( 216 )
ABDULKADİR GEYLANİ GAYBEN SAİD NURSİ’Yİ HABER VERİYORMUŞ!
Onun için hakikatı ifade ettiğime emin olabilirsiniz ki, yukarıda arzettiğim üç safhada ihtiyar ve tesadüf yoktur. Hâkim olan bir dest-i gaybî (gaybi el) ve kader-i İlahîdir (ilahi kaderdir). Bunu hissediyordum. Kader-i İlahîyi izaha lüzum yok. Dest-i gaybın (gaybi elin) da Gavs-ı A'zam (en yüce gavs) Sultan-ı Evliya (velilerin sultanı) Bâz-ül Eşheb, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî Kuddise sırruhu-l âlî Hazretleri olduğunu son defa öğrenmiş olduk.
            Fakat muhterem Üstadımın âlî (yüce) afvlarına istinaden (dayanarak) şunu ilâve edeyim ki, Gavs-ı A'zam Hazretlerinin keramet-i gaybiyeleri (gaybi kerametleri), sarahaten (açık olarak) Üstadımız Said Nursî Hazretlerini göstermektedir. Çocukluğundan beri hârika tercüme-i hali (hayat hikayesi) tedkik edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücudu sırf Kur'an ve iman hesabınadır. Ondandır ki o hârika hâlâta (hallere) mazhar (nail) olmuş. Biz bîçareler bu şem'in (mumun) pervanesi oldukça, hizb-ül Kur'an (Kur’anın taraftarı) namına Hazret-i Gavs'ın himmet ve duasına ve cedd-i zîşanı Peygamberimiz (Sallallahü Teâlâ Aleyhi Vesellem) Efendimiz Hazretlerinin şefaatine, iltimasına (kayırmasına) ve nihayet Münzil-ül Kur'an'ın afvına, himayesine mazhar olacağımıza da şübhe edilmemek lâzımdır.
Barla Lahikası ( 218 )
Allah size gaybı bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
•          De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
•          De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
•          Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
•          Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah bilir aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması ya da ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
•          De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman-nerede dirileceklerininde farkında olmayacaklar. Neml Suresi 27
•          Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
•          Yoksa onlarda gaybın bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
•          O Allah’ki gaybı bilir ve gaybı hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye de o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
BAKIN HULUSİ ADLI CAHİL NURCU PEYGAMBERİMİZLE İLGİLİ NELER UYDURUYOR!
Garibdir ki, bu mübarek eser لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ âyet-i celilesiyle başlamakla, sanki bu fakirin gördüğü rü'yaya bir işaret yapıyor ve diyor ki: Senin rü'yanda gördüğün kamer (ay), bu âyette bahis buyurulan rü'yanın sahibi iki cihanın Fahri (Sallallahü Teâlâ Aleyhi Vesellem) Hazretlerinin bir parmak işaretiyle ve izn-i Hak'la (Allah’ın izniyle) inşikak (yarılmıştır) etmiştir. Şems onun hatırı için, Ondokuzuncu Mektub'da beyan buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mu'cizatını hatırlatarak; "Ey gafil, ittiba-ı sünnet (sünnete uy) et!" diyor. Bu rü'yayı nakleden mektubumda, Otuzbirinci Mektub'un Birinci ve İkinci Lem'alarıyla, Yirmidokuzuncu Mektub'un Birinci Remzinin Birinci Makamından gelen feyiz neticesi, ihtiyarsız yaptığım tabirin sonunda yazmış olduğum كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ âyet-i celilesinin bir nevi i'cazlı (mucizeli) tefsirini beyan buyurmakla, mektubuma gayet latif ve çok muhteşem bir cevab verilmiş oluyor.
Barla Lahikası ( 219 )

HULUSİ DENEN NURCU EHL-İ BEYTİ İSLAMIN BEL KEMİĞİ YAPIYOR!
Üçüncü Nükte: Nass-ı katı' (kesin hükmü) ile sabit ve hadîs-i Nebevî (peygamberin hadisi) ile müberhen (delilli olarak) Âl-i Beyt'e muhabbete işaret etmekte, bu vazifeyi îfaya davet eylemektedir. Çünki İslâmiyet bir vücudsa, bu vücudun belkemiği muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullah'tır.
Barla Lahikası ( 220 )
Maalesef gerek Sünni gerekse Şii mezhebindekiler ehl-i beyt kelimesini su-i istimal ederek adeta Ali b. Ebi Talip ve onun evlatlarını kutsallaştırıp yer yer Şiilikte olduğu gibi peygamberimizden dahi üstün görebilmişlerdir. Bu kutsama bir süre sonra Ali b. Ebi Talip eksenli yeni dinler (Nusayrilik, Alevilik gibi) ortaya çıkarmıştır. Nurcular bugün koyu Sünni bir anlayış sergileselerde kutsadıkları kitap Risale-i Nur onlara göre Ali b. Ebi Talip’e nispet edilen uyduruk bir şiirle müjdelenmiştir. Gerek Cevşen, gerek Cifr ve Ebced gibi batıl hesaplamaları Şiilerin daha çok kullandığını düşünürsek esasen Nurculuk Şiilikten hem akide hem hurafe ithalatında bulunmuştur. Bunlardan biride ehl-i beyt efsanesidir. Peki Ehl-i Beyt yani “Hane halkı” kimdir, gelin bununla ilgili ayetleri okuyalım :
“Ey peygamber eşlerine de ki; eğer dünya hayatı ve onun süsünü istiyorsanız gelin size nafakanızı vereyim ve sizi güzellikle bırakayım. Ve eğer Allah’ı, resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız Allah sizden iyilikler sahibi olanlara büyük bir mükafat hazırlamıştır. Ey peygamberin hanımları sizden kim açık bir fuhuşla gelirse ona iki kat azap uygulanır ve bu Allah için kolay bir şeydir. Sizden kim Allah’a, resulüne itaat eder ve salih ameli işlerse ona iki kere mükafat verir ve ona cömert bir rızık hazırlarız. Ey Peygamberin hanımları siz diğer kadınlar gibi herhangi biri değilsiniz. Eğer korkunuz varsa sözü yumuşatarak söylemeyin ki kalplerinde arıza olanlar bundan bir şey ummasın ve marufa uygun söz söyleyin. Evlerinizde oturun ilk cahiliyedeki gibi kırıtarak yürümeyin, namazı kılın, zekatı verin Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey hane sahipleri –ehl-i beyt- Allah ancak sizden çirkinliği defedip sizi öyle bir arındırmak ister ki! Evlerinizde Allah’ın ayetlerinden ve hikmetten olanları anın Allah letafet sahibi ve herşeyden haberdardır” Ahzab Suresi 28,29,30,31,32,33,34
Dikkat edilirse ayet gayet açık ve net peygamberimizin eşlerine ve onun evinin içindeki olaylarla ilgili özel uyarılar içermektedir. Ancak özellikle Şiiler bu ayetin içinde “ehl-i beyt – Hane halkı” olarak geçen cümleyi cımbızlayarak alır ve bununla Ali b. Ebi Talip eşi Fatıma, ve çocukları Hasan ve Hüseyin kastedildiği yalanını söylerler. Bu yalanıda peygamberimiz adına uydurulan hadislere dayandırırlar. Ehl-i beyt kelimesinin geçtiği cümlenin önündeki diğer ayetleri ise kasten okumazlar zira o vakit yaptıkları yorumun batıllığı ortaya çıkacaktır. Oysa eğer ehl-i beyt- hane halkı diye bahsettikleri Ali b. Ebi Talip, eşi Fatıma ve onların çocukları Hasan ve Hüseyin kastedilmiş olsaydı Allah “Ey peygamberin hanımları” diye cümleye başlamaz “Ey peygamberin kızı, yada ey peygamberin damadı, torunları” gibi cümlelerle başlardı. Ancak Şiilik ve benzeri batıl dinler inançlarına dayanak olması pahasına ayetlerin manalarını batıl bir şekilde yorumlayıp ona uygun hadisler uydururak insanları saptırmışlardır. Öyleki bu uydurmalar bir süre sonra İslam’ın kesinlikle karşı çıktığı SOYLUCULUK (ARİSTOKRASİ) anlayışını övecek boyuta gelmiştir. Oysa Allah SOYLUCULUĞA bakın nasıl karşı çıkıyor :
“Hani rabbin İbrahimi bir takım kelimelerle imtihan etmiştide oda bu kelimeleri tamamlamıştı. Allah, ben seni insanlar için önder kılacağım dediğinde o “SOYUMDANDA” dedi Allah “BENİM SÖZÜM YANLIŞ YAPANLAR İÇİN GEÇERLİ OLMAZ” dedi. Bakara Suresi 134
Dikkat edilirse Allah peygamber dahi olsa ayrıcalık tanımıyor ve “SOYLUCULUĞA” karşıdır. Velev ki peygamber soyundanda gelse yanlış yapanlarla ilgili hiçbir ayrıcalık yapmayacağını söylüyor. Ancak maalesef Müslümanlar ayetler ortada dururken ehl-i beyt efsanesini üreterek Ali, eşi Fatıma ve çocukları Hasan ve Hüseyin’i kutsallaştırıp onlara bir dokunulmazlık zırhı giydirmişlerdir. Oysa peygamberin ailesi dahi olsa Ahzab Suresinde geçtiği üzere “Allah ve Resulune” itaat ettikleri sürece sevgiyi ve saygıyı hakederler. Bu yüzden Allah, peygamberimizin eşleri dahi olsa onları bile azapla tehdit etmektedir. Ancak özellikle Şiilik ve benzeri dinler SOYLUCULUK inancıyla yola çıkarak Ali ve onun 12 evladını peygamber gibi görerek Allah’ın ayetlerini de batıl inançlarına alet etmişlerdir.
İlginç olan gerek Sünniler ve gerekse Şiiler peygamberimizin soyunun kızından devam ettiğini iddia etmişler ancak fıkhi uygulamalara gelince, gerek miras hukukunda ve gerekse benzeri uygulamalarda “Asabe” ilkesine tutunmuşlardır. Asabe yani “BABASOYLULUK”, neslin devamının baba esaslı olduğu ilkesidir. Eğer böyleyse esasen soyu devam eden peygamberimiz değil soyu devam eden Ali b. Ebi Talip’tir. Müşrikler peygamberimizin doğan oğullarının yaşamamasından ötürü onu “Ebter-Soyu Kesik” olarak niteleyince Allah Kevser Suresini indirerek “soyu sopu” ölçü olarak kabul etmediğini deklare etmiştir. Oysa gerek Sünniler gerekse Şiiler Kevser suresini bile anlamamışlar ve Allah’ın baz almayacağı “SOYLUCULUK” saplantısını üretmişlerdir. Bu soyluculuk adına “SEYYİTLİK” kavramını üretip Hüseyin b. Ali’nin soyundan gelen insanları kutsallaştırıp onlara Allah’ın emretmediği aşırı bir ihtiram göstermişlerdir. Kevser Suresi ise şöyle der :
“Biz sana ÇOKLUĞU verdik o halde namazını kıl ve kurbanını kes sana dil uzatanların bizatihi kendisinin soyu kesiktir” Oysa ayetin bahsettiği ve peygamberimize zulmeden kişilerin soyu devam etmiş ama peygamberimizin hiçbir erkek evladı yaşamadığı için soyuda kesilmiştir.  Eğer Allah Ataerkil bir mantıkla “SOYCULUĞU” önemseseydi elbette peygamberinin erkek evlatları yaşardı. Erkek evlatları yaşamadığı halde kızından olan torunları kutsallaştırılıp, dokunulmazlık zırhı büründürülerek onlar üzerinden inançlar üretilerek günümüze kadar sürecek SOSYOLOJİK sancılara neden olmuşlardır. Demekki onun doğan erkek çocukları yaşasaydı TAKDİS- KUTSALLAŞTIRMA çok daha korkunç olacaktı.  
Said NURSİ ve Nurcular dahi bu “SOYLUCULUK” inancını kendilerine adapte etmiş ve Risale-i Nur’un bir çok yerinde Said NURSİ kendisini manevi olarak ehl-i beytten sayıp kendi kendini kutsallaştırarak insanlara sunmuştur. Öyleki Said NURSİ “hediye kabul etmeyecek” kadarda kendini seçkin, özel ve ulaşılmaz bir kişiliğe büründürmüştür. Allah ise peygamber dahi olsa onları ve eşlerini tehdit etmiş ve onlardan herhangi biri hata yaparsa sıradan insanlara göre iki kat azaplanacağını söylemiştir. Yani ortada ayrıcalık olması bir yana peygamber eşi olmanın getirdiği korkunç ağır risklerle Allah onları uyarmıştır. Şiiler ehl-i beyt olarak sıfatlandırdıkları insanları “hata işlemez, günahsız” olarak kabul ettikleri halde ayette “Allah sizden pisliği gidermek ve sizi arındırmak istiyor” cümlesi tersini söylemektedir. Yani eğer masumiyet olsaydı Allah olmayan bir pisliği niye temizlemek istesin yada niye onları arındırmak istesin ki? Şiiler ayetin tam tersi manayla bir inanç üreterek Allah’ın kitabından açık açık uzaklaşmışlardır. Allah hane halkını bize sıradan insanlar olarak anlatırken gerek Sünniler gerek Şiiler hem ayetin ilahi mantığından uzaklaşmış hemde ayeti tahrif ederek batıl davalarına alet etmişlerdir. Allah böyleleri için şöyle der:
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

SAİD NURSİ BAKIN BATIL GÖRÜŞLERİNİ NASIL PAZARLIYOR!
Haber almışım ki, arabî olarak eski huruf (harflerle) ile Matbaa-i Evkaf'ta (vakıflar matbaasında) tab'edilmek izni varmış. Eğer Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, Türkçe olarak eski hurufa (harflere) müsaade-i resmî (resmi izin) olduğu dakikada ve Bekir Efendi şu iki risaleyi Seyyid Şefik'in taht-ı nezaretinde (gözetimi altında) tashihine gayet dikkat etmek şartıyla çabuk tab'ediniz (basınız). Tab' (basım) masrafını da kesenizden sarfetmeye (harcamaya) mecbur değilsiniz. Çünki Haşir Söz'üne seksen banknotu sarfettik (harcadık), üçyüz banknotu kazandık. Demek bunlar satılmayacak mallar değildir. Müslüman ruhları bunlara gıda gibi muhtaçtırlar. Yalnız iki yüze yakın aboneler bulunsa, birisi tab' (basılırsa) edilse hem fiyatını çıkarabilir, hem başka risalelerin de tab'ına medar olabilir. Halklardan sadaka kabul etmediğim gibi, kitablarıma da sadakalarla tab'ını (basımını) kabul etmem. Yalnız gayretinizi ve himmetinizi Onuncu Söz gibi, yalnız yanlışsız ve güzelce tab'ına (basımına) ve matbaadaki tashihatına sarfediniz (harcayınız). Ve birinci olarak tab' ettirdiğiniz (bastırdığınız) risalenin masarıf-ı tab'iyesi (basım masrafları) ne kadar ise bana bildiriniz. Ben borç eder, para gönderirim.
Barla Lahikası ( 247 )
Madem tüm bunlar Allah’ın rızası içinse neden Risaleleri satarak para kazanma ihtiyacı hissediyor? Çünkü tarih boyunca “DİN” her zaman olduğu gibi iyi bir kazanç kapısıdır oysa Kur’an’ın muhtelif yerlerinde peygamberler “DE Kİ BEN SİZDEN BUNA KARŞILIK BİR ÜCRET İSTEMİYORUM” der ve böylelikle “DİNİN” maddi bir kazanç kapısı olmadığı baştan vurgulanmış olur. Oysa Risaleler eksenli bir “İNANÇ- KAZANÇ SEKTÖRÜ” oluşturulmuş ve taraflarına çektikleri her bir kişiye bu kitabı –okumasalar dahi- aldırtır ve kütüphane süsü olarak kullandırılır. Said NURSİ ve taraftarları yaşadıkları zamanda insanları İslam’a yada Kur’an’a değil Nurculuğa ve Risale-i Nur’a çağırmışlar ve bunu yaparkende maddi kazanç hedefi gütmüşlerdir. Belki Allah’ın dinine uymak kaydıyla yapılan aktiviteler ücret karşılığı yapılabilir ancak açık açık Allah’ın kitabına uymayan şeylerin özellikle pazarlanma çabası ve bunların satışı için kapı kapı dolaşılması, yada okunmayacağı bilindiği halde kütüphane süsü olarak dahi alınması, bu inancın masumiyet taşımadığını ortaya koyar. Allah’ta böyleleri için şöyle der :
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

SAİD NURSİ YİNE KENDİSİNE KİTABININ YAZDIRILDIĞINI İDDİA EDİYOR!
İşte seni gurursuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki: Ben Sözler'i yazarken ihtiyarsız olarak ekser (çoğu) temsilâtı (örneklendirmeleri), şuunat-ı askeriye (askeri işler) nev'inde zuhur (ortaya çıkıyordu) ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bulamıyordum. Sonra hatırıma geldi ki, belki istikbalde şu Sözler'i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı can (bağrına basacak) edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.
Barla Lahikası ( 248 )
•  Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
SAİD NURSİ’NİN KERAMETİ KENDİNDEN MENKUL ZIRVALARI!
Sonra bu işde öyle bir muvaffakıyet (başarı) ve teshilât (kolaylıklar) göründü ki, şübhe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar-ı dikkati  celbetti. Dikkat ettik ki, evvelki mektubda size yazdığımız gibi, İstanbul'da oturan bir adam, üç defa buraya misafireten gelerek, onun eliyle Nuh Bey'in üç defa mektub telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulusi Bey ve Molla Abdülmecid ve Molla Hamid ve Hoca Abdülmecid Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektubda, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işaret-i inayettir (yardım işaretidir), bu tesadüfî değil.
Barla Lahikası ( 255 )
Fesübhanallah dedim, bu hediye içinde sırlar var. Tedkike başladım. Baktım ki, gönderdiğim risaleler kaç parçadır; her bir parçaya mukabil bir nevi hediye var. Yirmibir parça, hem risalelerden hem teberrükten (bağıştan) saydım. Bu çeşit teberrükü (bağışı), şimdiye kadar işitmemiştim. Hiçbir hacı böyle bir zamanda, böyle merak edip, her nev'den bir kısım alsın. Hem benim hesabıma Medine-i Münevvere'nin mübarek eşyasını bana ayırıp göndersin. Bu demek Nuh muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sahibinin bu teberrük (bağış)  içinde bir iltifatı vardır.
                                                                                            Barla Lahikası ( 256 )
O da aynen yedi nev' envâr-ı marifetullahtan (Allah’ı bilmenin nurlarından) bir şems-i hakikatın (hakikat güneşi) ziyasındaki (ışığındaki) elvan-ı seb'a (yedi ışık) gibi bir mahiyet gösterdiğinden, Medine-i Münevvere'nin hediyesi içinde hakikat-ı hurmadan (hurma  gerçeğinden) yedi nev' (yedi tür) Nuh Bey'in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi Nur'a tevafukla (rast gelmesiyle), bir makbuliyet işareti veriyor dedik, Allah'a şükrettik.
Barla Lahikası ( 257 )
Siz onların size inanacağın mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
SAİD NURSİ SÖYLEDİKLERİNİ YAZDIRIRKEN KİTAPTAKİ YERİNİ BİLE ÖZENLE SÖYLÜYOR!
Hem Keramet-i Gavsiye'nin birinci satırına dair bir parça gönderildi, onun âhirine (sonuna) yazarsınız. Hem Keramet-i Gavsiye (Abdulkadir Geylaninin kerametiyle) ile münasebetdar (ilgili) bir nükte-i Kur'aniyeyi (Kur’ani nükte) gönderdik. Meşrebimize (yöntemimize) muhalif olan bu izhar-ı esrara (sırları açığa vurmaya) beni sevkeden, manevî ihtar ile kardeşlerimizin sa'ye (çabaya) ziyade şevk u gayrete gelmelerine bir vesile olmasıdır.
Barla Lahikası ( 263 )
• Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
BAKIN SAİD NURSİ MATEMATİĞİN CANINA NASIL OKUYOR VE İSTEDİĞİ SAYIYI TUTTURMAK İÇİN NE TAKLALAR ATIYOR!
BEŞİNCİ MES'ELE:
            Mühim bir sırr-ı âyet (ayetin sırrı):
            Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan mecmuu (tamamı) mu'cize olduğu gibi, her bir suresi dahi bir mu'cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize veya bir lem'a-yı i'cazı (mucizeli ışıltı)) gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahabeden bahseden âhir-i Sure-i Feth (fetih suresinin sonu) olan âyeti ki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlar, bütün huruf-u hecaiyeyi (hece harflerini) tazammun (içeren) etmekle beraber, sahabenin tabakat-ı meşhuresinin (meşhur döneminin) ki Ashab-ı Bedir (Bedir savaşına katılanlar), Şüheda-i Uhud (uhud şehitleri), Ashab-ı Suffa, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi şöhretgîr-i âlem (alemin şöhretli) tabakatın (grupların) esmasının (isimlerinin) adedine işaret ediyor ve şu âyetten evvelki هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ âyeti altmışüç harf olduğundan ömr-ü nebeviyeye işaret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevî'nin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi ikiyüz altmıştır. Ashab-ı Bedir, Şüheda-yı Uhud (uhud şehitleri) ile beraber, Bedir ile Uhud Şühedasından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla ikiyüz altmıştır.
Cevap : Oysa peygamberimizin vefat ettiğinde yaşı hususunda tam bir ittifak yoktur ve 63 yaşın öldüğü rivayeti öne çıkmıştır. Said NURSİ işine geldiği için diğer rivayetleri dikkate almıyor hemen bu 63 rivayetinin üzerine atlıyor. Said NURSİ ayetin anlamı gayet açık ve net olmasına rağmen önce ayeti gizemleştiriyor sonra bu gizemi “MATEMATİĞİN” canına okuyarak çözdüğünü zannediyor!
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
  
            Aynı âyetteki hurufat (harfler) gibi Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Suffa ile söylediğimiz şart ile beraber, ikiyüz altmışdört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefa-yı Erbaa (dört halife) veya Hamse-i Âl-i Abâ'dan (beş aba ehli) dördüne işaret vardır. Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashab-ı Bedir ve Uhud ve Suffa'nın esmasına (isimlerine) ne derece muvafık (uygun) aded (sayı) göstermesine, gelecek hurufata (harflere) dikkat et:

Hemze lafzî (9) gayr-ı melfuzu (teleffuz edilmeyen) (15) muvafık geliyor. ب (4) ت (8) ث (2 ) muvafık, ج (8 ) muvafık, ح (3) خ (10) د (6) ذ (3 ) muvafık, ر (16 ) muvafık, ز (6 ) muvafık. Uhud ve Suffa'dan س (7 ) muvafık, Suffa'dan ش (2 ) muvafık, Suffa'dan ص (2 ) muvafık, Bedir'den ض (2 ) muvafık, Suffa'dan ط (1) ظ (3 ) Uhud'da Abadile-i Seb'a, Hulefa-yı Selâse ع (10 ) muvafık, Suffa'dan غ (6) ف (14) ق (1 ) muvafık, Bedir'de ك (6) ل (34) م (24 ) muvafık, ن (16 ) muvafık, هـ (16) و (15) ى (12 ) muvafık, لا (2 ) elif (18) muvafık.
            İşte şu hurufatın (harflerin) yarısı Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud'da muvafık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-ı muvafık (uymayan) olanlar başka tabakatın adedine muvafıktır. Meselâ, Ehl-i Biat-ı Rıdvan (Ağaç altında biat eden sahabiler) gibi tabakat-ı meşhureye (meşhur guruba).
            Hem cây-ı dikkattir (dikkate değerdir) ki: ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا âyetinde şu âyet gibi, bütün huruf-u hecaiyeyi (hece harflerini) tazammun (içermiş) etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurufatın (harflerin) tekraratı (tekrarları) acib bir tarz-ı münasebettedir (ilgili tarzdadır). Şu âyet ise birbirine bakmıyor. Kardeş kardeşine muvafık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurufatın (harflerin) vazifesi, âyetin manasını teyid ederek, bahsettiği sahabelerin esmasına (isimlerine) bakıyorlar. Evet şu âyet-i kerime cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü yine kelimeleriyle, hurufatıyla (harfleriyle) aynı manaya işaret eder. Meselâ, şu âyetin hurufatları (harfleri) Ashaba baktıkları gibi, kayıdları da Ashabın sıfât-ı meşhuresine (meşhur niteliklerine) bakar. O sıfâtı (nitelikleri) göstermekle, o sıfât (niteliklerine) sahiblerine parmak basıyorlar.
            Meselâ: وَالَّذِينَ مَعَهُ daki maiyet-i hâssa (özel beraberlik), sohbet-i mahsusayı (özel sohbet) zikretmekle Ebu Bekir-is Sıddık'ın medar-ı fahri (övünç nedeni) ve şöhreti olan maiyet-i hâssa (özel beraberlik) ile başına parmak basıyor. اَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ şiddet-i hamiyet-i İslâmiye (İslami hassasiyetin şiddeti) ile küffara (kafirlere) galebe-i kat'iyyesi (kesin galebesi) ile şöhret-şiar (şöhretli) olan Hazret-i Ömer'i âyine gibi gösterir. رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ şefkat-i rahîmane (merhametli şefkati) ile meşhur-u enam (mahlukatın meşhuru) olan Hazret-i Osman-ı Zinnureyn'e parmak basıyor. تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا kaydıyla, rüku' ve secdede devam ve kesrette meşhur olan Hazret-i Aliyy-il Murtaza'ya işaret ediyor. يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا cümlesiyle Ehl-i Biat-ı Rıdvan'a, سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Ashab-ı Suffa'ya, ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ fukaha (fakihlere) ve ülema-i Sahabeye (alim sahebeler), وَمَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ Ashab-ı Huneyn (Huneyn savaşına katılanları) ve Feth, Uhud ve Bedir'deki Sahabelerin namdar (namlı) yiğitlerine işaret ettiği gibi, Enbiyadan sonra Benî Âdem içinde en yüksek, en namdar (ünlü), en mümtaz olan Sahabelerin medar-ı rüchaniyetleri (üstün oluşlarının nedeni), menşe'-i imtiyazları (seçkinliklerinin kökeni) ve maden-i meziyetleri olan secaya-yı sâmiye (üstün kişilikleri) ve ahlâk-ı âliye (yüce ahlakları) ve muamelât-ı galiyeye (paha biçilmez davranışları) o mezkûr kayıdlar ve sıfatlarla işaret ediyor.
            O kayıdlarla diyor ki: Sahabelerin halka karşı vaziyetleri: Düşmanlarına şediddirler (şiddetli) ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler. Cenab-ı Hakk'a karşı rüku' ve secdede kemal-i itaattadırlar (tam itaatkardırlar). Her işlerinde Cenab-ı Hakk'ın rıza ve fazlını kasdederek kemal-i ihlastadırlar (tam samimiyet içindedirler). Hem Sahabelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metanet ve terakki (ilerleme) ve sebat ve tefevvuku (başarısı), maziden (geçşimten) Tevrat ve İncil'i işhad (şahitlik göstererek) ederek mu'cizane ve müstakbelden ibadet ve cihad vazifesinde hârikulâde hareketleri ihbar ederek mu'cizane mazi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybiye (gaybi haber vermeyle) ile Sahabelerin i'cazkâr (mucizeli) ahvalini haber vermekle, şu âyette bir lem'a-yı i'cazı (mucizeli parıltıyı) gösterir ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. İzahı uzun olduğundan ve ihatamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
            İşte madem şu âyet hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurufatıyla (harfleriyle) ayrı ayrı vazifeleri gördükleri halde, mana-yı maksudun (arzulanan anlam) etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrar-ı acibeyi (garip sırları) câmi' (kapsayan) olduğu anlaşılmaz mı?
Barla Lahikası ( 273 - 276 )
Dikkat edin Said NURSİ yazdığı uzunca saçma sapan yorumların sonunda ne diyor : Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrar-ı acibeyi (garip sırları) câmi' (kapsayan) olduğu anlaşılmaz mı?
Said NURSİ bu son cümlesiyle asıl maksadını itiraf etmekte ve söz konusu ayetin başkaca sırlarıyla kendisini ve taraftarlarını ima etmektedir. Bu iddialarını da Risale-i Nur denilen kitabın hemen hemen heryerinde fazlasıyla dillendirmektedir zaten!
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
 
NUR KELİMESİNDEN YOLA ÇIKARAK BAKIN SAİD NURSİ KENDİNİ NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR!

Otuzüç aded Sözler'in ve otuzüç aded Mektublar'ın mecmuuna Risalet-ün Nur namı verilmesinin sırrı şudur ki: Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle karyem Nurs'tur, merhume vâlidemin ismi Nuriye'dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed'dir, Kadirî üstadım Nureddin. Kur'an üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyade alâkadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitablarımı en ziyade izah ve tenvir eden Nur misalidir. Kur'an-ı Hakîm'deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul edenاَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ âyetidir. Hem hakaik-i İlahiyede müşkilâtımın (problemlerimin) ekserisini halleden esma-i hüsnadan (Allah’ın isimlerinden) Nur ism-i nuranisidir (nurlu ismidir). Hem Kur'an'a şiddet-i sevk ve inhisar-ı hizmetim (hizmetimin odak noktası) için hususî imamım Zinnureyn'dir.
Barla Lahikası ( 276 )
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
BAKIN SAİD NURSİ BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI MİSALİ İMAM-I RABBANİYE KENDİSİNİ NASIL MÜJDELETİYOR!
Mektubunda İlm-i Kelâm (kelam ilmini) dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zâten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakikî İlm-i Kelâm'ın dersleridir. İmam-ı Rabbanî gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: Âhirzamanda İlm-i Kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesail-i imaniye-i kelâmiyeyi (felsefi inanç problemlerini), birisi öyle bir surette beyan edecek ki; umum ehl-i keşf ü tarikatın (keşif ve tarikat ehli) fevkinde (üstünde), o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hattâ İmam-ı Rabbanî kendisini o şahıs gibi görmüştür.
Barla Lahikası ( 283 )
Önce gelin İmam-ı Rabbani denilen zata bir bakalım :
Asıl adı Ahmet olan bu zat 1564 yılında Doğu Pencap’ta (Bugün ki Hindistan) Serhend şehrinde doğdu. Babası yörede hayli yaygın olan Nakşibendi tarikatinin şeyhlerindendi. İlk eğitimini babasından alan Ahmet daha sonra dönemin devleti Babür imparatorluğunun sarayına girdi. Ancak sarayda, aklın önemini savunan Ebul-Fazl adlı şahısla arası açıldığı için oradan ayrılır. Ahmet Serhendî Muhyiddin ibn Arabi’nin vahdet-i vücut anlayışına karşılık vahdet-i şühut anlayışını getirir ve oda Kur’an’a taban taban zıt bazı tasavvufi kavramlar üretir. Bütün dinleri birleştirme çabasında olan Babür imparatoru Ekber Şah’a karşı İslam adına mücadele eder ancak kendisi Ekber Şah’tan çok daha İslam’a ters inançların savunucusu olur. Özellikle Velayet kavramını inanç dünyasının merkezine oturtarak Peygamberlikten üstün görecek kadar sapıtır. Oysa ona inananlar onu “DİNİ YENİLEYEN” olarak görecek kadarda İslam’dan habersizdirler. Ahmet Serhendî Hind Alt kıtasındaki hurafelerin bolluğundan etkilenip açık açık İslam’ın özüne ters şiirler yazıp bunu din diye insanlara bile yutturmaya çalışmıştır. Maalesef Ahmet Serhendî denen bu şarlatan en az Muhyiddin İbni Arabi kadar saptırıcı bir şahsiyet olmasına rağmen Mevdudi gibi tevhid eksenli düşünen insanlar bile yeterince bu gerçeği görememişlerdir. Ahmet Serhendi’nin geliştirdiği ve Nakşibendilik denen batıl dine verdiği yeni bir heyecanla kendisinden sonra gelenlerin sapkınlığını arttırmaktan başka bir şey yapmamıştır. Said NURSİ’nin bu şarlatanı ölçü olması ise gayet doğaldır zira oda kendisini döneminin “DİN YENİLEYİCİSİ” olarak görmektedir. Said NURSİ zaman tarikat zamanı değildir desede kendisini ve Risale-i Nur’u kutsallaştırmak için hem tasavvufi kavramları hemde tasavvufun ünlü şahsiyetlerini batıl davasıyla fazlasıyla ilişkilendirmiştir.
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

HALİL İBRAHİM ADLI NURCU BAKIN NASIL SAÇMALIYOR!
Efendim!
            İsterim ki Yirmiyedinci Mektub'un tatlı sadâları (avazları) içerisinde benim de boğuk sesim çıksın. Lâkin heyhat o maden-i esrar (sırlar madeni) bahrinden (denizinden) dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyakım (özlemim), o gülistana (gül bahçesine) girebilmek ve o güzel güllerden koklamak. Yoksa onun tavsifinde âciz ve kasırım. Gerçi kalbimde galeyan eden manalar çoktur. Lâkin her nedense, lisan hissiyatımın tercümanı olamıyor.
            Şu kadar diyebilirim ki; elimde mevcud risaleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risale-i Nur eczaları (parçaları) bir şecere-i nuraniyedir (nurani ağaçtır) ki, dalları aktar-ı arza (arzın çaplarına) neşr-i envâr (nurlarını yayıyor) ediyor ve ilâ-nihaye (sonsuza kadar) edecektir. Karanlıklı bir gecede, semadaki yıldız ve kamerler, zemin yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risale-i Nur eczaları da öyledir. Ve zulmette nura ihtiyaç ne ise, Risale-i Nur eczaları da odur.
Bahr-i dalalet (sapıklık denizi) mevcleri (dalgaları) arasında, sefine-i Nuh (nuhun gemisi)(A.S.) necat (kurtuluş) verir; her kim dâhil olsa, tufan-ı maasiden (isyanlar tufanından) halâs (kurtuluş) bulur. Risale-i Nur eczaları, küre-i arzın (yeryüzünün) mevsim-i erbaa (dört mevsimi) kütübhanesinde bir bahardır ve bahar kadar letafetlidir ve canbahştır (can veren). Ve ölmüş arza o bahar vasıtasıyla hayat verildiği gibi, Risale-i Nur eczaları da ölmüş arz kulûblere (kalplere) taze hayat verir. Risale-i Nur eczaları (parçaları) mürşiddir (yol göstericidir). İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i safilînden (aşağıların en aşağısından), a'lâ-i illiyyîne (yücelerin en yücesine) yükseltir. Otuzüçüncü Söz'ün Yirmidördüncü Mektubu ve emsalleri (benzerleri), insanın ruhunda inşirah (rahatlama) hasıl ediyor. Ve kalbinde Sâni'-i Hakîm'in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risale-i Nur eczaları (parçaları), insanın sıkıntılı vaktinde imdadına (yardımına) yetişir ve teselli eder. Bu ciheti aynen gördüm. Ve elhasıl: Risale-i Nur eczaları (parçaları) hakkında her ne desem, yine o Nur'a karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.
Barla Lahikası ( 294 - 295 )
SAİD NURSİ ABDULKADİR GEYLANİ VE PEYGAMBERİMİZİN ONUN ŞAKİRTLERİNE (TAKİPÇİLERİNE) DUA ETTİĞİNİ İDDİA EDİYOR!
5- Bir saatı bir sene ibadet hükmüne geçecek tefekkür: Evet Nurlarla istifade, böyle saatler, zannederim hepimizin meşhudu olmuştur. Sözler'deki hakaikı tefekkür (düşünce hakikatleri), aynen Kur'an'ın künuzunu (hazinelerini) manen taharridir (araştırma) ki; Fettah ismi imdada (yardıma) yetişerek, öyle muhayyir-il ukûl (akılları şaşırtan) kapılar açıyor ki, zevkine nihayet bulunmuyor. Perdesiz, vasıtasız Kur'an'a bakınca, zülâl gibi hakaikın tecelli ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semada bedirlenmiş (dolunay haline getirilmiş) kamer (ay) gibi müşahede olunuyor.
            Benim gibi bir isyankârın vaziyeti, hali, kabiliyeti, istidadı (kabiliyeti) aslâ müstaid (hazır) değilken, Allah-u Zülcelal'in nihayetsiz kerem ü rahmeti, fazl u inayeti ile, iki kerre iki dört kat'iyyetinde kat'î kanaatım gelmiştir ki; Hazret-i Gavs'ın (Abdulkadir Geylaninin) ve onun üstadı, iki cihan fahri Nebiyy-i Efhamımız (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerinin dua ve himmetleri, Hazret-i Kur'anın şakirdleri (takipçileri) üzerindedir. Sû'-i ihtiyarımızla (kötü seçimimizle) bozmazsak, bu himayet (koruma) ve sahabet (sahiplik) elbette devam edecektir, kat'î kanaat ve imanındayım. Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı Nur'un (Nur’un eserleri) şeref-i vürudları (varışlarının şerefi) ve feyizleri, inşâallah içinde gizlenmiş olan aşr-ı âhir-i Ramazandaki (Ramazanın son on gününde) Leyle-i Kadr'in (Kadir gecesinin) ihya edilmiş sevabını verir ve rıza-yı Samedanîye (Allah’ın rızasına) mazhariyetle (ulaşmakla), saadet-i ebediyeyi (sonsuz mutluluğu) kazanmaya bir vesile olur.
Barla Lahikası ( 296 - 297 )
Gelin önce Abdulkadir Geylani kim ona bir bakalım :
Abdulkadir 1077 yılında bugün İran sınırı içinde yer alan Gilan eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde dünyaya geldi. Fars kökenli olmasına rağmen uyduruk bir şecereyle soyunun Hz. Ali’ye dayandığını iddia etmiştir. Abdulkadir Geylani yaşadığı çevrenin etkisiyle daha on yaşında batıl iddialarda bulunmuş ve Melekler tarafından korunduğu yalanını söylemiştir. Abdulkadir Geylani sırf düşündüklerinden olsa gerek felsefecilerden nefret etmiştir. Daha kendisi hayattayken kendisini kutsallaştırmış ve kendisine birçok keramet masalları uydurmuştur. Muhtemelen bununla cahil kitleyi kandırıp onları sömürmeyi amaç edinmiştir. Kendisinin Cennete gideceğinden o derece emindir ki dinleyicilerini Cenneti vadetmesi bir yana bu hususta onlara teminat bile verecek kadar İslam’ın özünden uzaklaşmıştır. Onun takipçileri daha da ileri gitmiş ve ölümünden sonra bile bu sapkın kişinin keramet ve tasarruflarının devam ettiğini ve “Medet Ya Abdulkadir Geylani” yani “yetiş ya Abdulkadir Geylani” sözüyle onu “TANRILAŞTIRMIŞLARDIR”….
Said NURSİ kendisi gibi sapkın bir karaktere sahip olan Abdulkadir Geylani’yi örnek alması boşuna değildir. Zira düşünce dünyaları aynı olan bu insanlar birbirlerinin YALANCI ŞAHİDİDİRLER..
•       Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93

BEKİR, RE’FET, HUSREV VE RÜŞDÜ ADLI NURCULAR ŞEYH UÇMAZ MÜRİT UÇURUR TİYATROSUNA NASIL SENARYO YAZIYORLAR!
Elcevab: Bizler daimî hizmetindeyiz. Hiçbir kimsenin sadaka ve hediyesini ihtiyarıyla kabul etmez. Mecbur kaldığı zaman, mukabilini vermek suretiyle alır. Barla'da köy halkı az olduğundan men' edip kendini kurtarıyordu. Buraya geldikten sonra Barla gibi "Ben bir şey istemiyorum" diye olan musırrane (ısrarcı bir şekilde) redde muvaffak olamadı. Hatırları kırılmayacak bazı dostların getirdikleri yemekleri birkaç defa yedi. Sonra birden bire, hasta olmadığı halde iştihası tam kesildi. Bizim kanaat-ı kat'iyyemiz geldi ki, başkasının hediye ve sadakasını yedirmemek için, manevî bir ihtar ve bir itabdır (cezadır).
Hem daimî hizmetinde olan bir arkadaşı Rüşdü Efendi, üç okkası beş kuruşa satılan ufak balıklardan güzelce kızartılmış üç tane getirmişti. Bunları üstadımıza yedirmek için ısrar etti. Hem Rüşdü Efendi'nin hatırını kırmamak, hem de balıkları sevdiği için yedi. O balık yüzünden beş saat mütemadiyen (zaman zaman) sancı çekti. Bu sancı başladıktan üç saat sonra, Rüşdü Efendi'ye dedi ki: Hüsrev'deki paramdan balığın fiatını al, sancı devam ediyor, dediği halde balıkların fiatını almadığı için, iki saat daha devam ediyor. En nihayet dedi ki: "Aman parayı al, beni bu sancının verdiği ızdırabdan kurtar." Rüşdü Efendi balığın fiatını aldığı dakikada, sancı birden bire kesildi. Biz üstadımızın halinden, vaziyetinden, bu acib hali aynen gördük. İşte üstadımız hakkında, ne ile yaşıyor diyenler, hatalarını tashih etsinler.
Bekir, Re'fet, Hüsrev, Rüşdü
Barla Lahikası ( 302- 301)
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
HULUSİ ADLI NURCUNUN HUSUSİ OLARAK ÇOKCA YAPTIĞI İSLAM DIŞI YORUMLARI!
Merhum ceddimin Hazret-i Ali Radıyallahü Anh Efendimiz hazretlerine ma'tuf ve evvelce arzettiğim: (Keramat-ül evliyai hakkun) düsturunu tasdik sadedindeki keramat hâdisesinin ifade edildiği bir zamanda, orada da bu mübarek eserin neşredilmiş olması; cidden hayreti mûcib olmakla beraber, işlerimizin tesadüfle alâkası olmadığını gösterecek küçük bir delil ve Risale-i Nur, Mu'cize-i Kübra-i Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'an-ı Azîmüşşan'dan nebean (kaynaklandığı) ettiği için, i'cazkâr (mucizeli) hâdisat (hadiseler) eksik olmayacağına işarettir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Bu ulvî (yüce) eserin sonuna Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) namına bu âciz talebenizin ismini koymakla, sıddıkınızın yazılmış ve yazılacak bütün Risale-i Nur lemaatına (ışıltılarına) karşı, tasdikte tereddüd etmeyeceğine işaret olduğunu, şükranla karşıladım.
            Sure-i Rahman'daki فَبِاَىِّ آلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyet-i celilesindeki tekrarlar gibi, Risale-i Nur'un mebde-i neşrinden (yayılmasının başlangıcından) bu zamana kadar enva'-ı keramat (kerametlerin türleri) ve gaybî i'caz (gaybi mucize) izhar edilmekte ve bu feyizli hâdisat (olaylar), Risale-i Nur şakirdlerini (takipçilerini) gayrete ve himmete teşvik eylemekle beraber, onları manevî silâhlarla teçhiz ederek, kuvve-i imanlarını (iman güçlerini) tezyide (arttırmaya) vesile olmaktadır.
(Dikkat edilirse bu meczup Nurcu Allah’ın ayetiyle Said NURSİ’nin safsatasını bir tutuyor ve onunla mukayese ediyor)
            Allahü Zülcelal Kur'an-ı Keriminde, Peygamber-i Zîşan hadîs-i nebevîlerinde, Cihar-ı Yâr-ı Güzin, Sahabe-i Kiram ve Âl-i Beyt namlarına, Hazret-i Ali ve evlâdından Hazret-i Gavs kaside-i mübarekelerinde, fitne-i âhirzamandaki en mühim ve Kur'anî harekete remz, delalet, işaret, belki sarahatle (açıklıkla) parmak bastıklarını Risale-i Nur naşiri (yayanı), bütün eserlerinde gösterir ve derslerinde tekrar tekrar söylerse, tereddüd ve şübheye zerre kadar mahal ve hak kalır mı? Aslâ ve kat'â. Allah'ın ihsanına yüzbinler hamd ü şükürler olsun.
Barla Lahikası ( 303 - 304 )
Sun'î (yapmacık) bir tevazu için değil, hakikatı ifade için derim ki: Bundan evvel Sabri Efendi kardeşimize yazdığım küçük mektubumda da zikrettiğim vecihle, Risale-i Nur şakirdleri (takipçileri) vücud-u manevîsinde (manevi varlığında), ancak küçük bir ayak parmağı kadar bir kıymeti olan bu bîçare kardeşinizi, Hâlıkımız (yaradanımız) bu günahkâr abdini (kulunu) nihayetsiz in'am (nimetlendirme) ve ihsanına lâyık görmüş ki; Risale-i Nur naşirine (yayanına) bir talebe, Risale-i Nur şakirdlerine (takipçilerine) bir kardeş, Kur'an hâdimlerine (hizmetkarlarına) bir arkadaş etmiştir. Arabî (Arapça) ve Farisî (farsça) bilmeyen, ilim ve medrese görmeyen bir âsi (isyankar) abdine (kuluna), hikmet-i Samedaniyesiyle (Samet isminin hikmetiyle) böyle bir ikramda bulunuşu, elbette bir hikmete müsteniddir (dayanır). O da her halde Risale-i Nur'la alâkadar olanlar arasındaki safvet (temizlik) ve ihlas ile, Risale-i Nur'un ind-i İlahîdeki  derecesine ve hizmetin ulviyetine (yüceliğine) atfolunur.
Barla Lahikası ( 305 )
Demekki neymiş, Said NURSİ ne Arapça, ne Farsça bilmiyor ama en önemlisi medrese yüzü görmemiş ve ilim sahibi değil yani tüm bunlar delildir ki Risale-i Nur ona ihtiyarı dışında yazdırılmıştır. Bu ise apaçık nübüvvet iddiasıdır peki Allah böyleleri için ne diyor :
•   Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet

İhlasa dair Yirminci, Yirmibirinci Lem'alar: Yirminci Lem'a muhtelif meslek ve meşrebde (tarzda) mü'minler arasındaki rekabetkârane (rekabet eder şekilde) ihtilafların esbabını (sebeplerini) öyle bir teşrihtir (açıklamıştır) ki, tavsif (nitelemek) edebilmek için bu mübarek eseri aynen nakil eylemekten başka çare yoktur. Allah cümlemizi muhlis kullarından eylesin. Âmîn!
            En az onbeş günde bir defa okunması emir buyurulan Yirmibirinci Lem'a, evrad (zikirler) edinilecek kadar ehemmiyetlidir. Malûmdur ki, kale içinden feth olunur.
Barla Lahikası ( 306 )
(Sanki Allah’ın ayetiymiş gibi günde kaç kez okunması gerektiğini de sahtekâr Said NURSİ salık vermekte)
Otuzbirinci Mektub'un Yirmibeşinci Lem'ası: Maddî ve manevî bütün hastalıklara mükemmel devadır. Altıncı devanın iki defa yazılmasına merak ettim, hatırıma geldi. Birden yirmibeşe kadar devaları topladım, 325 oldu. Tekrar eden 6 numaralı devayı da zammedince (ekleyince) 331 çıktı. Söylenişte ve yazılışta ekseriyetle hazfedilen bu rakamlardaki kaldırılmış bin sayısını nazar-ı dikkate alırsak 1325 ve 1331'de İslâm âleminin başına gelmiş olan musibetlere, bu Lem'ada (ışıltıda) mahfî (gizli) işaret bulunduğuna hükmeyledim. Basiretli ve nurlu arkadaşların, daha mahfî (gizli) hakaik (gerçekler) çıkardıklarını ümid ediyorum. Eski talebenizden Hâfız Hüseyin Efendi'ye bu Lem'ayı (parıltıyı) babasının vefatından birkaç gün sonra, arefe günü Hâfız Ömer Efendi ile evine gitmek suretiyle okumak nasîb oldu. Maddî ve manevî hastalıklarına ilâç veren hekim-i hâzık (usta hekim) aziz üstada çok dua etti. Bu mübarek eserin, bu zât üzerindeki tesirini şöyle telhis edebiliriz. Ehibba (sevgili dostlar) ve arkadaşlarından hastalığını soranlara, "Çok mükemmel bir ilâç buldum. Doktorlara ilâç parası vermekten elhamdülillah kurtuldum. Günden güne iyi oluyorum." diyormuş. 17 Zilhicce 1353
Uhrevî kardeşiniz ve âciz talebeniz
Hulusi
Barla Lahikası ( 307 )
SAİD NURSİ BAKIN NASIL YALAN KONUŞUYOR VE RÜYANIN ÖTESİNDE HAYALLERDE GÖRÜYOR!
Bu Cuma günü gündüz, rahatsızlığımdan dolayı biraz yatmıştım. Rü'yaya benzer, fakat rü'ya değil; hayalen gördüm ki: Sabri karşıma çıktı, arkasında Hâfız Ali. Sabri bana diyor: "Üstadım! İnayat-ı Seb'a (yedi yardım) namıyla beyan edilen büyük inayetler (yardımlar) varken, Onuncu Söz'deki cüz'î inayete bu kadar ehemmiyet vermenin sebeb ve hikmeti nedir?" dedi çekildi. Sonra kalktım, düşündüm; dedim ki: "Isparta'ya yazdığım mektubu Sabri okumuş veya okuyor, hararetli yazışımdan bana acıyarak benden sual etmek istemiş." Her ne ise. Ben de Hulusi'den sonra birinci muhatabım olan Sabri'ye derim ki (Hâfız Ali de dinlesin):
Barla Lahikası ( 310 )
•          Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
Madem öyledir, bu sözün latif tevafukat-ı harfiyesindendir (harflerin rast gelmesindeki) ki, (mebhasındaki (bölümdeki)) hem sahifenin yirmiiki olmak itibariyle, yazı bulunanların yerinde (yarısından ziyade yazılı bulunan sahifelerin) hakikî ve itibarî satırlarına ve baştaki yaprağın cild üstünde isminin iki satırı ilâvesiyle bin üçyüz kırkiki (1342) ilh... Hem o mebhastaki(bölümdeki) bu cümle, hem âhirdeki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmışaltı olup baştaki âyetin melfuz (telaffuz etmiş) (altmışaltı) hurufuna (harflerine) tevafuk (rast geliyor) ediyor. Birinde, âhirdeki iki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle (altmışyedi) olup baştaki âyetin melfuz altmışyedi hurufuna (harflerine) tevafuk (rast geliyor) ediyor. O âyet Sure-i İhlas'ın hurufatına (harflerine), hem Lafzullah'ın makam-ı ebcedîsine (ebced durumlarına) tevafuk (rast geliyor) ediyor, denilmeli. Biz bir nüshayı öyle yaptık, size gönderiyoruz. Yanınızdaki nüshaları ona göre yap. Eğirdir'deki nüshaları da öyle yapınız.
Barla Lahikası ( 312 )
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
SAİD NURSİ İŞARET-İ GAYBIYE’NİN KESİNKES OLDUĞUNA İNANIYOR!
Madem işaret-i gaybiye (gaybi işaretler) var; elbette tesadüf içinden kaçar, daha hükmedemez, en cüz'î rakamları da o işarete maledilir. Madem mecmuunda (toplamında) işaret var, bütün eczası (parçaları) o işaretin hikmetine tâbi'dir, tesadüf orada oynayamaz.
Barla Lahikası ( 313 )
• Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
SAİD NURSİ ESERİNİ O KADAR KUTSALLAŞTIRIYOR Kİ TAKLİTLERİNDEN SAKININ DEMEYE GETİRİYOR!
Sen şu iki nükteyi Ondokuzuncu Mektub'un beşinci cüz'ünün Onsekizinci İşaretinin Birinci Nüktesinin âhirine haşiye (dipnot) olarak ilâve ediniz.
             İşte Birinci Nükte: (Mektubat'ın 184'üncü sahifesindeki Haşiye 2'dir, şu kısım ona ektir.)
            Şu üç hakikata mukabil gelecek hangi hakikat var? Kimin haddine düşmüş ki, bunları taklid etsin. Evet nasılki bu tarz-ı ifade (ifade tarzı) sun'î (yapmacık) olamaz, öyle de taklid edilmez. Evet kimin haddine düşmüş ki, hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Hâlık-ı Kâinat'ı (kainatın yaratıcısını) bu surette konuştursun.
Barla Lahikası ( 316 )
Said NURSİ o derece ileriye gidiyor ki eserinin taklid edilemez olduğunu ve bunu yapmaya kimsenini cesaret edemeyeceğini söylemekle kalmıyor Kainatın Yaratıcısının kitabıyla adeta konuştuğunu iddia etmektedir. Haşa Allah’ı Risale-i Nur konuşturmuş. Bu apaçık “nübüvvet” iddiasıdır ki Allah şöyle der :
•  Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
İlginç bir patolojik sonuç ortaya çıkmakta o da şudur ki, bu tür iddialarda bulunanlar doğal olarak bir süre sonra kimseyi beğenmeyen, kendini göklere çıkararak “TEKEBBÜR” hastalığına yakalanırlar. Said NURSİ’de bu hastalık fazlasıyla görülmekte kendisine hediye verilmeyecek kadar kendisini insanlara özel biri olarak sunmaktadır. Buna amiyane tabirle “KENDİNİ DEV AYNASINDA” görme denir. Bu dinsel rahatsızlık hemen hemen Said NURSİ karakterinde olan her şarlatanda görülür. İlginçtir bu hastalıklı ruh haletini şakirtleride yaşadığı gibi günümüzdeki ısrarlı savunucularındada bu aşırı nezaket, aşırı yumuşak huyluluk, yada Fethullah GÜLEN gibi olur olmaz anlarda aniden gözyaşı dökebilecek kadar vıcık vıcık bir duygusallık olarak tezahür etmektedir. Dinin hormonlu bir şekilde talim edildiği durumlarda maalesef işte böyle garabetler ortaya çıkmaktadır. Ancak tüm bu tevazu, yumuşak huyluluk, nezaket gösterilerinin altında korkunç bir “KİBİR” yatmaktadır, zira “KİBİR” insana ancak Said NURSİ’nin iddiasına benzer iddialar söylettirir. Nurcular’a Allah’ın ayetlerini okumaya kalktığımızda dinlemedikleri gibi yapılan çevirileri “Kur’an okumuyorsunuz siz, çeviri Kur’an değildir” diyerek aşağılamaktadırlar. Onlara göre Kur’an’ı en iyi Said NURSİ anlamıştır ve onun anladığıyla anlamaya çalışmakta yolların en güzelidir.
BAKIN SAİD NURSİ İSLAM DAİRESİNDEN KENDİSİNİ ÇIKARACAK CÜMLELERİ NASIL SARFEDİYOR!
Öyle de i'caz-ı Kur'an'ın  yüzer kısmından bir kısmının cilvesi, bir nevi ikram-ı İlahî (ilahi ikram) nev'inden, Kur'an'ın bir nevi tefsiri olan Sözler'de, hakaik-i Kur'aniyenin (Kur’ani gerçeklerin) hüsn-ü intizamına (intizamının güzelliğine) işareten görünüp tecelli etmesine, sair (diğer) kitablarda tevafukatın (rastlantıların) bulunması zarar vermez. Çünki o dereceye yetişmezler. Çünki Sözler'deki o nevi tevafukat (rastlantılar), o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanaat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarıyla da olmamıştır. Belki nakşî bir nevi Kur'an i'cazının gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nevi ikram-ı İlahî suretinde temessül (görünüyor) ediyor.
Barla Lahikası ( 319 )
Açık açık Risale-i Nur’un vahiy eseri olduğunu söylemekten çekinmemektedirler. Zira beşerin düşünüşü ve öz seçimiyle bir kitap yazılmış olsa böyle söylemeyeceklerdi eğer öyle değilse yani insanın kendi tasarrufuyla yazılmış bir kitap değilse o halde geriye tek ihtimal kalıyor oda “VAHİY”
Peki Allah ne diyor :
•  Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
            O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe-i a'zamı (yüce mertebenin) olduğunu tezyif etmek niyetiyle, mutasavvıfa-i mütefelsife (tasavvufçu felsefeci) fikridir demiş. Halbuki başta İmam-ı A'zam, İmam-ı Gazalî, Celaleddin-i Süyutî, İmam-ı Rabbanî, Şah-ı Geylanî gibi sıddıkîn-i muhakkikîn, ism-i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmam-ı A'zam demiş: "El-Adl, El-Hakem ism-i a'zamdır" ve hâkeza. Her ne ise bu mes'ele bu kadar yeter.
Barla Lahikası ( 321 )
SAİD NURSİ VAHİY –İHTARAT ADI ALTINDA- ALDIĞINI NASIL İDDİA EDİYOR!
Kur'an-ı Hakîm'in baş haşiyelerinde, âyât-ı Kur'aniyenin (Kur’an ayetlerinin) adedi 6666 olmakla, envâr-ı Kur'aniye (Kur’ani Nurların) ve hakikat-ı Furkaniye (Kur’an gerçekleri) eyyam-ı şer'iye (şer’i günler) ile 6666 sene kadar Küre-i Arz'da (yeryüzünde) hükmü cereyan edeceğine işaret ettiğine dair sualinize o vakit zihnim başka yere müteveccih (yönelmiş) olduğu için izahlı bir cevab veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: Âsım'ın suali ehemmiyetlidir, cevab ver. Ben de o ihtara binaen, üç esasla bir parça izah edeceğim:
Barla Lahikası ( 324 )
Oysa Allah şöyle der :
• Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
SAİD NURSİ İNSANLIĞIN ÖMRÜNÜ YEDİ BİN SENE OLARAK BELİRLİYOR AMA BUNUNLA İLGİLİ AYRINTININ KALBİNE İNKİŞAF ETTİRİLMEDİĞİNİ İDDİA EDİYOR!
Madem eyyamın (günlerin) lisan-ı şer'îde (şer’i lisanda) böyle ıtlakatı (kesinlikleri) vardır. İlm-i Tabakat-ül Arz (yeryüzü tabakası ilmi) ve Coğrafya ve Tarih-i Beşeriyet (insanlık tarihi) ülemasınca (bilginlerince) nev'-i beşerin (insan türünün) yedibin sene değil belki yüzbinler sene geçirdiğini teslim de etsek, Âdem'den kıyamete kadar ömr-ü beşer (insanlığın ömrü) yedibin senedir olan rivayet-i meşhurenin (meşhur rivayetin) sıhhatına (doğruluğuna) ve beyan ettiğimiz 6666 sene nur-u Kur'an hükümferma (hüküm süren) olduğuna münafî (ters) olamaz, cerhedemez (eleştiremez). Çünki eyyam-ı şer'iyenin (şer’i günlerin) dört saatten elli bin seneye kadar hükmü ve şümulü var. Fakat nefs-ül emirdeki (aynı işteki) eyyamın (günlerin) hakikatı o rivayet-i meşhurede (meşhur rivayette) hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münasib değil.
Barla Lahikası ( 325 )
Said NURSİ bu saçma sapan iddiasını “ELEŞTİRİLEMEZ” ilan etmenin yanında bununla ilgili bilgilerin kalbine inkişaf ettirilmediğini iddia ediyor. Yani kendisine bu hususta henüz vahy (!) gelmemiş. İnsanlığın ömrünün ne kadar olduğuna dair Kur’an’da ve sahih hadislerde hiçbir veri yoktur ve bu tür rivayetler muharref Tevrat kaynaklıdır, oysa yapılan araştırmalar beşeriyetin tarihinin belki milyonlarca yılla ifade edilebilecek uzunlukta olduğunu göstermektedir. Ancak bu bilimsel araştırmalar dahi “mutlaklık” taşımamaktadır buna rağmen Said NURSİ inandığını mutlaklaştırarak birde “eleştirilemez” ilan etmektedir. Bu tür kendisine vahiy (!) geldiğini iddia edenlere karşı Allah şöyle demektedir:
•  Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93

HAFIZA GÜCÜ LEVH-İ MAHFUZDAN HABER VEREBİLİYORMUŞ!
Küçük bir âlem olan insanda kuvve-i hayaliye (hayali güç) olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi bir âlem-i misal (misal alemi) var ki; o vazifeyi görüyor ve hakikatlıdır. Kuvve-i hâfıza (hafıza gücü) Levh-i Mahfuz'dan haber verdiği gibi, kuvve-i hayaliye (hayal gücü) dahi âlem-i misalden (misal aleminden) haber verir.
                                                                                             Barla Lahikası ( 346 )
Eğer hafıza gücü levh-i mahfuzdan haber vermiş olsaydı o halde “Korunmuş Levha” nasıl olacak! Adı üstünde, korunan, muhafaza edilen levha demek, her isteyen istediği şekilde oradan haber vermiş olsaydı “KORUNMUŞLUĞUNUN” anlamı nedir? Said NURSİ aslında bu cümleleriyle “levh-i mahfuzdan bizde haber verebiliriz” demeye getiriyor.
ABDULKADİR GEYLANİ BIRAKIN SAİD NURSİ’Yİ BEKİR ADLI NURCU ŞAKİRDİNİ BİLE MÜJDELİYOR!
Kardeşin Hüsrev ile sen, Şeyh-i Geylanî'nin keramat-ı gaybiyesinin (gaybi kerametlerinden) bütün parçalarıyla bir nüsha yazıp, Hulusi Bey'e gönderseniz iyi olur. Âsım Bey'e de onlar bütün gitmelidir.
            Başta (Gavs-ı A'zam'ın tabiriyle Bekir Bey) bizim tabirimizle Bekir Ağa, Ahmed Hüsrev, Lütfü, Rüşdü, Hâfız Ahmed, kayınpederin Hacı İbrahim Bey ve Sezai Bey olarak umum kardeşlerinize selâm, dua ediyorum. Ve mübarek ve bahtiyar Bedreddin'in başından öperim. O Kur'an'ı okudukça bana dua etsin. Öyle masumun duası inşâallah hakkımızda makbuldür. Onun vâlidesi olan âhiret hemşireme ayrıca dua ediyorum. Bedreddin gibi bir evlâd sahibesi olduğundan tebrike şâyandır. Bedreddin'in okuduğu her bir harf-i Kur'an'ın, on sevabdan tut tâ bine kadar uhrevî meyveleri vardır. Hem vâlidesinin defter-i a'maline (ameller defterine), hem hoca ve üstadının defter-i a'maline (ameller defterine) dahi o sevablar kaydolunur.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî
Barla Lahikası ( 352 )
Said NURSİ’ye göre Abdulkadir Geylani denen zat sadece onu değil en az kendisi kadar şarlatan ve sahtekâr olan bir şakirdini dahi isim vererek gaybten müjdeliyor:
Peki, Allah gayb ile ilgili ne demektedir:
Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
•          De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
•          De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
•          Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
•          Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
•          De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27
•          Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
•          Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
•          O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
SAİD NURSİ BAKIN YAZDIKLARINI KOMİK GEREKÇELERLE NASIL KUTSALLAŞTIRIYOR!
Birincisi: İktisad Risalesi, birbirinden habersiz altı müstensihin (kopyalayanın) yazdıkları altı nüshada (kopyada), eliflerin elliüç adedinde tevafukları (rastlantıları), te'lif ve istinsah (kopyalama) tarihi olan elliüçe muvafık gelmesidir. Sonra baktım ki, asıl müsvedde-i ûlâda (birinci müsvedede) çok çıkıntı ve tashihler ile beraber elliüç aded sırrını muhafaza ettiğini hayret ile gördük.
(Demekki sadece Said NURSİ’ye değil onun en az kendisi kadar sahtekar ve şarlatan takipçilerine de vahiy gelmiş olsa gerekki, yazılan metinlerdeki bu denk gelişler gerçekleşmektedir. Said NURSİ’
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
             İkincisi: Risalelerin Fihristesi tamam yazıldıktan sonra, birinci müsevvid (yazının ilk halini yazan) ihtiyarsız (irade dışı) "Bu güzel fihriste tamam oldu" deyip yazmış. O müsevvid (yazının ilk halini yazan) hesab-ı ebcedi (ebced hesabını) hiç bilmediği gibi, hiçbir şey de düşünmemiş. "Bu güzel fihriste tamam oldu" aynen bin üçyüz elliiki (1352) tarihini gösterip fihristenin tarih-i te'lif (telif tarihini) ve istinsahını (kopyalanmasını) göstermiştir.
(Bu satırlar göstermektedir ki Said NURSİ yazdığı kitabın sıradan tefsir olmadığı ve satırlarının dahi katiplerinin iradesi dışında özenle Allah tarafından yazdırıldığını iddia etmektedir. Aslında Said NURSİ’nin de tıpkı peygamberimiz gibi sahte vahiy katipleri var ve bu sahtekar katipler dahi Allah’ın yönlendirmesiyle, iradeleri dışında Risale-i Nur’u yazmışlar ve enteresandır yine Rumi takvimle bir çok denklikler yaşanmış (!))
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
             Üçüncüsü: Yirmiüçüncü Lem'anın müsveddeden tebyiz (temize çekilirken) edilirken, hiç eliflerin adedini hatıra getirmeden, yazıldıktan sonra yüz yirmisekizinci risale olduğuna işareten yüz yirmisekiz elif olmasıdır.
(Said NURSİ kitabının Allah tarafından yazdırıldığına delil olarak harflerin sayısının bazı denkliklerini delil getirmektedir. Bunları “GEREKÇE” göstermesi dahi onun “Vahiy” aldığı iddiasının apaçık delilleridir. Yoksa sıradan tefsir olarak yazdığı kitabı görmüş olsaydı bu tarz “gerekçelerin” arkasına niye saklanma ihtiyacı hissetsin ki? Peki Allah böyleleri için ne diyor :
•   Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93)
             Dördüncüsü: Dünkü gün Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) tashih edilirken küçük, latif iki tevafukun (rastlantının) on dakika fasıla ile vücuda gelmesidir. Şöyle ki:
            İkişer arkadaş Mu'cizat-ı Ahmediye ve Mi'rac'ı ayrı ayrı tashih ediyorlardı. Mi'rac'ın altıyüz satırı içinde bir tek satır, kuru direğin ağlamasından bahsediyor. Mu'cizat-ı Ahmediye yüz elli sahife içinde bir sahife o bahse dairdir. Birden o iki kısım musahhihler (tashih yapanlar) aynı kelimeyi söylüyorlarken, içlerinden bir efendi intikal etti, iki kısım aynı kelimeyi söylüyoruz dedi. Baktık, fevkalâde bir surette iki tashih aynı kelime üzerindedir.
            On dakika sonra, yedi mu'cizeye mazhar yedi çocuğun bahsi tashih edilirken, umulmadığı bir zamanda, hazır zâtların nazarında mübarek Meliha isminde beş yaşında bir çocuk geldi oturdu. Çocukların bahsini zevk ile dinlemeye başladı. Çay verdik, çocuk bahsi bitinceye kadar içmedi. Hazır olan biz dört kişi şübhemiz kalmadı ki, sırr-ı tevafukun (rastlantı sırrının) birinci menba'ı olan Mu'cizat-ı Ahmediye'nin te'lifçe ve istinsahça (kopyalama yönünden) ve kıraatça (okunması yönünden) ve hârika tevafukça (rast gelmesiyle) kerametini gösterdiği gibi, bu iki küçük tevafukla (rast gelmeyle), yine o kerametin şua'ından iki latifeyi gösterdi.
Hem bir sene evvel bir seyre giderken, arkamdan bir kız çocuğuyla bir kadın geliyorlardı. Ben yoldan çıktım, yolu onlara bıraktım. Baktım beni geçmiyorlar, sıkıldım. Acele geçtim bir bahçeye girdim, baktım onlar da bahçeye girdiler. Hem hiddet, hem hayret ettim. Mu'cizat-ı Ahmediye elimde idi. Tefe'ül (fal bakar gibi) gibi açtım. En evvel gözüme ilişen ve yalnız risalede bir tek defa zikredilen bir isim ki, aynı o kadının ismini o sahife içinde gördüm. Baktım, o kadını tanıdım. Fesübhanallah dedim. Bunlar kim olduklarını anlamak için daha evvel o kitaba baksa idim, bu hayretten kurtulacaktım. Bu hâdiseye hem ben, hem hazır olan Şamlı Hâfız ve hâdiseyi anlayan o kadın ve başkaları hayret ettik.
Said Nursî
Barla Lahikası ( 357 - 358 )
(Tüm bu olanlar dikkat edilirse “Said NURSİ ve kitabı” merkezli oluyor ve Said NURSİ denen şarlatan tüm bu olanları direk kitabıyla ilişkilendiriyor. Zira eğer tüm bu tesadüfleri direk Kur’an’la yada Müslümanlarla ilişkilendirmiş olsa belki o vakit bir nebze olsun kabul edilebilirdi. Oysa Said NURSİ tüm bu olayları paranoyakça –öküzün altında buzağı arar misaliyle- kitabıyla ilintiliyor ve kendini ön plana atıyor! Allah ne diyor :
•    Allah’a yalan iftira atandan ya da kendisine bir şey vahy edilmemişken bana vahyolundu diyenden ya da Allah’ın indirdiği gibi bende indireceğim diyenden daha yanlış yolda kim olabilir. Ah keşke bu yanlış işleri yapanları ölümün sarhoşlukları içinde görseydin melekler ellerini uzatır “Hadi kendinizi şimdi ortaya koyun bugün bu alçaltıcı azabla, Allah hakkında gerçek dışı konuşmalarınızdan ve ayetlerimize karşılık böbürlenmenizden ötürü karşılık görmektesiniz derler. En’am suresi 93
“ Ey iman edenler Allah ve elçisinin ÖNÜNE geçmeyin Allah’tan sakının Allah işitendir bilendir” Hucurat Suresi 1. Ayet
“Ey iman edenler sesinizi peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla yüksek sesle konuşmayın hiç farkında olmazsınız birde bakmışsınız bütün yapıp ettikleriniz boşa çıkmıştır” Hucurat Suresi 2. Ayet
Yukarıdaki ayetler Müslümanlara söz ve davranışlarına dikkat etmelerini ve Allah’ın onaylamadığı iddiaları dile getirmeyi yasakladığını ve hatta bununla peygamberin ve Allah’ın önüne geçmek olduğunu söylüyor. Esasen böyle tipler iddialarında ısrar ettiğinde ise ne kıldıkları namaz, ne tuttukları oruç nede gittikleri hacc sevap yüzü görecek tam tersine sahibini zehirleyen amellere dönüşecektir.)
BAKIN BAZI AYETLER ÜZERİNDE SAİD NURSİ NASIL CANLI AMELİYATLAR YAPIYOR!
(Risale-i Nur'un fa'al (aktif) bir şakirdi (takipçisi) olan Ahmed Nazif Çelebi'nin bir istihracıdır (çıkarsamasıdır) ve bir fıkrasıdır. Bunu hem Birinci Şua'ın otuzikinci âyeti olarak ve hem Yirmiyedinci Mektub'un fıkralarında kaydetmek münasib görüldü.)
            O kendisi diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim. Sure-i Ahzab'dan:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا ٭ وَ سَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَ اَصِيلاً ٭ هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَ مَلٰئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَ كَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا ٭ تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلاَمٌ وَ اَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرِيمًا ٭ يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَ مُبَشِّرًا وَ نَذِيرًا ٭ وَ دَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِهِ وَ سِرَاجًا مُنِيرًا ٭ وَ بَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَبِيرًا
            Bu âyetlerde Risale-i Nur'a îma ve remz ve belki işaret var, diye hissettim.
            Evet madem bu âyet gibi vazife-i risalet (peygamberlik görevi) ve davete bakan âyetler her asra bakıyorlar ve her asırda efratları (tekilleri) ve mâsadakları (doğrulamaları) var.
            Ve madem bu âyetlerde, Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) verilen sıfatlar ve ünvanlar her zamanda cereyanı ve herbir asırda hükmetmek haysiyetiyle o ünvanların altında mana-yı remziyle Risale-i Nur gibi o vazifeyi yerine getiren eserler ve zâtlar bu gibi âyâtın (ayetlerin) daire-i şümullerine (genellemelerine) girmeleri, Kur'andaki i'caz-ı manevîsinin (manevi mucizesinin) şe'nidir (işidir), belki muktezasıdır (gerektirmesidir) ve lâzımıdır.
            Madem Risale-i Nur, bu acib asırda müstesna bir surette bu âyetin işaret ettiği vazifeyi yapıyor ve manasının daire-i külliyesinde (bütün dairede) bir ferdidir. Elbette müteaddid (çeşitli) emareler ve gizli karineler ile diyebiliriz ki; bu âyette dahi Birinci Şua'ın sair otuzbir aded âyetleri gibi Risale-i Nur'a mana-yı işariyle bakar. Şöyle ki:
            لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَ كَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا cümlesi, mana-yı işarîsiyle diyor: "Bin üçyüz yetmişe kadar tecavüz eden en karanlık bir zulüm, en karanlık bir zulmetten sizi ey ehl-i iman ve-l Kur'an! Kur'andan gelen Nurlara ve imanın ışıklarına çıkaran ve isminde Nur ve manasında rahîmiyet bulunan ve ism-i Nur ve ism-i Rahîm'in mazharı (yansıması) olan bir lem'a-i Kur'aniyeye (Kur’ani parıltı) ve bu asrımıza bakıp îma ediyor.
            Mana mutabakatından başka bir emare ve karinesi budur ki: اِلَى النُّورِ وَ كَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا fıkrasının (şedde ve tenvin sayılır) makam-ı cifrîsi dokuzyüz kırkyedi (947) edip, Risalet-ün Nur isminin makamı olan dokuzyüz kırkyedi adedine tamtamına tevafuk (rast geliyor) ediyor.
(Tabi Said NURSİ istediği rakama ulaşmak için kelimelerle istediği şekilde oynamakta ve işine geldiğinde Risale-i Nur işine geldiğinde Risaletunnur olarak yazmaktadır.)
            اِنَّا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَ مُبَشِّرًا cümlesi, (şeddeler sayılmaz ve âhirde tenvin vakıftır, elif sayılır) makam-ı cifrîsi ki, bin üçyüz yirmiüç (1323) tarihini gösterir. O tarihte, merkez-i hilafette (hilafet merkezinde) dehşetli bir inkılabın mebde'-i infilâki (patlamasının başlangıcı) içinde, ye'se (umutsuzluğa) düşen ehl-i imana müjde verip, İslâmiyet'in hakkaniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehadet eden ve veraset-i nübüvvet (peygamberlik veraseti) noktasında davette bulunan hakikî bir şahide işaret eder. وَ نَذِيرًا وَ دَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ cümlesi, {(Haşiye-1):وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ kelimesi, Risale-i Nur'un hakikî bir ismi olan Bediüzzaman'ın makamına tamtamına tevafuku (rast gelmesi) ve manen mutabakatı (uyumu) olduğu gibi, yalnızوَدَاعِيًا kelimesi de, Risale-i Nur'un tercümanı olan Said ismine üç harf ile ittihad ve üç farkla tevafuk eder. Çünki tenvin, elif ve vav mecmuu (toplamı) elliyedi, "sin"den üç fark var. Risale-i Nur talebelerinden Küçük Abdurrahman Tahsin} (tenvinler vakf olmadığından sayılırlar) makam-ı cifrîsi, bin ikiyüz ellialtı (1256) tarihini göstermekle, bu asırda ve bu zamandaki İslâmiyetin inhisafını (ay tutulmasına uğraması), bir asır evvel ihzar eden mukaddematına (öncellerine) bakarak,وَ دَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ kelimesi yüz doksanbir (191) ederek Risale-i Nur'un bir hakikî ismi olan Bedîüzzaman'ın makam-ı cifrîsi bulunan yüz doksanbir (191) adedine tam tamına tevafukla (rast gelmeyle) îma eder ki; Risale-i Nur dahi, o inhisaf (tutulma) içinde bir "dâî-i ilallah" (Allah’a çağıran)’tır.
Dikkat edilirse Said NURSİ istediği rakama ulaşabilmek için işine geldiğinde harekeleri kendi inancına göre kah hesabına dahil ediyor kah dahil etmiyor. Oysa eğer EBCED VE CİFR bir mutlak hesaplama yöntemiyse o vakit bunun kesin ve yerleşik kuralları olmalı. Ancak Said NURSİ Matematiğin canına okur bir şekilde davranıyor ve apaçık bir şekilde Allah’ın kitabını tahrif ediyor. O derece kibirli bir ruh haletine kavuşuyor ki İslamiyet’in bir “TUTULMA” yaşadığını söyleyerekte Allah’ın dinine hakaret etmektedir. Esasen Allah’ın dinini eskiyen bir olgu olarakta gördüğünden olsa gerek kendini birde “DİNİ YENİLEYEN” payesini layık görüyor! Peki Allah böylesi şarlatanlar ne için ne diyor bakalım:
Siz onların size inanacağınızımı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
بِاِذْنِهِ وَ سِرَاجًا مُنِيرًا {(Haşiye-2): (Tenvinler elif sayılır) makamı (1330) edip, Risale-i Nur'un fâtihası olan İşarat-ül İ'caz tefsirinin zuhur (ortaya çıkış) tarihine ve (سِرَاجًا مُنِيرًا ) eğer birinci tenvin sayılsa (1380) ederek, yirmibir sene sonra Risale-i Nur küre-i zemini (yeryüzünü) ışıklandıracak bir sirac-ı münevver (aydınlatıcı lamba) olacağına remzeder (işaret eder) inşâallah Risale-i Nur talebelerinden Tahsin} ve yalnız سِرَاجًا مُنِيرًا kelimesi ise, tam tamına Risale-i Nur'un bir ismi olan "Siracünnur"a lafzen ve manen ve cifren tevafukla bakar. مُنِيرًا daki "mim", "ye", النُّورِ daki şeddeli "nun"a mukabildir. Evet İmam-ı Ali (R.A.) keramet-i gaybiyesinde (gaybi kerametinde), Risale-i Nur'a "Siracünnur" namını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir (ilham alınmıştır) denilebilir ve çekinmeyerek deriz.
            وَ بَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ cümlesi, (şedde sayılmak cihetiyle), makam-ı cifrîsiyle bin üçyüz ellidokuz (1359) tarihini göstermekle, bu asrımızın tam bulunduğumuz senesine bakarak ehl-i imana bir büyük ihsanı var diye, mana-yı remziyle haber veriyor.
Said NURSİ’nin istediği tarihe ulaşmak için ayetler üzerinde yaptığı canlı ameliyatlardan önce Rumi takvimle ilgili kısa bir açıklama yapalım ;
Rumi Takvim, Hicret'i (Miladi 622) başlangıç kabul eden güneş yılı esasına dayalı bir takvim. Dünya'nın Güneş etrafında dolanımını esas alan Şemsi Takvim düzeninde, 13 Mart 1840'ta uygulanmaya başladı. Kameri takvim sisteminde 1 yıl 354 gün, Şemsi takvim sisteminde ise Dünya'nın Güneş etrafında dolanımı esas alındığından bir yıl 365 gün olarak hesaplanır.
  Rumi Takvime Geçiş
Tanzimat Dönemi'ne kadar Osmanlı Devleti'nde hicrî takvim her sahada resmî takvim olarak kullanılıyordu, yılbaşı 1 Muharrem'di Tanzimat Dönemi'nde 13 Mart 1840 miladî tarihi 1 Mart 1256 cuma günü olarak Rumî takvimin yılbaşı kabul edildi. Bu tarihten sonra çift takvim uygulaması başladı, aynı anda hem hicrî takvim hem de Rumî takvim 1870 miladî yılına kadar birlikte uygulandı. Hicrî takvim ay yılına göre Rumi takvim ise güneş yılı esaslı hesaplandığı için hicri takvimde senenin son günü Rumî takvimin çakışan senesinden her yıl 11 gün daha geriye düşüyordu. İkiliğin önlenmesi için o tarihten sonra artık sadece Rumî takvim kullanılmaya başlandı. Rumî takvim, batının kullandığı Gregoryen miladî takvimden 13 gün gerideydi. Rumi ile miladi arasında -her iki takvim de güneş yılı esasına göre düzenlendiği için- aradaki 13 günlük fark sabitti, böylece hicrî takvimin aksine mevsimlerin hep aynı aylara denk gelmesi temin edilmiş oldu, yıl farkı da takvimin başladığı zamanki fark olan 584 yıla sabitlenmiş oldu. Bu fark; Rumi Takvim'in Julyen Takvimi'ni, miladi takvimin ise Gregoryen Takvimi'ni esas almasından ileri gelir. 8 Şubat 1332 tarih ve 125 sayılı kanunla Julyen esaslı Rumî takvim yürürlükten kaldırılarak Gregoryen esaslı Rumî takvime geçildi. Bu değişiklik miladî takvimde 1917 senesine denk gelir.
Görüldüğü üzere Rumi takvim Kur’an’ın inişinden yüzyıllar sonra Osmanlı devletinin birazda batı ülkeleriyle takvimsel uyumu gerçekleştirmek için devlet kararıyla oluşturduğu yeni bir takvimdir. Yani EBCED ve CİFR gibi batıl yöntemin oluşmasından çok sonra olan bir hadisedir. Dünyada yaşayan çeşitli medeniyetlerin kendi kültürel geçmişlerine uygun takvimleri vardır, Müslümanlar ayın hareketlerinden yola çıkarak Hicri takvimi kullanmış ve başlangıç tarihi olarak Hz. Peygamberin Medine’ye hicretinin gerçekleştiği günü temel almışlardır.  Batılılar ise kendilerince başlangıç tarihini Hz. İsa’nın doğum tarihi olarak belirlemişlerdir. Eğer EBCED VE CİFR matematik gibi MUTLAK prensiplere sahipse tüm takvimsel ölçülere uyması gerek ancak Said NURSİ batıl yorumlarına ulaşmada çoğunlukla Rumi takvimi kullanmış ve bunu yaparken de dünyada olan tüm hadiselerin MERKEZİNE KENDİNİ oturtuyor ve sanki dünyada olup biten ne varsa Said NURSİ’yle ilgiliymiş gibi konuşuyor. Hicri takvimi ise istediği rakama kolaylıkla ulaştığında kullanan Said NURSİ çoğu zaman Hicri Takvimden özenle uzak durmuştur. Oysa eğer Ebced ve Cifr hesabının İslami bir temeli olduğunu iddia ediyorsa bunu yine İslam’ın temel takvimsel ölçüsü olan Ay’ın hareketlerine göre düzenlenen Hicri takvime göre yapması gerekti. Kur’an’da belli bir takvime işaret etmez ancak ayın hareketleriyle zamanın belirlenmesiyle ilgili Allah şöyle demiştir:
“Sana hilallerden sorarlar, deki ayın o halleri insanlar ve hacc için vakit tayinleridir…” Bakara Suresi 189
Yukarıdaki ayetten anlaşılan odur ki Müslümanların özellikle ibadetleri hususunda zaman ölçüsü Ay’ın hareketleridir. Said NURSİ güya Kur’anı tefsir ediyor ve kullandığı ölçü Kur’ani bile değil, tam tersine 1840’larda Osmanlı Devlet Yönetiminin belirlediği ve tamamen o zamanki koşulların gereği –özellikle batı dünyasıyla uyumu gerçekleştirmek için- kabul edilen bir takvimi ölçü alıyor. Nurcular EBCED ve CİFR hesabını peygamberimize ise şu hadisle bağlarlar:

Abdullah b. Abbas'ın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiği hadiste şöyle diyor :

Resulullah Bakara suresinin girişi olan Zalikelkitabü Lareybe fin" âyetlerini okurken Ebu Ya-sir b. Ahtab onun yanından geçti ve Yahudilerle beraber bulunan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanma vardı ve onlara
-"Biliyormusunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın, ona indirdiklerinden zali-kel kitabü âyetlerini okuduğunu işittim. Onlar,
-"Bizzat işittin mi?" diye sordu¬lar,
Ebu Yasir
-"Evet" dedi. Bunun üzerine Huyey b. Ahtab, oradaki Yahudilerle birlikte Resulullah'a gitti ve ona:
-"Ey Muhammed, sana indirilenler içinde zalikel kitabü, okuduğun anlatılıyor doğru mu?" diye sordular. Resu¬lullah: .
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?" dediler. Resulullah:
-"Evet." dedi. Onlar:
-"Allah, senden önce de Peygamberler gönderdi. Allah, onlardan herhangi bir Peygambere, iktidarının ve ümmetinin ecelinin ne kadar olacağını beyan ettiğini bilmiyoruz. Bunu ancak sana bildir¬miş." dediler.
Huyey b. Ahtab, arkadaşlarına yönelerek:
-"Elif (1) Lam (30) Mim ise (40) demektir. Bunlann hepsi (71) senedir. Şimdi sizler kendi iktidarı ve ümmetinin eceli yetmiş bir yıl sürecek olan bir Peygambaerin dinine mi gire-ceksiniz?" diye sordu. Sonra da Resulullah'a dönerek:
-"Ey Muhammed, bu za¬mana ilave olarak başka bir şey var mı?" diye sordu. Resuluilah: -"Evet." diye cevap verdi. Huyey:
-"O nedir?" dedi. Resulullah:
-Elif, Lam, Mim, sa'd dir" dedi. Huvey:
-"Bu daha uzun." dedi. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Sa'd (90)'dır. Hepsi (161) senedir. Bunun dışında başka bir şey var mıdır?" dedi. Resulullah:
-"Evet" dedi. Huyey:
-"Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Râ (200)dür. Bunla¬nn hepsi, (231) senedir.
-"Ey Muhammed, bundan başka bir şey yar mıdır?" de¬di.
-Resulullah: "Evet" (,1 ) Elif, Lam, mim, Râ'dır." dedi. Huyey :
-" Bu daha uzundur. Elif (1) Lam (30) Mim (40) Ra (200) dür. Bunların hepsi (271) yıl¬dır." dedi. Sonra şunları söyIedi:
-"Ey Muhammed, senin işin bize karışık geldi. Öyle ki, sana çok şey mi yoksa az şey mi verildi bilemiyoruz."
Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebu Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ve onunla birlikte olan Yahudi hahamlarına şöyle dedi:
-"Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e, bun¬ların toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161+231+271= 734 yıl eder." Onlar da şu cevabı verdiler:
-"Onun durumu bize karışık geldi."
       Dikkat ederseniz rivayet edilen bu hadiste peygamberimiz bu Yahudi’nin hesaplama yöntemini onayladığına dair tek bir kelime bir şey söylememiş ve büyük ihtimalle de Yahudi’yle dalga geçmiştir. Böyle olduğu halde Said NURSİ farkında olarak ya da olmayarak söz konusu Yahudi’nin konumuna düşmüştür. Zira böyle saçma sapan bir hesaplama yöntemiyle ne bir toplumun nede bir bireyin ömrü belirlenir. Esasen bu gaybi bir konu olduğu için bunu Allah’tan başkası da bilemez. Bu tamamen zanna uymaktır Allah ise bizden zannın çoğundan kaçınmamızı ister zira zan ve tahminler gerçeklikten bir şey taşımazlar.
Ancak çağlar boyu insanlar kendi koydukları takvimler ve zaman ölçüleri üzerinde de çıkarları ölçüsünde oynamalar yapmışlardır. Bu tarz “ZAMAN, TAKVİM” gibi ölçümlemeler üzerindeki keyfi oynamalara ise Allah  “NESİE” ayetiyle karşı çıkmıştır. Nesie’nin anlamı “bir şeyi sonraya bırakmak, ertelemek anlamına gelir” Cahiliye Arapları haram aylarla ilgili kendilerince oynamalar yaparak Ay’ın hareketlerine göre olan takvimi allak bullak etmişler ve bunun üzerine Allah;
  “Göklerin ve yerin yaratıldığı gün! Şüphesiz, Allah’ın kitabında Allah’ın indinde ayların sayısı on ikidir, onun dördü haram aydır. İşte bu sağlam dindir o aylarda kendi kendinize yanlışlar yapmayın sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa sizde o Allah’a ortak koşanlarla topyekûn savaşın, bilin ki Allah muttakilerle beraberdir.” Tevbe Suresi 36
  “Nesie (Ayları aylara ekleyerek takvimi bozma) küfürde ziyadeleşmektir. Böyle yapmakla o görmezlikten gelenler saptırılır. Bir yılı helal bir yılı haram kılarlar.  Allah’ın haram kıldığı sayıları çiğnemek için böyle yaptılar ve Allah’ın haram kıldığını helalleştirdiler. Eylemleri onlara süslü gösterildi. Allah tanımazlık edenlere doğru yolu göstermez. Tevbe Suresi 37
     Said Nursi ve ekibi tamda bu müşriklerin durumuna düşmüştür zira onlarda kendi cemaatlerinin çıkarları için Allah’ın ayetleri üzerinde oynamakla kalmayıp takvimler üzerinde de oynayıp istedikleri tarihe ulaşmak için maksatlı yalanlar üretmişlerdir. Özellikle Ebced hesabıyla ilgili verilen örneklerdeki hesaplama yöntemlerine bakıldığında bu keyfi oynamalar hemen fark edilecektir. 
Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsan, imanı kurtarmaktır. Ve görüyoruz, imanı hârika bürhanlarla kurtaran -başta- Risale-i Nur'dur. Demek bu zamana nisbeten bir "fazl-ı kebir (büyük bir mükafat)" de odur.
            Bu işareti kuvvetlendiren şudur: فَضْلاً كَبِيرًا daki فَضْلاً kelimesi, dokuzyüz altmış (960) edip Risalet-ün Nur'un bu ismi, izafeden tavsif tarzına geçmekle Risalet-ün Nuriye olup, makamı olan dokuzyüz altmışiki (962) adedine manidar iki farkla tevafuku (rast gelmesi), onun başına remzen ve îmaen parmak basmasıdır.
            İlahî ya Rab! Sen Risale-i Nur'u ve Risale-i Nur Müellifi Üstadımız Said Nursî'yi ve Risale-i Nur talebe ve şakirdlerini (takipçilerini) ve mensublarını, mahfaza-i hıfzında (koruma kalkanında) ve kal'a-i İlahiyen (ilahi kalen) içinde muhafaza ve emîn eyle.. âmîn! Ve hizmet-i Kur'an ve imanda sabit ve daim eyle.. âmîn! Ve bu kudsî (kutsal) hizmetlerinde, muvaffakıyetlerle (başarılarla) yardım ve muavenetler (yardımlar) ihsan eyle.. âmîn! Ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan-ı Azîmüşşan'ın sırr-ı a'zamına (en yüce sırrına), marifetullah (Allah’ı bilme), muhabbetullah (Allah’ı sevme) ve muhabbet-i Resulullah (Allah’ın elçisini sevme) sırr-ı kudsîsine (kutsal sırrına) ve "Hasbünallahü ve ni'melvekil (Allah bize yeter o ne güzel vekildir)" sırr-ı uzmasına (yüce sırrına) ve rızaullah (Allah’ın rızasına) ve rü'yet-i cemalullah (Allah’ın cemalini görmeyi) lütf u ihsanına mazhar (nail) eyle, Ya Rabb-el Âlemîn!..
وَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ اَصْحَابِهِ وَ اَهْلِ بَيْتِهِ اَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ آمِينَ آمِينَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Fakir, âciz, zayıf, günahkâr talebe
ve hizmetkârınız İnebolu'lu
Ahmed Nazif Çelebi
Barla Lahikası ( 363 - 366 )
Görüldüğü gibi Risale-i Nur o derece kutsallaştırılmakta ki okula gitmeyin ama Risale-i Nur okuyun diyecek kadar çirkefleşmişlerdir. Bu zihniyetle yetişen bir güruhun akıldan, ilimden, irfandan nasipleneceği hiç düşünülebilirmi? İşin ilginç yani bir ironi varki oda şu ki, Nurculuk geleneğiyle yetişen yine bunlardan bir grup BİLİMSELLİK üzerine dergiler çıkarıp bilimsel çalışmalar için YARIŞMALAR düzenlemektedirler. Bu tamamen BİLİME karşı besledikleri kompleksten ama en önemlisi bilimin onları çürütmesi korkusundan kaynaklanıyor. Zira Said NURSİ en başta Matematik ilmine büyük bir saygısızlık yapıyor ve EBCED gibi CİFR gibi batıl yöntemlerle insanları kandırmaya çalışıyor. Onun takipçileride bu GİZEMCİLİK hastalığına yakalanmış ve BİLİMİ dahi bu batıl inanışlarına alet etmek istemişlerdir. Hiçbir tefsir alimi kitabını bu derece üstün görmemiş ve insanlara “benim tefsirimi oku sana yeter okula mokula gitmeye gerek yok” dememişlerdir. Esasen bundan dolayı Nurcular asla başka kitap okumaz ve Risalelerin kendilerine her ilimi verdiğini iddia ederler, oysa Risalelerde tefsir namına hiçbir şey olmadığı gibi tefsirle alakası olmayan mahkeme savunmaları, üstat ve şakirtlerinin birbirini son derece aşırıya kaçan övgü dolu cümleleri, Ebced ve Cifr gibi saçma sapan hesaplama yönetmleriyle koca bir sözcük israfından başka bir şey değildir. Elbette Risalelerin bu kısır döngü dünyasına düşmüş bir Nurcuda ilim adına TECEHHÜL (cahilleşme) yaşayacak ama bu arada kendisini ilim sahibi zannedecektir. Böyleleri için Allah şöyle der :
“Hevasını ilahı edineni gördün mü yoksa sen onların üzerine VEKİL mi olacaksın” Furkan Suresi 43
Hevasını ilahı edineni gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine şaşırtır gözüne, kalbine mühür vururda derin bakma yeteneğine örtüler koyar bundan sonra Allah’tan başka kim ona doğruyu gösterir anlamazmısınız? Casiye Suresi 23
Casiye Suresindeki bu ayete dikkat edilirse Said NURSİ gibi narsizm hastalığına tutulan tiplerin “BİR İLME, BİLGİYE” dayanarak sapıttığını yazar, Said NURSİ’de sapkınlığını hiçbir temeli olmayan EBCED, CİFR gibi bilgilere dayar. Her asır başında bir MÜCEDDİD gelir sözü ise uydurma bir hadistir zira Allah’ın dini eskimez insanların düşünce yapıları, eskir ve kokuşur. Yani eskiyen ve kokuşan insanlar ve düşünceleridir Allah’ın dini ise kendisi gibi diri ve diriltendir.
             Birincisi: Buranın bir Hüsrev'i olacak derecede ihlas ve irtibat ve iktidarı gösteren Küçük Hüsrev Mehmed Feyzi isminde Risalet-ün Nur'un çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektubunuzda Feyzi ismini gördük, dedik: Bu Risalet-ün Nur'un şakirdleri (takipçileri) birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.
(Anlaşılan iradesi dışında sadece Said NURSİ’ye değil en az onun kadar şarlatan karaktere sahip şakirtlerinede bu kitap yazdırılmış olmalı! Gerçekten Allah’ın aşağıda yazacağımız ayetlerde dediği gibi böyle güruhlar takım çalışmasıyla bu işi yapmaktadırlar:
Siz onların size inanacağını mı zannediyorsunuz? Onlardan bir grup vardır ki Allah’ın kelamını dinlerler ve üzerinde aklettikten sonra bile bile onu tahrif ederler. Bakara Suresi: 75
Onlardan bir grup vardır ki kitapla dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız diye ve Allah’ın indinden olmadığı halde bu Allah’ın indindendir derler ve bile bile Allah adına yalan konuşurlar. Âl-i İmrân Suresi 78
“Onlardan bir ümmi (anadan doğduğu gibi kalmış) grup vardır ki kitaptan ufak kırıntı türü şeylerden başka bir şey bildikleri yoktur ve ancak zanna dayanırlar.
Elleriyle kitaplar yazıp sonra onu ucuza satmak için bu Allah’ın katındandır diyenlere yazıklar olsun yazıklar olsun yazdıklarından ötürü ve yazıklar olsun bu kazançlarına! Bakara Sûresi 78 ve 79. ayet
             İkincisi: Bu Küçük Hüsrev Feyzi, bu âhirlerde İstanbul'da iken Risale-i Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. Acaba rahatsızlığı mı var? Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi, Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki, teessür verecek var. Fakat Risalet-ün Nur'un fa'al (aktif) merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali'ye şifa duasına başladım, devam ettim. Ve mektub gelmeden evvel Feyzi'den sordum: "Sen bir hastalık çektin mi?" O dedi: "Yok". Dedim: "Öyle ise, Isparta'da Risale-i Nur'un ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var. Fakat, hayalim hakikatın suretini şaşırmış." Sonra mektubunuz geldi, hakikat anlaşıldı.
Barla Lahikası ( 372 )
YUSUF TOPRAK ADLI NURCU’NUN HERZELERİ!
Vakta ki, Risale-i Nur hattâ enhar-ı Nur (Nur nehirleri) demesine şayeste (uygun) olan mektublardan, yine tesadüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecatındaki (içeriğindeki) hakaika (hakikatlere) dalınca, inayet-i Rabbanî (tanrısal yardım), mu'cizat-ı Kur'anî (Kur’ani mucizeleri), himemat-ı Sübhanî (Allah’ın yardımlarıyla) , keramat-ı ruhanî (ruhani kerametler) eseri olmalıdır ki, kasî (katı) kalbime, âsi ruhuma, gafil aklıma, mağrur (gururlu) vicdanıma, sakîm (hastalıklı) düşünceme "tâk" diye bir tokmak vuruldu. Bir intibah (uyarı) halkası takıldı. Hemen düşündüm. Ülemanın (alimlerin) midad-ı aklâmı (kalemlerinin mürekkebi), şühedanın (şehitlerin) kanından mübecceldir (saygındır) ve
اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَاءِ ٭ عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائِيلَ
gibi hadîsler ile Hazret-i İsa'nın (A.S.) Havariyyun'a, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) Ensar'a tekliflerini ve onların icabetini hatırladım.
            Âdeta fetret (ara dönem) devri denmeğe seza olan bu zamanda, irsiyet-i nübüvvet (peygamberliğin mirasçısı) makamında, i'lâ-yı kelimetullah (Allah’ın kelimesini yüceltme) uğrunda maddeten uğraşan seyl-i dalaletle (sapıklık seli) kapanmış olan râh-ı Hakk'a (Hakkın yoluna) çığır açan, bir recül-ü fedakâra (fedakar adama) iltihak (katılma) ve muavenet (yardım) etmek ve bu vesile ile fırsatı ganîmet bilerek, zulümattan (karanlıklardan) nura mazhar (nail) olmak lüzumunu hiss ü intikal (hissine geçtim) ettim.
Barla Lahikası ( 375 )
Bu meczup Nurcu, Âlimler peygamberlerin varisleridir hadisini rivayet ederken hadisin mantığının dairesinden çıkıyor ve adeta üstadına peygamberliğin miras kaldığını söylemeye çalışmaktadır. Oysa mirasta geriye kalanlar mirasçının olur yani peygamberimiz geriye miras olarak Kur’an ve sahih hadislerini bırakmıştır peygamberlik özelliğini değil! Ancak Said NURSİ Kur’an ve sahih hadislerle ilgili değil onun ilgi alanı bizzat “NÜBÜVVET”in kendisidir. Allah Kur’an’da şöyle der:
“Ey iman edenler niçin yapmadığınız şeyleri söylemektesiniz, yapmadığınız şeyler hakkında konuşmanız Allah indinde büyük bir günahtır” Saff Suresi 2 ve 3. Ayet.
İHSAN SIRRI ADLI NURCUNUN SAÇMALAMASINA BAKIN!
Vâkıf-ı esrar-ı Sübhan (Allah’ın sırlarına Vakıf), Ferîd-i Bedîüzzaman (eşsiz Bediüzzeman), Es-seyyid Said-ül Kürdî Hazretleri huzur-u sâmîsine (yüce huzuruna),
            Esselâmü aleyküm ey mürşid-i kâmil!
            Kemal-i ta'zimle (tam bir saygıyla) hâk-i pâyinize (ayağınızın toprağına) yüzlerimi sürmeme ve mübarek ellerinizi takbil (öpmeye) etmeme müsaadenizi yalvarırım. Bendeniz, şu ilticanamemi (sığınma dileğimi) zât-ı âlînize (yüce kişiliğinize) sunan Sarac Ahmed Efendi fakirinizin oğluyum. Üstad-ı kaderin, ezelde levh-i kazaya (kader levhasına) çizdiği yazılar hükmüyle mahkûm olmuş, zavallı bir âvâreyim (başıboşum).
            Makam-ı Yusuf'ta (Yusuf peygamberin makamında) tali'in (doğuşun) cilvelerini takdir-i İlahîye (ilahi takdire) tam bir inkıyad (boyun eğme) ile seyretmekte iken, babamdan aldığım bir şefkatnamede (şefkat mektubunda) Zât-ı Mürşidanenizin (yol gösteren) muhabbet-i manevîlerinin (manevi sevginin) mübeşşiri (müjdeleyicisi) olan selâmlarınızı tebliğiyle, viran gönlüm şâd ü bünyâd (mutlulukla bina) edildi. Şu muzlim (kararan) ânımı nurlandıran huzur-u manevîniz  müvacehesinde (yüzleşmesinde) satırlarım gibi kapkara yüzümü, seyyiat-ı mazi (geçmişin kötülükleri) ile mâlî (dolu= a'mal-i kabihamın (kötü fiillerimin) nişanelerini gizlemeğe muktedir olamamaktan mütevellid (doğan) hicabımı (utancımı) setre (örtmeye) kudretyâb (gücüm yetmedi) olamadım.
            Yolunu şaşırmış, nur-u hakikatı görmekten mahrum masivaperestlere (Allah’tan başkasına tapanlara)Risale-i Nur ile dest-gîr (yardımcı) ve şefi' (şefaatçi) olduğunuzu yıllardan beri bildiğim için, kapınıza boynumu uzatarak, hidayet yolcularınız meyanında yer alabilmek emel-i hâlisanesiyle (samimi umuduyla) halka-i irşadınıza (yol gösterme halkanıza) bütün ruhumla şitab (koşuyorum) ediyorum. İrşadat-ı âliyenize (üstün yol göstermenize) muhtaç bulunduğumu arzederken cür'etimin nazar-ı afvınıza (affınıza neden) mazhar buyurulmasına yalvarır, kemal-i ta'zimle (tam bir saygıyla) mübarek ellerinizi takbil (öper) ve tevkir (saygı duyar) ile kesb-i şeref ü can (şeref ve can kazanmayı), Büyük Mürşidim, Efendim Hazretleri.
Bir gün zalimlere dedirir Hazret-i Mevlâ,
Tallahi "lekad âserakâllahü aleyna"
Risale-i Nur şakirdlerinden
İhsan Sırr
Barla Lahikası ( 377 - 378 )
Görüldüğü üzere Said NURSİ’nin takipçileri üstadlarını överken nasıl ifrata kaçıyor ve saçmalıyorlar. el ayak öpmekten, efendim, mürşidim ey üstad-ı ekremim gibi övgü sınırlarını aşan ifadelerle zihniyetlerini ortaya koymaktadırlar. Said NURSİ bunları reddetmek yerine TEFSİR dediği kitaplarına bunları sokmuş oysa birilerinin birilerine yaptığı yıkama yağlama cinsinden ifadelerin KUR’AN TEFSİRİ’yle ne alakası olabilir. Peşlerinden gittikleri bu şarlatanlar ve onları takip edenlerin durumunu ise Allah Kur’an’da şöyle anlatıyor:
Şüphesiz Allah görmezlikten gelenleri lanetlemiş onlar için yakıcı olanı hazırlamıştır. O cehennemde ebedi kalacaklar ne bir dost nede bir yardımcı bulacaklar. Yüzleri ateşte bir oyana bir buyana çevrildiği gün diyecekler ki “keşke Allah’a ve resuluna itaat etseydik” Ve diyecekler ki “rabbimiz biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik onlarda bizi yoldan çevirdiler, rabbimiz işte bu nedenden ötürü onlara iki kat azap ver ve büyük lanetinle lanetle onları” Ahzap Suresi 64, 65, 66, 67, 68
Said NURSİ gibi sahtekârlar bilinçli olarak toplumları ifsad edin zihniyetler olduğu için onun peşinden bilerek ve bilmeyerek giden insanların dünyalarını mahvetmekle kalmıyorlar ahiretlerindede insanları zarara sokuyorlar.
MEHMET FEYZİ ADLI NURCU’NUN HADDİNİ NASIL AŞIYOR GÖRÜN!
(Küçük Hüsrev Mehmed Feyzi'nin bir fıkrasıdır)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
            Kıymetdar (kıymetli) Üstadım, Efendim!
            Çeşm-i im'anımla (dikkat gözümle)  kıldım Risale-i Nur'a nazar
Yoktur imkân yaza mislin (benzerini) efrad-ı beşer (insanlığın fertlerinin).
            Bu ne elfaz (lafızlar), bu ne mana, bu ne üslûb-u hasen (güzel üslup),
Okudukça münceli (parlaması) olmakta daim bir hüsün (güzellik).
            Bârekâllah (Allah bereket versin) ey mukaddes Nur-u Hüda (Allah’ın Nuru),
Sendedir envâr-ı tevfik-i İlahî (ilahi başarının nurları) ruşenâ (ey aydınlık).
(Meczup Nurcu hızını alamayıp Risale-i Nur için ey Mukaddes Allah’ın Nur’u diyor. Bu satırlar apaçık ispat ediyor ki Nurcular nezdinde Risale-i Nur, Kutsal bir kitaptır. Hiçbir edebi değeri olmayan bu şiirler bir coşkunluğu değil Nurcu itikadını yansıtmaktadır.)
Âfitabın (güneşin) nuru zâildir (yok olucudur), bu nur ammâ verir
Subh-u mahşerde (mahşerin sabahında) uyûn-u mü'minîne (müminlerin gözüne) incilâ (parlama).
            Her harfi şem'a-i feyz-i İlahî (ilahi feyzin mumu) cilveger (tecelli eden),
Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.
            Eyliyor talim-i iman-ı tahkikî (araştırmacı inanç eğitimi) cümle âleme,
Kim okur sıdkla, iner feyz-i Rahman (rahmanın feyzi) kalbine.
            Halleder tılsım-ı kâinatı (kainatın gizemini), her harfi dünya değer,
İlm-i nâfi'dir (faydalı bilgidir), yazılır ecr-i cezîl (bol mükafat), tâ kıyamet bîkeder (ölçüsüz).
            Hasılı, bilcümle meknuzat-ı hikmetperverin (hikmet sevenin hazineleri),
Her biridir ehline, bir âfitab-ı Hak-nüma (hakkı gösteren güneş).
            İlahî bihakkı Esmaike-l Hüsna (Allahım güzel isimlerinin hakkıyla),
Tâ kıyamet münteşir (yayılsın) olsun, uyûn-u ehl-i Hak (hak ehlinin gözleri) bulsun cilâ.
Ey müellif-i Risale-i Nur (Ey risalei nuru yazan), ger (eğer) edersin iftihar becâdır (münasip),
Gıbta ederse cümle ihvanın (kardeşlerim) sana, çok seza (münasip) dır.
            Çünki eyledin iman-ı tahkika (araştırmaya dayalı inanca) bir memer (geçiş yolu),
Elde ettin şaheserle zuhr-i yevm-il mefer (kıyamet günündeki kaçış gününde zuhur).
            Bilirim değilsin enbiyadan (peygamberlerden) bir nebi (peygamber), {(Haşiye): Mevlâna Câmî, Mevlâna Celaleddin-i Rumî hakkında demiş: مَن چِه گُويَمْ دَرْ وَصْفِ آنْ عَالِى جَنَابْ ٭ نِيسْتْ پَيْغَمْبَرْ وَلِى دَارَدْ كِتَابْ Câmî'nin bu fıkrasının mealine işaret etmek istiyorum.} (Ben ne diyeyim bu yüce zatın niteliği hakkında, peygamber değil ama kitabı var)
Lâkin elinde nedir bu nur-u mu'teber (itibarlı ışık)?
            Feyziyâ (Feyzi derki) sen etme tatvil-i kelâm (sözü uzatma)
Eyler elbet ehl-i irfan (bilginler ehli), arz-ı tahsin-i eser (eseri güzelleştirmeyi sunar).
Fakir Talebeniz Küçük Hüsrev
Mehmed Feyzi
                                                                                   Barla Lahikası ( 378 - 379 )
Görüyorsunuz değil mi, Mehmet Feyzi denen meczup Nurcu övgüde o derece aşırıya gidiyor ki : “Peygamber değilsin ama kitabın var” Yani aslında şunu söylemektedir “PEYGAMBER DEĞİLSİN AMA PEYGAMBER GİBİSİN” Yani her ne kadar peygamber olmasan bile sana verilmiş, sana iraden dışında yazdırılmış bir kitabın var! Said NURSİ ve Nurcular yazdıkları bu sözcük israfından ibaret kitaplarının hemen hemen her yerinde Said NURSİ’ye “PEYGAMBER” demekten öte şeyler söylerler. Savunmaya geçtiklerinde “BİZ PEYGAMBER DEMİYORUZ HAŞA” diyorlar, ancak “AMA KİTAP ONA YAZDIRILDI, İKLİMLER ONUN GELİŞİNE GİDİŞİNE GÖRE DEĞİŞİRDİ, ONA İNANANLAR KABRE İMANLA GİDER, ONUN KİTABINI OKUYANLAR BEREKETE KAVUŞUYOR, YANGINLAR BİLE KİTABINA İLİŞMİYOR” gibi iddiaları dile getirmekten de çekinmiyorlar ama yinede utanmadan sıkılmadan “CANIM BİZ PEYGAMBER Mİ DİYORUZ ÜSTADA HAŞA” diyerek kıvırmaya çalışıyorlar. Peygamber demekten daha beter şeyler söylemelerine rağmen utanmadan sıkılmadan İslam’ın temeline ters bu iddiaları masum göstermeye çalışıyorlar. Mehmet Feyzi gibi meczup nurcuların yazdıkları “zahiri mutantan batnı kof –dışı süslü içi boş- şiirleri basit bir övgü değil aynı zamanda onların inanç dünyasını yansıtan Nurcu normlarıdır. Bu bir Bektaşi fıkrasına benziyor :
Bektaşi’nin biri caminin önünde oturmuş imam ise Cuma vaazında Allah’ın sıfatlarını anlatmaktadır ve “Allah, yemez, uyumaz, yatmaz, kalkmaz” diyerek selbi sıfatlarını dillendirdiğinde Bektaşi “İMAM ALLAH’I İNKÂR EDECEK AMA BUNU NASIL SÖYLÜYECEĞİNİ BİLMİYOR” der. Şimdi SAİD NURSİ peygamberliğini ilan edecek ama BUNU NASIL SÖYLEYECEK onun sıkıntısını çekiyor!
VE SAİD NURSİ’NİN TÜM BU ÖVGÜLERE, YIKAMALARA, YAĞLAMALARA VERDİĞİ CEVAP!
Sâlisen: Nurlar pek parlak ve galibane (galip gelecek şekilde) fütuhatı (fetihleri) geniş bir dairede devam ediyor. "Sırran tenevverat (gizemli bir şekilde parlayarak)" sırrıyla, perde altında daha ziyade işliyor. İki makine, bin ve beşyüz kalemli iki kâtib olmasıyla, inşâallah zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.
            Kardeşim ben de senin fikrindeyim ki, Nur hizmeti için kader-i İlahî seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevkeder. Hususan o havali, memleketim. Güzel levha-i hakikatın (gerçeğin levhasını) lâhikalarına (eklerine) geçirmek için, Nur şakirdlerine (takipçilerine) gönderdik. O civarda Nurlarla alâkadar zâtlara selâm.
            Biraderzadem Nihad'ın gözlerinden öperim. O da babası ile beraber daima duamdadır.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Barla Lahikası ( 380 )
Sâlisen (üçüncü olarak): Risale-i Nur kendi kendine, hem dâhilde, hem hariçte intişar (yayılıyor) edip fütuhat (fetihler) yapıyor. En muannid (inatçı) dinsizleri de teslime mecbur ettiğini haberler alıyoruz. Yalnız şimdilik, bir derece ihtiyatın lüzumu olduğuna, hususan Beşinci Şua içinde bulunan Siracünnur, lâyık olmayan ellere verilmemelidir.
            İmam-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur'a, Siracünnur namı vermesi ve "Sırran tenevverat (gizemli bir şekilde aydınlandı)" demesiyle işaret ediyor ki, Siracünnur perde altında daha ziyade tenvir (aydınlatacak) edecek, diye bir işaret-i gaybiye (gaybi işaret) telakki ediyoruz. Umumunuza (hepinize) selâm ederiz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Barla Lahikası ( 381 )
Said NURSİ kitabının adını kendisinden yüzyıllar önce yaşayan Hz. Ali tarafından verildiğini iddia ederek Hz. Ali’ye iftira atarken, Allah gaybi bilgiyi kimseye vermeyeceğini söylediği halde Said NURSİ tersini iddia ederek Allah’a da iftara atmaktadır.
Allah size gaybi bildirecek değildir fakat peygamberlerinden dilediğini seçer o halde Allah ve onun peygamberlerine inanın ve eğer inanırda sakınırsanız size büyük bir mükâfat vardır. Âl-i İmrân Suresi 179
•          De ki “Ben size demiyorum ki Allah’ın hazineleri benim yanımdadır ya da gaybı biliyorum ya da ben bir meleğim ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki “hiç körle, gören bir olur mu?” En’am Suresi 50
•          De ki “Allah dilemediği sürece ben kendime ne fayda nede zarar verecek güce sahibim değilim. Eğer gaybi bilseydim hayır namına ne varsa kendim için çoğaltır ve banada sıkıntı dokunmazdı. Ben inanan toplumlar için ancak uyarıcı ve müjdeleyiciden öte bir şey değilim. A’raf Suresi 188
•          Derler ki “Ona rabbinden bir işaret indirilmeli değimliydi?” O halde sende de ki “Gayb ancak Allah’a aittir. O halde bekleyin çünkü bende sizinle birlikte bekleyenlerdenim” Yunus Suresi 20
•          Ve Nuh şöyle dedi : “Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır nede gaybi biliyorum ne de ben bir meleğim nede sizin hor gördüğünüz inananlara Allah’ın hiçbir hayır vermeyecekte demiyorum. Onların iç dünyasını en iyi Allah biler aksini aksi halde ben yanlış yapanlardan olurum. Hûd Suresi 31
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir bütün işlerin sonucu ona döner o halde ona kul ol ona tevekkül et rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Hûd Suresi 123
•          Göklerin ve yerin gayb bilgisi Allah’a aittir kıyametin kopması göz kırpması yada ona yakın bir zaman içinde olacak şeyden başka bir şey değildir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Nahl Suresi 77
•          De ki “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez ne zaman dirileceklerininda bilincinde olmazlar. Neml Suresi 27
•          Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Tur Suresi 41
•          Yoksa onlarda gaybin bilgisimi var ki yazıp duruyorlar? Necm Suresi 47
•          O Allah’ki gaybi bilir ve gaybi hiç kimseye açıklamaz ancak seçtiği bir peygambere bunu bildirir kendisine indirileni hakkıyla tebliğ edip etmediğini kontrol etsinler diye o peygamberin önünden ve arkasından gözetleyiciler gönderir. Allah peygamberlerindeki ilimleri kuşatır ve her şeyi aded aded sınıflandırmıştır. Cinn Suresi 26, 27, 28
Said NURSİ bu ayetlere rağmen ısrarla eserlerinde özellikle Ali b. Ebi Talib’e Celcelutiye adlı bir kasideyi nispet ederek gaybden yazdığı eserin hem Hz. Ali hemde Abdulkadir Geylani tarafından yüzyıllar öncesinden geleceğinin haber verildiği yalanını söyleyebilmiştir. Said NURSİ sadece Hz. Ali ya da Abdulkadir Geylaniye iftira atmıyor en büyük iftirayı Allah’a atmaktadır. Zira Said NURSİ’nin yukarıdaki gayble ilgili ayetlerden haberdar olmadığı söylenemez tam tersine bunlardan son derece haberdardır ve bu ayetleri bile bile yalanlarını söyleyebilmiştir. Eğer Said Nursi’nin iddiasıyla yola çıkarsak Ali b. Ebi Talib’in gaybi bilmesi için Allah’ın ona bunu bildirmesi gerekir ki eğer böyle bir şey söylenirse o halde peygamberimizden sonra Allah onada seslenmiş olur ki bu resmen Ali b. Ebi Talib’in peygamberliğini iddia etmektir. Yok, eğer Ali b. Ebi Talip gaybı bilmek gibi kişisel beceriye sahipse o halde hilafeti sırasında Kufe’de bir mescitte saldırıya uğrayacağını da bilmesi gerekti. Zira yüzyıllar sonra gelecek olan Risale-i Nur diye bir kitabı müjdelediğine (!)  göre yaşadığı dönemde başına gelecek olan bir hadiseyi hadi hadi bilmesi gerekti. Yok, eğer öldürüleceğini biliyorduysa o halde bile bile ölümü seçmiş olur ki bunun adı intihardır. Görüldüğü gibi neresinden bakılırsa bakılsın Said NURSİ’nin söylediklerinin İslamla, akılla, iz’anla uzaktan yakından alakası yok.
     Not: Hz. Ali Miladi 661 yılında bugün Irak sınırları içinde yer alan Kûfe şehrinde bir mescitte bir Harici tarafından öldürülmüştür.
    Cenab-ı Erhamürrâhimîn hem ona, hem Risale-i Nur hanedanına ve dairesine merhamet edip, onu rahmetine ve Cennet'e aldı, mağlub ettirmedi. Risale-i Nur'un küçük talebeleri dairesindeki makamında ibka etti. Hadsiz şükür olsun ki, bu iki kahraman biraderzadelerim vefatlarının ilânnameleriyle Risale-i Nur şakirdleri imanla kabre gireceklerine dair olan müjde-i Kur'aniyeye iki misal ve iki delil gösterdiler.
Oysa Allah şöyle diyor :
     
Benim tarafımdan Risale-i Nur'la alâkadar veya bizimle dost olanlara selâm ve dua ile, Davud ve Nihad iki Muhammed ve Abdülmecid ile beraber, bütün manevî kazançlarıma her gün hissedardırlar.
Kardeşiniz
Said Nursî
Barla Lahikası ( 384 )
Said NURSİ kardeşlerinin oğullarının cennete gittiğini hatta onların bu cennete gidişlerinin Risale-i Nur takipçilerininde cennete gideceklerinin Kur’an’i müjde olduğunu iddia ediyor. Hadi biraderzadelerinin yaşlarının küçük olması hasebiyle böyle bir şansları olduğunu düşünelim ancak Said NURSİ cennete gitmelerini ÇOCUK OLMALARIYLA değil direk Risale-i Nur’la ilişkilendiriyor. Esasen kitabının başka bir yerinde ölen bir Nurcu’nun gelen meleğe Risale-i Nur’la cevap vererek kurtulduğunu iddia etmektedir. Peki Allah peygamberimize ne demektedir:
Ey peygamber deki ben diğer peygamberlerden ayrı yeni bir şey getirmiş değilim BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI BİLEMEM ben yalnız bana vahyolunana uyarım ve ben açık bir uyarıcıdan başka bir şey değilim. Ahkâf Suresi 9
 Bu âyetle ilgili Hz. Peygamber’den şöyle bir nakil var;
  Osman b. Maz’un yıkanıp kefenlendikten sonra Efendimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’un’u misafir eden Ensar’ın hanımlarından Ümmü A’la ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hâkim şöyle dedi:
- Ey Eba Saib, cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim. Bu sözler Efendimizi rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:
- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?
- Ya Resûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?
- Vallahi Ben, onun hakkında ancak hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Resûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Resûlü’nü severdi, demeniz daha doğru olurdu.


 

Tüm Hakları Saklıdır. | http//www.risaleinursi.com
Aydın M.